Thursday, May 24, 2012

Aman 'iyi niyetlere' dikkat

1 Mayıs’tan sonra başlayan bir tartışma aklıma yine “Aman ne istediğine çok dikkat et, bakarsın gerçekleşebilir” uyarısını, hemen ardından da “Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir” deyişini getirdi. 

Bırak fazla kurcalama, önemli olan... 
Kendilerini “Antikapitalist Müslüman Gençler” olarak tanımlayan bir grup, bir “ortaya çıkış” bildirisi yayımlayarak, 1 Mayıs kutlamalarına katıldılar. 

Ben 1 Mayıs’tan önce, bu gelişmenin, kapitalizm karşıtları açısından sevindirici olabileceğini vurguladıktan sonra, bu yeni oluşuma sevinmeden önce, kapitalizm, emek, sermaye, sömürü, tarih ve zaman, özgürlük gibi ekonomi politik, felsefe alanıyla ilgili kimi sorulara, bu yeni gelenlerin ne cevaplar verdiklerini öğrenmekte büyük yarar olabileceğini vurgulamıştım. Bu yazıdan sonra aldığım tepkilerde, benim dışımda başlayan tartışmalarda “Doktriner olmayı bırakın, fazla kurcalamayın, bu arkadaşlara kucak açalım. Dinin eleştirisi gündemin ana konusu değil” tutumunun yaygın olduğunu gördüm. Ben dinin eleştirisinin günün ana konusu olduğunu ileri sürmediğim için (yalnızca bir anımsatma yapmakla yetinmiştim) tartışmanın bu kısmı beni ilgilendirmedi. Ancak, birinin komünist ya da sosyalist olduğunu beyan etmesinin, doğrudan dinin eleştirisini içerdiğini anımsatmakla yetineceğim. O gün medyanın bu küçük grubu adeta “meydanın ruhu” düzeyine yükseltmek için, tüm gazetecilik ölçütlerinin ötesinde bir çaba sergilemiş olmasının beni daha da kaygılandırdığını eklemek isterim. 

1 Mayıs öncesi yazımdaki sorular doktriner bir saplantıdan kaynaklanmadı. Bu soruların cevaplarının siyasi pratikte çok önemli sonuçları var. “Önemli olan birlik olmaktır, sonra konuşuruz” iyi niyetinin “yolunun cehenneme çıktığını”, başka ülkelerdeki komünistlerin başlarına gelenlerden biliyorum. Bile bile de “yararlı salak” durumuna düşmek istemiyorum. Yine de aklıma, bu sorularla şimdilik ilgilenmek istemeyenler için, bir çözüm önerisi geliyor. 

Yazıya deyimlerle başladık, bir deyimle devam edersek, “qui se ressemble s’assemble” (benzeyenler bir araya toplanır) diyebiliriz. Sosyalistlerin kapitalizme karşı, siyasi, kültürel mücadelesi, cinsel özgürlüklerin, düşünce özgürlüğünün önündeki engellere karşı mücadelesi, hatta temel haklar mücadelesi sürüyor. Antikapitalist Müslümanlar gelip bu mücadeleye katılabilirler. Biz de bu katılımı sevinçle karşılarız. Ne de olsa biz “önce hareket vardı” diyen bir akımız. Ancak bu sevincin daha sonra bir pişmanlığa dönüşmesini önlemek için de, o mücadelenin içinde, benim gündeme getirdiğim soruların cevaplarını hep birlikte aramaya başlamak gerekiyor. “Hareketin” cazibesine kapılıp, ona anlamını veren şeyleri tartışmayı, günün gereksinimlerini bahane ederek ertelersek, kendimizi kolaylıkla “hareket her şeydir” diyen Bernstein’in yanında, “cehennemde” bulabiliriz. 

Fazla umutlu değilim 
Ben Müslüman gençlerin antikapitalizminin, sosyalistlerinkiyle buluşabileceği, sorularıma anlamlı cevaplar verilebileceği konusunda umutlu değilim. Birincisi, dini “hakikat rejimine” sadakati olanlar, bu sadakate sahip olmayanlarla bir arada yaşamaya (kutsala karşı tutum söz konusu olduğundan), bu durum güçlenmelerine hizmet ettiği sürece katlanabiliyorlar. 

İkincisi, bu çok kuşku verici bir kapitalizm karşıtlığı. Örneğin, siyasal İslamın önde gelen “entelektüellerinden” biri, pazartesi yazısında, “ister sömürgeci politikalar ister kendi kendini sömürgeleştirme olan modernizasyonla ağır baskılar altına alınan Müslüman toplumu fikri, ahlaki ve sosyal bakımdan güçlendirmeyi amaçlamışlardır (Nur cemaati ve Müslüman Kardeşler -EY)” diyordu. 

Bu, “kendi kendini sömürgeleştirme” saptaması, sorunun kültürel, ahlaki bozulmaya indirgenmesi, kapitalizmin gel[iş]mesiyle, “modernizasyon” arasındaki nedensellik ilişkisinin yadsındığını gösteriyor. 

Modernizasyon salt bir kültürel olay değil ki. Bir yanında ticaretin, sanayileşmenin, fabrikaların, işçi sınıfının yaşamının, sermayenin gereksinimi olarak gündeme gelen, bireysel özgürleşme sürecinin, bu bireyin yaşam enerjisinin metalaşmasının, aile, aşiret yaşamına vurduğu darbeler var. Diğer yanında teknolojinin, bilimin bulgularının ister istemez kutsal kitaplarla çelişmeye, giderek sermayeye kültür üretimini de belirleme, hatta inançları metalaştırma olanağı vermeye başlaması var. Tüm bu “felaketler” hatalı tercihlerin ürünü değil ki. Bunlar kapitalizmin gel[iş]me sürecinin ta kendisi. 

