Tuesday, January 09, 2007

MİT 80. Yıl metni üzerine notlar

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kuruluşunun 80.yılı münasebetiyle sitesine koyduğu “durum değerlendirmesi” büyük tartışama yarattı. Dahası herkes metni kendi meşrebine göre yorumladı. Örneğin liberal, küreselleşmesi, sol liberal kesim, “bak ulus devlet ortadan kalkıyor, duruma uyum sağlamak gerekiyor” derken ulusalcı kesimler, “Bak ulus devlet tehlikede korumak gerekir diyor” yorumunu yaptılar. Birilerine göre hükümete yönelik eleştiriydi, bir başkalarına göre, hükümetin onayı ve arzusu doğrultusunda yayımlanmıştı.
Bunlar bir yana üç saptamayı ilginç buluyorum: a) Şimdi bu nereden çıktı? b) Açıklandığına göre bir anlamı olmalı, C) Yeni bir dil, yeni bir paradigma demek.
Ben üç aşamalı bir yol izleyeceğim. Birinci aşamada, metni, içindeki genel, herkesin kolaylıkla söyleyebileceği bölümleri (platitudes) çıkararak okuyacağım. İkinci aşamada, metne tartışmalarda yüklenen anlamlardan hareketle, bir meta-düzeye çıkarak anlam vermeye çalışacağım. Üçüncü aşamada, de bu metni bir bağlam içine oturtmaya çalışacağım (text and its context!)

Birinci aşama:

[1] “Dünyadaki tüm değerlerin, ilişkilerin, sistemlerin ve düzenlerin, ister sosyal-ekonomik-siyasi ister ahlaki-dini olsun yeniden şekillendiği ve hatta tanımlandığı bir süreç içinde bulunmaktayız. Yaşadığımız bu süreç, aynı zamanda, parçası olduğumuz uluslar arası sistemin de kuralları, başrol oyuncuları ve figüranlarıyla mevcut olandan çok farklı bir boyutta yeniden belirlenmeye ve hatta doğmaya çalıştığı bir döneme kaynaklık etmektedir.”

- Bu paragrafta dört sorun var:
1)Altını çizdiğim sözcükler derin anlamlara sahip olabilir, olmayabilir de. “İlişki”, “sistem” ve “düzen” birlikte kullanıldığına göre her biri farklı bir realiteyi temsil ediyor. Ama bunların ne olduğu belli değil. Dahası dizilişi, “set teorisi” içinde bakarsak, “sistemin”, “düzenin” alt seti, “ilişkinin” de “sistemin” alt seti olduğunu düşünebiliriz. Acaba üretim ilişkisi, üretim tarzı ve sosyal formasyon olarak okunabilir mi? Bir şey söylemek çok zor. Set değil farklı soyutlama düzeylerini de betimliyor olabilir bu kavramlar. Bu noktaları açıklığa kavuşturmadan ilerlemek aslında karanlıkta el yordamıyla ilerlemeye benziyor: Bu noktada şu yargıda bulunuyorum. Ya bu dikkatsizce yazılmış bir metindir, ya da bu kavramların anlam kazandığı paradigma birilerinin malumudur… Eğer öyleyse, kamu oyu tartışıyorum sanırken esas tartışma başka bir alanda sürmektedir. Görünen tartışma esas tartışma değildir.
2)Birinci tümcedeki saptamalar doğru değil! Aslında Hegel’in “her şey aynı kalması için her şeyin değişmesi gerekir” dediği şey oluyor. Yoksa kapitalist değerler, devlet sistemleri, ahlaki ve dini prensiler 150 yıldır nasılsa aynen öyle duruyor - Ama “à la Hegel”, tümüyle farklı biçimlerde… Diğer bir değişle kapitalizmin ufkunu aşan, aşmayı öneren bir şey yok.
3)Bu biçimlere gelince: Parçası olduğumuz uluslararasi sistemin kuralları, baş oyuncuları ve figüranlarıyla birlikte mevcut olandan çok farklı boyutta yeniden belirlenen… ifadesi a) Hiyerarşik yapının aynı kalarak işleyiş biçiminin değiştiğine ilişkin bir inanca mı işaret ediyor: Hegemonyadan imparatorluğa? (b) Yoksa, Hiyerarşik yapının yeniden düzenlenmeye başladığına ilişkin bir inanca mı? Bu metinden belli olmuyor.
4)Tüm bunlar kendiliğinden oluyormuş gibi, anlatılıyor. Dolayısıyla sürecin öznesi yoksa, buna adaptasyon, adeta “doğal” (normatif olmayan-nötr) bir sürece adaptasyon gibi olur. Süreci kabul ederek, içinde işlemenin yolunu bulmak gibi... Yok eğer öznesi varsa o zaman bu öznenin niyeti ve çıkarıyla sizinkini karşılaştırmanız ve kendi karşıt konumunuzu, hareket alanınızın, olasılıklarınızın sınırlarını saptamanız gerekir. Bu metnin dili bu konuda aşağıda da göreceğimiz gibi, aslında işe yarar bir şey söylemiyor, ya da çok “karanlık” şeyler söylüyor!


