Thursday, December 31, 2009

Avrupa’da Kimlik Savaşları

2009 yılında, Avrupa’da modern tarihin en karanlık yanlarını anımsatan kimlik siyaseti tartışmalarının yoğunlaştığına şahit oluyoruz. Krizin etkisiyle toplumda emek-sermaye çelişkisi üzerinden kutuplaşmaların ilk işaretleri belirginleşirken bu kutuplaşmayı sabote edecek kimlik siyaseti tartışmalarının yoğunlaşması gerçekten çok ilginç.

Minare yasağından ‘Beyaz Noel’e
Avrupa ülkelerinin çevre ülkelerden ithal ettikleri göçmen nüfusun sayısı 20 milyona yaklaştı. Avrupa ülkelerinin yoksulları arasında “işlerimizi alıyorlar”, “sosyal hizmetleri kapıyorlar”, gibi söylemlerle başlayan bir yabancı düşmanlığı, 11 Eylül New York, 2004 Madrid, 2005 Londra bombalı saldırıları, film yapımcısı Theo van Gogh’un öldürülmesi, Hollanda karikatür krizi üzerinden “ulusal, tarihsel kimliğimizi tehdit eden Müslüman istilası” söylemiyle açık bir Müslüman düşmanlığına dönüştü. Avrupa’da muhafazakâr partiler, şimdi bu yoksulların oylarını almak için, en düşük ücretlerle en pis işlerde çalıştırılan, gettolarda yaşamaya zorlanan yabancı işçiler nüfusundan kurtulmak istiyormuş gibi davranıyorlar.

Yabancı düşmanlığı, 2009’da, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, ırkçı partilere grup kurabilecek sayıda temsilci çıkarma olanağı sağladı. İsviçre’de genel bir halkoylaması camilerin minarelerini yasakladı. Dahası, kamuoyu yoklamaları “yasağa hayır” oyu çıkacağını söylerken sandıktan kesin bir evet oyu çıkması, bu düşmanlıkların yüzeyde görünenden daha derin olduğunu düşündürüyordu. Belçika’da laikliği güçlendirmeyi amaçlayan bir yasa tasarısı, İsviçre oylamasının sonuçlarının da etkisiyle, Hıristiyan grupların direnişine takıldı. Fransa’da Başkan Sarkozy, Fransız ulusal kimliği üzerine doğrudan yabancıları hedef alan bir tartışma başlatırken, peçeyi ve çarşafı yasaklamayı amaçlayan bir yasa taslağı meclise gelmeyi bekliyor. İtalya’da ırkçılık, bu yıl bazı kasabalarda “Beyaz Noel” kampanyasına, yabancıların evlerine yapılan polis baskınlarına yol açtı. İtalya’da da cami yapılmasını önleyecek bir yasa tasarısı meclise geliyor. Musevi grupları da Avrupa çapında Yahudi düşmanlığının belirgin bir biçimde artmaya başlamasından yakınıyorlar.

‘Tek bir dünya’ ve ‘başkası’
Diğer taraftan, geride bıraktığımız 20 yılın küreselleşme tartışmalarını, teknolojik gelişmeleri, finansallaşma süreçlerini, toplumsal, kültürel anlamları bağlamında düşündüğümüzde karşımıza iki gerçek çıkıyor.

Birincisi, sermaye birikimi sürecinin metalaştırma dinamiklerinin giderek daha etkin biçimlerde dayattığı bir evrenselliktir. Metalaştırma ve sermaye evrenselliği, (“kâr makinesi”) toplumsal yaşamın üretildiği ve yeniden üretildiği “dünyaların”, coğrafi, ekonomik yapılarını, kültürel kodlarını çözüyor, homojenleştiriyor, özgünlüklerini yok ediyor. İkincisi, bu evrenselleştirme süreci içinde, güçlenen askeri /sinai-finans-medya-bilişim tekelleri üzerinde, her şeye egemen, kimi araştırmacılara göre sayıları 10 bini geçmeyen, bir oligarşi şekilleniyor (Örneğin: David Rothkopf, Superclass: The Global Power Elite and the World They Are Making, 2008)

İkincisi: Bu çözülmeye ve homojenleştirmeye karşı, dini, etnik reflekslerle direnme eğilimi körükleniyor. Ne yazık ki, bir giysiyi giyme, bir dili konuşma, bir kimliği yaşama hakkı, tek tek bireyler açısından ne kadar önemli olursa olsun, sermayenin, metalaştırma süreci yaşam dünyalarını altüst ederken “yaşamı” koruyacak etkili bir direniş seçeneği oluşturamıyor. Sermayenin homojenleştirme süreci, bu kez direniş araçlarını metalaştırarak, yeni “direniş piyasaları” oluşturarak, “özgürleşen dillerin”, seçkinlerinin, mülk sahibi sınıflarının etkilerini kullanarak yoluna devam ediyor.

