Friday, January 30, 2009

Başbakan’ın Davos “hareketi”, siyasal İslam’ın yükselişinde yeni bir eşik

Şimdi liberal entelijansiya başbakanın Davos’taki sert çıkışına nasıl yaklaşacak merak ediyorum. Ulusal onurumuzu kurtardı, eğik başımızı dikleştirdi mi diyecekler. Yoksa, Başbakan diplomasi nutukları çekip akıl mı verecekler?

Ben her ikisini de yapmadan bir başka nokta üzerinde durmak istiyorum. Başbakan’ın Davos “hareketi” iyi haber değil. Kimileri sinirlerine hakim olamadı diyor. Kimileri, danışıklı dövüş…

Başbakan bunu neden yaptı bilemem. Ama, bu hareketin, hükümetin “Yeni Osmanlı” fantezisiyle de desteklenen dış politikasıyla bir bağının olduğunu düşünüyordum.  Bu bağlamda, başbakanın Davos’ta yaptığı hareketin dış ve iç politikada yol açabileceği sonuçlar beni korkutuyor. 

Türkiye,  GOP’a ortak (başbakan eş başkan) olduğundan, “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini geride bırakarak bölgeyle yakından ilgilenmeye başladığından bu yana, çabalıyor ama henüz bölgede kalıcı bir mevzi elde edebilmiş değil. Çünkü bu çabalar, parselli araziye ev yapmaya, ya da, daha iyimser bir deyişle sıkışık bir odada, oradakileri kenara iterek kendine yer açmaya çalışmaya benziyor. Bölge arazisi, çeşitli nüfuz alanlarına bölünmüş durumda. Iran, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan Lübnan, Filistin, Hatta Kuzey Irak konularında önemli etkilere sahip. Bunlar, ABD’nin iradesi altında yada onun girişimlerinin  yaratığı sonuçlar altında şekillenen nüfuz alanları. Ek olarak Rusya ve ABD önemli bir oyuncular olarak bölgede etkilerini gittikçe arttırıyorlar. Bu koşullarda, Türkiye, kendine yer açamaya yönelik eylemlerinden sonuç alabilmek için, yeterli ekonomik, siyasi askeri güçe sahip değil.

Başbakan bunu hatırlatanlara kızıyor ama gerçekler de ortada. Dış politika kapasitesi üç koşula dayanır.

Birincisi “devlet kapasitesine”, o da ekonomik kapasiteye ve rejimin ülke içindeki meşruiyet derecesine. Türkiye’nin devlet kapasitesi ekonomik, bürokratik, açılardan zayıftır, hatta kırılgandır dahası, zayıflamaya ve kırılganlaşmaya devam ediyor. Bu bağlamda ekonomik krize, Ergenekon davasının yarattığı saflaşmaya,  askeri yapının teknolojik ve lojistik gereksinimleri açısından dışa bağımlı olma özelliklerine bakmak yeter sanırım… Devlet kapasitesinin zayıf olması, güç yansıtma, bölgesinde diğer ülkelerin de işine yarayacak hizmetler üretme kapasitesinin zayıflığı anlamına gelir.

İkincisi, uluslararası dengelerin ve dış politikaya konu olan ülkelerin, direnme yada kabullenme kapasitesine, ittifaklar oluşturma eğilimine… Bu bağlamda Osmanlı geçmişi bir avantaj değil bir yüktür. O çok övülen, hatta öykünülen, Osmanlı barışı, çok kültürlü ortak yaşam, bir despotik imparatorluk iradesine, baskı gücüne (merkezin şiddet uygulama kapasitesine) dayanıyordu. Bu kapasite gerilemeye başlar başlamaz  “uyum içinde yaşadığı” varsayılanlar hemen kendi yollarına gitmeye başladılar. Osmanlı’nın buna gösterdiği tepkinin trajik sonuçlarını biliyoruz…