[2] “Tarihi yakından incelediğimizde görüyoruz ki uluslararası sistemde istikrar hiçbir zaman uzun süre mevcudiyetini koruyamamıştır. Sistemin bir veya birden çok noktasında mutlaka bir değişim yaşanmıştır. Bunun etkileri geçmişte daha çok bölgesel nitelikte olsa da günümüz şartlarında, özellikle her alanda yaşanan küreselleşmenin sonucu olarak global düzeye taşınmıştır.”

-Bu “sistem” [1]’deki “sistem” mi. Öyleyse, düzen bunun neresine denk geliyor, üst seti mi alt seti mi? Farklı bir soyutlama düzeyi mi?
-Her alanda küreselleşme yine bizi önemli bir sorunla karşı karşıya bırakıyor: Bu sürecin öznesi var mı? Varsa, ne? Neden ABD Harp Akademilerindeki uzmanlar süreci kendi dış politikalarının ifadesi olarak görüyorlar. Gittikçe artan sayıda uzman ekonomist, tarihçi antropolog, küreselleşmenin sonuna gelindiğini vurguluyor. MIT yine bir öngörü eksikliği (soğuk savaş sonrasını göremedik diye yakınıyor ya) riskiyle karşı karşıya olmasın?

-Bu paragraf olsa olsa, hegemonyacının hegemonyasının zayıflamasıyla oluşan duruma gönderme yapıyor. Ancak sürecin öznesini saptamadığından, hegemonyacı kim, özellikleri ne neden artık istikrarı sağlayamıyor gibi sorular gündeme gelmiyor.

[3] “20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan iki kutuplu dünya düzeninin uzun süre devam etmeyeceği önceden öngörülebilir bir olgu olmakla birlikte 1990 ve sonrasındaki sürece hazırlıksız yakalanılmıştır. Elbette bunun en önemli nedeni, sistem içindeki yapılanmaların ve analizlerin statükocu yaklaşıma koyu bir muhafazakarlıkla sahip çıkmalarıdır. Bu nedenle de geleceğe yönelik tahminler bu katı/kuralcı yaklaşım içinde başarısız olmuştur.”