Diğer taraftan, kimlik siyaseti, “başkasını” tanıma talebi üzerinde yükselen direniş stratejileri, çok büyük, ama gerçekle alakası olmayan bir varsayım üzerine inşa ediliyor. Le Novel Observateur’de gerçekleştirilen Badiou-Finkielkraut tartışmasında, Badiou’nun vurguladığı gibi, bu “başkası” söylemi, yaşadığımız dünyada gerçek düşmanların var olmadığı, “başkasını” tanır ve sayarsak demokratik bir barışın bizi beklediğini varsayıyor.

Ne yazık ki, tüm “yaşam dünyalarına” sonuna kadar nüfuz etmiş bir metalaştırma sürecinin, kapitalizmin, hatta emperyalizmin egemen olduğu bir dünyada (“tek bir dünyada”) yaşıyoruz. Ve bu, son derecede kırılgan, sürekli krizler, savaşlar ve bu altüst oluşlar içinde de sürekli “günah keçileri” üreten bir dünya. Dün Yahudiler, bugün Müslümanlar, Türkler için Kürtler, Kürtler için Türkler… Dünyayı dolaştıkça bu listeyi uzatmaya devam edebiliriz. Adeta, kuzuların, mezbahaya gitmekte olan bir kamyonun içindeki sıkışıklıktan birbirlerini suçlaması gibi: “Biraz öteye gidip bana biraz yer açsan, bak her şey nasıl düzelecek…” Evet, iyi fikir, ama sonunda kamyonun menziline varmasını engellemeyecek!

Wednesday, December 16, 2009

‘Blut und Boden’

Tokat saldırısı, DTP’nin kapatılması, Taksim’deki tabancalar, döner bıçakları… “Açılım” denen süreç başladığından bu yana giderek derinleşen, birkaç gündür gazete köşelerinde dile getirilen korkuların haksız olduğu söylenebilir mi?

Korkular haklı, çünkü 1923’te Cumhuriyet kurulurken açılan “olasılıklar kapısını” kapatmak için, sanırım Özal döneminde, “II. Cumhuriyet” söylemiyle ivme kazanan süreç son aşamasına girdi. Bu aşamada, dini söylemlerle bastırılması olanaksız bir “Blut und Boden” (Kan/etnisite ve toprak/vatan) denkleminin(1) siyasal yaşama egemen olmaya başladığını görüyoruz. Tarih bu denklemin, iç savaşlara, soykırıma açıldığını gösteriyor.

Ne yazık ki bu “durumdan” “sağduyuya”, “iyi niyete” dayanarak çıkamayacağız. “Öteki/başka” söylemine, “çok kültürlülük” fantezisine daha fazla sarılarak süreci bastırmak da olanaklı değil. Zayıflamak için sirke içip ülser olanı, sirke içirerek tedavi edemezsiniz.

Cumhuriyetin açtığı kapı
Çok kültürlü bir imparatorluğun enkazı üzerinde, zamanın uluslararası dengeleri içinde modern bir devlet, ancak bu etnik, dini farklılıklar aşılarak kurulabilirdi. Bu yüzden Cumhuriyet, “etnik dini kimlikleri” aşan bir vatandaşlık kimliğini yasalaştırarak, pratikte gerçekleşmesini de modern bir kapitalist ekonomi ve demokratik devlet yapısının kurulmasına indeksledi. Cumhuriyetin açtığı bu olasılığın yeterince gerçekleştirilemediğini biliyoruz. Ama bu olasılığın kapısını, ilk kez Cumhuriyetin açtığı da yadsınamaz.

Cumhuriyetin açtığı bu olasılık kapısı karşısında üç tepki şekillendi. Birincisi, bu kapının daha fazla açılmasına, gerektiğinde zor kullanarak direnirken kapitalizmin gelişmesine, dünya ekonomisine eklemlenmeye öncelik veren egemen sınıf tepkisiydi. İkincisi, eski rejimin Cumhuriyet döneminde marjinalleşen entelektüellerinden, dini cemaatlerin, etnik grupların liderliklerinden oluşan “çokluğun”, bu kapıyı kapatarak Cumhuriyet öncesinin kimliklerine geri dönmek çabası. Üçüncüsü de iç ve dış iktidar ilişkilerinin, dünya ekonomisinin basınçlarının (emperyalizm) elinde yarıda kesilmiş vatandaşlık kimliğini koruyabilmek, ilerletebilmek için onu kapitalizmin ufkunu aşan bir ekonomik politik zeminle desteklemek gerektiğine inanan solun (sosyal demokratlar, sosyalistler) özverili çabaları.

Küreselleşme ve Cumhuriyet
1980’lerden başlayarak “ekonomiyi siyasi sonuçlarından, siyaseti de ekonomik dinamiklerinden soyutlayarak tüm toplumu, kültürel bir yüzeye indirgeyen” post-modern, neo-liberal bir anlayışın giderek egemen olduğunu, 1990’larda buna siyasal İslamın da katılmasıyla bir “liberal demokrasi” blokunun şekillendiğini gördük.