“Kendi kendini sömürgeleştirme” saptamasını yapan birinin, bu durumdan çıkmak için bizzat kapitalizme, hem de modernizasyonun getirdiklerinden (işçi sınıfı, teknoloji, özgürlükler) güç alarak, karşı çıkmaktan başka seçeneği var mı? 

“Var” diyenlerin önünde, yalnızca iki yol kalmıyor mu? Birincisi, kapitalizm öncesini arzulayan bir antikapitalizmi benimsemek. Diğer bir deyişle işçi sınıfının, kapitalist teknolojinin (elektrik, otomobil, uçak, bilgisayar, antibiyotikler, genetik bilimler vb.) yanı sıra bireysel özgürlüklerin, örneğin “vatandaş” kavramının, eşitlik kavramının öncesini arzulamak. İkincisi, kapitalizmi, modernizasyonun “siyasi (vatandaşlık, bireysel özgürlükler vb.) ahlaklı (cinsel özgürlükler, kadın hakları vb.) etkilerinden” arındırarak korumayı ya da edinmeyi amaçlamak. 

Dedim ya, ben umutlu değilim... Ama, yine de.. “Önce hareket vardı” diyelim.

Friday, May 18, 2012

Bir Yunan Tragedya’sı


Yunanistan’daki gelişmeleri, sol radikal parti SYRIZA’yı, genç lideri Tsipras’ın yükselişini izlerken aklıma (biraz klişe olacak ama…), Aristoteles’in Poetika notlarında tanımladığı haliyle tragedya geldi.  “SYRIZA’nın yükselişini başlatan süreç (izlek) potansiyel olarak tragedya özelikleri içeriyor” diye düşündüm.

Dönüşüm, “anagnôrisis”, katarsis
Aristoteles’e göre tragedyanın en önemli unsurudur izlek. Karmaşık, makbul bir izlek, olaylarda mantıksal bir akış, bütünsellik, olayı yaşayanların kaderinde beklentilerle uyuşmayan (şaşırtıcı) bir yön değişikliği, bu sırada bir gerçeği tanıma (cahillikten çıkma – anagnôrisis) durumu yaratır. Tüm bu özellikleriyle izlek, izleyenlerde acıma ve korku duygularını harekete geçirerek, “ruhun” temizlenmesine (katarsis), bir rahatlamaya yol açar. Tragedya yazarı, insanları değil yaşamı ve olayları taklit eden (mimesis) bir izlekle tüm bunları gerçekleştirirken, izleyici, katarsis’le birlikte taklit edilen şeyi tanıyabiliyor, anlayabiliyor olmaktan dolayı bir haz duyar.

Neden PASOK, ya da Yeni Demokrasi Partisi değil de SYRIZA tragedya potansiyeli taşıyor? İzlek boyunca kaderi değişen insan çok kötüyse, başına gelenleri hak ettiğinden acıma duygusu yaratmayacak, başarılı olursa bu kez ahlaken tiksindirici bir durum oluşacak. Çok erdemli bir insanın kaderi iyiden yana dönerse olağan karşılanacak, başına çok kötü bir şey gelirse ahlaken itici olacak. Her iki durumda da acıma duygusu engellenmiş, izlek işlevini (katarsis’i) yerine getirememiş olacak. Bu yüzden, ne çok iyi ne çok kötü biri olmalı tragedya’da izlediğimiz özne.

Yunanistan’ı 1975’den bu yana yöneten, YDP ve PASOK, bu gün bu ekonomik siyasi çöküntüyü hazırladılar. Bu dönem boyunca, özellikle kriz başladıktan sonra, her aşamada halkı, dünyayı kandırdılar. YDP gerçek borçlanma durumunu saklayarak,  PASOK halkçı, emekten yana vaatlerle hükümet olduktan sonra uluslararası mali sermayeye (tanrılara) teslim olarak, sonra, bu teslimiyetin de gereklerini yerine getirmeyerek karşımıza, bu gün içine düştükleri durumu her açıdan hakkeden karakterler olarak çıkıyorlar. Bunların kaderi acıma, korku duyguları değil, ahlaki açıdan tiksinti uyandırıyor. Bu anlamda trajik değiller.

SYRIZA ve Tsipras
Bu çöküntü yaşanırken, izlekte SYRIZA’nın, lideri Tsipras’ın kaderi, beklenmedik bir biçimde sıradanlıktan, iyiye doğru değişmeye başladı.  SYRIZA  sahnede haksızlıklara, tanrılara başkaldırarak öne çıkıyor. Bundan sonra ne olacak sorusu izleyiciyi iyice germeye, beklentilere sokmaya, böylece tragedya unsurları bir araya gelmeye başlıyor. İzleğin bu dönemecinde, SYRIZA ve Tsipras, hem yapması gereken şeyleri yapıyorlar hem de yapmaları gereken şeyleri tam olarak yapamıyorlar.
Kathimerini gazetesinde Nick Malkoutzis’in aktardığı gibi, SYRIZA, geçmişin lekelerini taşımayan temiz, yakışıklı, erdemli bir lidere sahip (09/05).  Bu lider haksızlığa uğrayanları, tanrıların terk ettiği insanları savunuyor. Tsipras haksızlığa uğrayanları savunmaya, tanrılara baş kaldırmaya kararlı olanların bir kısmını, örneğin sosyal demokratların, Marksistlerin önemli bir kesimini bir araya getirebilecek bir liderlik sergileyebiliyor.  “SYRIZA ve Tsipras çok çalıştı diyor” Malkoutzis, ekliyor, “sokaklarda, meydanlarda, protesto eylemlerinde fabrikalarda, halkla, işçilerle, emeklilerle işsizlerle, konuşarak onların eylemlerine katılarak enerji harcadı ter döktü... YDP ve PASOK’un gitmeye, hatta yüzlerini göstermekte cesaret edemeyecekleri yerle gitti”. Böylece Tsipras, haksızlığa uğrayanların, tanrıların terk ettiklerinin, sesi, temsilcisi, umudu olmaya başladı.