-Burada bir sorun, bir de İroni var. Sorun: “Olay” (event) hep hazırlıksız yakalar, doğası gereği. Yoksa “olay” olmazdı. İki blok dönemin sonrasında olacakları bilmek, Soğuk savaş paradigmasını kabul edenler açısından olanaklı değildi. İki blok var olduğu sürece bu iki bloğun paradigması hakim olacaktı. Merak edenler, Badiou’nun “event”, Kuhn’un paradigmaların değişmesiyle ilgili çalışmalarına bakabilirler. Öyleyse aslında MIT’in metni,“hazırlıksız yakalandık” değil, “o günden bu yana izlediğimiz siyasi yaklaşım yanlıştı değiştirelim” diyor. Şimdi bu değişimin (yeni paradigmanın) oluşması için “gerekli sorular ve olası cevaplar neler?” diye sormak gerekiyor. Sürecin öznesi tanımlanmıyor ama, ama eğer öznenin var olduğunu varsayarsak, buradan ben, metnin, “öznenin yaşadığı ve çevresine dayattığı değişikliği esas almak gerekir” demek istediği sonucunu çıkarıyorum.

-İroni: Dün, “soğuk savaş” paradigmasını sorgulamadan kabul ettikleri için öngörü yeteneğini kaybedenler, şimdi “küreselleşmeci” paradigmayı aynı biçimde sorgulamadan kabul ettikleri için öngörü yeteneklerini yitirme riskiyle karşı karşıyalar.
( … )

[4] “İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreği, uluslararası ilişkiler ve güvenlik alanında yüzyıl boyunca önemli değişimlere yol açacak parametrelerin gelişmekte olduğu bir evreyi de işaret etmektedir. Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus-devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişememekle ve dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dahil olamamakla kalmayacak; aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir.”

-Burada metnin söylediğini şöyle tercüme edebiliriz sanırım: Ya İmparatorluk süreci başladı ya da büyük güçlerin paylaşım süreci başladı. Bu süreçte birileri sömürgeleştirilecekler.

-Teknolojik devrim ve küresel rekabetin… sözleri aslında ABD kaynaklı mali sermayenin hareketinden başka bir anlama gelmiyor. Ama özne saptanmadığı için de, bu konunun konuşulmasını olanaksız kılan bir “foreclosure” söz konusu. Bu “foreclosure” de ABD dış politikasının Türkiye Ulus devletinin varlığını sürdürme amacıyla uyumlu olup olmadığını sorgulamayı önlüyor.

(…)

[5] “Önümüzdeki dönemde de uluslararası sistemin, kuralları belirlenmiş stabil bir yapıya kavuşacağını ummak ve bu yönde tanımlamalar geliştirmek faydasız bir uğraş olacaktır.”

-Belirlenmiş bir yapıya kavuşmayacağını düşünebiliriz. Ancak beklenti (şekillenmesi, yarı şekillenmesi, hibrid vb.. yapılar ve olası özellikleri, sınırları içerikleri vb… üzerine beklenti) oluşturmadan taktik saptanamayacağına, adapte olunamayacağına göre MIT metni aslında bize ne diyor? A) “İlerlerken el yordamıyla yolumuzu bulacağız, sorun çıktıkça çözeceğiz” mı diyor? B) Yoksa, daha büyük bir akıma, eğime (trend) mi tabi olmamız gerektiğini mi söylüyor?
(… )

[6] “Son derece kaygan bir zemin üzerine oturmuş uluslar arası ortamda Türkiye, bir yandan yakın zamana kadar değişik çap ve karakterde savaşların yer aldığı ve halen potansiyel çatışma tehditlerinin bulunduğu Balkanlar, diğer yandan birçok bakımdan sürtüşmelere sahne olan ve çeşitli istikrarsızlık potansiyelleri taşıyan Kafkaslar ile yaklaşık 40 yıldır fiili çatışmalar ve terörist faaliyetlerle yoğrulmuş Ortadoğu’nun arasında bir iç hat pozisyonuna sahip halde bulunmaktadır. Ayrıca bu pozisyon kademeli olarak Orta Asya’ya açılan alanlarla da bağlantılıdır.”