Bu blok küresel kapitalizmin sınırlarını kabul ediyor, demokrasiyi birbirini “tanıyan” “öteki’lerin/başka’ların”, seçimlerde çözümlenen bir pazarlığına indirgiyor, liberal demokrasi dışındaki tüm siyasi seçenekleri totaliter bir tavırla reddediyordu. Böylece küresel kapitalizmin ilerleyişini yavaşlatan iki engeli denetim altına alabilecek bir “büyük söylemin” şekillendiğini gördük.

Bu engellerden biri, bölgesel siyasi, ekonomik, kültürel direnişleri yoğunlaştırarak büyütebilme, piyasalara, doğal kaynaklara erişimi engelleme kapasitesine sahip ulus devletti. İkincisi de bizzat kapitalizmi ulusal, küresel düzlemlerde hedef alabilecek sınıf şekillenmeleri süreci. Üstelik bu ikisinin birbirini beslemesi olasılığı da 1999-2003 arasında küreselleşme karşıtlığı hareketinde, Venezüella deneyiminde gördüğümüz gibi giderek yükseliyordu.

“Öteki’ni/başka’yı” tanıma ahlakına dayalı liberal demokrasi anlayışı hem vatandaşlık kurumunu parçalayarak ulus devletin, hem de sınıf sekilenmelerini bozarak çalışanların, küresel kapitalizme karşı direnişini zayıflattı. Ancak bu sırada, gittikçe derinleşen ekonomik krizin, sertleşen uluslararası ortamın yarattığı güvensizlik ve gelecek korkusu içinde, bireyler “ötekini/başka’yı” tanırken aynı anda kendilerini de ötekinin ötekisi olarak tanımlamaya başlamışlardı. Bu süreç “ötekini” sevmeyi değil, onu “yaşam dünyasına” nüfuz ederek “bütünlüğünü” bozan “yabancı” unsur olarak algılama eğilimlerini güçlendiriyordu. Buradan bir adım sonrasının ise “Blut und Boden” söylemi olması kaçınılmazdı artık.

“Kürt açılımı” bu sürecin çok ilerlediği bir noktada gündeme geldi. Dahası her iki taraftan da ölenlerin sayısı on binlerle ifade ediliyordu. Yukarıda değindiğim üç yaklaşımdan birincisi “Siyasal İslam”ın egemenliği altına girerek etkinliğini kaybetmişti. İkincisi, uluslararası gelişmelerin de katkısıyla tarihte hiç görülmemiş bir düzeyde güçlenmişti. Öyleyse bu “Blut und Boden” söylemini besleyen durumdan çıkmanın olasılığı üçüncü yaklaşımın, sosyalist seçeneğin güçlendirilmesinden geçiyor.

Bugün karşımızdaki “çözümü olanaksız” bir “durum”dur. Böyle “durum”larda, imkânsız olanı düşünmek gerekir. Bu yüzden, bugün bu “durum”dan çıkma olasılığı öncelikle Kürt Sosyalistleri’nin, sürecin önünü kesecek radikal bir refleks gösterebilme kapasitelerine bağlıdır. Ancak böylece, Türk ve Kürt sosyalistleri ve emekçileri, hızla güçlenmeye başlayan “Blut und Boden” söylemine karşı ortak bir mücadele hattı oluşturma şansını yakalayabilirler. Yoksa modern Cumhuriyetin açtığı kapının kapanmasıyla birlikte, çok acılı bir sürecin sonunda kendimizi “Blut und Boden” ilkesi üzerine kurulmuş iki devletle karşı karşıya bulabiliriz.
................................
(1) Bu denklem için bakınız: 1930’lar Almanyası.

Thursday, December 10, 2009

11. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi

Türkiye Sosyal Bilimler Derneği’nin Ankara’da ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi salonlarında düzenlediği Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi (USBK) bugün başlıyor. Kongre, Türkiye’de sosyal bilimlerin hem andaki düzeyi, hem de geleceği açısından her iki yılda bir, o yılın en önemli olayı olmaya aday olarak başlar, katılanları da asla düş kırıklığına uğratmaz. Bu yıl da öyle olacağına hiç kuşkum yok.

Bir bilgi şöleni
USBK’de, 70 oturumda sunulacak 250’den fazla tebliğ üç gün boyunca tam bir bilgi şöleni oluşturacak. Kongre birinci güne emek sorunlarını hemen her açıdan tartışan, kimileri saha araştırmalarına dayanan tebliğlerle başlıyor. Konu başlıkları arasında yerel, uluslararası ilişkiler, ideolojik, siyasi boyutların yanı sıra Ankara’da Dikmen Vadisi’nde kentsel dönüşüm sorunlarına ilişkin oturumlar dikkat çekiyor. Medya, Türkiye sağının söylemleri, toplumsal cinsiyet başlıkları da ilginç konulara işaret ediyor.