Şimdi, SYRIZA’nın, Tsipras’ın gelecek seçimleri kazanarak hükümeti kurabilmesi için SSCB geleneğinden Komünist Parti’sine ve Troçkist ANTARSYA’ya  (tanrılara karşı çıkan diğer Titan’lara) güven vererek, birlikte davranmaya ikna etmesi gerekiyor. O zaman izlek  bir  “kriz” noktasına ulaşacak.
Bu noktada SYRIZA ve “Titan”lar “tanrıların” ve tapınak bekçilerinin tüm gazabıyla karşı karşıya kalacaklar. Burada izlekin bir sonraki aşaması açısından üç olasılık söz konusu olacak:  SYRIZA ve Titan’lar tanrılardan korkacak,  canlarını kurtarabilmek için uzlaşarak davalarına ihanet edecekler. Savaşacaklar, kazanacaklar tanrılara boyun eğdirmeye, tanrıları cezalandırmaya başlayacaklar. O zaman Bu izlek asırlarca dillerde dolaşacak olan bir destana dönüşecek.

Ya da, SYRIZA ve Titan’lar, tanrılara başkaldırmanın bedelini ödeyecekler. Böylece  izlek izleyicide acıma ve korku duyguları uyandırırken,  haksızlıklara son vermek için “tanrılardan” kurtulmaktan başka bir yol olmadığını göstererek, bir “anagnôrasis” ve katarsis yaratacak, başarılı bir trajedi olarak sona erecek. Heyecanla izlemeye devam edelim

Wednesday, April 25, 2012

1 Mayıs'a doğru "ilginç" bir gelişme

Kendilerini “Antikapitalist Müslüman Gençler” olarak tanımlayan bir grubun yayımladığı 1 Mayıs çağrısına bakınca, bu yıl “1 Mayıs gösterilerine yeni bir katılım olacak, antikapitalist cephe genişliyor” diyerek sevinmek olanaklı. 

Ancak, sevinmeye karar vermeden önce kimi sorular üzerinde düşünmek gerekiyor. Ben kendi hesabıma bu sorulara anlamlı cevaplar bulduğum takdirde bu gelişmeye olumlu bir gözle yaklaşmaya hazırım. 

Ama ilke olarak, önce “de omnibus dubitandum est” (her şeyden şüphe edilecektir)! Ne de olsa, sınıf çelişkilerinin keskinleşme sürecinin hızlandığı, iktidar ve muhalefet söylemlerinin dayandığı anlam sistemlerinin sarsıldığı, “egemenler” arasında hegemonya mücadelelerinin sertleştiği, bu hegemonya mücadeleleri içinde mevzi kazanmak isteyenlerin halkın desteğine, dolayısıyla “sol”un onayına, olmazsa peşinden sürüklemeye, kafasını karıştırarak bağımsız bir çizgi izlemesini önlemeye giderek daha çok gereksinim duyduğu bir dönemden geçiyoruz. Ben kendi hesabıma önce “dolduruşa” sonra da “tezgâha” gelmek istemiyorum. 

Tarihsel mi? Ebedi (ilahi) mi? 
“Antikapitalist Müslüman Gençler” grubunun çağrısına bakınca, hemen her türlü baskıya, sömürüye karşı olduklarını düşündüren, özgürlüklerden yana kavramlara, saptamalara rastlıyoruz. Ancak bu kavramların, saptamaların, karşı çıkışların aslında ne anlama geldiği konusunda pek bir ipucu göremiyoruz. “Haksızlık etmeyelim. Bu bir çağrı metni” de diyebiliriz. Ancak, “Bu metinde, tüm bu karşı çıkışları bir araya toplayarak tarihselleştirecek bir yaklaşıma işaret eden bir şeylerin olmaması bir rastlantı mı, yoksa belli bir düşünce sistemine mi işaret ediyor” diye sormak gerekiyor. Metindeki, “hakkı müdafaa” etmeye, “hakkın sesini yükseltmeye” ilişkin göndermeler ise tarihsel bir sürece, maddi çelişkilerin ve insanların harekete geçirdiği toplumsal dinamiklere değil de, “ebedi” bir döngüye, “ilahi adalete” ilişkin bir yaklaşıma işaret ediliyor izlenimi yaratıyor. 

Bu koşullarda, “kapitalizme karşı olmak” ne anlama geliyor? Bu soruya cevap vermek için, kötü, adaletsiz birilerinin, hatta “şeytanın” icadı olarak değil, tarihsel bir üretim tarzı olarak kapitalizmi tanımlayabilmek gerekiyor. Bu tanımlama çabası öncelikle mülkiyet, işgücü, üretim araçları, sermaye, değer, sömürü kavramlarına bir açıklık getirmeyi zorunlu kılıyor. 

‘Devrim’ ve ‘özgürlükler’ 
“Antikapitalist Müslüman Gençlerin”in, İslamın “devrimci yüzü” olduğu da iddia ediliyor. Bu iddiayı kabul edebilmek için, bu “devrim” kavramıyla “antikapitalizm” kavramı arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu görmemiz gerekiyor. Kapitalizmi “devirme” niyetinde olan “Müslüman Gençler” (neden Müslüman emekçiler vb. değil de gençler?) kapitalizm sonrasını, kapitalizmin yadsınmasını (negation) acaba nasıl (en azından olumsuz -“negatif diyalektik”- bağlamında) tasarlıyorlar? Bu tasarımda bir “diyalektik” söz konusu mu? Bu bir Asrı Saadet’e dönüş mü olacak. Yoksa bir “aşarak kaldırma” (aufhebung) içinde bir başka toplumsal örgütlenme tarzına geçiş olarak mı düşünülüyor? Bu geçişin “yol haritası” bizzat proletarya kitlelerinin antikapitalist mücadelesiyle mi şekillenecek yoksa, bir başka ilahi gücün lütfu (inayeti) olarak mı? “Sınıfsız, sınırsız” kavramı, devleti, ulusu ve özel mülkiyeti de içeriyor mu? 