Üçüncüsü her dış politika bir seri somut hedefe/amaçlara (kazanım beklentilerin dayanmak zorunda). Kimi ülkeler enerji kaynaklarına yönelir. Kimileri geleneksel, ya da yükselen düşmanlarını sınırlamak ister. Kimileri yeni topraklara, yaşam alanlarına, sömürge edinmeye, tarihsel olarak kedine ait olduğun düşündüğü coğrafyalara yönelir. AKP hükümetin izlediği dış politikanın somut hedefleri belli, ya da açık değil; dile getirilenler de (bölgede güç olmak, barış götürmek, Osmanlı barışı filan) gerçekçi değil. Davos olayı, ve benzeri çıkışlar, kısa dönemde, bölgede kamu diplomasisi (public diplomacy) açısından yararlı gibi görünürken, orta ve uzun dönemde dış politikanın yukarıda değindiğim zaaflarını ortadan kaldırmaz. Aksine ülkeyi yalnızlaştırmaya, zaaflarının çevresinde  çok daha kolay algılanabilir olmasına da yol açabilir.

Ama bu tür çıkışlar, ülke içinde bir işleve sahip olabilir. Örneğin, “Davos hareketi” siyasal İslam’ın ülkedeki iktidara yürüyüş, totaliter bir rejim oluşturma sürecinde,  milliyetçiliği  (Yahudi düşmanlığını da körükleyerek) hegemonyası altın almaya ve asimile etmeye başlamasıyla, bir eşiğin daha aşılmasına yol açabilir.

 

8 comments:

BlackSTI said...

Ic politikada da, dis politika da bu kadar amacsiz, savruk, ne yaptigini bilmez ve bir oranda kustah ve agresif davranmalari acaba gercekten yetersizliklerinden mi yoksa gercekten uygulamaya calistiklari daha buyuk (ve kendilerince mantikli) bir plan mi oldugundan? Ya da her ikisi de mi gecerli.

Ben artik yorumlamakta gucluk cekiyorum. Bizi zor durumda birakiyor, yanlizliga itiyor bu tur cikislar. Ozellikle iki lobinin ilgisini Turkiye'nin uzerine cekiyor gereksiz bir zamanda. Teror konusunda kendi soylemlerimizi zayiflatiyor.

Bir Davos oturumunda sergiledigi "Siyaset Meydani" uslubunun ne ile aciklayabiliriz? Davutoglu'nun gosterdigi denizin bitmesinin mi getirdigi agresiflik bu?

Engin Kurtay said...

Benim tezim danışıklı dövüş tarafında. Bence asıl hesap çok derin ve kapsamlı:

1. Uydurma Ermeni soykırımı iddialarının ABD Kongre'sinden geçmemesi için yıllarca Yahudi lobisi Türkiye'ye destek veriyordu. Bu olayı ve etkilerini bahane ederek artık bu destek kalkabilir.

2. Yine bu olayı ve etkilerini bahane ederek, İsrail bundan sonra PKK-Hamas benzerliğini daha yüksek sesle ifade edebilecek. "Masum Hamas"ın yanında poz alan Tayyip, dolaylı olarak bölücü kürtçülüğün de önünü açmış olacak.

3. Radikal İslamcı tabanı tahrik ederek Türkiye'nin gündemine anti-semitizmi daha da yerleştirecek. Böylece yüzü Batı'ya dönük (burjuva) "beyaz-Türk"lerle türk-islam sentezi (lumpen-proleter) kitleler arasındaki çelişkiyi daha da tahrik edecek.... ama sınıf çelişkisi şeklinde değil; kültürel yani faşistik bir çelişki olarak!.. (Önemli formül: sınıf siyasetinin yerine kimlik-kültür siyasetinin ikame edilmesi, deflasyonist konjonktürde faşizmi hortlatır).

4. Böylece bu hareket, Türkiye'yi sadece 2'ye (Kürdistan-Türkiye) değil, aslında 3'e bölme (Sevre jeopolitiği) hesaplarının bir parçası olabilir ya da zaten var olan bu hesaplara eklemlenebilir.

5. Böyle bakarsak acaba Tayyip'in çıkışı aslında hesaplı, kitaplı, planlı ve Batı destekli bir taktiğin ürünü müdür? Yunanistan nasıl da alkışlıyor! İlginç değil mi?

ve,

6. Deflasyonist Kriz, bizim ülkemiz gibi ülkelerin bir an önce destabilize edilmesini, Ortadoğu'nun daha bir karıştırılarak un ufak edilmesini ve askeri-Keynesyen kurtarma paketine malzeme edilmesini gerektiriyorsa, ülkemizin bölünme süreci hızlandırılıyor mu acaba?

kaan said...
This comment has been removed by the author.
Deniz said...

Engin Bey,
1. ve 2. maddede bahsettiğiniz sorunlar sizce nasıl çözülmeli?Kürt sorunu ve Ermeni soykırımı iddialarını Türkiye nasıl çözebilir? Hükümet şunu yapsa takdir ederim diyeceğiniz bir öneri var mı?

Alperen Myung said...

Eskiler aynası iştir kişinin lafa bakılmaz derler. ben de başbakanımız
neler yapabilecek iken yapmadı ve ne yaptı'nın kısa bir dökümünü yapmak
isterim:

1) Aldıkları emir üzerine sivil yerleşimleri geçtik yer-altı
sığınaklarını bile vuran İsrailli pilotların Konya'da TSK tarafından
askeri işbirliği anlaşmalarımız çerçevesinde eğitildiğini hepiniz
okudunuz. Erdoğan da okudu. O açık/gizli anlaşmalar hala yürürlükte mi, an
itibariyle kaç İsrail pilotunu, subayını, askerini eğitiyoruz bilen
var mı? Erdoğan öğrenebilir , kamuoyuna açıklayabilir, İsrail ile
olan gizli ve açık tüm askeri işbirliği anlaşmalarını askıya aldığını/feshettiğini
duyurabilirdi partiyi ve kamuoyunu o yöne çekebilirdi.kendinizi zulume karşı olarak görüyorsanız
yapmanız zorunlu bir harekettir bu!

2) Diplomatik ilişkilerin düzeyini "İsrail saldırılarını durdurmadıkça" elçilik veya
maslahatgüzarlık düzeyine indirebilirdi. İsrail hareketlerine devam
ettiği takdirde diplomatik ilişkileri kesebilir ve büyükelçiyi
ülkesine yollayabilirdi. Diplomatik alemde bir ülkenin itibarına darbe
indirmenin ve onu diplomatik yollarla bir şeyi durdurmaya zorlamanın
en kısa ve kesin yolu budur. Notalar ve demeçler peşisıra eklendikçe şarkıdan
başka bir şey olmaz. Zaten bu Filistin konusunda demeçleriyle karı koca bir
şiir kaseti doldurdular şimdiye kadar. yakında piyasaya sürülür.

3) Ekonomik yaptırımlar uygulayabilirdi. Boykot, ambargo, karaliste
araçlarından ülkemiz ekonomisini en az etkileyen bir tanesini seçip
uygulayabilirdi. Bu cesur hareketi AB ülkelerine de önerebilirdi.
Elbette yanına AB içinden bazı hükümetleri taraftar alabilirdi. Pekala
bazı AB başbakanlarını özel hayatında teklifsiz arayıp düğünlere
çağıran bir adam orada binlerce kişi ölürken bunu niye yapmaz?

bu üçü en iyi bilinen tepki gösterme yollarıdır ve sözden ibaret
değildir. uluslararası toplumda ciddi sonuçlar doğurur, diğer ülkelerin
de İsrail ile ilişkilerini gözden geçirmelerini sağlar. Ancak bu alternatifler
cidden hareketlenmek isteyen bir iktidar varsa geçerlidir.

Şu durumda Erdoğan bu sözleriyle ne kazandı? seçmenler arasında
yalancı bir tatmin hissi... Bolca artistik puan

İsrail ile ticari ve diplomatik ilişkiler aynen devam ediyor.Son teknoloji ekipmanı
kullanarak aralıksız bombardımana devam edecek pilotları ordumuz
yetiştiriyor, askeri-endüstriyel komplekslerimiz arasında savunma ve
saldırı sistemlerinin modernizasyonu konusunda işbirliği devam ediyor.
İsrail'den işadamları ülkemizden karlı ihaleler alıyor.

Tayyip Erdoğan ise sadece konuşuyor.

Daha acı şeyler de söyleyeyim. Bu bir devlet politikası. Pekala
Tayyip'in gerçek işlevini ortaya koyduktan sonra "ezilmemek için
ezilenin karşısında ezenin yanında" türü bir dış politik etik sahibi
olduğumuz anlaşılır. Küçük emperyalistçik.

Tayyip Erdoğan'ın devlet politikamızdaki görevi bir tür amigoluk.
Sadece dikkat dağıtıyor. Konuşma metinlerinde: Terörle mücadeleye tam
destek (Bush'un teröriste karşı devlet terörü politikasının arkasındayız),
İslami Terör diye bir şey yoktur, Teröristin dini olmaaz! (bana müslümanlar adam öldürüyor
dedirtemezsiniz anlamında yenilenmiş bir Süleyman Demirel sanrısı),
Medeniyetler Çatışması değil Medeniyetler İttifakı (Bakın ben Bush ile beraberim ne kadar
Medeniyetler arası bir ittifakımız var. Üstelik ben de Bush da medeniyiz. hani pek belli etmeyiz ama o kısmını karıştırmayalım),Alt-kimlik Üst-Kimlik (Seçimlere giderken afişlerde Tek Bayrak Tek
Millet Tek Dil Tek Yürek Tek Parti diye yazıyor. bu çok-kültürlü
söylemi mevsimlik ve bölgesel olarak çıkartıyor) Ülkemizde inanan
insanlar baskı altındadır (Fethi Açıkel bu söylemi daha gündeme
gelmeden neredeyse 10 yıl önce "Kutsal Mazlumluğun Psikopatolojisi"
makalesinde analiz etmişti. Kutsal Mazlumluğun Psikopatolojisi güç
arzusudur(will to power) demişti.) Başörtüsüüüü ... (Kadın sorunu
sadece bundan ibarettir, kadın başörtülüyse kadındır) gibi temalara
değinir. Ama bunların bir tanesinde bile zerre kadar samimiyet yoktur.


Tayyip Erdoğan için "Üniversite bitirmemiş, Teksas Tommiks bile
okumamış, Semra Özal'sız bir Turgut Özal'dır" diyen Yalçın Küçük tespitlerinin
isabetine de şaşmamak gerekir. Samimiyetsiz ve ikiyüzlü konuşma
metinlerini düzenleyen danışmanlar haricinde bir de başbakanımız
metnin dışına çıkıp irticalen konuştuğunda "Başbakanımız öyle dedi ama
demek istediği" şeklinde açıklamalar yapan "ekstra" bir danışman
grubuna daha sahiptir. Ki Turgut Özal buna da ihtiyaç duymayacak kadar
tınlamaz bir yapıdaydı. "Bir erkeğin yoksa parası arkasıdır kumbarası"
sözünü hatırlayanınız var mı?

Hal böyleyken devlet politikamızda Tayyip Erdoğan'a düşen "yıkıntı
üstünde horon tepmektir" onu da gerçekten başarıyla yapmaktadır. İşini
doğru yapan biridir başbakanımız ama işi de laftan ibarettir.

Devlet politikamız nedir?

O da kavranması çok basit altı ilkeden oluşur 1) Kayıtsız şartsız
NATO'culuk (Ben bilmem ABD bilir, Asker besle NATO'ya sat gibi
şekillerle özetlenebilir. Zira Başbakanın da dediği gibi "askerlik yan gelip
yatma yeri değildir" ) 2) Kayıtsız şartsız tüm uluslararası
sorunların "devletin toprak bütünlüğü" ilkesi etrafında çözülmesi
(Sırf Kürtlere emsal olmasın diye Cezayir'in tartışıldığı BM
oturumunda Fransa lehine oy veren bir ülke olduğumuzu ne çabuk
unuttuk) 3) Kredi almak, korunmak, bölünmeden sömürülmek için
"Ülkemizin jeo-politik ve stratejik önemi"ni sürekli abartmak ve her
konuda bunu öne sürerek büyük güçler arasında güya denge politikası
gütmek (Osmanlı'nın filanca paşa Almancı feşmanca paşa Fransız hayranı
diye diye yaptığını bugün biz yapıyoruz. Şark kurnazı deyiminin ortaya
çıkış sebebi biziz!) 4) Müslümanlar ve Orta Asya'ya karşı "din kardeşliği",
"Türk birliği" üzerinden kayıtsız şartsız ikiyüzlülük ve her tür kirli faaliyet
(Azerbaycan'da ve Türkmenistan'da başarısız darbe girişimlerini, Azeriler ve Ermeniler
birbirine girmişken "Azeriler Türk soyundan değil, dini olarak İran'a
daha yakın" diyerek konuyu görmezden gelen Özal'ı unutmayalım.) 5) Her
emperyalist ülke gibi ülke sınırları dışındaki tekellerin geleceğini
sağlama almak. bizde onlardan çok az olduğundan ülke sınırları
dışındaki Fethullah Gülen okullarını ve Sabancı yatırımlarını korumak
( İki kıçıkırık tanker için Sınırötesi harekat yapmak gündeme geldi daha ne olsun)
6) İç meselelerimize karışmayın (yani "reaya"mızla ilişkilerimizi
düzenleyen çeşitli uluslararası anlaşmalara sözleşmelere süs olsun
modanın gerisinde kalmayalım diye imza atabiliriz ama bunları
uygulayıp uygulamamak bizim keyfimize ve reayamıza karşı
alicenaplığımızla ilişkilidir)

özetle Türkiye'nin dış politikasını ve Tayyip'in devlet sistemi
içindeki rolünü bilen herkes İsrail sorununun devamında kıyımı daha
yakından "izleyeceğimizi" anlar.

Mecliste hükümete bir soru soruldu:" İsrail Dışişleri bakanının
ziyaretinden kısa süre sonra İsrail kıyımlara başladı. Bu bir
rastlantı mı? Görüşme tutanakları kamuoyuna açıklansın neler
konuşulduğunu kamuoyu öğrensin. Hükümetimiz olup bitenlere üstü açık
veya kapalı bir onay mı verdi?" cevap nedir: güvenlik sorunu ve devlet sırrıdır
açıklayamayız! bu görüşmeyi nasıl açıklayamadı hükümet?
-----

bu korsan bildirinin ardından yazınıza değinmek gerekirse ben genç olduğumdan meseleye sizden daha idealist bakmış olabilirim. Etik ilkelerin hakkını vermek benim baktığım kısım oldu. Güç dengeleri veya emperyalist potansiyelimiz üzerine bir şeyler kaleme almadım. Ancak hükümetin ikiyüzlülüğü ve şerefsizliği erdem gibi sunan halleri öfkelenilmeyecek gibi değil.

Ergin Yildizoglu said...

Ben korsan bildirilerin (eylemlerin vb…) çok yararlı olduğuna inanan bir kuşaktan geliyorum. Vakit ayırıp da tepkilerini ve katkılarını buraya yazanlara bu vesileyle teşekkürler…

Engin Kurtay said...

http://www.ntvmsnbc.com/news/475434.asp

İsrailli generalden Erdoğan’a sert cevap

İsrail Kara Kuvvetleri komutanı, Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e yönelik, “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” sözlerini sert bir dille eleştirdi. General Avi Mizrahi, Erdoğan’a “aynaya bak” diye seslendi.

NTV
Güncelleme: 17:21 TSİ
13 Şubat 2009 Cuma

KUDÜS - Haaretz gazetesinin haberine göre, yabancı askeri temsilcilerin katıldığı bir toplantıda konuşan General Avi Mizrahi, Türklerin uzun yıllar önce Ermenileri katlettiğini, aynı politikanın bugün de Kürtler üzerinde sürdürüldüğünü iddia etti.

General, İsrail’i Filistin topraklarını işgal etmekle suçlayan “Başbakan Erdoğan’ın ülkesinin Kuzey Kıbrıs’ı işgal ettiğini” savundu.

İsrail Kara Kuvvetleri komutanı, Erdoğan’ın İsrail’in BM’den çıkarılması çağrısını da hatırlattı ve “Böyle bir durumda, Türkiye de İsrail’in yanına eklenmelidir.” dedi.

Çetin said...

Davos şovunun , İsrail ve ABD nin Ortadoğu'da ne kadar sıkıştığının göstergesidir ve BOP 'un ne ölü doğduğuna ne de bittiğine inanmıyorum.Yeni osmanlıcılık oltasına bile bile ve de isteyerek takılan ılımlı islamcıların yeni ortadoğu kahramanı olarak halkımıza sundukları RTE nin ve arkadaşlarının dış politika hatalarının ceremesine katlanacağız ve neyazık ki günümüz Türkiyesinde bu politikaları önceden görerek engel olabilecek kapasitedeki parti liderleri de ergenekon tertibi ile silivride torba dava vesilesi ile rehin alınmış durumdalar.