İkinci gün, günümüzde yaşamsal önem kazanan bir konuda, değerli dostumuz Prof. Dr. Türkel Minibaş’ın anısına düzenlenen iki oturumla başlıyor: Kapitalizmin krizi ve doğa insan tahribatı. O gün oturumlarda, eğitim politikalarıyla neoliberalizmin ilişkisinden, medyadan mizaha, sağlık politikalarına, kalkınma, İstanbul’da kentsel dönüşüm, AKP’li yıllardaki değişimlere kadar birçok konu ele alınıyor. Her yıl ürettikleri, yıllık değerlendirme kitabıyla, ülkede piyasa ekonomistlerinden başka bir damarın da olduğunu göstererek, ekonomi politik kültürüne, tartışmalara büyük bir katkı yapan Bağımsız Sosyal Bilimciler grubunun düzenlediği iki oturum kongrenin ikinci gününde gerçekleşecek. Oturumlara değerli hocalarımız, Prof. Oktar Türel ve Prof. Dr. Korkut Boratav başkanlık edecekler. Praksis dergisinin düzenlediği oturum da aynı günün programında yer alıyor. Dini kimlikler, küresel eğilimler başlıklı oturumun da ilginç olacağına inanıyorum.

Üçüncü gün, değerli hocamız, Prof. Dr. Tülay Arın’ın anısına, kriz üzerine, ama bu kez daha çok, kavramsal araçlar, ekonomik, finansal dinamikler üzerinde yoğunlaşan iki oturumla açılıyor. Kürt sorunu, Türkiye’de devletin otoriterleşmesi, toplumsal cinsiyet, 2000’li yıllarda tarımsal üretimde dönüşümler, kapitalist zihniyet ve etik gibi konuları irdeleyen oturumların yanı sıra, değerli bilim insanı Prof. Dr. Mübeccel Kıray’ın anısına düzenlenen bir toplantıyla devam ediyor. Üçüncü günün programında, kriz kuramları, medya, sanayileşme, toplumsal cinsiyet konularının yanı sıra, Ortadoğu’da dönüşümler, din ve siyaset, milliyetçilik ve kimlikler gibi ilginç oturumlar dikkat çekiyor. USBK, “Toplum Bilimlerde Kriz mi?” başlıklı bir kapanış oturumu ile sona erecek.

Tarih hızlanırken
Tarihin hızlandığı yıllarda yaşıyoruz. Bu üç günlük konferans, anın “durumunu” yakalayabilmek açısından çok değerli bir fırsat. Programdaki tebliğlerin başlıklarının hepsini birden bir seferde okumak bile, okuyanın gözünün önünde, dünyanın durumuna ilişkin bir resim yaratmaya başlıyor.

Ekonomik ve ekolojik krizlerin sertleşmesine bağlı olarak tartışmaların yalnızca Türkiye’de değil genelde hızlanmaya başladığını görüyoruz. Örneğin geçen ay Londra’da filozof Alain Badiou’nın düşüncesi üzerine yapılan bir günlük konferansta, 350 kişilik salon ağzına kadar doluydu, çok yoğun, hatta kimi zaman esoterik tartışmalara rağmen gün boyunca da hiç boşalmadı. Önceki hafta Tarihsel Materyalizm dergisinin, School of Oriental and African Studies salonlarında düzenlediği üç günlük konferans toplam 800’den fazla katılımla büyük ilgi çekti. Konferansın son gününde Frederic Jameson’un “Kapital’in I. cildine ilişkin yeni bir okuma önerisi” başlıklı toplantısında 350-400 kişilik salon ağzına kadar doluydu.

Geçtiğimiz yıllarda Transkritik kitabıyla büyük ilgi çeken, Japon felsefeci Kojin Karatani de, bu hafta Londra Tate Galerisi konferans salonunda “Kapitalizmin sonu? Devrim ve Tekrar” başlıklı bir sunuş yapacak; Middlesex Üniversitesi Swedenborg Hall’de de, Kant-Hegel-Marx başlıklı bir toplantıda konuşacak.

Radikal eleştirel düşünceye ilginin yeniden artmaya başladığı kesin. Jameson’un konuşmasına bir katkı yapan Peter Thomas (The Gramscian Moment Philosophy, Hegemony - Brill, 2009) son bir yıldır Avrupa’da Kapital okuma gruplarının sayısında, daha önce görülmemiş bir patlamanın yaşandığını aktardı. Almanya ve Hollanda’da yüzlerce yeni grup oluşmuş, bu gruplar adeta yeni bir örüntü oluşturmaya başlamışlar. Thomas konuşmasında, “Kapital’e yönelik ilgideki bu artış, bir şeylerin şekillenmekte olduğuna işaret ediyor” dedi.