Antikapitalist Müslüman Gençler’in özgürlük talepleri, aklın ve eleştirinin özgürlüğünü de kapsıyor mu? Diğer bir deyişle ateistlerin, agnostiklerin, diğer dinlerin inananlarının, feministlerin, eşcinsellerin sorgulama, konuşma, eleştirme, düşüncelerini yayma özgürlüklerine; Aydınlanma geleneğinin, bilimsel yöntemin her şeyi sorgulama, aklın süzgecinden geçirme arzusuna, ilkesine ve pratiğine bu Antikapitalist Gençler, “Kutsala” ve “Kitaba” ilişkin bir sınır koyuyorlar mı? Metinde eşcinsellerin haklarının, özgürlüklerinin yer almaması bir hata mı, bir “semptom” mu? 

Sosyal paylaşım ağları gibi, ilk anda çok şeffaf görünmekle birlikte, provokasyona, yalana, meraklı gözlere, “renkli devrim” mimarlarına son derecede açık alanlarda (İran’da ayaklanmalar sırasında, İran dışından adeta içerdeymiş gibi yayın yapanları, Pentagon’un “bugün savaş, haberin/bilginin üretimini, dağılımını kontrol edenlerle, edemeyenler arasında yaşanıyor” saptamasını anımsayalım) örgütlenmeyi seçmek ne anlama geliyor? Bu “gençler”, neden yaşam alanları (fabrika, üniversite, mahalle), günlük mücadele, copun, biber gazının sokakları ve meydanları gibi antikapitalizmin geleneksel alanlarında, diğer antikapitalistlerin kendilerini görmelerine, tanımalarına olanak veren mekânlarda değil de öncelikle sanal alanlarda örgütlenmeyi seçmişler? 

Bu sorulara anlamlı cevaplar alınamadığı takdirde, “solu etkileyecek bir ‘makineyi’, ‘yetmez ama evet’çilerin yakıtıyla çalıştırmayı başaramayanlar, acaba bu kez başka bir yol mu deniyorlar” diye sormak gerekiyor. Sakın bu ‘hareket’ siyasal İslamın, eğitimden sanata her alanı, sağdan sola her akımı kendi ‘hakikat rejimi’ içine sokmayı, ‘dışarıda’ hiçbir şey bırakmamayı arzulayan totaliter projesinin bir ürünü olmasın?

Thursday, April 19, 2012

"Fantezilerin" dünyasında Türkiye

Nilgün Cerrahoğlu cumartesi yazısında, “Büyük Ortadoğu” ülkelerinin sınırlarını, siyasi yapılanmalarını yeniden düzenleme projelerinin, ABD dış politika çevrelerinde ne kadar yaygın bir fantezi olduğunu bir kez daha anımsattı. Aynı günlerde Reuters, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “Türkiye’nin sınırları aynı zamanda NATO’nun da sınırlarıdır” sözlerini aktarıyordu. Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik çalışmasının “bir başyapıt” olduğunu söyleyen, Yeni Türkiye kitabının yazarı Graham Fuller’in “Türkiye’nin daha çok sola ihtiyacı var” sözlerine tepkiler de azalarak da olsa devam ediyordu. 

Türkiye’de yaşayanlar çeşitli “fantezilerin” (Gerçeğin etkilerini gizleyen kurgular) nesnesi olmaya zorlanıyorlar. Bunlardan biri “Sykes-Picot” sınırlarının “yapay” olduğu gerekçesiyle yeniden çizilmesine ilişkin. 

‘Küçük güzeldir’ 
Bu fantezi, ilk önce “Demokratikleştirme projeleri açısından küçük ve etnik olarak homojen devletler çok daha uygundur ” savına dayandırılarak Kosova Savaşı sırasında Thomas Friedman tarafından ortaya atılmıştı (New York Times, 06/08/99). Daha sonra, ABD’nin eski Hırvatistan konsolosu, “Kürdistan” uzmanı Peter Galbraith tarafından 2004’te Irak’a transfer edildi. Albay Ralp Peters’in Army Journal’da yayımlanan, gazetemizde de aktarılan haritaları Pentagon’da birilerinin bu fantezinin coğrafi sonuçlarını tasarlamaya başladıklarını gösteriyordu. Vanity Fair’de “Kumdaki çizgiler” tartışması (Ocak 2008), Jeffrey Goldberg’in The Atlantic Monthly’deki “Birliğin durumu: Yeni Ortadoğu...” araştırması da bu “fantezinin” ürünüydü. Council on Foreign Relations’un dergisi Foreign Affaires’in Mart/Nisan 2008 sayısında Jerry Müller bu yaklaşıma teorik temel sağlamaya çalışıyordu 

Bu uzmanlara göre, Ortadoğu’daki devletlerin sınırları doğal (etnik, dini bölünmüşlüklere uygun) değilmiş; barışı sağlamak, demokrasiyi geliştirmek için bu sınırlar yeniden çizilmeliymiş. Kısacası, bu bölgenin “ilkel”, duygusal, kültürel olarak olgunlaşmamış insanları (Amerikalıların, Avrupalıların aksine) etnik dini farklılıklarıyla birlikte bir arada yaşamayı bilemiyorlardı. En iyisi bunların, cinslerine göre ayrıştırılarak uygun biçimde şekillendirilmiş “ülkelerin” içine tıkılmasıydı. 

Ülkelerin küçültülmesinin, sınırların geçirgenleştirilmesinin, ekonomilerin, kaynakların kullanıma açık tutulmasının, ABD’nin imparatorluk kurma fantezisine de (pardon projesine diyecektim) uyuyor olmasına ilişkin saptamalar, “emperyalizm” yaygaraları, “ulusalcıların”, “teröristlerin”, “darbecilerin”, “laik solcuların” uydurmasıydı. 

Sınırların yeni bekçisi... 
Böyle bir ortamda sıra Suriye’ye gelmiş, gözler Türkiye üzerinde odaklanmışken Der Spiegel, durumu, “Suriye’nin kaderi Türkiye’nin elinde” başlığıyla yorumlar, NATO 5. maddesini anımsatır, “Liberal Emperyalizm” fantezisinin (pardon teorisinin) mimarlarından Timoth Garton Ash’ın “Türkiye İngiltere’den daha önemli olacak” gazını genleştirirken Davutoğlu’nun “Türkiye’nin sınırları... NATO’nun sınırları...” saptaması, bölge halkları açısından aynı derecede tehlikeli bir “Yeni Osmanlı” fantezisine işaret ediyor. 

Bu fantezi, Türkiye’nin Müslüman ve Osmanlı köklerinden dolayı bölgede bir “Stratejik Derinliğe” sahip olduğuna ilişkin, her dönemeçte hayatın duvarına çarparak dağılan (“sıfır sorun”, “Kudüs’te birlikte namaz”, Libya’nın doğal kaynaklarının talan edilmesine izin vermeyiz...”) bir başka fanteziyle yakından ilgili. Stratejik Derinlik çalışması “bölgede” güç yansıtabilmek için bir uluslararası hegemonik gücün kaldıracından yararlanmayı gerekli gördüğünden, çok tehlikeli, tarihte Roma İmparatorluğu’ndan bu yana birçok kez trajik sonuçlar üretmiş bir “taşeronluk” tezine açılıyor. 

Bu fanteziler Davutoğlu’nu, uluslararası hegemonik gücün kaldıracından yaralanma adına, ülkesinin sınırlarının güvenliğini, hegemonik gücün güdümündeki bir uluslararası askeri örgütle (NATO’yla) paylaşmak gibi garip bir noktaya getiriyor. 

Diplomatlar denetleyemeyecekleri bir “ardıştırma” (sequencing) sürecine itilmemeye çok dikkat ederler. “Ardıştırma” bir adım attıktan bir süre sonra kendinizi, baştan hiç de niyet etmediğiniz bir seri başka adımı atmak zorunda kalmış olarak bulma riskine ilişkindir... Ya da karşınızdakinin belli bir adımı atmaya ikna ederek bundan sonra atacağı adımları tümüyle sizin denetiminizde seçmek zorunda kalacağı bir durumun içine sokma becerisine... 

Bölgede sınırları yeniden tanımlamaya niyetli güçlerin, bu amaca uygun bir seri “ardıştırma” üzerinde çalıştıkları bir “durumda”, ülkesinin sınırlarının güvenliğine başkalarını ortak etmek, acaba az sonra hangi başka adımları kabul etmeyi getirecektir? 

Bitirirken, Deleuze’ün “Ötekinin fantezisinin nesnesi olduysanız oyuldunuz (foutu) demektir” uyarısını bir kez daha anımsatmak istiyorum. 

Fuller’e gelince onun mesajının muhatabı, hemen ardından koşup Zaman gazetesine, solu karalayan demeçler veren “evet ama yetmez”ciler. Fuller’in “sol” arayışı, coptu, biber gazıydı demeden sokaklarda baskıya, sömürüye, haksızlığa itiraz etmeye devam edenleri hiç ilgilendirmiyor.

Thursday, April 12, 2012

"Doublespeak" ve "Toplum Mühendisliği" (*)

(11 Nisan 2012)

"Doublespeak”, Orwell’in “1984” romanında devletin konuştuğu dilin adı. Bu dilde sözcüklerin anlamları siyasi iktidarın amaçlarına göre yeniden belirleniyor. Örneğin “Sevgi Bakanlığı” vatandaşlarına ağır baskılar uygulayan bir iç güvenlik bakanlığının adı. “Barış Bakanlığı” aslında savaşları yönetiyor. “Bolluk Bakanlığı” karneyle mal dağıtımını düzenliyor. “Gerçek Bakanlığı” aslında propaganda bakanlığı. “Arşiv Bakanlığı”nın göreviyse tarihsel belgeleri günün gereksinimlerine göre “düzeltmek”. 

Bunlar, pazartesi günü, medyada bir tarihçiyle yapılan söyleşide, Cumhuriyetin kuruluş dönemine ilişkin ısrarla ve biteviye vurgulanan “toplum mühendisliği” eleştirisini okurken aklıma geldi. Türkiye, 12 Eylül Cuntası’ndan, Özal döneminden Derviş döneminin sonuna kadar ekonomide tarihinin en kapsamlı “toplum mühendisliği” projesini yaşadı. Bu dönemde, bir sermaye birikimi düzenleme sistemi ve dünya ekonomisine bağlanma biçimi, medya yapılanması, yasaları, kurumları ve eğitim sistemiyle (üniversiteler vb.) birlikte, devlet eliyle yıkıldı, yerine yenisi yine devlet eliyle inşa edildi. Hem de “Devletin eli ekonomiden çekiliyor” sloganını biteviye tekrarlayan bir“doublespeak” yoluyla. 

AKP’nin kurulmasıyla bu ülke, siyaset ve kültür alanında, günlük yaşamda son derecede kapsamlı, bu kez “ruhuna” ilişkin bir “toplum mühendisliği” projesinin şantiyesi haline geldi. Hem de “liberal” laf cambazları bir taraftan “demokratikleşme” adına bu “toplum mühendisliği”ni destekler, bir taraftan da “toplum mühendisliğinden” nefret etmekte birbirleriyle yarışırken. Burunlarının önündekini görmezden gelerek çok bilmiş bir edayla, geçen yüzyılın başındaki bir “olayı” kum torbası bellemiş, durmadan usanmadan yumruklayıp dururken... 

Bu sırada her iki alanda da “toplum mühendisliği” yoluna devam ediyordu. Ruhaniliği kimseye bırakmayan bir hükümet toplumsal ilişkileri, kamusal alanları metalaştırmaya devam ediyor, toplumun günlük yaşamını yeniden inşa etmeye çalışıyor, bu çabaları, “eğitim reformuyla”, “ruh mühendisliği” düzeyine yükseltiyordu. 

“Demokratik dönüşümler” sabah akşam vurgulanırken gerçek yaşamda dönüşümler, tam bir “doublespeak” örneği olarak bireysel özgürlükleri, kişi özelini, yargı-kanıt-adalet ilişkisini, imha ederek ters yönde ilerliyordu. 

‘Toplum mühendisliği’ mi dediniz? 
Yanlış anlaşılmasın ben “toplum mühendisliğine” karşı değilim. Kimi eski Marksist, şimdi liberal “entellerin”, “Cumhuriyet devrimi, tarihin doğal seyrinde gitmesini engelledi”gevezeliğinin aksine devrimler, karşıdevrimler, darbeler, savaşlar, ihanetler, “toplum mühendislikleri” tarihin “doğal” seyrinin ta kendisidir. Tarihin bu olayların dışında “doğal”sayılabilecek bir başka seyri yoktur. Toplumu “piyasanın eline bırakma”, insan kaprisinden kurtararak “Tanrı’nın sözüne” “değişmez ve kutsal” yasalara göre, yönetme iddiaları, günlük yaşamda her zaman toplumu, “piyasanın elini” ve “kutsal yasaları” yorumlayanların kaprislerine, birilerinin ekonomik çıkarlarına tabi kılan yönetme biçimleri olmaktan öteye gidememiştir. 

Sorgulanması, karşı çıkılması gereken “toplum mühendisliği” değil, “mühendisliğin” amaçları, sadık olduğu “hakikat rejimi” harekete geçirdiği toplumsal (siyasi kültürel) araçlardır. 

Bu bağlamda ben, AKP’nin, siyasi, kültürel hedefleri, ekonomik çıkarları olan bir hareketin ifadesi olarak giriştiği “toplumsal mühendislik” çabasını doğal karşılıyorum. Ben, 35 yıldır ve simdi de AKP döneminde yapılmakta olan “mühendisliğin” içeriğinin, amaçlarının sorgulanmasından, eleştirilmesinden yanayım. Ben, kendi hesabıma yaptığım bu sorgulamadan, eleştirilerden hareketle, bu “mühendislik” projesinin içeriğine itiraz ediyorum. 

Buna karşılık, ben, toplumsal özgürlükleri genişletecek, sermaye egemenliğini sınırlayacak, hatta kaldıracak, küresel ısınmaya, çevre kirlenmesine son verecek, açlığa, yoksulluğa karşı önlem alacak bir toplum mühendisliğinden yanayım. 

Dahası bunlar için gerekli kaynakları toplumda üretecek, birikmiş olanları vergilendirerek yenilerini yaratacak, piyasaların toplumsal etkilerini sınırlayacak, hatta denetleyecek bir toplum mühendisliğine de en fazla “yetmez ama...” diyerek yapıcı, ilerletici eleştirilerimi sunmaya çalışırım. 

Okullarda “toplumsal çıkar”, “kamusal alan”, baskı, sömürü, özgürlük kavramlarının bilincinde, yalnızca Müslümanlığın değil, diğer dinlerin de mesajlarını, peygamberlerini ve nihayet ateizmi öğrenen, bilimsel yöntemi aklın eleştirisini öğrenen kuşakları yetiştirecek bir toplum mühendisliğinden de yanayım. Bu kuşaklar karşılarına getirilen düşüncelere, varsayımlara eleştirel bir gözle yaklaştığında, “doğrudur” denen şeyleri kuşkuyla karşıladığında, sürekli “Neden böyle de başka türlü değil” diye sorduğunda, onlara serbestçe tartışma, örgütlenme, kaygılarını sorularını toplumun geri kalanına anlatma olanağı verecek bir kültürel ortamı, bu ortamın kurumlarını oluşturacak toplum mühendisliğini desteklemeye de hazırım. 

Eğer toplumu belli ilkelere, “hakikat”lere göre yeniden yapma ilkesinden, “toplum mühendisliğinden” vazgeçersek, geriye yalnızca kâr yapmak, birikim ilkesinin, bedensel haz ilkesinin “kölesi” olmak kalmıyor mu? Bu, insanlığın binlerce yıllık özgürleşme mücadelesini terk etmek olmuyor mu? Sizi bilmem, ama ben özgürlük mücadelesini terk etmekten yana değilimi
-----------
(*) "1984" Deki devletin dili aslında "newspeak". Ben farkında olmadan kitaptaki "newspeak" ve "doublethink" sözcüklerini kafamda birleştirmişim. Gerçekte "Doublespeak" diye bir kavram da olduğundan gözden kaçmış. 

Thursday, April 05, 2012

Dikkat: Sağlığa zararlıdır


Kapitalizmin yapısal krizinin finansal kırılma döneminde, içinde yaşadığımızı toplumsal sistemin “hakikati”ni en açık biçimde görme fırsatı buluyoruz: Kapitalizm  yalnızca toplumun gittikçe büyüyen bir kısmını açlığa yoksulluğa itmekle kalmıyor, yüzde,  hatta binde bir gibi çok ufak bir kesimin servetine servet katıyor. Bu bağlamda, gelir dağılımının hıza bozulduğunu kanıtlayan istatistikler, bu trendleri güçlendiren hükümet politikaları bu hakikatin bir kısmını gösteriyor. Su ve gıda krizleri üzerine araştırmalar de bir başka kısmını.

Pazar günü The Independent gazetesinde yayımlanan “The real hunger games: How banks gamble on food prices and the poore loose out” (Gerçek açlık oyunları: Bankalar nasıl gıda fiyatlarıyla kumar oynuyor ve yoksullar kaybediyor) başlıklı Grace Livingston  imzalı yorum son durumu gözler önüne seriyor.

Livingston’a göre, “geride bıraktığımız on yılda bankalar, gıda mallarına spekülatif amaçlı milyarlarca dolar yatırarak fiyatlarda daha sert artışlara, dalgalanmalara yol açtılar”.  Bankaların, hükümetlerin  pek sevmediği bu savın arkasında, Dünya Gelişme Hareketi (World Development Movement) tarafından geçen yıl eylül ayında yayımlanan “Kırılmış piyasalar: Nasıl mali düzenlemeler yeni bir gıda krizini önleyebilir” başlıklı raporun 27. Sayfasındaki grafiklerde sergilenen bir gözlem yatıyor (www.wdm.org.uk/sites/default/files/Broken-markets.pdf).
Bu grafikler, 1997-2011 döneminde gıda arzı ve talebi arasındaki ilişkide, belirgin bir değişiklik olmamasına karşılık, 2005-2008 ve 2009-2011 dönemlerinde buğdayla mısırın fiyatlarında sert artışların yaşandığını sergiliyor.  Arzda sert bir düşüş, yada talepte sert bir artış gözlenmediğine göre ( üstelik kriz sırasında talepte bir düşüş yaşanması olasılığı güçlenmişken) fiyatları böyle zıplatan etkenin dışsal olması gerekiyor.

“Bunlar engerekler ve çıyanlardır”

Bu raporun 14. sayfasındaki bir başka grafikte, gıda piyasalarına giren spekülatif sermayenin 2006 yılında 65 milyar dolardan 2011’de 126 milyar dolara çıktığını, 13. Sayfasında da, Şikago Buğday Borsası’nda gelecek piyasalarında (Futures) spekülatif kontratların payının yüzde 12’den yüzde 61’e çıkmış olduğunu görüyoruz.  Bu spekülasyon, gıda fiyatlarını 2008’de, önceki otuz yılın en yüksek düzeyine  çıkartmış, bir çok ülkede ayaklanmalara yol açmıştı. 2009’da gerileyen fiyatlar 2010’da yeniden fırladı ve yine ayaklanmalar yaşandı.

Gelişmekte olan ülkelerde hane halkı, gelirinin yaklaşık yüzde 60’ını gıda harcamalarına ayırıyor. Gıda fiyatlarında yüzde 80’lere varan artışlar, insanları yalnızca kısa dönemde yoksulluğa, açlığa itmiyor, sağlık harcamalarına, dengeli beslenmeye giden  kaynakları daha da azaltarak uzun dönemli sağlık sorunlarına da zemin hazırlıyor. BM verilerine göre  2008’den bu yana 115 milyon insan daha açlık yoksulluk sınırın altına itilmiş. Bu yoksullaşma, öncelikle kadınlarla, çocukları etkilediğinden, çocuk emeğinin sömürülmesinde, insan ticaretinde, hatta kölecilikte belirgin artışlara yol açıyor.

Finans kapitalin etkinlikleri salt gıda piyasalarındaki spekülatif hareketleri sınırlı değil. Friends of The Earth grubunun Ocak 2012’de yayımladığı Para Çiftçiliği (Farming Money) başlıklı rapor da (www.foei.org/en/resources/publications/pdfs/2012/farming-money)  ortaya konduğu gibi, Finans kapital gelişmekte olan ülkelerde büyük çaplı toprak edinimlerini finanse etme girişimleriyle de yakından ilgili. Böylece finans kapitalin, kapitalizmin doğuş aşamasında gördüğümüz, ortaklaşa kullanılan topraklara el koyarak milyonlarca köylüğü sokağa atan “çevirme” hareketine benzeyen bir “ilkel birikim” sürecini de, yoksul ülkelerde tüm acı sonuçlarıyla birlikte, teşvik ettiğini görüyoruz.

Bu gözlemlerden hareketle, bankalara bakarken, Ahmed Arif’in “Adiloş bebe...” şiirini anımsayabiliriz: “Bunlar akrepler ve çıyanlardır...” Bu doğru, ama eksik olur. Kapitalizmde Banka (finans) ve sanayi sermayesi ayrımı aslında kavramsaldır. Banka sermayesi, artı değer ürettiren sanayi sermayesinden bağımsız olarak var olamaz, sanayi sermayesi de sermaye devresinin parasal kısmına ait olan banka sermayesinden... Her ikisi birlikte sermaye devresini oluştururlar. Dahası, bankalar, sanayi, hatta medya (kültür endüstrisi) mülkiyet ve kontrol olarak da artık birbirinin içine girmiştir,  Rothkopft’un “süper sınıf”. City Bank’ın “Plütonomi” olarak adlandırdığı (Bkz: Yıldızoğlu, “Amerika 1984”, www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=44000.  30/03) toplumun en zengin yüzde, hatta binde biri tarafından yönetilmektedir. Yönetim kurullarındaki isimlere bakmak yeter. 

Dikkatlerimizi, salt finans sermayesine dikerek büyük resmi gözden kaçırmayalım: Kapitalizm (bir üretim tarzı olarak), gittikçe artan sayıda insanı açlığa ve yoksulluğa, mahkum etmektedir, sağlığa zararlı bir sistemdir; tümüyle bırakmanın bir yolunu bulmak gerekir...

Wednesday, March 07, 2012

Batı’nın Putin nefret

07 Mart 2012 -

Hafta sonunda yapılan Rusya başkanlık seçimlerinde tek şaşırtıcı gelişme, The Moscow Times’ın yorumunda işaret ettiği gibi, zafer konuşmasına başlamadan önce Putin’in gözlerinden süzülen iki damla yaş oldu.

Gerçekten de soğukkanlılığı ve yansıtmaya özel çaba gösterdiği, “eylem adamı”, “güçlü erkek” imajıyla ünlü Putin’den beklenmeyen bir duygusal dışavurum anıydı bu gözyaşları. Bunun dışında her şey tam da beklendiği gibi yaşandı, ertesi gün de yaşanmaya devam ediyordu.

Putin başkanlık seçimlerini birinci turda yüze 60’ın üzerinde oy alarak kazandı. İkinci sırada yüzde 17 civarında bir oyla Komünist Parti’nin adayı geliyordu. Liberal/ırkçı/milliyetçi adayların oyları anlamsız oranlarda kaldı. Rusya’da kamuoyu yoklamalarına göre en popüler lider listesinin başında hâlâ Stalin, ikinci sırada da Lenin gelirken (Putin 4. sırada), 1990’lı yılların sefaleti, aşağılanma duygusu hâlâ anılardan silinmemişken bunlar şaşılacak sonuçlar değil. Batı basınının hep bir ağızdan daha seçimlerden önce “seçim hilesi” söylentilerine başlamış olması da...

Buna karşılık Putin hükümeti, seçimlerde hile söylentilerinin sonuçların meşruiyetini gölgelemesini önlemek için özel çaba gösteriyor gibiydi. Seçimlerde sandıklar şeffaftı, oy kullanma merkezlerine 91.000’den fazla, isteyenin internetten izleyebileceği kapalı devre televizyon kameraları konmuştu, binlerce yabancı gözlemci vardı.

Oy verenler arasında yapılan kamuoyu yoklamaları gün boyunca Putin’in desteğinin yüzde 60’ın altına düşmeyeceğini gösteriyordu, Putin’in kazanmak için herhangi bir hileye gereksinimi olmadığında Batılı yorumcular da anlaşıyordu. Komünist Parti’nin yüzde 17 oyu da, Batı’nın sevgilisi liberallerin halk arasında muteber olmadığının bir diğer göstergesiydi. Kısacası Rusya’da seçmenin yüzde 90’ına yakını [64+17.1 + (Jirinovski 6.2)] Batı’nın adaylarına, yaklaşımına, “demokrasi projesine” ikna olmuş değildi.

Bir New York Times’ın muhabirinin aktardığı gibi, Moskova’nın biraz dışına çıkınca, işçi mahallelerinde, orta sınıfların, yoksul ve alt kesimlerinin yaşadığı bölgelerde Putin’in neden bu kadar popüler olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyordu...

Kısacası Batı’nın umut bağladığı “demokratik” muhalefetin Moskova dışında etkisi yoktu. Batı basınının el çabukluğuyla liberal orta sınıf olarak nitelediği muhalefetin oyunun oranını (komünistleri de katarak) yüzde 35’lerde göstermesiyse bir çaresizliğe işaret ediyordu. Bu yüzde 35’ten Komünist Parti’nin, sonra da Jirinovski gibi ırkçı dengesizleri çıkarınca geride hemen hiçbir şey kalmıyordu.


Histeri krizi gibi bir şey 
Ama Batı, özellikle ABD basını gerçeklikte karşılığı olmayan beklentilerde ısrar ediyor, adeta bir histeri krizi içinde bir türlü gerçekleşmeyen arzusunu, biteviye tekrarlayıp duruyor. Pazartesi günü yorumlar bu durumu çok iyi yansıtıyordu. “Putinizmin sonu” (Washington Post), “Putin kazandı ama muhalefet bastırıyor” (New York Times), “Putin’in Pirrus zaferi” (Los Angeles Times), “Putin’in taç giyme töreni” (Wall Street Journal) “Putin III. dönemini kazanırken eleştirmenler ‘hile’ diye bağırıyor” (The Independent), “Putin çatışmayı kazandı ama savaşı kaybediyor mu?” (Financial Times), “21. yüzyılın çarı” (Globe and Mail), “Putin’in tatsız zaferi” (Le Monde), “Bir Narsist’in göz yaşları” (Die Welt). Sanırım bu kadar yeter. Peki bu nefretin nedeni ne?

Batı kapitalizminin liderleri, SSCB’nin çökmesiyle yalnızca ideolojik bir zafer kazanmakla kalmadıklarını, krizden çıkmaya katkıda bulunacak büyük bir olanak yakaladıklarını da düşünmüşlerdi. Çünkü yapısal bir ekonomik kriz içinde, fazla sermayeyi göndermeye, “ilkel birikim yöntemleriyle talan etmeye”, kamusal alanların özelleştirilmesiyle büyük rantlar yaratmaya uygun yeni mekânların açılması yaşamsal öneme sahiptir. Batı bu olanaklardan Yeltsin döneminde yararlanmaya hazırlanıyordu ki, Putin (arkasındaki desteği unutmadan) Devlet Başkanı oldu. Putin yalnızca Batı’ya açılan talan kapılarını kapatmakla kalmadı, Yeltsin döneminde elden kaçmaya başlayan enerji ve maden kaynaklarını yeniden devlet denetimi altına aldı; Batı’nın aracısı oligarkların bir kısmını temizledi. Bu süreç içinde Rusya yeniden uluslararası alanda Batı’dan bağımsız, hatta karşı tutumlar almaya başladı.

Batı, elinden kaçırdıklarına yanar, düş kırıklığından haklı olarak Putin’i sorumlu tutarken, Rusya halkının Putin’e verdiği desteğin azalmadan sürmesini, sözde liberal demokratların, marjinalleşmekten kurtulamamasını hazmedemiyor. Bu iktidarsızlık ve düş kırıklığı, beraberinde realiteden ısrarlı bir kaçışa, Moskova, Petersburg liberal entelijansiyasını, Rusya halklarının yerine koyan senaryolara saplanmaya yol açıyor. Bu saplantı, Putin yönetiminde de güvenlik saplantısını, muhalefete kuşkuyla bakmayı, kuşatılmışlık algısını, militarizmi körüklüyor. ABD, çapı, uluslararası etkisini aşan projelerde dayattıkça küresel siyasi dengeler daha da bozuluyor, siyasi-askeri çatışma riskleri artıyor.