Friday, June 19, 2009

Söz totaliter rejimlerden açılmışken

Hedefimiz her Türkün cemaatle ilişkisi olması

Gülen Enstitüsü Başkanı Dr. Alp Aslandoğan,“Türkiye’nin her şehrinde hareketin bir şubesi ya da bir yapısı var. Cemaatin hedefi, her Türk vatandaşının bir şekilde hareketle içli dışlı olmasıdır. Herkes potansiyel hedeftir” dedi

ABD’nin Houston kentinde faaliyet gösteren Gülen Enstitüsü Başkanı Dr. Y. Alp Aslandoğan, Washington’daki Uluslararası ve Stratejik Çalışmalar Merkezi (CSIS) Türkiye Programı Direktörü Dr. Bülent Alirıza’nın yönettiği bir panelde, cemaatin son dönemde içinde bulunduğu tartışmalı konularla ilgili açıklamalarda bulundu.
Konuşmasında cemaatin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile bir sorunu olmadığını belirten Aslandoğan, “Son olaydan sonra Gülen bir açıklama yaparak, Türk ordusunu yıpratmanın doğru olmadığını söylemiştir. Ordu hepimizin ordusudur. TSK’da münferit olarak cemaati sevmeyenler olabilir. Ama bazı emekli askerlerin de cemaate büyük sempati beslediğini biliyoruz” dedi.

Gülen cemaatinin 1960’larda Fetullah Gülen’in İzmir’deki vaazlarıyla başladığını ve Kestane Pazarı’ndaki dershanenin öğrencileri aracılığıyla yayıldığını anlatan Aslandoğan, “Hareket sadece gönüllülerin ve aynı değerlere bağlı insanların desteğiyle 40 yılda yardım teşkilatı, okulları, hastaneleri, bankaları, işadamı grubu ve medya ayağı olan uluslararası bir hareket haline geldi” diye konuştu. Hareketin bir hiyerarşisi ve bir merkezi olmadığını belirten Aslandoğan, “Türkiye’nin her şehrinde hareketin bir şubesi ya da bir yapısı var. Hareket, devletin diğer organlarına olan güvensizlikten doğdu. Halk, bu hareketin paralarını alıp gitmeyeceğini gördü. Cemaatin hedefi, her Türk vatandaşının bir şekilde hareketle içli dışlı olmasıdır. Herkes potansiyel hedeftir. Kapı herkese açıktır” dedi.

4 comments:

kaan said...

ben buradan şeriatın geleceğini çıkartamadım.bunlar gayet doğal istekler.her örgütün, her cemaatin vb. birtakım istekleri olabilir.

Ergin Yildizoglu said...

Ama bunlar totaliter (herkezi kendi örgütleri, inançları yaşam tarzları altında birleştirmek isteyen) özellikler olarak nitelenmekten kurtulamazlar

Engin Kurtay said...

Konu fetoya gelmişken izninizle geçen aylarda yine bu blogda aktardığım sohbeti şimdi anımsadığım bazı ekler de yaparak yineleyeceğim:

Eski İzmirli, üç nesildir ayakkabı imalatı yapan bir arkadaşım var, o anlattı:

Hocafendi önceleri 70'lerde Bornova'da bir camide çalışırmış, orada vaaaaaz verirmiş, onu dinlemeye çok insan gidiyormuş. Sonra bu çalıştığı camiiden ayrılmış, 70'lerin sonlarına doğru ve 80'lerin başında cemaaaatini kurmaya önce Kemeraltı'ndaki ayakkabı imalathanelerinde çalışan işçilerle başlamış.

Neden ilk önce ayakkabı imalatında çalışan işçiler sorusunun yanıtı ise çok ilginç:

Bu sektörde çalışma şartları çok ağırmış, hareketsiz ve çok sıkıcı imiş: sabah sekizden geceyarılarına kadar yerinden kalkmadan, saatlerce çişe bile gitmeden çalışıyorlarmış, bu yüzden prostat hastası bile oluyorlarmış.

Tam stoacı bir tarz !

Anlattıklarında daha da ilgimi çeken nokta şuydu:

Bu işçiler hep solventli yapıştırıcılarla çalışıyorlarmış. Yani hergün sabahtan akşama bu kafa yapıcı maddeleri soluyorlar. Bu nedenle alkole ve öbür uyuşturuculara karşı da büyük bir dayanıklılık geliştiriyorlarmış (arkadaşım da zaten ne kadar içerse içsin asla sarhoş olmaz).

Marx'ı zamanında nöroloji henüz gelişmemişti, o "din halkın afyonudur" derken, bunu sadece sonuçlara bakarak, etki mekanizmalarını bilmeden söylemişti. Şimdilerde yayımlanan araştırmalarda ise dinsel pratikler ile uyuşturucuların beyinde aynı bölgelerde benzer etkiler yarattığını okuyoruz.

Sonra fetocular yemek davetlerine başlamışlar: bu işçileri bazı akşamlar ya da haftasonları yemeğe davet ediyorlarmış. Beleş sirke baldan tatlıdır misali, burada içilen çorba ve periyodik olarak bu yemekli toplantıların tekrarlanması ile cemaaaaat üyelerinin aidiyet duygusu pekiştirilmiş. Verimliliğin arttığı görüldükçe, hareket işveren kesimler, patronlar arasında da yayılmaya başlamış. İşçi-patron ideolojik birliği böylece pekişmiş, işadamları arasında da hocaefendici olmak, iyi bir referans haline gelmiş. Giderek bu referans sistemi uluslararası ticarette bile geçerli hale gelmiş: Benim de zamanında çalıştığım fetocu patronlara ait bir firmada, başka fetocular bizimkilere kazık atınca, patronun uzun uzadıya Belçika'daki Türk bir fetocu ile yaptığı duygu sömürüsü dolu konuşmayı anımsarım: bizimki, "aynı dünya görüşünü paylaşıyoruz, neden böyle oldu?" diye ağlıyordu... ama sonuçta kazığı da yemişti. Ne var ki fetoculuk, öyle ya da böyle ticareti sürdüren bir bağdı.

Laiklik öncelikli sorunumuz değildir diyen "solcular" işte bunlara kafa yormalı, ideoloji teorisi yapmalılar. Sömürü, emperyalizm, ideoloji (din), bunlar hepsi birlikte düşünülmesi, tek bir teoride birleştirilmesi gereken kavramlardır.

Çetin said...

F-Tipi tarikatın gücünün giderek zayıfladığını saptamak çok kolay.Örneğin DP seçiminde destekledikleri aday başkanlık seçimini kaybetti.Yine Kayseri AKP il örgütünü destekledikleri Gül'cüler, RTE'nin adayı karşısında çok az oy farkla kazandı.Yine önemli bir durum , Kayseri il başkanı seçiminde 7500 kişilik kapalı salonda 3000kişi bile toplayamadı,AKP.Yine yandaşlarının hiçbir zaman anlayamadağı ve sorduğunuzda size hak verdiği durum da ,Irak'ta 1,5 milyon müslümanı gözünü kırpmadan öldüren ABD 'nin neden F.Gülen'in hastalık tedavisi(!!)konusunda bu kadar özveride buunmasıdır ve bu soruya verdikleri yanıt çoğunlukla "haklısın,ben de anlayamıyorum " oluyor.
İstatistiklerde ortaya çıkan ABD karşıtlığının gösteren %90 oranından taş çatlasan , ülkede F-tipi taraftar oranı %2-3 dür.Bu oran giderek azaldiğına inanıyorum ,özellikle Kayseri'de askerler yönelik sahte belge üretimine katılan F-tipi astsubayların ortaya çıkarılması ve de günümüzde yaşanan belge olayı tüm insanların gözlerini onların üzerine çevrilmesine neden oldu.
RTE, ergenekon tertibinin çökme aşamasına geldiğinde,"birileri sırtımızın üzerinden ateş ediyorlar" saptaması yapmış idi.Yine RTÜK-Akman olayında RTE karşısında gücünün olmadığı ortaya çıkan , yerel seçim de belediyesini kaybeden ayrıca AKP 'liler tarafından bile huzursuzlukla izlenen, partisinde yanlızlaşan/güçsüzleşen, Türk ordusuna ağır söylemler sunan B.Arınç 'ın desteğine Abant toplantısında ihtiyaç duymaları , onların ne duruma düştüklerinin göstergesidir.
Acaba bu son adımları atmaları ile ilgili görevi neden aldırlar?
İ.Başbuğ'un mayılı arazi konusunda , önce NAMSA'yı dillendirmesidaha sonra Türk milletinin duyarlılığı karşısında ,gerekirse "biz de temizleriz " adımını atarak Suriye'nin İsrail-ABD tarafından kuzeyden çevrelenmesini zora soktuğu için mi yoksa son ABD ziyaretinde Af-Pak saldırılarına savaşan güce onay vermemesi sadece lojistik destek güçlerine "evet" demesinin karşıığını mı görüyor ?
Kafam karışık biraz...