Wednesday, December 02, 2009

Bir ‘Kötülük Merkezi’ Olarak Dubai

Dubai’nin borcunun derdi, “herkesi” gerdi. Ama Dubai denen şeyin, serbest piyasası, köle emeği, feodal üst yapısıyla, insanlık onuru açısından ne anlama geldiğini pek düşünen yok. Esas skandal da burada…

Bir kötülük üretme makinesi: ‘Küreselleşme’
Küreselleşme, geleceğe açılan aydınlık bir yol değil adeta bir kötülük üretme makinesiydi. 1980’lerde yeni bir “kriz yönetim” modeli olarak başladı; “Neoliberalizm” yoluyla öncelikle işçi sınıfının geçmiş kazanımlarını hedef aldı. Sonra da sermayenin aşırı üretim/birikim sorununa cevap olarak, aşırı (işlevsel değil hazza dayalı) tüketimi, bunu destekleyecek finansallaşmayı körüklemek için piyasalar üzerindeki kısıtlamaları, denetimleri kaldırdı.

Bu sürecin, en azından, üç kötülük ürettiğini kolaylıkla söyleyebiliriz. Kredi kartlarının ve bedensel hazların “hemen şimdi” tatminine dayalı tüketim tarzının şekillendirdiği, benmerkezci kısa dönemci öznellikler. Mega zenginlerle, sefil yoksulları, gökdelenlerle, teneke damlı mahalleleri birlikte üreterek hızla büyüyen “küresel kentler”. Aşırı tüketimin, mega kentlerin gereksinimleri üzerinde hızla geri dönülmez bir noktaya doğru koşan küresel ısınma dinamikleri.
Dubai, bu üç kötülüğün çakışmasıyla şekillenen bir “kötülük” merkezi olarak karşımıza çıkıyor.

Bir buçuk milyon nüfuslu, 1.6 milyar dolarlık iç pazarına karşılık, Dubai’de, 30 yılda New York’tan üç kez daha çok, gökdelen, alışveriş merkezi oluşmuş. Dünyanın en yüksek iki gökdeleni, en büyük iki alışveriş merkezi Dubai’de.

Dünyanın en sıcak bölgelerinden biri olan Dubai’de dünyanın en büyük kapalı ski slalomu, suyun 100 metre altına kadar inen, denizaltı oteli, bir dinozor parkı, sahilinde yapay ada kompleksleri var. Dubai dünya haritası biçiminde bir adalar kompleksi de inşa etmekteydi.

Bunların küreselleşmeyle ne ilgisi var? En büyük miktarda sermayeyi, en küçük alana, en kısa sürede nasıl gömersiniz? Oraya bir gökdelen dikerek… Peki, tüketimin en yoğun biçimde, en kısa sürede gerçekleşmesini nasıl sağlarsınız? Kendi bedenine odaklanmış, genç kalmak için her türlü fiyatı ödemeye hazır öznellikleri yaratma sürecini, biraz zaman aldığını düşünerek bir kenara koyarsak, geriye, çekici bir alışveriş merkezi inşa etmek kalıyor. Bir yanda yoksulluğun, öbür yanda en üst gelir diliminin servetinin hızla arttığı bir dönemde, en gerçekçi strateji, bu gökdelenleri, alışveriş merkezlerini ve dünyanın en yüksek gelirli kesimlerini bir araya toplayabilecek bir mekân oluşturmak değil mi?

İşte size Dubai..
İşte, süper zengin turistlere, Irak’tan tatile gelen kiralık askerlere, kara para mafyasına hizmet veren Dubai, bir gecelik oda ücreti 5 bin dolardan başlayan, müşterilerini havaalanından Rolls Royce’larla getiren, isteyene uşaklarıyla, özel mutfağıyla, aşçısıyla (hatta Rusya’dan, sarı saçlı, uzun bacaklı uzmanlarıyla) birlikte gelen “suit”ler sunabilen otellerle, dünyanın en pahallı markalarını, en zengin altın, elmas tacirlerini, eğlence parklarını içeren alışveriş merkezleriyle, böyle bir mekân.

Peki sermaye, petrol gelirleri önemsiz, sanayi, tarım üretim kapasitesi sıfır olan Dubai’yi neden seçti? Birincisi Dubai sermaye için, Hayek’in, Friedman’ın bile rüyalarında göremeyecekleri olanaklar sunuyor: Vergi yok, mülk edinmek, kârını alıp gitmek serbest. Sendikalar, siyasi partiler gibi istikrarsızlık unsurları yok. Emir Dubai’yi özel bir işletme gibi yönetiyor. Diğer bir değişle, Neo-liberalizmin, “piyasa devletinin” en saf biçimi burada.

İyi de, 1.5 milyon nüfuslu bir ülkede tüm bunlar nasıl mı gerçekleşti? Öncelikle, 300 bin yabancı işçinin sırtından. Şöyle: Çoğu diğer Müslüman ülkelerden, büyük vaatlerle işçi ithal edeceksin, gelmelerini kolaylaştırmak için borç vereceksin. Sonra kapıdan girerken pasaportlarına el koyacaksın, kamyonlara (pardon, görüntüyü bozduğu için çelik kasalı otobüslere) doldurup, kentin dışında, havalandırması olmayan, beton binalarda bir odaya 10-15 kişi olmak üzere tıkacaksın.

Bu işçileri, 45-50 °C sıcağın altında günde 14 saat, sürekli terleyerek bir işçinin deyimiyle, bazen günlerce çişe gitmeye gereksinim duyurmayan koşullarda, çalıştıracaksın.

Bunlardan, örneğin yalnızca Hindistanlılar arasında bir yılda 900’den fazlası intihar ederse, kazalarda ölürse, saymaktan vazgeçeceksin. Maraba gibi çalıştırabilmek için borçlarını ödemelerine olanak vermeyeceksin; eğer ölürlerse borçlarını ailelerinden istemeyi ihmal etmeyeceksin…

Dün Dubai Emiri’ne ev sahipliği yapan “demokratları” düşündüğünüzde, yarın, “biz Dubai’de çok iş yaptık” diye böbürlenen “mütedeyyin” vatandaşlarla karşılaştığınızda umarım bunları anımsarsınız.

Saturday, November 28, 2009

Thursday, November 26, 2009

Bir Çatlak Daha…

Avrupa Konseyi Başkanlığı’na Von Rompuy’un atanması Türkiye’nin dış politikasındaki çatlaklara bir yenisini ekledi. Üstelik bu çatlağı kapatmak, İsrail ve Azerbaycan’la olan ilişkilerdeki çatlakları kapatmaktan çok daha zor…
AB ile ilişkilerde ortaya çıkan çatlak yeni değil, ama Rompuy’un atanması, bu çatlağın genişlemekte olduğunu gösteriyor. Bu genişlemenin bir nedeni AB’nin hegemonya projesininevrimiyse bir diğeri de AKP yönetimindeki Türkiye’nin yaşamakta olduğu kültürel, siyasi değişim.

Almanya, Fransa ekseni
AB Konseyi Başkanlığı için önce Blair’in adı geçiyordu. Her ne kadar İngiltere ve ABD medyası, Blair’i “biçilmiş kaftan”olacağını anlatmaya başlamış olsalar da bu adaylığı Doğu Avrupa ülkelerinden ve İtalya’dan başka ülke desteklemiyordu.

Blair’in adaylığına kesinlikle karşı olan Almanya, Fransa’yı da ikna edince yeni bir başkan adayı arayışı başladı. Blair’in adaylığının ölümünün arkasında iki neden vardı. Birincisi, AB liderliği, kamuoyu, Blair’in ABD’nin “adamı”olduğuna, İngiltere’nin politikalarının AB sürecinin gelişmesini engellediğine inanıyordu. İkincisi, AB, tüm liberal fantezilere karşın, içinde ciddi bir hegemonya süreci yaşanan ulus devletler topluluğuydu. Bu hegemonya sürecinin başını çeken Almanya ve Fransa, çevrelerindeki ülkeler, ulus devletlerinin gücünü azaltacak etkin, dahası Blair gibi kendine özgün gündemi olan güçlü bir başkan istemiyorlardı.

Leparmantier’in, Rompuy’un atanma sürecinin arkasındakileri anlatan ayrıntılı yazısının (Le Monde, 20/11) da gösterdiği gibi Blair’in devreden çıkması, Fransız-Alman eksenini güçlendirdi. Merkel’in Hıristiyan muhafazakâr kanattan, dengelere dikkat edecek, bu ikilinin iradesini sorgulamayacak bir aday isteği egemen oldu. Leparmantier, Merkel’in ilk adayının, eski Avusturya Şansölyesi, 2000’de faşist Haider’le işbirliği yapan Schüssel olduğunu, daha sonra, Almanya ve Fransa’nın Rompuy konusunda 30 Ekim toplantısında anlaşarak, sürece damgalarını vurduklarını aktarıyor. The Guardian’ın,“Franco-Alman mutabakatı tepki çekiyor” başlıklı yorumu da (18/11), Leparmantier’in saptamalarını doğruluyor. Böylece konsey başkanlığı süreci Almanya-Fransa ekseninin hegemonya sürecini güçlendiren yönde gelişiyor.

Wolfgang Munchau (Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masası’nın görüşlerine çok yakındır) da AB’nin gereksinimi “güçlü başkanlık, liderlik sorunu değil, belirgin siyasi hedefler koymakta ve izlemekteki başarısızlık, ama en önemlisi eşgüdüm ve kriz yönetimi oluşturmaktaki yetersizliklerdir” diyor (Financial Times22/11). Diğer bir deyişle, Rompuy’un atanması, hegemonya sürecinin arkasındaki sınıf blokunun tercihlerine de uygun.

‘Benmerkezci yanılsamalar’
Rompuy’un 2004 yılında yaptığı bir konuşmasındaki tarihsel, dini gerekçelere göndermeyle, “Türkiye Avrupa’nın parçası değil, asla da olmayacak” sözlerinin atanmasından bir gün önce basına sızdırılması da bu hegemonya sürecinin bir parçasıydı. Türkiye’deki AB lobisinin, “ama konuşma beş yıl önce yapılmıştı”avuntusuna aldırmayın. Beş yıldır gelişmeler, AB kamuoyunun Türkiye’nin üyeliğine muhalefetini güçlendirmedi mi? Almanya ve Fransa’nın üyelik dışı seçeneklere yaptığı vurgu daha da güçlenmedi mi? Bir hegemonya projesi, az çok tutarlı bir metafizik (örneğin din) boyuta sahip olmak zorunda değil mi?

Bu koşullarda Türkiye Dışişleri, ya olup bitenlere aldırmıyor ya da kendini, daha kötüsü bizleri aldatıyor.

Dışişleri Bakanı Prof. Davutoğlu,Türkiye’nin üyelik sürecini canlandırmak amacıyla, çıktığı Avrupa gezisinin Madrid ayağında yaptığı konuşmada, “Türkiye’nin Avrupa kültürünün parçası olduğuna ilişkin size yüz gerekçe gösterebilirim. En az 15 Avrupa ülkesinin tarihini, Osmanlı arşivlerine bakmadan anlayamazsınız”demiş. Belli ki, sözlerindeki ironininayırdına varmadan…

Avrupa “kültürünün parçası” ifadesi en az bu 15 ülke açısından iki anlamı var. Birincisi: Osmanlı, Avrupa kültürünün parçasıydı, ama askeri, siyasi ekonomik, özellikle dini açılardanolumsuz bir vurguyla kodlanmış“öteki” olarak… İkincisi: Modern Türkiye gerçekten, Avrupa açısından bu kez olumlu bir vurguyla kodlanmış olarak Avrupa kültürünün bir parçası, ama Davudoğlu’nun sandığı gibi değil. Modern Türkiye, Avrupa’nın dini, siyasi, askeri “ötekisi” olarak yaşamış bir imparatorlukla bağlantısını keserek aydınlanma geleneğini, laikliği, kadın haklarını, kapitalist hukuku, modern kapitalist devlet biçimi Cumhuriyeti benimseyerek, Avrupa’ya açılarak kültürüne eklemlenmiş bir ülke.

İroni şurada: AKP’nin Türkiye’yi, Müslümanlık özelliklerini öne çıkararak yönetme, Prof. Davutoğlu’nun da Yeni Osmanlı projeleri bu “parçası olma”ifadesindeki olumlu kodlamayı çözüyor, olumsuz kodlamayı yeniden kurguluyor. Siz Müslümanlık kültürünüzü, Osmanlı mirasınızı biteviye vurgulayacaksınız, ama karşınızdaki bunun tarihsel sonuçlarını anımsayarak bir korunma refleksiyle, birleştirici evrensel değer olarak Hıristiyanlığı vurgulayınca huysuzlanacaksınız… Bu da“benmerkezci yanılsamalarla” ilgili…

Thursday, November 19, 2009

‘Benmerkezci Yanılsamalar’

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, Suriye Devlet Başkanı Esad’ın “görüşmelere Türkiye aracılığıyla yeniden başlama” çağrısına verdiği cevap, AKP’nin “çok başarılı dış politika” imajının cilasını çizdi. Netanyahu “aracının tarafsız, adaletli biri olması koşuluyla” görüşmelere yeniden başlamaya hazırmış. “Türkiye Başbakanı’nın yaklaşımları objektif, adaletli bir aracı imajını güçlendirmiyor” demiş (Jerusalem Post, 15/11/09).

İlginç bir ironi
Obama’nın Asya gezisini izlerken düşündüm: “AKP’nin dış politikası, bugünkü dünyanın içinde ne anlama geliyor?” Aklıma, Prof. Davutoğlu’nun Journal of International Affaires’deki makalesinde (Aralık 1997/Ocak 1998) rastladığım “benmerkezli yanılsamalar” (egocentric illusions) kavramı geldi. Davutoğlu bu kavramı Fukuyama’nın, “Tarihin Sonu” savını Batı’nın değerlerinin hegemonyasını, Huntington’un “Uygarlıklar Çatışması” teorisini de Batı’nın üstünlüğü varsayımını meşrulaştırdığı için eleştirirken, Toynbee’den alarak kullanıyordu.

AKP döneminde, Prof. Davutoğlu’nun önderliğinde yeni bir dış politika şekillendi. Bu yeni dış politika sayesine, Türkiye, Suriye ile İsrail’i barıştıracak, bu sayede Filistin sorununun çözümünü belirleyecek, Ermenistan’la anlaşacak, İran’la Batı arasında sorunların aşılmasına yardımcı olacak, bu arada AB’ye girecek, enerji koridoru, uygarlıklar arası köprü olacak. AKP yönetimi Kürt sorununu çözecek, Kuzey Irak’a, Büyük Ortadoğu’ya istikrar getirecek, bu arada Müslüman dünyasının liderliğine yükselecekti. Zaman gazetesinin pazartesi günü aktardığına göre Türkiye, Kopenhag zirvesindeki tıkanıklığı açarak küresel ısınmaya bile çare bulabilirmiş.

Kısacası, “önce Türkiye, sonra bölge, sonra Müslüman dünyası ve nihayet dünya”... Neden olmasın? Osmanlı’nın mirasçıları değil miyiz? Stratejik derinliğimiz yok mu?

Şimdi, Suriye-İsrail arasında aracılık işlevini Fransa üstlenmeye hazırlanırken, Türkiye’nin AB üyeliği, büyük olasılıkla “Kürt açılımı”yla birlikte “yok bööle bişi” listesine yazılırken, dönüp bu yeni dış politika yönelimi için “benmerkezci yanılsamalar” deyimini kullansak haksızlık mı yapmış oluruz?
Ama teorisi de var...
Davutoğlu’nun, Fukuyama ve Huntington’un savlarını “benmerkezci yanılsamalar” olarak nitelerken, kendine çok büyük özellikler atfeden bir dış politika izlemesi bir ironi oluşturmuyor mu? Oluşturuyor, ama dahası var: Dayandığı karmaşık teorik zemine dikkatle bakınca, bu “ironinin” giderek bir “trajediye” açılma olasılığı çok yüksek.

Bu teorik zeminin katmanlarının en altında, Mackinder’in, dünyayı kontrol etmek için Avrupa, Büyük Ortadoğu ve Asya ile çevrelenen Avrasya’yı kontrol etmek gerekir, diyen “Heartland” teorisi var. İkinci katta Spykman’ın “Rimlands” (kıyı/çevre/sınır topraklar) teorisi var. Bu teori Mackinder’in teorisinden kalkıyor, ama “Kıyı/çevre toprakları (Avrupa Kıyıları, Büyük Ortadoğu ve Asya muson bölgesi) kontrol eden Avrasya’yı kontrol eder” sonucuna ulaşıyor. Spykman’ın hemen üstünde, Thomas Barnett’ın, “Pentagon’un yeni haritası” çalışmasındaki “Çekirdek” (küreselleşmiş ülkeler), “Çatlak” (Irak, Afganistan, İran gibi küreselleşmeyenler) ve bu ikisini birbirine bağlayan “menteşe ülkeler” modeli var. Barnett’a göre Pentagon “çatlağı”, “menteşe” ülkelerin yardımıyla kapatmayı amaçlıyor.

Davutoğlu, İran devriminin ardından, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Spykman’ın “Rimlands” olarak saptığı bölgede, Kuzey-Güney ekseniyle, Doğu-Batı ekseninin kesiştiği yerde (Büyük Ortadoğu), bir “iktidar boşluğu” oluştuğunu saptıyor. Davutoğlu’na göre Fukuyama ve Huntington’un İslam dünyasını bir sorunlu “öteki” olarak saptamalarının arkasında da “Batı’nın” bu “boşluğun” yerel olarak doldurulmasını engelleyecek müdahalelerini meşrulaştıracak teorik gerekçeler sunma amacı yatıyor.

Davutoğlu, bu boşluğu Araplar değil ancak bölgesel güçler doldurabilir, diyor; büyük güçlerin (ABD ve SSCB/Rusya) İran’ı engellemek için Saddam’ı desteklediklerini, Körfez Savaşı’nda da Irak’ı bastırmak için güç birliği yaptıklarını vurguluyor.

Davutoğlu’nun işte bu zeminde, kıyı ülke - menteşe ülke tanımlarını birleştiren, bölgedeki iktidar boşluğunu, ABD’nin eğilimlerini göz önüne alarak, doldurmayı amaçlayan bir dış politika ürettiği söylenebilir. Bölgeyi kontrol edenin (boşluğu dolduranın) küresel çapta önünün açılacağını düşününce: Bugün Ortadoğu, yarın dünya…

Yukarıda değindiğim ironinin trajediye dönüşme olasılığıysa iki eksenin kesişmesiyle ortaya çıkıyor. Birincisi, yukarıda değinilen teoriler hegemonya konumundakilerin, hegemonya paradigmalarının ürünü. Bu teorilerle hareket edenler bu paradigmalara hizmet ediyorlar. İkincisi, ABD-AB ekseninden gelen bakış, Türkiye’nin işlevini bu boşluğun doldurulması değil, doldurulmasının engellemesi olarak tanımlıyor; Türkiye’nin boşluğu dolduracak yönde güçlenmesini engelleyecek “sigortaları” da içeriyor… Kurtlar sofrasına gitmeden bir konuda emin olmak çok önemli: Masada mısınız yoksa menüde mi?