-Bu “iç hat” kavramının kaynağını, doğru ve hassas bir biçimde saptamak çok önemli. Çünkü bu rastlantısal bir kavram değil, beraberinde bir paradigma getiriyor. Benim aklıma Pentagon’dan Thomas Barnett’in “Core and Gap” ve “seam states” kavramları geldi. Bu paradigma içinde Barnett, dünyayı küreselleşmiş bölgeler (core), Küreselleşmemiş bölgeler (gap) ve ikisi arasındaki sınırlara (teyellenme hatları/noktaları) ait devletler olarak tanımlıyor. Diğer bir değişle. ABD hegemonyası, dışında kalanlar ve hegemonyanın sınırlarındakiler… Barnett Türkiye'yi seams state olarak saptıyordu!!! Bu noktada oluşan M c laktan bakınca, MIT’in düşünsel evreninde hakim olan paradigmayı mı görmeye başlıyoruz acaba?

[7] “Bu üç bölgenin (Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu- E.Y) ve Orta Asya’nın birçok bakımdan küresel politikaların ve “rol” savaşlarının belirli açılardan yoğunlaştığı alanları oluşturduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum Türkiye’nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir.”

-“Rol savaşları”, “Doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan”: Ben burada ister istemez bir alt emperyalist olma niyeti; bunun için adaylık başvurusu ve yine buna bağlanabilecek bir “Yeni Osmanlı projesi” benzeri bir proje okuyorum

[8] “Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da “bekle-gör-tavır al” taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Uluslararası sistemi ayrıntılı ve isabetli bir tanımlamayla (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye’ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır. Bu nedenle de Türkiye tüm kartlarını/avantajlarını maksimum düzeyde bir verimlilikle değerlendirmek durumundadır. Elbette bunu gerçekleştirebilmesi hiç de kolay değildir”.

- Pro-aktif dış ve savunma politikası önerisi ve ilginç bir kavram: “Yüksek stratejik tutum”. Birincisi alt emperyalist görevini (bir anlamda taşeronluk) üstlenerek var olma stratejisiyle uyumlu. “Yüksek strateji de daha büyük akıma , eğime takılma önerisiyle uyumlu. Yada TC’nin varlığından öte genişleyerek daha büyük bir şey olma (TC’yi aşma) projesiyle de uyumlu

[9] “Ulusal gücü sağlamanın ve korumanın en etkili yolu, istihbarat fonksiyonlarımızın ulusal güvenlik politikalarımızı ve ulusal çıkarlarımızı destekleyecek şekilde yapılandırılması ve geliştirilmesidir”.

[10] “Öte yandan jeopolitik ve stratejik konumu itibariyle oldukça zor bir coğrafya üzerinde bulunan Türkiye için güçlü bir ekonomi, kusursuz bir dış politika ve caydırıcı bir askeri yapılanma şeklinde adlandırabileceğimiz çok sağlam üç ayağa sahip olmak bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üç ayağın ifade edilen özellikleri içinse güçlü, dinamik, etkin, esnek, hareket kabiliyeti yüksek ve yaratıcı bir istihbarat yapılanmasına ihtiyaç vardır.”
-Bu paragraftaki ifadeler sorunlu: (1) “Güçlü ekonomi, kusursuz dış politika, caydırıcı bir askeri yapılanma istiyorum” demek aslında hiç bir şey demek değil. Çünkü zaten kimse aksini istemez. Ya da bu talebi verili ekonomi, dış politika ve savunma rejimlerinin bir eleştirisi olarak görmek gerekir. O zaman da, neo-liberal ekonomik yapıdan, AB/NATO/ABD/İsrail ilişkileri matrisinden ve ulusal savunmaya dayalı bir askeri doktrinden vazgeçilmesi mi öneriliyor? Bunların yerine ne gelecek? Bu aşamada en fazla sonuncusu (uluslararasi tartışma ve verili düşünceler ortamının ışığında), “Nükleer silahlar istiyorum, daha güçlü ve çevik (profesyonel) ordu istiyorum” anlamına gelmez mi?

No comments: