(Cumhuriyet 20.02.2008)
Türban tartışmaları bana Magritt 'in, bir pipo resminin altında " Bu bir pipo değildir " yazan tablosunu anımsatıyor. Bence, "gösteri toplumunun" sahnesindeki "türban" görüntülerinin altına da "Bu bir türban değildir" yazmak gerekiyor.
"Türban" , türban değil başka bir şey! Başbakan da simge olduğunu düşünüyor: Soyut bir kavramın, bizim somut durumumuzda, siyasal İslamın "hakikat rejiminin" (yaşamı düzenleme, belirleme ilkelerinin), yerine geçen bir gösterge .
Ama, Ortega Y Gasset 'in bir keresinde metafor üzerine söylediklerinden hareketle, türbanı metafor olarak da görebiliriz. Gasset, yanlış anımsamıyorsam, " dile getirmek istemediğimiz, uzaklaşmak istediğimiz bir kavramın yerine kullandığımız bir başka kavram" diyordu metafor için. Türbanın biçimi üzerinde de bir anlaşmaya varamadığımıza göre onu bir giysi parçası olarak değil de "kavram" olarak görmek daha doğru olabilir.
Eğer "türban" bir kavram ise, metafor olarak işlevi ne? Hangi, kavramın yerine kullanılıyor? Sağda ve solda, liberal entelijansiyanın üzerinde iyice düşünmesi gereken bir soru bu. Aslında düşünmeye gerek de kalmıyor giderek; "bireysel özgürlüklerin" simgesi olarak türbanın giderek siyasal İslamın "hakikat rejimine" özgürlük istediklerini açıkça söylemek istemeyenlerin , sığındıkları bir metafor olduğu ortaya çıkıyor. Bir toplumda iki "hakikat rejimi" birden egemen olamayacağına ( "yaşam dünyasının" tümünü düzenlemeyi amaçlayan İslamın "relativist" veya postmodern olduğu da ileri sürülemeyeceğine ) göre, bu özgürlük talebi, diğer "hakikat rejimlerinin" özgürlüklerinin boğulmasından başka bir anlama gelmeyecek. Bu aşamada bunu açıkça talep etmekten - mahalle baskısı dışında- kaçınmak isteyenler, bir metafor olarak türban kavramına sığınıyorlar...
Bir metafor olarak 'ortaçağ'
Söz metafordan açılmışken, siyasal İslamın, "gösteri toplumunun" sahnesindeki, "organik entelektüellerinden" Fehmi Koru 'nun, "çok bilmiş" , bir yazısına da değinmeden geçmeyelim.
Fehmi Koru, "Dönmeyelim tamam da, hangi ortaçağa dönmeyelim?" başlıklı yazısında Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker 'in "Ortaçağa dönülemez" sözlerine takılmış, bu bahaneyle bir taşla birçok kuş vurmaya kalkmış: Hem İlhan Selçuk ve Özdemir İnce ile hesaplaşmaya çalışıyor, hem de aynı anda " bir zamanlar Batı'dan daha ileriydik " fantezisini satmaya... Selçuk ve İnce bir başkasının savunmasına gereksinimleri olmayan iki güçlü yazar. O nedenle, " bir zamanlar kartaldık" havası üzerinde durmak bence çok daha yararlı olacak.
Fehmi Koru yazısında, iki kuşu birden vuramıyor ama, bir paragrafta iki açığı birden veriyor: " Demek böylelerinin aklına 'ortaçağ' denildiğinde İslam geliyor. Batı'nın 'karanlık çağlar' yaşadığı o dönemlerde İslam dünyasının pırıl pırıl parladığını, Müslümanlar sayesinde bilim, mimari, sanat ve felsefe alanlarında büyük ilerlemeler kat edildiğini; ortaçağdan çıkışı, Batı'nın, İstanbul'un fethi ile Martin Luther 'in büyük çapta İslamdan etkilenmiş 95 maddelik reform paketine borçlu olduğunu bilmiyorlar."
Fehmi Koru, "ortaçağ" kavramından, "karanlık çağlar" kavramına atlayarak, önce, tarihsel bir dönemden değil aslında bir "durumdan" söz edildiğini itiraf etmiş oluyor. İkincisi, "Peki İslam dünyası o zaman bu kadar ileriydi de neden şimdi bu kadar geride kaldı" sorusunu da tüm can alıcılığıyla gündeme getiriyor.
Kimi tarihçilere göre "karanlık çağlar" gerçekten karanlıktı, ama kasıt aslında bu değil. "Karanlık çağlar" , Batı'da yükselen yeni kentsoylu sınıfın, çözülmeye başlayan feodal düzenin dini dogmalara dayanan "hakikat rejimine" karşı başlattıkları özgürlük mücadelesinin ürünü ve aracı olarak üretilen bir metafor. "Karanlık çağların" aşıldığının, geride kaldığının kanıtı tam karşıtı "Aydınlanma" ! Bu bağlamda sorunun da cevabı, ya da cevabın en azından bir parçası kendiliğinden ortaya çıkıyor: İslam dünyası bu "ileri durumunu" koruyamadı çünkü, insan aklının eleştirel kapasitelerini özgürce kullanmasına olanak veren bir "hakikat rejimine" karşı inatla direndiği, "içtihat kapılarını" sıkıca kapattığı için elindeki "hazineleri" kaybetti da ondan...
"Ortaçağa" dönmek istemeyenler, işte buraya, İnsan aklının özgürlüğünü ve eleştirel kapasitelerini sınırlayan bir dini "hakikat rejiminin" egemen olduğu bir döneme dönmek istemiyorlar. Türban, buraya dönmek isteyen, ama bunu açıkça savunmanın henüz, uygun olmadığı bir aşamada dile getirmeye cesaret edemeyenlerin başvurduğu bir metafor. Çünkü, bu amacı, bugünün Türkiyesinde açıkça dile getirmeye olanak verecek, psikolojik, siyasi, kültürel yıkım henüz yeterince gerçekleşemedi, "mahalle baskısı" , henüz "yaşam dünyasında" , "ekolojik egemenliğini" kuramadı. Ama yarın? Böyle giderse mutlaka...
Sunday, February 24, 2008
Thursday, February 14, 2008
Liberal Entelijansiyanın Dayanılmaz Şaşkınlığı
AKP-MHP ittifakı, türban sorununu "hallettikten sonra" sıra, bir gazete ilanında vurgulandığı gibi, " İslami kimliği, hayat tarzını yok eden militarist, laik resmi ideolojinin koyduğu diğer engellerin kaldırılmasına " gelecek. Liberal entelijansiya şaşkın: "Durun artık ...", " Hani uzlaşacaktınız? ", "Biz eski AKP'yi özlüyoruz ..." Realiteyle bağlarını kopartmış olanlar da var. AKP'nin bu kez, " liberal-demokrat intelligentsiya "nın onayından mahrum kaldığını ileri sürerek avunanlar, AKP'nin bu desteğe artık gereksinimi kalmadığının ayırdında değiller. Sol hareketin liberal kanadındaysa "özgürlüklerden, laiklikten taviz vermeyeceğiz ama..." tutumuyla, kendine, çatışmanın dışında en "mükemmel" en "güvenli" yeri arama yanılgısı, "güzel ruh" sendromu hâlâ sürüyor.
'Realite' sorunu...
Bizim liberal entelijansiya ile ABD'li "neo-conlar" arasında önemli benzerlikler var. Ama sanırım en büyük benzerlik, bizimkilerin de kendilerini " realite temelli dünya" ile sınırlı hissetmemeleriydi.
Bizimkiler, Türkiye'de AKP'yi, Strauss 'çu neo-con taktiklerle yönlendirecekler, siyasi İslamı yeniden biçimlendireceklerdi. "Onurlu yalanı" kullanma tecrübesi, Strauss 'tan çok eski ve derin bir hareketle ilişkiye girdiklerinin farkında bile değillerdi. Halbuki, Tayyip Bey her aşamada niyetini açıkça söyledi. Onlar, "Y ok kurt değildir köpektir. Siz sesinin kalınlığına bakmayın" filan diyerek kendilerini, etraflarındakileri avutmaya devam ettiler. Gelen kurtmuş. Şimdi, realiteyle yüzleşmenin şaşkınlığını yaşıyorlar...
ABD'li neo-conlar imparatorluk kuracağız derken, bir milyon insanı öldürdüler, ABD'nin hegemonya krizini derinleştirdiler. Bizimkiler, liberal demokrasi derken, ülke tam aksi bir yöne yelken açtı. Yaraya tuz basmak gibi olacak ama olsun: Geçen yıl "Tehlikenin farkında mısınız?" demiş, "liberal entelijansiyanın yavaş intiharından" söz etmiş, "mahalle baskısını" da içeren "pasif karşıdevrim sürecinin" özelliklerini anlatmaya çalışmıştık. Nihayet AKP'nin seçimlerde momentumunun kırılmaması halinde... seçimlerden sonra çok daha hızlı, kararlı davranacağını savunmuş, sürecin daha başında olduğumuzu vurgulamıştık. Bu sürecin hızlanarak devam edeceğinden hiç şüpheniz olmasın.
Fethullah Bey, siyasal İslamın, rivayete göre ılımlı(!) , "uygarlıklar diyaloğuna" en yatkın liderlerinden, "realitenin" de önemli unsurlarından biri. Diyor ki: " Tesettür Kuran'ın emridir. Birileri yiğitçe çıkıp deseler ki, 'Bu Kuran'ın emri bile olsa, Peygamber bile uygulasa, ben inançsız olduğumdan dolayı bunu kabul etmiyorum!..' Bunlar yiğitçe cehenneme mi giderler, Allah'ın affına mı mazhar olurlar bilemeyiz..." Bu, tehdit edici ifadeler çok açık : Eğer, başınızı örtmeyecekseniz, Müslüman olmadığınızı ilan edeceksiniz . Artık, Allah sizi nasıl yargılar bilinmez. Ama, ya bu dünyada kendini Allah'ın kılıcı sanan Müslümanlardan biri, yargılanmanız için sizi acilen öbür tarafa göndermeye kalkarsa? Ya da kimi güvenlik görevlileri sizi toplumsal ahlaka aykırı bulursa...
Fethullah Gülen uyarıyor
Fethullah Bey, "Herkes istediği gibi düşünebilir, istediği gibi yaşayabilir" diyor ve ekliyor: "Sen profesör olabilirsin. Ama Kuran mevzuunda, din mevzuunda ihtisasın yoksa, senin adın o mevzuda cahildir. Senin sahanda, fiziğinde, kimyanda, matematiğinde, astrofiziğinde, jeolojinde, antropolojinde ben kalkıp bir şey iddia ettiğim zaman, bana 'Sen sus be cahil!' der misin, demez misin?.. Allah aşkına, peygamber aşkına bilmiyorsan konuşma o mevzuda a be cahil!.."
Evet, "Herkes istediği gibi düşünebilir" ama fikrini söyleyebilmek için önce, ilgili kurumdan yetki belgesi almak gerekiyor . Siz, hem sıradan bir Müslüman hem de bir fizikçi, biyolog olabilirsiniz. Eğer Kuran'ı okurken evren, uzay veya "yaradılış" ile ilgili bir konuda bilginizle inancınız arasında bir çelişki oluşursa, ne yazık ki, Fethullah Bey, kendi başınıza, aklınıza güvenerek karar vermenize izin vermiyor. Çünkü bu konuda yetkili değilsiniz. Hele eğer, matematikçi ya da felsefeciyseniz, salt felsefi açıdan "varlık 'bir'dir" varsayımını kabul edemiyorsanız, küme teorisi bağlamında "negatif sonsuzdan" söz etmek istiyorsanız, hiç şansınız yok! Dini kozmolojiyle uyuşmayan konularda susmanız gerekiyor!
Dini "hakikat rejiminin" de Aydınlanma geleneğinden farkı burada yatıyor. Aydınlanmanın sloganı , "Spare aude" (Kendi aklını kullanmaya cüret et) idi, "Her şey aklın eleştirisine tabi tutulacaktır" diyerek insana her şeyi tartışma özgürlüğü tanıyordu. Liberal entelijansiyanın dayanılmaz şaşkınlığının zirve yaptığı yer de işte burası : Özne-birey, özgürlükler, nihayet demokrasi, düşüncelerinin kaynağı, Aydınlanma geleneğinin karşısında, totaliter bir hakikat rejiminin yanında yer aldılar, hem de özgürlük adına... Özkök' ün, siyasal İslamın yükselişine direnenleri inanılmaz bir genellemeyle, "kara gözlüklü aşireti" ilan etmesinin ise bu şaşkınlıkla ne yazık ki hiçbir ilgisi yok...
'Realite' sorunu...
Bizim liberal entelijansiya ile ABD'li "neo-conlar" arasında önemli benzerlikler var. Ama sanırım en büyük benzerlik, bizimkilerin de kendilerini " realite temelli dünya" ile sınırlı hissetmemeleriydi.
Bizimkiler, Türkiye'de AKP'yi, Strauss 'çu neo-con taktiklerle yönlendirecekler, siyasi İslamı yeniden biçimlendireceklerdi. "Onurlu yalanı" kullanma tecrübesi, Strauss 'tan çok eski ve derin bir hareketle ilişkiye girdiklerinin farkında bile değillerdi. Halbuki, Tayyip Bey her aşamada niyetini açıkça söyledi. Onlar, "Y ok kurt değildir köpektir. Siz sesinin kalınlığına bakmayın" filan diyerek kendilerini, etraflarındakileri avutmaya devam ettiler. Gelen kurtmuş. Şimdi, realiteyle yüzleşmenin şaşkınlığını yaşıyorlar...
ABD'li neo-conlar imparatorluk kuracağız derken, bir milyon insanı öldürdüler, ABD'nin hegemonya krizini derinleştirdiler. Bizimkiler, liberal demokrasi derken, ülke tam aksi bir yöne yelken açtı. Yaraya tuz basmak gibi olacak ama olsun: Geçen yıl "Tehlikenin farkında mısınız?" demiş, "liberal entelijansiyanın yavaş intiharından" söz etmiş, "mahalle baskısını" da içeren "pasif karşıdevrim sürecinin" özelliklerini anlatmaya çalışmıştık. Nihayet AKP'nin seçimlerde momentumunun kırılmaması halinde... seçimlerden sonra çok daha hızlı, kararlı davranacağını savunmuş, sürecin daha başında olduğumuzu vurgulamıştık. Bu sürecin hızlanarak devam edeceğinden hiç şüpheniz olmasın.
Fethullah Bey, siyasal İslamın, rivayete göre ılımlı(!) , "uygarlıklar diyaloğuna" en yatkın liderlerinden, "realitenin" de önemli unsurlarından biri. Diyor ki: " Tesettür Kuran'ın emridir. Birileri yiğitçe çıkıp deseler ki, 'Bu Kuran'ın emri bile olsa, Peygamber bile uygulasa, ben inançsız olduğumdan dolayı bunu kabul etmiyorum!..' Bunlar yiğitçe cehenneme mi giderler, Allah'ın affına mı mazhar olurlar bilemeyiz..." Bu, tehdit edici ifadeler çok açık : Eğer, başınızı örtmeyecekseniz, Müslüman olmadığınızı ilan edeceksiniz . Artık, Allah sizi nasıl yargılar bilinmez. Ama, ya bu dünyada kendini Allah'ın kılıcı sanan Müslümanlardan biri, yargılanmanız için sizi acilen öbür tarafa göndermeye kalkarsa? Ya da kimi güvenlik görevlileri sizi toplumsal ahlaka aykırı bulursa...
Fethullah Gülen uyarıyor
Fethullah Bey, "Herkes istediği gibi düşünebilir, istediği gibi yaşayabilir" diyor ve ekliyor: "Sen profesör olabilirsin. Ama Kuran mevzuunda, din mevzuunda ihtisasın yoksa, senin adın o mevzuda cahildir. Senin sahanda, fiziğinde, kimyanda, matematiğinde, astrofiziğinde, jeolojinde, antropolojinde ben kalkıp bir şey iddia ettiğim zaman, bana 'Sen sus be cahil!' der misin, demez misin?.. Allah aşkına, peygamber aşkına bilmiyorsan konuşma o mevzuda a be cahil!.."
Evet, "Herkes istediği gibi düşünebilir" ama fikrini söyleyebilmek için önce, ilgili kurumdan yetki belgesi almak gerekiyor . Siz, hem sıradan bir Müslüman hem de bir fizikçi, biyolog olabilirsiniz. Eğer Kuran'ı okurken evren, uzay veya "yaradılış" ile ilgili bir konuda bilginizle inancınız arasında bir çelişki oluşursa, ne yazık ki, Fethullah Bey, kendi başınıza, aklınıza güvenerek karar vermenize izin vermiyor. Çünkü bu konuda yetkili değilsiniz. Hele eğer, matematikçi ya da felsefeciyseniz, salt felsefi açıdan "varlık 'bir'dir" varsayımını kabul edemiyorsanız, küme teorisi bağlamında "negatif sonsuzdan" söz etmek istiyorsanız, hiç şansınız yok! Dini kozmolojiyle uyuşmayan konularda susmanız gerekiyor!
Dini "hakikat rejiminin" de Aydınlanma geleneğinden farkı burada yatıyor. Aydınlanmanın sloganı , "Spare aude" (Kendi aklını kullanmaya cüret et) idi, "Her şey aklın eleştirisine tabi tutulacaktır" diyerek insana her şeyi tartışma özgürlüğü tanıyordu. Liberal entelijansiyanın dayanılmaz şaşkınlığının zirve yaptığı yer de işte burası : Özne-birey, özgürlükler, nihayet demokrasi, düşüncelerinin kaynağı, Aydınlanma geleneğinin karşısında, totaliter bir hakikat rejiminin yanında yer aldılar, hem de özgürlük adına... Özkök' ün, siyasal İslamın yükselişine direnenleri inanılmaz bir genellemeyle, "kara gözlüklü aşireti" ilan etmesinin ise bu şaşkınlıkla ne yazık ki hiçbir ilgisi yok...
Saturday, February 02, 2008
Liberal entelijansiya ve Herr Höfgen’in trajedisi
(Cumhuriyet 30/01/08)
Seçimlerdene bu yana siyasal İslam hem toplumda, hem yürütme ve yasam organlarında büyük ilerlemeler kaydetti, yükselişi ivme kazandı. Seçim öncesinde AKP’yi doğrudan yada dolaylı olarak destekleyen liberal entelijansiya ise hala bu sürecin doğasını görmezden gelmekte ısrar ediyor. Olup biteni, Dil süçmesi, hata gibi kavramlarla açıklamaya çabalıyor.
Başbakan açıkça söylüyor
Ancak, “inkar” çabasını desteklemek üzere üretilen fanteziler hızla çözülüyorlar. Siyasal İslam’ın her gün yeni bir mevzi kazandığını gösteren gazete haberleri bir yana, Başbakan Tayyip Erdoğan da, olup bitenleri açıkça söylüyor:
“… son zamanlarda Ilımlı İslam diye bir ifade kullanılıyor… Bu da çok yanlıştır. İslam İslamdır."
“Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bir siyasi simge olarak takmayı suç kabul edebilir misiniz?”
“Biz Batı'nın ilmini ve sanatını almadık. Maalesef, değerlerimize ters düşen ahlaksızlıklarını aldık…"
“..Türkiye’de toplumsal mutabakat var ama, kurumsal mutabakat yok. Sorun da zaten burada."
Bu sözlerin anlamı, metni bağlamına oturtarak okumasını bilenler için çok açık. Hiç biri dil sürçmesi ya da, “Başkalarının kılığına kıyafetine, hayat tarzına karışmaya ne hakkınız var. Biraz özgürlükçü olun değil” sözleriyle çelişen ifadeler değil. Başbakanın sözlerini bağlamına koyarak okursak bakın ortaya ne çıkıyor.
“İslam, İslam’dır”: Bu ifadeye anlam kazandıran bağlam, radikal İslam (Hizbullah, Hamas, Vahabilik, nihayet El Kaide) karşısında, ABD hegemonyasının kendine yakın bir akım ve ona uygun bir söylem yaratma çabalarıdır. İlımlı Islam kavramını red ederek Tayip bey, kendi İslam anlayısıyla “radikal İslam” arasında, dini ve felsefi açıdan bir fark olmadığını söylemiş oluyor.
Siyasal simge ve mutabakat sorunu
“Velevki siyasi simge olabilir” sözlerinin anlamını da “siyasal” ve “simge” sözcüklerinin bağlamına oturtarak irdeleyebiliriz. Çok açık ki “siyasi”nin bağlamını bize siyasal İslam’in projesi veriyor. “Simge” sözcüğünün bağlamını ise, bu siyasi akımın hegemonya kurma çabalarında bulmak olanaklı: Bir hegemonya sürecinde, ampirik bir nesne, özel bir konuma yükseltilerek, hegemonya projesinin “toplumsal mükemmellik vaadinin” realite içindeki taşıyıcısı, onun yerine geçen, fiziki simge, haline gelir (Laclau). Bir siyasi simge olarak türban, tam da böyle bir özellige sahiptir. Hegemonya sürecindeki işleviniyse, bireysel özgürlükler kavramı aracılığıyla, Liberal (sağ ve sol) entelijansiyanın siyasi enerjsini, türban üzerinden, siysal İslam’ın hegemonya projesini güçlendirecek biçimde tüketerek gerçekleştiriyor.
“Başkalarının kılığına kıyafetine, hayat tarzına karışmaya ne hakkınız var... Biraz özgürlükçü olun!" ifadeleri, kültürel liberalizme değil, Atilla Yayla’nın "çağdaş kıyafet" bireylerin özgürce seçtiği kıyafettir. Elbette toplumun genel ahlâk kuralları geçerli olacak” uyarısındaki “genel ahlak kuralları geçerli olacak” ifadesinin işığında değerlendirildiğinde tam aksi yönde, totaliter bir eğilime işaret ediyor.
Maalesef, değerlerimize ters düşen ahlaksızlıklarını aldık…" ifadelerinin anlam da bu totaliter eğilimle yakından ilgili. Siyasal İslam’ın, Müslüman kardeşlerden, Vahabiliğe, El Kaide’ye kadar” uzanan alt kümelerinin söylemleri içindeki, Batı’nın ahlakının değerlerimize (İslam’a) uymadığı için ahlaki çöküntü yarattığına ilişkin temel varsayımını, “kurtulmak için” saf dini prensiplere geri dönemek (Asr-I saadet) gerektiğine ilişkin tezlerini anımsamak yeterli. Tayip beyin de, esas itirazı, Batı’dan gelen Aydınlanma temelli “hakikat rejimine” yönelik.
Nihayet, “Toplumsal mutabakat var ama, kurumsal mutabakat yok. Sorun da zaten burada." Saptamasının arkasında da yine, AKP’nin siyasi projesinin toplumsal mutabakat haline geldiğine, şimdi kurumları da bu mutabakata uyun bir biçimde şekillendirmek gerektiğine ilişkin, totaliter bir anlayış var.
Liberal entelijansiyanın bu halini liberalizmin toplumsal süreçleri anlamaktaki yetersizliği ile ancak bir yere kadar açıklayabiliriz. Ondan ötesi için benim aklıma, AKP için türbana serbestlik öneren anayasa taslağını hazırlayan Prof. Özbudun ve ekibinin şimdi kaygılanmaya başkladıklarına ilişkin haberleri okuyunca , Hendrik Höfgen geliyor. Istvan Szabo’un Mefisto filmindeki, sanatını icra etmeye devam edebilmek için bilincini terkeden artist… Bu ekip de Herr Höfgen gibi “işini” en iyi biçimde yaptı, ama genel siyasi bağlamına aldırmadan… Şimdi, enerjileri, saygınlıkları, bireysel özgürlükler kavramı aracılıyla, türban üzerinden, siyasal İslam’ın hegemonya projesini güçlendirecek biçimde tüketiliyor…
Seçimlerdene bu yana siyasal İslam hem toplumda, hem yürütme ve yasam organlarında büyük ilerlemeler kaydetti, yükselişi ivme kazandı. Seçim öncesinde AKP’yi doğrudan yada dolaylı olarak destekleyen liberal entelijansiya ise hala bu sürecin doğasını görmezden gelmekte ısrar ediyor. Olup biteni, Dil süçmesi, hata gibi kavramlarla açıklamaya çabalıyor.
Başbakan açıkça söylüyor
Ancak, “inkar” çabasını desteklemek üzere üretilen fanteziler hızla çözülüyorlar. Siyasal İslam’ın her gün yeni bir mevzi kazandığını gösteren gazete haberleri bir yana, Başbakan Tayyip Erdoğan da, olup bitenleri açıkça söylüyor:
“… son zamanlarda Ilımlı İslam diye bir ifade kullanılıyor… Bu da çok yanlıştır. İslam İslamdır."
“Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bir siyasi simge olarak takmayı suç kabul edebilir misiniz?”
“Biz Batı'nın ilmini ve sanatını almadık. Maalesef, değerlerimize ters düşen ahlaksızlıklarını aldık…"
“..Türkiye’de toplumsal mutabakat var ama, kurumsal mutabakat yok. Sorun da zaten burada."
Bu sözlerin anlamı, metni bağlamına oturtarak okumasını bilenler için çok açık. Hiç biri dil sürçmesi ya da, “Başkalarının kılığına kıyafetine, hayat tarzına karışmaya ne hakkınız var. Biraz özgürlükçü olun değil” sözleriyle çelişen ifadeler değil. Başbakanın sözlerini bağlamına koyarak okursak bakın ortaya ne çıkıyor.
“İslam, İslam’dır”: Bu ifadeye anlam kazandıran bağlam, radikal İslam (Hizbullah, Hamas, Vahabilik, nihayet El Kaide) karşısında, ABD hegemonyasının kendine yakın bir akım ve ona uygun bir söylem yaratma çabalarıdır. İlımlı Islam kavramını red ederek Tayip bey, kendi İslam anlayısıyla “radikal İslam” arasında, dini ve felsefi açıdan bir fark olmadığını söylemiş oluyor.
Siyasal simge ve mutabakat sorunu
“Velevki siyasi simge olabilir” sözlerinin anlamını da “siyasal” ve “simge” sözcüklerinin bağlamına oturtarak irdeleyebiliriz. Çok açık ki “siyasi”nin bağlamını bize siyasal İslam’in projesi veriyor. “Simge” sözcüğünün bağlamını ise, bu siyasi akımın hegemonya kurma çabalarında bulmak olanaklı: Bir hegemonya sürecinde, ampirik bir nesne, özel bir konuma yükseltilerek, hegemonya projesinin “toplumsal mükemmellik vaadinin” realite içindeki taşıyıcısı, onun yerine geçen, fiziki simge, haline gelir (Laclau). Bir siyasi simge olarak türban, tam da böyle bir özellige sahiptir. Hegemonya sürecindeki işleviniyse, bireysel özgürlükler kavramı aracılığıyla, Liberal (sağ ve sol) entelijansiyanın siyasi enerjsini, türban üzerinden, siysal İslam’ın hegemonya projesini güçlendirecek biçimde tüketerek gerçekleştiriyor.
“Başkalarının kılığına kıyafetine, hayat tarzına karışmaya ne hakkınız var... Biraz özgürlükçü olun!" ifadeleri, kültürel liberalizme değil, Atilla Yayla’nın "çağdaş kıyafet" bireylerin özgürce seçtiği kıyafettir. Elbette toplumun genel ahlâk kuralları geçerli olacak” uyarısındaki “genel ahlak kuralları geçerli olacak” ifadesinin işığında değerlendirildiğinde tam aksi yönde, totaliter bir eğilime işaret ediyor.
Maalesef, değerlerimize ters düşen ahlaksızlıklarını aldık…" ifadelerinin anlam da bu totaliter eğilimle yakından ilgili. Siyasal İslam’ın, Müslüman kardeşlerden, Vahabiliğe, El Kaide’ye kadar” uzanan alt kümelerinin söylemleri içindeki, Batı’nın ahlakının değerlerimize (İslam’a) uymadığı için ahlaki çöküntü yarattığına ilişkin temel varsayımını, “kurtulmak için” saf dini prensiplere geri dönemek (Asr-I saadet) gerektiğine ilişkin tezlerini anımsamak yeterli. Tayip beyin de, esas itirazı, Batı’dan gelen Aydınlanma temelli “hakikat rejimine” yönelik.
Nihayet, “Toplumsal mutabakat var ama, kurumsal mutabakat yok. Sorun da zaten burada." Saptamasının arkasında da yine, AKP’nin siyasi projesinin toplumsal mutabakat haline geldiğine, şimdi kurumları da bu mutabakata uyun bir biçimde şekillendirmek gerektiğine ilişkin, totaliter bir anlayış var.
Liberal entelijansiyanın bu halini liberalizmin toplumsal süreçleri anlamaktaki yetersizliği ile ancak bir yere kadar açıklayabiliriz. Ondan ötesi için benim aklıma, AKP için türbana serbestlik öneren anayasa taslağını hazırlayan Prof. Özbudun ve ekibinin şimdi kaygılanmaya başkladıklarına ilişkin haberleri okuyunca , Hendrik Höfgen geliyor. Istvan Szabo’un Mefisto filmindeki, sanatını icra etmeye devam edebilmek için bilincini terkeden artist… Bu ekip de Herr Höfgen gibi “işini” en iyi biçimde yaptı, ama genel siyasi bağlamına aldırmadan… Şimdi, enerjileri, saygınlıkları, bireysel özgürlükler kavramı aracılıyla, türban üzerinden, siyasal İslam’ın hegemonya projesini güçlendirecek biçimde tüketiliyor…
Thursday, January 31, 2008
Bir “ılımlı İslam” örneği
ABD radikal İslam’ın en radikal temsilcilerinden biri olan Taliban rejimini devirdi. ABD medyası o sırada, ABD’nin Afganistan’a saldırısını desteklemek için sık sık kadın hakları savını gündeme getirdi. Taliban rejimi devrildikten, yerine ABD onaylı Karzai devlet başkanı olduktan, bir “ılımlı İslam” rejimi benimsendikten sonra artık Afganistan’da demokratik hakların ve kadın haklarının genişletme süreci başlayabilirdi.
Bu güne kadar anlatılan hikaye bu. Bir de şöyle gerçekler var: Afganistan’ın Balkh Üniversitesi öğrencilerinden 23 yaşındaki Sayid Pervez Kambakşi, Farsça bir web sitesinden, kökten dincilerin, kadınları baskı altında tutmak için peygamberin sözlerini çarpıttıklarını ileri süren ve belgeleyen bir metin indirerek arkadaşlarına dağıtmış. Sayid Pervez hemen tutuklanmış ve ılımlı bir İslam rejimiyle yönetilen ABD protektorası ( öyle ki, Financial Times’dan Gideon Rachman’a göre Karzai’den sonra, ABD’nin Afganistan eski başkonsolosu Zalmay Halilzad’ın devlet başkanı olacağına ilişkin söylentiler var) Afganistan’da dini bir mahkemede, bir avukatın ve ailesinden kimsenin katılımına izin verilmeden yargılanmış ve ölüme mahkum edilmiş. Daha sonra da Afgan parlamentosu bu kararı onaylamış…
Tayyip bey İslam’ın ılımlısı filan olmaz demişti, anımsarsanız… ne kadar haklıymış.
Bu güne kadar anlatılan hikaye bu. Bir de şöyle gerçekler var: Afganistan’ın Balkh Üniversitesi öğrencilerinden 23 yaşındaki Sayid Pervez Kambakşi, Farsça bir web sitesinden, kökten dincilerin, kadınları baskı altında tutmak için peygamberin sözlerini çarpıttıklarını ileri süren ve belgeleyen bir metin indirerek arkadaşlarına dağıtmış. Sayid Pervez hemen tutuklanmış ve ılımlı bir İslam rejimiyle yönetilen ABD protektorası ( öyle ki, Financial Times’dan Gideon Rachman’a göre Karzai’den sonra, ABD’nin Afganistan eski başkonsolosu Zalmay Halilzad’ın devlet başkanı olacağına ilişkin söylentiler var) Afganistan’da dini bir mahkemede, bir avukatın ve ailesinden kimsenin katılımına izin verilmeden yargılanmış ve ölüme mahkum edilmiş. Daha sonra da Afgan parlamentosu bu kararı onaylamış…
Tayyip bey İslam’ın ılımlısı filan olmaz demişti, anımsarsanız… ne kadar haklıymış.
Yine İran dersleri…
Türkiye’de sol hareketin bir kesimi, siyasal İslam’ın kimi “radikal” kesimleriyle, bir anti- emperyalist ittifak içine girmeye çalışıyor. Bu arkadaşlara göre, artık Tudeh sendromundan kurtulmak gerekiyor. Bildiğiniz gibi 1979 İran devriminde, anti emperyalist olduğu gerekçesiyle siyasal İslam’ı destekleyen İran komünist partisi Tudeh, daha sonra iktidara yürüyen siyasal İslam tarafından fiziki olarak yok edilmişti. Bu sol hareketin İran devriminden çıkardığı en önemli derslerden biriydi.
Geçtiğimiz haftalarda İran’dan gelen kimi haberler, Tudeh sendromundan kurtulmak bir yana bu deneyi tüm karmaşıklığı içinde yeniden anımsamak gerektiğini bize bir kez daha gösteriyor. Söz konusu haberler önce New York Times’da yer aldı. NYT’a pek fazla güvenmediğimden görmezden gelmeye hazırlanıyordum ki World Socialist Web Site (WSWS.org) yayımlanan bir söyleşi bu haber doğruladı.
New York Times’a göre Aralık ayının ilk günlerinde Tahran Üniversitesinde 500 Marksist öğrenci Che Guavera posterleri taşıyarak, Ahmedinejad’ın politikalarını eleştiren bir protesto gösterisi düzenlemişler. Başka kentlerde de benzer gösteriler düzenlenmiş. Rejim bu gösterileri şiddetle bastırmış ve bir çok öğrenci göz altına alınmış.
New York Times’ın İran’ı siyasi yorumculara dayanarak aktardığına göre, molla rejimi son yıllarda, bu sol eğilimli, hatta Marksist grupların varlığına hem Amerikan emperyalizmine karşı olduklarından hem de Chavez ve Castro rejimleriyle iyi ilişkiler içinde olduğundan izin veriyormuş. Ancak geçen yıl bu grupların üniversitede, daha önemlisi, petro kimya ve oto endüstrisinde kimi işçi bölgelerinde etkileri artmaya, giderek eleştirileri bizzat rejimi ve kapitalizmi hedef almaya başlayınca, rejim tutumunu değiştirerek, karşı saldırıya geçmiş.
Batıda ılımlı, reformcu olarak bilinen eski devlet başkanı Muhammed Hatemi’de Marksist öğrenci gruplarının oluşmaya başlamasından kaygılıymış. Hatemi, 1979 Şah dönemini anımsıyor, adeta molla rejimi ile Şah rejimi arasında paralellik kurarak, üniversitede Marksist öğrenci gruplarının ortaya çıkmasını çok tehlikeli bir gelişme olarak görüyormuş.
Şimdi bu olayları yorumlamaya kalmak aşikar olanı tekrarlamak olacak ama yine de deneyelim. Sol’un anti-emperyalizm temelinde, siyasal İslam’la bir arada aynı coğrafya da “ortak düşmana karşı” durabilmesinin hatta ittifak kurabilmesinin maddi ve ideolojik zemini son derecede zayıftır. Siyasal İslam ile sosyalist sol arasında, siyasal İslam’ın anti emperyalist refleksinin ortadan kaldıramadığı iki köklü sorun var. Birincisi, siyasal İslam kapitalizmle hatta uluslararası kapitalimle her aşamada uzlaşacak özellikle sahiptir. İkincisi, siyasal İslam, solun tarihsel materyalist dünya görüşüyle asla uzlaşmayacak bir “hakikat rejimine” dayanır. Bu iki çelişki, en kritik anlarda, sürece damgalarını vurarak solu siyasal İslam’ın boy hedefi haline getiriyor. Sol da o ana kadar siyasal İslam'a meşruiyet sağlayan bir koltuk değneği işlevi üstlenmiş oluyor. O anda, siyasal İslam artık gereksinimi kalmadı bu koltuk değneklerini kaldırıp atıyor, hatta yakarak enerjisinden yararlanıyor. Bence gelin biz bu Tudeh sendromundan kurtulmayalım…
Geçtiğimiz haftalarda İran’dan gelen kimi haberler, Tudeh sendromundan kurtulmak bir yana bu deneyi tüm karmaşıklığı içinde yeniden anımsamak gerektiğini bize bir kez daha gösteriyor. Söz konusu haberler önce New York Times’da yer aldı. NYT’a pek fazla güvenmediğimden görmezden gelmeye hazırlanıyordum ki World Socialist Web Site (WSWS.org) yayımlanan bir söyleşi bu haber doğruladı.
New York Times’a göre Aralık ayının ilk günlerinde Tahran Üniversitesinde 500 Marksist öğrenci Che Guavera posterleri taşıyarak, Ahmedinejad’ın politikalarını eleştiren bir protesto gösterisi düzenlemişler. Başka kentlerde de benzer gösteriler düzenlenmiş. Rejim bu gösterileri şiddetle bastırmış ve bir çok öğrenci göz altına alınmış.
New York Times’ın İran’ı siyasi yorumculara dayanarak aktardığına göre, molla rejimi son yıllarda, bu sol eğilimli, hatta Marksist grupların varlığına hem Amerikan emperyalizmine karşı olduklarından hem de Chavez ve Castro rejimleriyle iyi ilişkiler içinde olduğundan izin veriyormuş. Ancak geçen yıl bu grupların üniversitede, daha önemlisi, petro kimya ve oto endüstrisinde kimi işçi bölgelerinde etkileri artmaya, giderek eleştirileri bizzat rejimi ve kapitalizmi hedef almaya başlayınca, rejim tutumunu değiştirerek, karşı saldırıya geçmiş.
Batıda ılımlı, reformcu olarak bilinen eski devlet başkanı Muhammed Hatemi’de Marksist öğrenci gruplarının oluşmaya başlamasından kaygılıymış. Hatemi, 1979 Şah dönemini anımsıyor, adeta molla rejimi ile Şah rejimi arasında paralellik kurarak, üniversitede Marksist öğrenci gruplarının ortaya çıkmasını çok tehlikeli bir gelişme olarak görüyormuş.
Şimdi bu olayları yorumlamaya kalmak aşikar olanı tekrarlamak olacak ama yine de deneyelim. Sol’un anti-emperyalizm temelinde, siyasal İslam’la bir arada aynı coğrafya da “ortak düşmana karşı” durabilmesinin hatta ittifak kurabilmesinin maddi ve ideolojik zemini son derecede zayıftır. Siyasal İslam ile sosyalist sol arasında, siyasal İslam’ın anti emperyalist refleksinin ortadan kaldıramadığı iki köklü sorun var. Birincisi, siyasal İslam kapitalizmle hatta uluslararası kapitalimle her aşamada uzlaşacak özellikle sahiptir. İkincisi, siyasal İslam, solun tarihsel materyalist dünya görüşüyle asla uzlaşmayacak bir “hakikat rejimine” dayanır. Bu iki çelişki, en kritik anlarda, sürece damgalarını vurarak solu siyasal İslam’ın boy hedefi haline getiriyor. Sol da o ana kadar siyasal İslam'a meşruiyet sağlayan bir koltuk değneği işlevi üstlenmiş oluyor. O anda, siyasal İslam artık gereksinimi kalmadı bu koltuk değneklerini kaldırıp atıyor, hatta yakarak enerjisinden yararlanıyor. Bence gelin biz bu Tudeh sendromundan kurtulmayalım…
Friday, January 25, 2008
AKP- MHP: ne oluyor?
Ne olacak süreç doğal seyrini izliyor! Bu iki partinin işbirliği beni şaşırtmadı. Bunu beklediğimi daha önce yazmış seçimlerden sonra da ilk belirtilerinin altını çizmeye çalışmıştım.
Bu beklentimin iki nedeni vardı:
Birincisi bu iki partinin liderliklerinin aynı uluslararası merkezlere (Washington) aynı derecede yakın olduğunu düşünüyordum. MHP, BOP ve ılımlı İslam bağlamında, AKP’ye destek vermeye doğru itilecekti… Başlangıçta, ilk kurulurken dahi, otantik bir faşist parti olmaya hazırlanırken MHP bu güçler tarafından, Türkçü/ırkçı, şamanist bir çizgiden dini bir ideolojiye içeren çizgiye doğru itilmiş ve ortaya Türk-İslam sentezi çıkmıştı. Böylece dini ideolojinin, giderek siyasal İslam'ın ülkede faşizan gelişmelerin organik bir parçası olacağı daha o zamanda saptanmış oluyordu. Daha sonra, 12 Eylül Cuntası’nı dan bu saptamaya uygun politikalar izlediğini gördük
İkincisi MHP’nin milliyetçiliği tam anlamıyla bir fantezidir. 1970’lerdeki işlevine, bir önceki hükümetteki uygulamalarına bakmak yeter. Ama milliyetçilik/ulusalcılık bağlamında bir konuyu yeniden vurgulamakta yarar olduğunu düşünüyorum. Türkiye gibi bir çevre ülkesinde, emperyalizm çağında, ulusalcılığın asgari ölçütü “ulusal bağımsızlık” bağlamında halkçı bir sosyal projeye sahip olmaktır. Diğer bir değişle bir “kalkınmacı ulusal projeye”. Bu projenin tüm zaafları yetersizliklerine karşın, bir niyet belirtmesi, halk inisiyatifine demokratikleşme süreçlerine açık olması, ulusalcılık iddialarına inandırıcılık kazandırmaya başlar. Bu zeminde, sol, “ulusal projenin” yetersizliğini, olabilirliğini, ulusalcılığın sınırlarıyla kapitalizmin sınırları arasındaki ilişkiyi tartışmaya başlayabilir ve konjonktüre göre (anahtar sözcük konjonktür: diğer bir değişle sınıflar matrisi üzerinde yaşanmakta olan hegemonik moment) bu ulusalcı çizgiyi/partiyi, desteklemeye hatta işbirliği yapmaya karar verebilir.
Çok açık ki MHP hiç bir zaman bu asgari ölçütü yerine getirebilen bir parti olamadı. Aksin bu asgari ölçütün bile radikal bir biçimde, gerektiğinde şiddet kullanarak, karşısında oldu tüm siyasi tarihi boyunca…
Bu beklentimin iki nedeni vardı:
Birincisi bu iki partinin liderliklerinin aynı uluslararası merkezlere (Washington) aynı derecede yakın olduğunu düşünüyordum. MHP, BOP ve ılımlı İslam bağlamında, AKP’ye destek vermeye doğru itilecekti… Başlangıçta, ilk kurulurken dahi, otantik bir faşist parti olmaya hazırlanırken MHP bu güçler tarafından, Türkçü/ırkçı, şamanist bir çizgiden dini bir ideolojiye içeren çizgiye doğru itilmiş ve ortaya Türk-İslam sentezi çıkmıştı. Böylece dini ideolojinin, giderek siyasal İslam'ın ülkede faşizan gelişmelerin organik bir parçası olacağı daha o zamanda saptanmış oluyordu. Daha sonra, 12 Eylül Cuntası’nı dan bu saptamaya uygun politikalar izlediğini gördük
İkincisi MHP’nin milliyetçiliği tam anlamıyla bir fantezidir. 1970’lerdeki işlevine, bir önceki hükümetteki uygulamalarına bakmak yeter. Ama milliyetçilik/ulusalcılık bağlamında bir konuyu yeniden vurgulamakta yarar olduğunu düşünüyorum. Türkiye gibi bir çevre ülkesinde, emperyalizm çağında, ulusalcılığın asgari ölçütü “ulusal bağımsızlık” bağlamında halkçı bir sosyal projeye sahip olmaktır. Diğer bir değişle bir “kalkınmacı ulusal projeye”. Bu projenin tüm zaafları yetersizliklerine karşın, bir niyet belirtmesi, halk inisiyatifine demokratikleşme süreçlerine açık olması, ulusalcılık iddialarına inandırıcılık kazandırmaya başlar. Bu zeminde, sol, “ulusal projenin” yetersizliğini, olabilirliğini, ulusalcılığın sınırlarıyla kapitalizmin sınırları arasındaki ilişkiyi tartışmaya başlayabilir ve konjonktüre göre (anahtar sözcük konjonktür: diğer bir değişle sınıflar matrisi üzerinde yaşanmakta olan hegemonik moment) bu ulusalcı çizgiyi/partiyi, desteklemeye hatta işbirliği yapmaya karar verebilir.
Çok açık ki MHP hiç bir zaman bu asgari ölçütü yerine getirebilen bir parti olamadı. Aksin bu asgari ölçütün bile radikal bir biçimde, gerektiğinde şiddet kullanarak, karşısında oldu tüm siyasi tarihi boyunca…
Thursday, January 24, 2008
Siyasal İslam’ın projesine teslim olmanın çeşitli yolları üzerine notlar.
Siyasal İslam’ı iktidara taşıyan “pasif devrim” süreci ilerliyor. Siyasal İslam bir taraftan, devlet organlarını, yasal sistemi, diğer taraftan, toplumda, devletle aile arasındaki alanda (“sivil toplum”) gündelik yaşamı, kültürel dokuyu sistemli ve emin adımlarla dönüştürmeye devam ediyor.
Siyasal İslam, hemen her toplumsal hareket gibi, aralarında nüanslar olan siyasal eğilimleri, sosyal-ekonomik sınıf ve tabakaları, kültürel özellikleri farklı olan kesimleri içeren karmaşık, ama organik bir bütünlük oluşturuyor. Bu yüzden karşısındaki güçler bu bütünlüğü kavramakta büyük zorluk çekiyorlar. Bu durumu bir grup körün bir fil ile karşılaşmasına benzetebiliriz. Her biri fil hakkındaki bilgilerini, tuttukları, dokunma duyularıyla algıladıkları parçasının özelliklerinden hareketle tarif edecekler, bütünsel bir kavrayışa ve betimlemeye, tüm bu algıları birleştirecek bir yöntem (prensip), bulamadıkları taktirde ulaşamayacaklardır.
Halbuki, siyasal İslam’ın birbirinden farklı özelikler taşıyan parçalardan oluşsa bile tüm bu parçaları aynı bedene ait kılan çok belirgin özelikleri mevcuttur.
Örneğin, yorumları birbirinden ne kadar farklı olursa olsun bu parçaların en azından şu noktalarda birleştikleri ve bu nedenle siyasi bir hareket oluşturdukları kolaylıkla söylenebilir.
1) Aydınlanma (ussalcılık, hümanizm, özgürleşme ve ilerleme, bilgiye varmada bilimsel ölçütlere dayanma) geleneğinden farklı ortak bir “hakikat rejimini” (genelde din özelde Müslümanlık, zaman dışında ve değişmez hakikatler) benimsemek.
2) Bu rejimden hareketle, bireyin bedeni üzerindeki öz denetim/kullanım hakkını, otonomi talebini yadsıyan, belli bir kadın erkek ilişkileri, ataerkil ve homofobik bir cinselliği, beden estetiğini benimseyen, bir biyo-politik rejimini savunmak
3) Toplumun ekonomik toplumsal üretim ve yeniden üretimi söz konusu olduğunda, sömürü kavramını dışlayan kapitalizmle hatta uluslararası kapitalizme (emperyalizmle) bağdaşan bir sistemi benimsemek/ arzulamak.
4) Ulus devletin yerine ve onun ufkunu aşmaya çalışmak, çelişkilerini ileri doğru çözmek yerine, daha öncesine ait cemaat anlayışına yönelmek, geriye doğru bir senteze yönelmek.
Bu ortak noktaların birlikte oluşturdukları bu karmaşık sistemle, solun hemen bütün tarihsel birikimi ve amaçları arasında uzlaşmaz çelişkiler olmasına karşın, parçalardan hareketle yaklaşım, solun çeşitli kesimlerinin siyasal İslam’la en azından iki noktada ittifak yapmasına, yada onun çekim alanına girmesine yol açtı. Böylece siyasal İslam’ın “pasif devrim” süreci hızlandı, toplumsal hegemonya kurma kapasitesi (olanaklarını) güçlendirildi.
Solun siyasal İslam’la ilişkiye girme ve destekleme sürecinde kabaca, ikisi doğrudan, üçüncüsü de dolaylı olmak üzere üç ana damar saptanabilir.
Birincisi: AB üyeliği arzusu, liberal demokrasi ve bireysel özgürlükler
İkincisi: Anti-Emperyalizm
Üçüncüsü: Emperyalizmi, neo-liberalizmi yadsıyarak mücadeleyi, salt baskı araçlarına indirgenmiş “ceberut” bir devlete karşı, demokratik reformlar platformuyla sınırlamak.
Birincisi siyasal İslam’ı, parlamenter ve “ılımlı” olarak tanımlanan kesimiyle kurdukları ilişki zemininde, bu parçasına indirgeyerek tanımlayan kesimden oluşuyor. Bu kesim, siyasal İslam’ın “dinini yaşamak”, kendi biyo-politiğini izlemek, hatta toplumda yaymak çabalarını, bireysel özgürlük talepleri, demokratik haklar olarak algılıyor ve bu nedenle, liberal demokratik bir çerçevede destekliyor, savunuyor. Böylece hem siyasal İslam’ın “bireysel haklar” bağlamında savunduklarının, bizzat, bireysel özgürlükleri tarihsel olarak gündeme getiren sürecin içeriğini, bireyin otonomisi, üzerine kurulu liberal demokrasinin özün yadsıdığını göremiyor. Böylece liberal sol, liberal olmayan, hatta liberal prensiplere düşman bir hareketle arasında diyalog alanı ve ilişki ağları kurmaya başlıyor. Burada açık seçik ütopyacı bir yaklaşım söz konusu. Liberal sol, küresel kapitalizmin krizinin derinleştiği, siyasal iktidarların zayıfladığı, emperyalist reflekslerin, uluslararasi rekabetin güçlendiği bir dünyada, farklı “hakikat rejimlerinin” bir arada yaşamasına olanak sağlayacak demokratik bir rejimin, sınıfsal özürlükler hızla kısıtlanırken, salt biçimsel bireysel özgürlülerin genişletilmesiyle (genişletilebileceğini kabul ederek) kurulabileceğine inanıyor. Demokratikleşme sürecinin, laiklik ve bağımsızlık kavramlarından soyutlanarak ilerleyebileceğine inanıyor. Bu tam anlamıyla, neo-liberal kapitalist modeli ve onun serbest piyasa- hedonist tüketim kültürünü destekleyen “fantezi” bir ütopya; kapitalizme karşı demokratik mücadeleyi destekleyen cinsten bir ütopya değil!
Örneğin, bu kesim, türbanın, bireysel haklar bağlamında savunulmasının, siyasal İslam’ın hegemonya sürecini desteklemek anlamına geldiğini göremiyor: Hegemonya sürecinde, ampirik bire nesne, kutsalın bulunduğu yere yükseltilir, bu hegemonya projesinin sahte toplumsal mükemmellik vaadinin realite içindeki taşıyıcısı, onun yerine geçen, fiziki simge, haline gelir (Laclau). Bir anlamda burada türban (parça), siyasal İslam’ın hegemonya projesinin (bütün) “metonimik” bir temsilcisidir.
İkinci akım ise siyasal İslam’ın, radikal, parlamento dışı, hatta silahlı mücadeleye eğilimli kesimiyle, anti emperyalist halk cephesi anlayışıyla, diyalog kurmaya çalışan sol (çoğu kez Stalinist) kesimlerde görülüyor. Burada da siyasal İslam’ın ABD ve İsrail karşıtı (çoğu kez Yahudi düşmanlığına varan) kesimleri, Irak, Lübnan, Filistin sorunları bağlamında, bu sorunlara gerçek çözümler üretme kapasiteleri hiç göz önüne alınamadan, ittifak nesneleri olarak görülüyor. Böylece burada, siyasal İslam’ın bu kesimlerine atfedilen anti- emperyalizmin, dini (farklı bir hakikat rejimi), zaman zaman ırkçı özellikleri görülmezden geliniyor. Siyasal İslam’ın radikal kesiminin tepkileri, solun bu kesimlerinde, içeriğine bakılmadan anti-emperyalist olarak tanımlanıyor ve destekleniyor, bunlarla siyasal ittifaklar aranıyor. Halbuki sol açısından emperyalizm, salt bir “yabancı” iktidarı değil, kapitalizmin ürünü olan bir “yabancı” iktidarı, sermayenin mekan düzenleme sürecinin siyasi ekonomik ifadesidir. Anti-kapitalizm, sol acısından bağlamda, hem “yabancı” iktidarına, hem kapitalizmin bunu getiren özelliklerine karşı ama en temelde, özgürlükler adına yürütülen mücadeledir.
Anti-emperyalizmin bu özelliğini gözden kaçıran, hatta zaman zaman batı-doğu ikilemi gibi Oryantalist bir söyleme boyun eğen, solun bu kesimi, özünde solun projesine en radikal biçimde karşı olan bir kesimle, sol arasında, bir diyalog alanı açıyor.
Siyasal İslam’ın farklı kesimleriyle kurulan bu ilişkiler, Gramsci’nin “trasformizmo” ve “moleküler özümseme” olarak tanımladığı süreçleri hızlandırıyor siyasal İslam’ın (bu tarihsel anda, ABD emperyalizmiyle birlikte çalışan ve neo-liberal projeyi benimseyen bir hareketin) gelişmesine karşı direniş olanaklarını hızla zayıflatıyor.
Solun, hem liberal eğilimden, hem de Stalinist popülist gelenekten “teorik” olarak uzak bir kesiminin siyasal İslam’la diyaloguna gelince, bu doğrudan değil bir seri dolayımdan geçerek kurulan bir diyalog.
Bu kesim, siyasal İslam’ı AKP’ye indirgiyor, egemen sınıfların özgürlük mücadelesi karşısında oluşturduğu tehdide karşı mücadele etmemeyi seçiyor. Buna karşılık AKP hükümetinin devletin parçası olduğunu, ABD ile organik ilişkilerini, ve ülkedeki sınıflar matrisinde egemen kesimi oluşturan “oligarşinin” iktidarının ifadesi olmaya devam ettiğini görmezden geliyor, böylece AKP’nin Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Ermeni sorununu çözme, AB üyeliğini gerçekleştirme, toplumu demokratikleştirme vaatlerini ciddiye alıyor, dahası bu talepleri, vaatleri ve “çözüm olasılıklarını”, sınıfsal dengelerin, bölgesel jeopolitik süreçlerin belirlediği dinamikler olarak görmek yerine, AKP’nin kimi özelliklerinden kaynaklandıklarına inanıyor. Bunlarla AKP’nin neo-liberal politikalarıyla, ABD inisiyatifine bağımlılığıyla, “Yeni-Osmanlılık” projesiyle, demokratikleştirme vaatlerinin uyumsuzluğunu, emekçi sınıfların ekonomik ve kültürel kazanımlarına verdiği zararı görmezden geliyor, ya da gündemin ikinci maddesi olarak kabul ediyorlar. Buna karşılık, salt baskı organlarına indirgenmiş bir devlet aygıtı hayal ederek, buna karşı savaşa öncelik veriyor, hatta, emperyalizme karşı her türlü tepkiyi milliyetçilik, faşizm olarak mahkum ederek, AKP ile laik gelenek (ulusal proje), emperyalizmle ülkedeki emekçi sınıfların çıkarları arasındaki çatışmada, Mao’nun bir ifadesini kullanırsak objektif olarak, AKP’nin yanında yer almış oluyor…
Siyasal İslam, hemen her toplumsal hareket gibi, aralarında nüanslar olan siyasal eğilimleri, sosyal-ekonomik sınıf ve tabakaları, kültürel özellikleri farklı olan kesimleri içeren karmaşık, ama organik bir bütünlük oluşturuyor. Bu yüzden karşısındaki güçler bu bütünlüğü kavramakta büyük zorluk çekiyorlar. Bu durumu bir grup körün bir fil ile karşılaşmasına benzetebiliriz. Her biri fil hakkındaki bilgilerini, tuttukları, dokunma duyularıyla algıladıkları parçasının özelliklerinden hareketle tarif edecekler, bütünsel bir kavrayışa ve betimlemeye, tüm bu algıları birleştirecek bir yöntem (prensip), bulamadıkları taktirde ulaşamayacaklardır.
Halbuki, siyasal İslam’ın birbirinden farklı özelikler taşıyan parçalardan oluşsa bile tüm bu parçaları aynı bedene ait kılan çok belirgin özelikleri mevcuttur.
Örneğin, yorumları birbirinden ne kadar farklı olursa olsun bu parçaların en azından şu noktalarda birleştikleri ve bu nedenle siyasi bir hareket oluşturdukları kolaylıkla söylenebilir.
1) Aydınlanma (ussalcılık, hümanizm, özgürleşme ve ilerleme, bilgiye varmada bilimsel ölçütlere dayanma) geleneğinden farklı ortak bir “hakikat rejimini” (genelde din özelde Müslümanlık, zaman dışında ve değişmez hakikatler) benimsemek.
2) Bu rejimden hareketle, bireyin bedeni üzerindeki öz denetim/kullanım hakkını, otonomi talebini yadsıyan, belli bir kadın erkek ilişkileri, ataerkil ve homofobik bir cinselliği, beden estetiğini benimseyen, bir biyo-politik rejimini savunmak
3) Toplumun ekonomik toplumsal üretim ve yeniden üretimi söz konusu olduğunda, sömürü kavramını dışlayan kapitalizmle hatta uluslararası kapitalizme (emperyalizmle) bağdaşan bir sistemi benimsemek/ arzulamak.
4) Ulus devletin yerine ve onun ufkunu aşmaya çalışmak, çelişkilerini ileri doğru çözmek yerine, daha öncesine ait cemaat anlayışına yönelmek, geriye doğru bir senteze yönelmek.
Bu ortak noktaların birlikte oluşturdukları bu karmaşık sistemle, solun hemen bütün tarihsel birikimi ve amaçları arasında uzlaşmaz çelişkiler olmasına karşın, parçalardan hareketle yaklaşım, solun çeşitli kesimlerinin siyasal İslam’la en azından iki noktada ittifak yapmasına, yada onun çekim alanına girmesine yol açtı. Böylece siyasal İslam’ın “pasif devrim” süreci hızlandı, toplumsal hegemonya kurma kapasitesi (olanaklarını) güçlendirildi.
Solun siyasal İslam’la ilişkiye girme ve destekleme sürecinde kabaca, ikisi doğrudan, üçüncüsü de dolaylı olmak üzere üç ana damar saptanabilir.
Birincisi: AB üyeliği arzusu, liberal demokrasi ve bireysel özgürlükler
İkincisi: Anti-Emperyalizm
Üçüncüsü: Emperyalizmi, neo-liberalizmi yadsıyarak mücadeleyi, salt baskı araçlarına indirgenmiş “ceberut” bir devlete karşı, demokratik reformlar platformuyla sınırlamak.
Birincisi siyasal İslam’ı, parlamenter ve “ılımlı” olarak tanımlanan kesimiyle kurdukları ilişki zemininde, bu parçasına indirgeyerek tanımlayan kesimden oluşuyor. Bu kesim, siyasal İslam’ın “dinini yaşamak”, kendi biyo-politiğini izlemek, hatta toplumda yaymak çabalarını, bireysel özgürlük talepleri, demokratik haklar olarak algılıyor ve bu nedenle, liberal demokratik bir çerçevede destekliyor, savunuyor. Böylece hem siyasal İslam’ın “bireysel haklar” bağlamında savunduklarının, bizzat, bireysel özgürlükleri tarihsel olarak gündeme getiren sürecin içeriğini, bireyin otonomisi, üzerine kurulu liberal demokrasinin özün yadsıdığını göremiyor. Böylece liberal sol, liberal olmayan, hatta liberal prensiplere düşman bir hareketle arasında diyalog alanı ve ilişki ağları kurmaya başlıyor. Burada açık seçik ütopyacı bir yaklaşım söz konusu. Liberal sol, küresel kapitalizmin krizinin derinleştiği, siyasal iktidarların zayıfladığı, emperyalist reflekslerin, uluslararasi rekabetin güçlendiği bir dünyada, farklı “hakikat rejimlerinin” bir arada yaşamasına olanak sağlayacak demokratik bir rejimin, sınıfsal özürlükler hızla kısıtlanırken, salt biçimsel bireysel özgürlülerin genişletilmesiyle (genişletilebileceğini kabul ederek) kurulabileceğine inanıyor. Demokratikleşme sürecinin, laiklik ve bağımsızlık kavramlarından soyutlanarak ilerleyebileceğine inanıyor. Bu tam anlamıyla, neo-liberal kapitalist modeli ve onun serbest piyasa- hedonist tüketim kültürünü destekleyen “fantezi” bir ütopya; kapitalizme karşı demokratik mücadeleyi destekleyen cinsten bir ütopya değil!
Örneğin, bu kesim, türbanın, bireysel haklar bağlamında savunulmasının, siyasal İslam’ın hegemonya sürecini desteklemek anlamına geldiğini göremiyor: Hegemonya sürecinde, ampirik bire nesne, kutsalın bulunduğu yere yükseltilir, bu hegemonya projesinin sahte toplumsal mükemmellik vaadinin realite içindeki taşıyıcısı, onun yerine geçen, fiziki simge, haline gelir (Laclau). Bir anlamda burada türban (parça), siyasal İslam’ın hegemonya projesinin (bütün) “metonimik” bir temsilcisidir.
İkinci akım ise siyasal İslam’ın, radikal, parlamento dışı, hatta silahlı mücadeleye eğilimli kesimiyle, anti emperyalist halk cephesi anlayışıyla, diyalog kurmaya çalışan sol (çoğu kez Stalinist) kesimlerde görülüyor. Burada da siyasal İslam’ın ABD ve İsrail karşıtı (çoğu kez Yahudi düşmanlığına varan) kesimleri, Irak, Lübnan, Filistin sorunları bağlamında, bu sorunlara gerçek çözümler üretme kapasiteleri hiç göz önüne alınamadan, ittifak nesneleri olarak görülüyor. Böylece burada, siyasal İslam’ın bu kesimlerine atfedilen anti- emperyalizmin, dini (farklı bir hakikat rejimi), zaman zaman ırkçı özellikleri görülmezden geliniyor. Siyasal İslam’ın radikal kesiminin tepkileri, solun bu kesimlerinde, içeriğine bakılmadan anti-emperyalist olarak tanımlanıyor ve destekleniyor, bunlarla siyasal ittifaklar aranıyor. Halbuki sol açısından emperyalizm, salt bir “yabancı” iktidarı değil, kapitalizmin ürünü olan bir “yabancı” iktidarı, sermayenin mekan düzenleme sürecinin siyasi ekonomik ifadesidir. Anti-kapitalizm, sol acısından bağlamda, hem “yabancı” iktidarına, hem kapitalizmin bunu getiren özelliklerine karşı ama en temelde, özgürlükler adına yürütülen mücadeledir.
Anti-emperyalizmin bu özelliğini gözden kaçıran, hatta zaman zaman batı-doğu ikilemi gibi Oryantalist bir söyleme boyun eğen, solun bu kesimi, özünde solun projesine en radikal biçimde karşı olan bir kesimle, sol arasında, bir diyalog alanı açıyor.
Siyasal İslam’ın farklı kesimleriyle kurulan bu ilişkiler, Gramsci’nin “trasformizmo” ve “moleküler özümseme” olarak tanımladığı süreçleri hızlandırıyor siyasal İslam’ın (bu tarihsel anda, ABD emperyalizmiyle birlikte çalışan ve neo-liberal projeyi benimseyen bir hareketin) gelişmesine karşı direniş olanaklarını hızla zayıflatıyor.
Solun, hem liberal eğilimden, hem de Stalinist popülist gelenekten “teorik” olarak uzak bir kesiminin siyasal İslam’la diyaloguna gelince, bu doğrudan değil bir seri dolayımdan geçerek kurulan bir diyalog.
Bu kesim, siyasal İslam’ı AKP’ye indirgiyor, egemen sınıfların özgürlük mücadelesi karşısında oluşturduğu tehdide karşı mücadele etmemeyi seçiyor. Buna karşılık AKP hükümetinin devletin parçası olduğunu, ABD ile organik ilişkilerini, ve ülkedeki sınıflar matrisinde egemen kesimi oluşturan “oligarşinin” iktidarının ifadesi olmaya devam ettiğini görmezden geliyor, böylece AKP’nin Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Ermeni sorununu çözme, AB üyeliğini gerçekleştirme, toplumu demokratikleştirme vaatlerini ciddiye alıyor, dahası bu talepleri, vaatleri ve “çözüm olasılıklarını”, sınıfsal dengelerin, bölgesel jeopolitik süreçlerin belirlediği dinamikler olarak görmek yerine, AKP’nin kimi özelliklerinden kaynaklandıklarına inanıyor. Bunlarla AKP’nin neo-liberal politikalarıyla, ABD inisiyatifine bağımlılığıyla, “Yeni-Osmanlılık” projesiyle, demokratikleştirme vaatlerinin uyumsuzluğunu, emekçi sınıfların ekonomik ve kültürel kazanımlarına verdiği zararı görmezden geliyor, ya da gündemin ikinci maddesi olarak kabul ediyorlar. Buna karşılık, salt baskı organlarına indirgenmiş bir devlet aygıtı hayal ederek, buna karşı savaşa öncelik veriyor, hatta, emperyalizme karşı her türlü tepkiyi milliyetçilik, faşizm olarak mahkum ederek, AKP ile laik gelenek (ulusal proje), emperyalizmle ülkedeki emekçi sınıfların çıkarları arasındaki çatışmada, Mao’nun bir ifadesini kullanırsak objektif olarak, AKP’nin yanında yer almış oluyor…
Friday, January 18, 2008
Avrupa Birliği üyeliğini unutun! Avrupa’yla savaşmaya hazır olun!
Avrupa Birliği üyeliğini unutun! Avrupa’yla savaşmaya hazır olun! En azından şu “uygarlıklar çatışması/ittifakı” söylemi devam ettiği müddetçe. AKP hükümeti de bu oyunu oynamaya devam ettikçe...
Bu söylem insanlığı birleştirmeyi değil bölmeyi amaçlıyor. Nicholas Sarkozy Riyad’daki konuşmasından paradigmayı çok açık bir biçimde ortaya koydu: “Büyük bir tarihsel mirası, kültürel mirası en önemlisi bir uygarlık mirasını korumak zorundayım. Ve ben kökünde din olmayan bir ülke, kültür, uygarlık bilmiyorum. Tanrı insana hizmet etmez onu özgürleştirir..." (Le Monde, 17/01/08).
Öyleyse Türkiye ve Avrupa farklı dinlere sahip olduklarına göre, farklı uygarlıklara ait olmak durumundalar, tarih boyunca rekabet etmiş, savaşmış birbirlerinin kanını akıtmış iki “uygarlığa”.... Kökünde din, yani değişmez bir şey olduğuna göre, bu iki uygarlığın “zamanın sonuna” kadar ayrı ve karşı karşıya kalması, her birinin ötekini, en yüce boyutta karşıtı ve tehdit olarak görmeye devam etmesi kaçınılmaz... Hıristiyanlara için Müslümanlar İsa’nın tanrı olduğunu yadsıyan insanlardır, yani cehennemlik! Müslümanlar için Hıristiyanlar son peygamberin mesajını yadsıyan insanlar, yani cehennemlik!
Sarkozy’ye dönersek, o “büyük uygarlık mirasını” korumanın yolu nereden geçiyor dersiniz? “Öteki”nin sulandırıcı, değiştirici etkisinden değil mi? Müslümanlar da zaten, yüz yıldır içinde oldukları yoksulluğu, iktidarsızlığı, “Öteki” uygarlığın dejenere edici etkilerine bağlamıyorlar mı?
(.............)
(Cumhuriyet,16/01/08)
“Medeniyetler ittifakı”, çatışması, tuzağı…
“Başbakan Erdoğan, Medeniyetler İttifakı 1. Forumu'na katılmak üzere İspanya'ya gitti”, haberi, aklıma “bu ittifak, kime karşı?” sorusunu, “kasapla koyunun ittifakı” imajını getirdi. Bu imaj, abartılı gelebilir ama, biraz yakından bakarsanız gerçeklikten çok uzak olmadığını da görebilirsiniz..
“Uygarlık” masum bir kavram değil
Huntington’un “Uygarlıklar çatışması” tezini bir kez daha eleştirmek istemiyorum. İlgilenenler için Edward Said’in eleştirilerini, (The Nation, 22/10/2001), Robert Kagan ile Amaratya Sen’in tartışmalarını, (Slate, 25/05/26), Prof. Kongar’ın Cumhuriyet’teki, Dei Welt’in Editörü Josef Joffe’nin Middle East Strategy at Harvard sitesinde 10 Ocakta yayımlanan yazısını önerebilirim. Ben, bu tezin kaynağına, anlamına, sonuçlarına değinmekle yetineceğim. Başbakanın bir numaralı dış politika danışmanının o ünlü “stratejik derinliği” Huntington’un, bu kitaptaki, Türkiye Cumhuriyetine ilişkin teziyle kazdığını da anımsayarak.
“Uygarlık”, Huntington’un da değindiği gibi, 18. yüzyılda, Avrupa’da, “Aydınlanma” ile birlikte doğan bir kavram. Biri açık diğeri örtülü iki amaca yönelik olduğu söylenebilir. Birincisi Avrupa’nın kendini, dünyanın geri kalanı karşısında, daha “üstün”, “gelişmiş” bir toplum olarak tanımlamasıyla ilgili. “Uygarlık” kavramı, Atina’nın Persler karşısında Isparta’yı desteklemesinin mantığından hareketle, esas olarak, dil, ırk ve din birliğine dayandırılıyor. İkincisi, Avrupa, böylece kendine, “uygar” olmayan yerlere müdahale etmek (sömürgeleştirmek) için ideolojik gerekçe yaratıyordu: “Mission civilatrice”, “beyaz adamın yükü” vb… “Irk birliği” fantezisi de daha baştan kavramın içinde olduğundan, böyle sınırlı, tüm insanlığın hikayesini, uzun tarihsel karşılıklı etkileşim sürecini, göz önüne almayan bir “uygarlık” tanımı da, kolaylıkla “üstün ırk” varsayımını doğurabilecekti. Bu “uygarlık” kavramı daha baştan “emperyalist ve ırkçı” bir içerikle doğdu.
“Uygarlıklar çatışması” tezi de, tarihsel koşulların, “soğuk savaş sonrasının”, ABD hegemonyasının “yumuşak (ideolojik, kültürel kapasitesinin) gücünün” zayıfladığı bir dönemin ürünü. ABD’nin, hegemonyacı bir ülke olarak, “soğuk savaş” boyunca, yönlendirdiği ülkeler grubu üzerindeki (“Batı bloğu”) etkisi zayıflıyor, “tek kutuplu” dünya projesini benimsetemiyordu. Zizek’in, Hegel’e göndermeyle, işaret ettiği gibi, gerçekliğe ilişkin yapılan tanımlama, tanımlayanın ona müdahale edebilme olasılığını de belirler. ABD’nin de zayıflayan etkisini restore edebilmek için, dünyayı, ABD liderliğindeki ülkeler ve diğerleri olarak yeniden tanımlaması, bu tanımı, diğer ülkelere de kabul ettirmesi gerekecekti…
Bu bağlamda karşımıza üç kavram çıktı. “Tarihin sonu”, “Küreselleşme”, “Uygarlıklar çatışması”. İlk ikisi, gerçekliği, ABD’nin ekonomik ve siyasi modelini (liberal demokrasi ve serbest piyasa) egemen kılacak biçimde tanımlarken, “uygarlıklar çatışması”, “Batı (ABD ve Avrupa- hatta Hıristiyan dünyası) ve geriye kalan herkes (West and the rest) kamplaşması için gereken siyasi koşulları sağlayabilecek özelliklere sahipti.
“Uygarlıklar çatışması”
Bu kavramları benimseyenler, ister istemez, ABD hegemonyasının etki alanına girdiler. Halbuki, Edward Said’in, Oriantalism kitabıyla başlattığı tartışmaların zemininde, Ortadoğu’da entelijensiyenin, siyasetçilerin bu kavramlara en azından kuşkuyla yaklaşması beklenirdi. Aksine, “uygarlıklar çatışması” tezi, “uygarlık”, el çabukluğu marifet dine indirgendiğinden, siyasal İslam’ın liderliği tarafından hemen kabul edildi. Batı ilk kez onları da bir uygarlık (eşit olmasa bile var olan bir uygarlık) olarak kabul ediyordu ya… Gerisi önemli değildi…
Dikkatle bakınca, bu kesimin çok da “saf” olmadığı, belli amaçlar doğrultusunda “şeytanla” “çok zekice”(!) bir iş birliğini kabul ettiklerine inandığı, diğer bir değişle “zokayı” bile bile yuttuğu görülür. ABD ve Avrupa’da dış politika seçkinlerinin, bu “uyumlu” yaklaşıma, “uygarlıklar ittifakı” kavramıyla cevap vermeleriyse bu “ince hesabın” dikkatlerden kaçmadığını gösteriyor.
Peki kime karşı bu “ittifak”? Huntington’un tezini (Popper'ci “reddedilebilirlik koşulu”ndan hareketle) yanlışlayan iki olgu var: Türkiye Cumhuriyeti ve “ulusal proje”. Huntington açısından “uygarlığı” tanımlayan, din, ırk ve dil ölçütleri söz konusu olduğunda, laiklik, Arap olmamak ve Türkçe, Türkiye’yi, Müslüman, Araplarla aynı “uygarlığa” sokmayı olanaksızlaştırıyordu. “Ulusal proje” ise ulusların varlığına işaret ederek “uygarlık” tanımını istikrarsız kılıyordu.
Huntington da teorisinin boğazına kaçan bu iki “kılçığı”, bir ad hoc hipotezle, “sapma” diyerek çıkarmaya çalışıyor. Ama, “teorinin boğazındaki bu iki “kılçık” da bize “ittifakın” aslında kime karşı tasarlandığını gösteriyor. İttifak, Ortadoğu’da moderniteye ve “ulusal proje” peşinde koşan seküler rejim ve akımlara karşı… Bölgenin, uluslararası sermayenin, ABD siyasi makinesinin açık avlanma alanına dönüştürülmesini amaçlıyor. Siyasal İslam’ın da bu ittifak sayesinde, bölgenin tek siyasi taşeronu olmayı, “koyunları” emperyalizm adına gütmeyi” amaçladığı da çok açık. Şeytanla ittifak daha baştan şeytana biat etmeyi gerektiriyor. Siyasi iktidar ve servet “hakikate” kulluktan çok daha önemli ne de olsa…
Bu söylem insanlığı birleştirmeyi değil bölmeyi amaçlıyor. Nicholas Sarkozy Riyad’daki konuşmasından paradigmayı çok açık bir biçimde ortaya koydu: “Büyük bir tarihsel mirası, kültürel mirası en önemlisi bir uygarlık mirasını korumak zorundayım. Ve ben kökünde din olmayan bir ülke, kültür, uygarlık bilmiyorum. Tanrı insana hizmet etmez onu özgürleştirir..." (Le Monde, 17/01/08).
Öyleyse Türkiye ve Avrupa farklı dinlere sahip olduklarına göre, farklı uygarlıklara ait olmak durumundalar, tarih boyunca rekabet etmiş, savaşmış birbirlerinin kanını akıtmış iki “uygarlığa”.... Kökünde din, yani değişmez bir şey olduğuna göre, bu iki uygarlığın “zamanın sonuna” kadar ayrı ve karşı karşıya kalması, her birinin ötekini, en yüce boyutta karşıtı ve tehdit olarak görmeye devam etmesi kaçınılmaz... Hıristiyanlara için Müslümanlar İsa’nın tanrı olduğunu yadsıyan insanlardır, yani cehennemlik! Müslümanlar için Hıristiyanlar son peygamberin mesajını yadsıyan insanlar, yani cehennemlik!
Sarkozy’ye dönersek, o “büyük uygarlık mirasını” korumanın yolu nereden geçiyor dersiniz? “Öteki”nin sulandırıcı, değiştirici etkisinden değil mi? Müslümanlar da zaten, yüz yıldır içinde oldukları yoksulluğu, iktidarsızlığı, “Öteki” uygarlığın dejenere edici etkilerine bağlamıyorlar mı?
(.............)
(Cumhuriyet,16/01/08)
“Medeniyetler ittifakı”, çatışması, tuzağı…
“Başbakan Erdoğan, Medeniyetler İttifakı 1. Forumu'na katılmak üzere İspanya'ya gitti”, haberi, aklıma “bu ittifak, kime karşı?” sorusunu, “kasapla koyunun ittifakı” imajını getirdi. Bu imaj, abartılı gelebilir ama, biraz yakından bakarsanız gerçeklikten çok uzak olmadığını da görebilirsiniz..
“Uygarlık” masum bir kavram değil
Huntington’un “Uygarlıklar çatışması” tezini bir kez daha eleştirmek istemiyorum. İlgilenenler için Edward Said’in eleştirilerini, (The Nation, 22/10/2001), Robert Kagan ile Amaratya Sen’in tartışmalarını, (Slate, 25/05/26), Prof. Kongar’ın Cumhuriyet’teki, Dei Welt’in Editörü Josef Joffe’nin Middle East Strategy at Harvard sitesinde 10 Ocakta yayımlanan yazısını önerebilirim. Ben, bu tezin kaynağına, anlamına, sonuçlarına değinmekle yetineceğim. Başbakanın bir numaralı dış politika danışmanının o ünlü “stratejik derinliği” Huntington’un, bu kitaptaki, Türkiye Cumhuriyetine ilişkin teziyle kazdığını da anımsayarak.
“Uygarlık”, Huntington’un da değindiği gibi, 18. yüzyılda, Avrupa’da, “Aydınlanma” ile birlikte doğan bir kavram. Biri açık diğeri örtülü iki amaca yönelik olduğu söylenebilir. Birincisi Avrupa’nın kendini, dünyanın geri kalanı karşısında, daha “üstün”, “gelişmiş” bir toplum olarak tanımlamasıyla ilgili. “Uygarlık” kavramı, Atina’nın Persler karşısında Isparta’yı desteklemesinin mantığından hareketle, esas olarak, dil, ırk ve din birliğine dayandırılıyor. İkincisi, Avrupa, böylece kendine, “uygar” olmayan yerlere müdahale etmek (sömürgeleştirmek) için ideolojik gerekçe yaratıyordu: “Mission civilatrice”, “beyaz adamın yükü” vb… “Irk birliği” fantezisi de daha baştan kavramın içinde olduğundan, böyle sınırlı, tüm insanlığın hikayesini, uzun tarihsel karşılıklı etkileşim sürecini, göz önüne almayan bir “uygarlık” tanımı da, kolaylıkla “üstün ırk” varsayımını doğurabilecekti. Bu “uygarlık” kavramı daha baştan “emperyalist ve ırkçı” bir içerikle doğdu.
“Uygarlıklar çatışması” tezi de, tarihsel koşulların, “soğuk savaş sonrasının”, ABD hegemonyasının “yumuşak (ideolojik, kültürel kapasitesinin) gücünün” zayıfladığı bir dönemin ürünü. ABD’nin, hegemonyacı bir ülke olarak, “soğuk savaş” boyunca, yönlendirdiği ülkeler grubu üzerindeki (“Batı bloğu”) etkisi zayıflıyor, “tek kutuplu” dünya projesini benimsetemiyordu. Zizek’in, Hegel’e göndermeyle, işaret ettiği gibi, gerçekliğe ilişkin yapılan tanımlama, tanımlayanın ona müdahale edebilme olasılığını de belirler. ABD’nin de zayıflayan etkisini restore edebilmek için, dünyayı, ABD liderliğindeki ülkeler ve diğerleri olarak yeniden tanımlaması, bu tanımı, diğer ülkelere de kabul ettirmesi gerekecekti…
Bu bağlamda karşımıza üç kavram çıktı. “Tarihin sonu”, “Küreselleşme”, “Uygarlıklar çatışması”. İlk ikisi, gerçekliği, ABD’nin ekonomik ve siyasi modelini (liberal demokrasi ve serbest piyasa) egemen kılacak biçimde tanımlarken, “uygarlıklar çatışması”, “Batı (ABD ve Avrupa- hatta Hıristiyan dünyası) ve geriye kalan herkes (West and the rest) kamplaşması için gereken siyasi koşulları sağlayabilecek özelliklere sahipti.
“Uygarlıklar çatışması”
Bu kavramları benimseyenler, ister istemez, ABD hegemonyasının etki alanına girdiler. Halbuki, Edward Said’in, Oriantalism kitabıyla başlattığı tartışmaların zemininde, Ortadoğu’da entelijensiyenin, siyasetçilerin bu kavramlara en azından kuşkuyla yaklaşması beklenirdi. Aksine, “uygarlıklar çatışması” tezi, “uygarlık”, el çabukluğu marifet dine indirgendiğinden, siyasal İslam’ın liderliği tarafından hemen kabul edildi. Batı ilk kez onları da bir uygarlık (eşit olmasa bile var olan bir uygarlık) olarak kabul ediyordu ya… Gerisi önemli değildi…
Dikkatle bakınca, bu kesimin çok da “saf” olmadığı, belli amaçlar doğrultusunda “şeytanla” “çok zekice”(!) bir iş birliğini kabul ettiklerine inandığı, diğer bir değişle “zokayı” bile bile yuttuğu görülür. ABD ve Avrupa’da dış politika seçkinlerinin, bu “uyumlu” yaklaşıma, “uygarlıklar ittifakı” kavramıyla cevap vermeleriyse bu “ince hesabın” dikkatlerden kaçmadığını gösteriyor.
Peki kime karşı bu “ittifak”? Huntington’un tezini (Popper'ci “reddedilebilirlik koşulu”ndan hareketle) yanlışlayan iki olgu var: Türkiye Cumhuriyeti ve “ulusal proje”. Huntington açısından “uygarlığı” tanımlayan, din, ırk ve dil ölçütleri söz konusu olduğunda, laiklik, Arap olmamak ve Türkçe, Türkiye’yi, Müslüman, Araplarla aynı “uygarlığa” sokmayı olanaksızlaştırıyordu. “Ulusal proje” ise ulusların varlığına işaret ederek “uygarlık” tanımını istikrarsız kılıyordu.
Huntington da teorisinin boğazına kaçan bu iki “kılçığı”, bir ad hoc hipotezle, “sapma” diyerek çıkarmaya çalışıyor. Ama, “teorinin boğazındaki bu iki “kılçık” da bize “ittifakın” aslında kime karşı tasarlandığını gösteriyor. İttifak, Ortadoğu’da moderniteye ve “ulusal proje” peşinde koşan seküler rejim ve akımlara karşı… Bölgenin, uluslararası sermayenin, ABD siyasi makinesinin açık avlanma alanına dönüştürülmesini amaçlıyor. Siyasal İslam’ın da bu ittifak sayesinde, bölgenin tek siyasi taşeronu olmayı, “koyunları” emperyalizm adına gütmeyi” amaçladığı da çok açık. Şeytanla ittifak daha baştan şeytana biat etmeyi gerektiriyor. Siyasi iktidar ve servet “hakikate” kulluktan çok daha önemli ne de olsa…
Tuesday, January 15, 2008
60 Yıldır Kayıp 450 Makara filmlik Kuran fotoğrafları arşivi bulundu
60 yıldır kayıp olduğu sanılan 450 makara filmlik Kuran arşivi bulundu. Yüzlerce yıllık eski Kuranların fotoğraflarını içeren arşivin içindeki bilgiler, çok hasas tartışmalar yaratmaya aday...
İslamiyet’in kuruluş anlarına ait en önemli öykülerden biri “putların yıkılması”na ilişkindir. Bu kurucu jest, isteyenin istediği tanrıya tapınma özgürlüğünü şiddetle sona erdirir. Diğer bir değişle yüceye ilişkin görüş ayrılıklarından, dolayısıyla, iç tartışmalardan, dış eleştirilerden, patolojik ölçülerde korkunun, farklı yaşam biçimlerine karşı hoşgörü yokluğunun, Müslümanlığın genetik kodlarına işlenmiş olduğu söylenebilir.
“Tüm dinler böyledir”, diyebilirsiniz haklı olarak. Doğru saflık, mükemmellik varsayımı salt İslam’a ait bir özellik değil. Ancak İslam’ın çok önemli bir özelliği var. Tanrının mesajı bir elçinin ağzından, yaşam tarzından ya da eylemlerinden çıkarsanmaz İslam’da. Çıkarsanmasına gerek de yoktur. Mesajın tamamı, bizzat tanrı tarafından, bir melek aracılığıyla o ana kadar okuma yazma bilmeyen Peygambere dikte ettirilmiştir. Öyleyse bu indirilen metinleri içeren kitap, tanrının sözüdür. Mutlak, yüce, mükemmelliğinden “kuşku duyulamaz” bir söz. Değiştirilmesi, zamana uyarlanması, her hangi bir metin gibi insan aklının eleştirisine, çözümleme çabasına açılması söz konusu olamaz! Müslümanlar açısından, kitap mutlaktır, mükemmeldir, içeriği sabittir, tarihi yoktur, zaman dışıdır bütün zamanlar içindir.
Bu nedenle Müslümanlar, Kitaba yönelik bırakın eleştirileri, farklı okuma, hatta Arapça’dan başka bir dile çevirme çabaları karşısında bile büyük bir gerginlik, tedirginlik hatta kızgınlık duyarlar.
Şimdi yine böyle anlardan birindeyiz sanırım. Geçen hafta Wall Street Journal’da yayımlanan bir haber (“The Lost Archive”, 12/01/08) , 1930’larda Almanya’da Kuran’ın tarihini araştırmak amacıyla başlatılan bir proje kapsamında oluşmuş 450 makara filmin, sanıldığı gibi yangında kaybolmadığını 60 yıl sonra, tekrar ortaya çıktığını yazıyordu. Filmlerde, 7. yüzyıla kadar ulaşan bir zaman diliminde yazılmış çok sayıda kuran metinlerinin bir Leica makineyle çekilmiş fotoğrafları varmış.
Diğer bir değişle şimdi bu 1300 yıl boyunca yazılmış, okunmuş Kuran metinlerini karşılaştırarak, incelemek olanaklı. Sorun şurada ki, ya bu inceleme, ortaya 7.yüzyıldan bu yana değişen, evrimleşen kimi bölümleri farklı zamanlarda hatta farklı dillerde ve insanlar tarafından yazılmış, dolayısıyla bir tarihi olan bir metin çıkarırsa, ne olacak!
Tabii ki böyle bir sonuç şiddetle, sözcüğün tüm anlamlarında, eleştirilecek yadsınacak, kenara itilmeye çalışılacak. Ancak, 450 makara filmin gündeme, tüm dikkatlerin “uygarlıklar çatışması”, diyalogu bilmem nesi, özellikle de İslam’ın ılımlı olan yada olmayan versiyonlarının varlığı, hatta böyle bir ayımın olanaklı olup olmadığı üzerinde yoğunlaştığı bir dönemde geliyor olması son derecede önemli, bir o kadar da, İslam açısından da şanssız. Eğer bu 450 makara filmin içeriği çözüldükçe medya (küresel medya) ilgisini kaybetmez sonuçları aktarmaya, tartışma ortamı yaratmaya çalışırsa ne olacak?
Çalışmalar, Kuran’ın bir tarihinin olduğunu, güçlü kanıtlarla sergilerse, bu İsa’nın aslında çarmıha gerilmediğini, çoluk çocuğuyla yaşamaya devam ettiğini tarihsel belgelerle kanıtlamaya benzemeyecek mi? Dahası, Hıristiyanlığı kuran “olay” bizzat İsa’nın kendisi iken, İslam’ı kuran olay “kitabın ‘inmeye’ başlamasıdır”. Bu gün, İsa’nın tanrının oğlu olmadığını, yada olduğunu kanıtlamak olanaksız. Ama bir kez ele alındı mı Kuran’ın bir tarihi olduğunu, genel kabul gören metin analizi, dilbilim ve antropoloji yöntemleriyle kanıtlamak ya da yadsımak söz konusu olabilir. Kuranın bir tarihi olduğu tezi eğer yadsınabilirse, bu Müslümanlar açısından büyük bir zafer olur. Ama ya yadsınamazsa…
Denebilir ki ne olacak, Avrupa’da, İsa’ya ilişkin, varlığını, kutsallığını, “olayın” bizzat kendisini sorgulayan, araştırmalar, romanlar, TV dizileri, filmler (en son Da Vinci Code) yok mu? Var ama, Avrupa’da Aydınlanma ve Hümanizm geleneği de var: İnsan aklının her şeyi eleştirme hakkına, bireysel düşünce ve eylem özgürlüne sahip olduğunu kabul eden bir gelenek bu. Bu gelenek, Ateizmin, açıkça savunulabilir, inancın özel yaşama ait olduğunu, İncillerin sıradan metinler gibi irdelenebileceğini de kabul eder. Aydınlanma olayından sonra, din adamlarının kilisenin görevi bu tartışmalara katılmak ve kendi konumlarını, inançlarını savunmak, açıklamak, ateizmi ve diğer yaklaşımları tarihsel ve felsefi açıdan eleştirmek, böylece kamu oyu önünde var olmaya çalışmaktır, eskiden olduğu gibi muhalifleri, aykırıları, kiliseyi sorgulayanları (heretikleri, Ateistleri, cadıları vb…) engizisyona çekerek söylediklerini burunlarından getirmek, kanlarıyla canlarıyla ödettirerek susturmaya çalışmak değil.
İslam bu gelenekten yoksun. Tarih boyunca, özellikle eleştirel bilimsel yöntemden kuşku duymuş bir geleneğin egemenliği söz konusu. Bu gelenek Müslümanların dinlerini modern zamanların yöntemleriyle savunma, kendilerini koruyacak söylemleri geliştirme becerilerinin ve kapasitelerinin çok büyük ölçüde geri kalmasına neden oldu. İslam’ın içinde çok çaplı bir felsefe ve din bilimi kültürü geleneği bu alanlarda güçlü düşünürleri var. Ama bu düşünürler bu güne kadar Kitabı modern zamanların rasyonel eleştirilerine karşı savunacak ne cesareti ne de beceriyi sergileyemediler, büyük olasılıkla bu işe uygun silah (kılıç ve bombayı kast etmiyorum) ve yöntemlerden yoksunlar.
Gerginlik, eleştirileri görmezden gelmek, yada Batı’nın komplosu olarak görüp (ki olabilir de- ama bu cevap verme zorunluluğunu ortadan kaldırmaz) tartışılmasın engellemeye çalışmak da bundan kaynaklanıyor. Ancak 21. yüzyılda, bilginin bu kadar büyük bir hızla yayıldığı bir dünyada, eleştirilerden, tartışmadan kaçmaya çalışmanın bir anlamı yok, olanaklı da değil. Kolları sıvayıp insanlığa çok zengin bir felsefi, antropolojik ve teleolojik katkı yapmanın, derin tarihsel kültürel mirası onurla sergilemenin tam sırası.
İslamiyet’in kuruluş anlarına ait en önemli öykülerden biri “putların yıkılması”na ilişkindir. Bu kurucu jest, isteyenin istediği tanrıya tapınma özgürlüğünü şiddetle sona erdirir. Diğer bir değişle yüceye ilişkin görüş ayrılıklarından, dolayısıyla, iç tartışmalardan, dış eleştirilerden, patolojik ölçülerde korkunun, farklı yaşam biçimlerine karşı hoşgörü yokluğunun, Müslümanlığın genetik kodlarına işlenmiş olduğu söylenebilir.
“Tüm dinler böyledir”, diyebilirsiniz haklı olarak. Doğru saflık, mükemmellik varsayımı salt İslam’a ait bir özellik değil. Ancak İslam’ın çok önemli bir özelliği var. Tanrının mesajı bir elçinin ağzından, yaşam tarzından ya da eylemlerinden çıkarsanmaz İslam’da. Çıkarsanmasına gerek de yoktur. Mesajın tamamı, bizzat tanrı tarafından, bir melek aracılığıyla o ana kadar okuma yazma bilmeyen Peygambere dikte ettirilmiştir. Öyleyse bu indirilen metinleri içeren kitap, tanrının sözüdür. Mutlak, yüce, mükemmelliğinden “kuşku duyulamaz” bir söz. Değiştirilmesi, zamana uyarlanması, her hangi bir metin gibi insan aklının eleştirisine, çözümleme çabasına açılması söz konusu olamaz! Müslümanlar açısından, kitap mutlaktır, mükemmeldir, içeriği sabittir, tarihi yoktur, zaman dışıdır bütün zamanlar içindir.
Bu nedenle Müslümanlar, Kitaba yönelik bırakın eleştirileri, farklı okuma, hatta Arapça’dan başka bir dile çevirme çabaları karşısında bile büyük bir gerginlik, tedirginlik hatta kızgınlık duyarlar.
Şimdi yine böyle anlardan birindeyiz sanırım. Geçen hafta Wall Street Journal’da yayımlanan bir haber (“The Lost Archive”, 12/01/08) , 1930’larda Almanya’da Kuran’ın tarihini araştırmak amacıyla başlatılan bir proje kapsamında oluşmuş 450 makara filmin, sanıldığı gibi yangında kaybolmadığını 60 yıl sonra, tekrar ortaya çıktığını yazıyordu. Filmlerde, 7. yüzyıla kadar ulaşan bir zaman diliminde yazılmış çok sayıda kuran metinlerinin bir Leica makineyle çekilmiş fotoğrafları varmış.
Diğer bir değişle şimdi bu 1300 yıl boyunca yazılmış, okunmuş Kuran metinlerini karşılaştırarak, incelemek olanaklı. Sorun şurada ki, ya bu inceleme, ortaya 7.yüzyıldan bu yana değişen, evrimleşen kimi bölümleri farklı zamanlarda hatta farklı dillerde ve insanlar tarafından yazılmış, dolayısıyla bir tarihi olan bir metin çıkarırsa, ne olacak!
Tabii ki böyle bir sonuç şiddetle, sözcüğün tüm anlamlarında, eleştirilecek yadsınacak, kenara itilmeye çalışılacak. Ancak, 450 makara filmin gündeme, tüm dikkatlerin “uygarlıklar çatışması”, diyalogu bilmem nesi, özellikle de İslam’ın ılımlı olan yada olmayan versiyonlarının varlığı, hatta böyle bir ayımın olanaklı olup olmadığı üzerinde yoğunlaştığı bir dönemde geliyor olması son derecede önemli, bir o kadar da, İslam açısından da şanssız. Eğer bu 450 makara filmin içeriği çözüldükçe medya (küresel medya) ilgisini kaybetmez sonuçları aktarmaya, tartışma ortamı yaratmaya çalışırsa ne olacak?
Çalışmalar, Kuran’ın bir tarihinin olduğunu, güçlü kanıtlarla sergilerse, bu İsa’nın aslında çarmıha gerilmediğini, çoluk çocuğuyla yaşamaya devam ettiğini tarihsel belgelerle kanıtlamaya benzemeyecek mi? Dahası, Hıristiyanlığı kuran “olay” bizzat İsa’nın kendisi iken, İslam’ı kuran olay “kitabın ‘inmeye’ başlamasıdır”. Bu gün, İsa’nın tanrının oğlu olmadığını, yada olduğunu kanıtlamak olanaksız. Ama bir kez ele alındı mı Kuran’ın bir tarihi olduğunu, genel kabul gören metin analizi, dilbilim ve antropoloji yöntemleriyle kanıtlamak ya da yadsımak söz konusu olabilir. Kuranın bir tarihi olduğu tezi eğer yadsınabilirse, bu Müslümanlar açısından büyük bir zafer olur. Ama ya yadsınamazsa…
Denebilir ki ne olacak, Avrupa’da, İsa’ya ilişkin, varlığını, kutsallığını, “olayın” bizzat kendisini sorgulayan, araştırmalar, romanlar, TV dizileri, filmler (en son Da Vinci Code) yok mu? Var ama, Avrupa’da Aydınlanma ve Hümanizm geleneği de var: İnsan aklının her şeyi eleştirme hakkına, bireysel düşünce ve eylem özgürlüne sahip olduğunu kabul eden bir gelenek bu. Bu gelenek, Ateizmin, açıkça savunulabilir, inancın özel yaşama ait olduğunu, İncillerin sıradan metinler gibi irdelenebileceğini de kabul eder. Aydınlanma olayından sonra, din adamlarının kilisenin görevi bu tartışmalara katılmak ve kendi konumlarını, inançlarını savunmak, açıklamak, ateizmi ve diğer yaklaşımları tarihsel ve felsefi açıdan eleştirmek, böylece kamu oyu önünde var olmaya çalışmaktır, eskiden olduğu gibi muhalifleri, aykırıları, kiliseyi sorgulayanları (heretikleri, Ateistleri, cadıları vb…) engizisyona çekerek söylediklerini burunlarından getirmek, kanlarıyla canlarıyla ödettirerek susturmaya çalışmak değil.
İslam bu gelenekten yoksun. Tarih boyunca, özellikle eleştirel bilimsel yöntemden kuşku duymuş bir geleneğin egemenliği söz konusu. Bu gelenek Müslümanların dinlerini modern zamanların yöntemleriyle savunma, kendilerini koruyacak söylemleri geliştirme becerilerinin ve kapasitelerinin çok büyük ölçüde geri kalmasına neden oldu. İslam’ın içinde çok çaplı bir felsefe ve din bilimi kültürü geleneği bu alanlarda güçlü düşünürleri var. Ama bu düşünürler bu güne kadar Kitabı modern zamanların rasyonel eleştirilerine karşı savunacak ne cesareti ne de beceriyi sergileyemediler, büyük olasılıkla bu işe uygun silah (kılıç ve bombayı kast etmiyorum) ve yöntemlerden yoksunlar.
Gerginlik, eleştirileri görmezden gelmek, yada Batı’nın komplosu olarak görüp (ki olabilir de- ama bu cevap verme zorunluluğunu ortadan kaldırmaz) tartışılmasın engellemeye çalışmak da bundan kaynaklanıyor. Ancak 21. yüzyılda, bilginin bu kadar büyük bir hızla yayıldığı bir dünyada, eleştirilerden, tartışmadan kaçmaya çalışmanın bir anlamı yok, olanaklı da değil. Kolları sıvayıp insanlığa çok zengin bir felsefi, antropolojik ve teleolojik katkı yapmanın, derin tarihsel kültürel mirası onurla sergilemenin tam sırası.
Liberal entelijansiyanın işi zorlaşıyor
“Başbakan Erdoğan, resmi davetli olarak gittiği İspanya’da düzenlediği basın toplantısında gazetecilerin İslam ve türban konularındaki sorularını yanıtladı.
“Mesela son zamanlarda Ilımlı İslam diye bir ifade kullanılıyor. Bu da çok yanlıştır. Yani ne adına kullanılıyor kim adına kullanılıyor? İslam İslamdır."
“Basın toplantısında üniversitelerdeki türban yasağına da değinen Erdoğan, başını örtenlere “başörtüsünü siyasi simge olarak kullanıyorsun" şeklinde baskılar yapıldığını söyledi. Erdoğan, “Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bir siyasi simge olarak takmayı suç kabul edebilir misiniz?”
(Gazeteler)
Başbakana katılmamak elde değil. Tabii ki ılımlı İslam olmaz. İslam İslamdır. Tamam da bu hangi İslamdır. Vahabi İslam’ı mı, Şii İslam’ı mı? Yada belki şunu söylüyor Başbakan. Kitapta ne varsa, hakikat o dur! Bence de doğrusu budur. Eğer Kitabın Allah’ın sözü olduğunu kabul ediyorsanız, onu yorumlamak, günün koşullarına uyarlamaya çalışmak, çelişkilerini sorgulamak size düşmez.
Tabii tüm bunlar, piyasa mekanizması dışında, kendi bencil varlıklarının ötesinde her hangi bir aşkın ideale inanmakta zorluk çeken liberal entelijansiya için tatsız haberler. Şimdi, ılımlı-radikal İslam ayrımını Başbakana rağmen savunmaya devam etmek gibi bir abuklukla karşı karşıyalar.
Başbakan’ın türban için söyledikleri de bence doğru. Türban bir siyasi simge olarak takılıyor olsa bile suç olarak kabul edilmemelidir. Şimdi de zaten edilmiyor. Yalnızca insanları dini kimlikleri, cinsiyetleri, cinsel eğilimleri, etnik kökenleri karşısında kör olması gereken, onları salt soyut vatandaş kimliği içinde görerek eşit hizmet vermesi gereken devletin kamusal alanlarında takılması yasak o kadar.
Liberal entelijansiyanın bu konuda da işi zorlaştı. Bu güne kadar türbanı, depolitize edilmiş bir insan hakları kavramı bağlamında savunuyorlardı. Başbakan, gerçeği açıkladıktan, türban sorununun gerçek anlamı ortaya, bizzat sorunu yaratanlar tarafından dökülünce, şimdi ne yapacaklar?
“Mesela son zamanlarda Ilımlı İslam diye bir ifade kullanılıyor. Bu da çok yanlıştır. Yani ne adına kullanılıyor kim adına kullanılıyor? İslam İslamdır."
“Basın toplantısında üniversitelerdeki türban yasağına da değinen Erdoğan, başını örtenlere “başörtüsünü siyasi simge olarak kullanıyorsun" şeklinde baskılar yapıldığını söyledi. Erdoğan, “Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bir siyasi simge olarak takmayı suç kabul edebilir misiniz?”
(Gazeteler)
Başbakana katılmamak elde değil. Tabii ki ılımlı İslam olmaz. İslam İslamdır. Tamam da bu hangi İslamdır. Vahabi İslam’ı mı, Şii İslam’ı mı? Yada belki şunu söylüyor Başbakan. Kitapta ne varsa, hakikat o dur! Bence de doğrusu budur. Eğer Kitabın Allah’ın sözü olduğunu kabul ediyorsanız, onu yorumlamak, günün koşullarına uyarlamaya çalışmak, çelişkilerini sorgulamak size düşmez.
Tabii tüm bunlar, piyasa mekanizması dışında, kendi bencil varlıklarının ötesinde her hangi bir aşkın ideale inanmakta zorluk çeken liberal entelijansiya için tatsız haberler. Şimdi, ılımlı-radikal İslam ayrımını Başbakana rağmen savunmaya devam etmek gibi bir abuklukla karşı karşıyalar.
Başbakan’ın türban için söyledikleri de bence doğru. Türban bir siyasi simge olarak takılıyor olsa bile suç olarak kabul edilmemelidir. Şimdi de zaten edilmiyor. Yalnızca insanları dini kimlikleri, cinsiyetleri, cinsel eğilimleri, etnik kökenleri karşısında kör olması gereken, onları salt soyut vatandaş kimliği içinde görerek eşit hizmet vermesi gereken devletin kamusal alanlarında takılması yasak o kadar.
Liberal entelijansiyanın bu konuda da işi zorlaştı. Bu güne kadar türbanı, depolitize edilmiş bir insan hakları kavramı bağlamında savunuyorlardı. Başbakan, gerçeği açıkladıktan, türban sorununun gerçek anlamı ortaya, bizzat sorunu yaratanlar tarafından dökülünce, şimdi ne yapacaklar?
Monday, January 07, 2008
Karşıtların Buluştuğu Yerdeki '[Ö]teki'
Bu eski yazımı bloga “çok kültürlülük/kimlik siyaseti” konusuna yeniden dönmeyi amaçladığım için, hazırlık olması amacıyla koyuyorum. (Cumhuriyet 31.01.2007
Bir taraftan Türkiye’nin önde gelen “kamusal aydınlarından” birinin faşist bir suikastla öldürülmesini anlamlandırmaya çalışıyoruz; diğer taraftan, bankaların satılması, petrol yasası derken ülkenin sömürgeleştirilmekte olup olmadığını… Daha da kötü günlerin gelmesini bekleyerek…
Bu “durum” içinde, birbirine “karşıt” iki eğilim var. Birincisi, “bağımsız”, kendi kaderini kendi ellerine almış bir Türkiye isteyenler. Bunlar etnik ayrılıkçılıktan, yabancı sermayenin artan etkinliğinden yakınıyor, ülkenin sömürgeleştiriliyor olmasından, bölünmesinden korkuyor. İkincisi, daha fazla demokratikleşme istiyor. Etnik farklılıklardan, cinsel tercihlere, dini yaşam tarzlarına kadar “bireysel özgürlüklerin” bastırıldığından yakınıyor. Biricisi ikincisini suçluyor, ikincisi de birincisini. Ama her ikisi de, amaçlarına ekonomik ilişkilerin rolünü sorgulamadan ulaşmaya çalıştıklarından, “amaçladıkları şey” bir “imkansızlık” olmaktan öte, verili durumu destekleyen bir “fanteziye” dönüşüyor.
“Şey” ve “ilişki”
Bağımsız, kendi kaderini eline almış bir Türkiye isteyenlerin göz ardı ettikleri gerçek şu: Bağımsızlığın ortadan kalkmasına neden olan ekonomik, toplumsal “reformlar” ülkeye yalnızca dışarıdan dayatılmadı. Bunlar bizzat ülkedeki kapitalizmin, “egemen kesiminin” talepleri olarak da gündeme geldi. Bu “sömürgeleştirici” reçeteler, ülke içinde yönetici sınıf tarafından kabul edildi, savunuldu, hatta uygulanması için 12 Eylül Rejimi gerekti.
Dahası, “bağımsızlığı” yok edecek olan uygulamalar ülkede “egemen kapitalizmin”, korunması için adeta olmazsa olmaz koşullar haline geldiği için benimsendi; hala bu nedenlere korunuyor ve geliştiriliyorlar. Ama ironi şurada ki, bu uygulamalar, “ulusal mekanda ötekinin”, ekonomik, kültürel hatta siyasi iradesini de beraberlerinde getirdiklerinden, yaşamak için, bu uygulamalara sarılanların varlığını da tehdit etmeye başladı. Çünkü, sermaye para ve mal gibi bir “şey” değil, aynı zaman da kültürel, siyasi bir ilişkidir. “Yabancı” sermaye gelirken “yabancı” kültür ve iktidar da geliyor…
Esas [Ö]teki
Demokratikleşmenin, kendimizi “ötekinin” yerine koyarak, onu “anlayarak” gerçekleştirilebileceğini düşünlerin ise, “öteki” kavramını, yeterince düşünmediklerinden, en az üç hataya düştükleri söylenebilir. Birincisi, bu gün bu “ötekini” betimleyen etnik, cinsel, ırk ayrımcılıkları sorunları, başlangıçta “solun” söylemine, işçi sınıfı/proletarya şekillenmesini, karşıt hegemonya dinamiklerini güçlendirmek amacıyla sokuldu. Zamanla, işçi sınıfı/proletarya kavramları “düştü”, hatta bastırılarak siyasi söylemin dışına itildi. Böylece sermayenin, karşısındaki “öteki”, siyasi söylemden dışlanmış, “toplumsal gerçeklik”, yalnızca sermaye ilişkisi içinde işleyebilecek “itirazların” varlığına izin verecek biçimde kapatılmış (sutured) oluyordu. İkincisi, bu “öteki”, aslında kendinin tümüyle farkında, eksiksiz, otonom bir “birey” değildir, Freud’un, “bilinç dışı”, Heiddegar’ın “toplum içine atılmışlık”, Lacan’ın “simgeselin/göstergelerin düzeni”, Zizek’in “öznenin gerçeği, onun dışındadır” katkılarını göz önüne aldığımızda, karşımızdaki “ötekinin” toplumsal olarak (egemen simgeler sistemi tarafından) yapılandırılmış bir “öteki” olduğunu, bu yapılandırma işlemine de anlamını verenin, büyük Ötekinin, aslında “sermaye ilişkisi”, olduğunu görürüz. Üstelik, kendimizi “ötekinin” yerine koymak, onu “anlamak” iddiasının, onun ne olduğunu “bildiğimizi” varsaymak (bilmek belirlemektir) ve sorumluluğunu almak, onun adına konuşmak gibi bastırıcı bir ilişkiye açılması da söz konusudur.
Üçüncüsü tarihsel: Sermayenin “yaşamı”, geniş mekanlarda serbestçe dolaşabilmek, değerlenebilmek ve korunabilmek için önce, tüm, dini, etnik, cinsel (en son cinsel) ayrımcılıkları, kimi zaman şiddet yoluyla aşan, homojenleştirici bir vatandaşlık kurumunu gerekli kıldı. Ama bu süreç tüm “ötekileri” aşarken, sermayeyi çok daha büyük, kapsayıcı bir “ötekiyle”, işçi sınıfıyla, daha doğrusu, egemenliği altına almaya çalıştığı herkesi kapsayan, proletarya “kitlesi” ile karşı karşıya bıraktı. Bu noktadan sonra sermayenin varlığı, bölünmüşlükleri aşmayı değil, bu “kapsayıcı ötekinin”, yeniden uluslara, ırklara bölünüp parçalanarak kapsayıcılığını kaybetmesini gerektiriyordu, öyle de oldu… Hatta öyle ki, egemen sermayenin emperyal özellikler kazanmaya başlamasıyla, emperyal devletin karşısındaki tüm ulus devletlerin zayıflatılması, etnik olarak homojen parçalara bölünmesi projesi açıkça gündeme geldi… Böylece, “küreselleşme” ve imparatorluk eğilimiyle birlikte, hem “ötekini”, “ötekilere” bölmek, hem de “ötekiler” arasındaki çelişkileri çeşitlendirmek, yeniden üretmek sermayenin, kültürel ve siyasi düzlemde varlık “durumu” (simgeselin yeni düzeni) haline geldi.
Şimdi, ulusal, etnik, dini, cinsel “ötekilerin”, sürekli birbirlerini yedikleri bir dünya var karşımızda. Bundan kurtulmak için, büyük Ötekiyi, sermaye ilişkisini sorgulamanın yolunu yeniden bulmak gerekiyor. Aksi taktirde ne demokratikleşmenin ilerlemesi ne de bağımsızlığın gerçekleşmesi olanaklı…
Bir taraftan Türkiye’nin önde gelen “kamusal aydınlarından” birinin faşist bir suikastla öldürülmesini anlamlandırmaya çalışıyoruz; diğer taraftan, bankaların satılması, petrol yasası derken ülkenin sömürgeleştirilmekte olup olmadığını… Daha da kötü günlerin gelmesini bekleyerek…
Bu “durum” içinde, birbirine “karşıt” iki eğilim var. Birincisi, “bağımsız”, kendi kaderini kendi ellerine almış bir Türkiye isteyenler. Bunlar etnik ayrılıkçılıktan, yabancı sermayenin artan etkinliğinden yakınıyor, ülkenin sömürgeleştiriliyor olmasından, bölünmesinden korkuyor. İkincisi, daha fazla demokratikleşme istiyor. Etnik farklılıklardan, cinsel tercihlere, dini yaşam tarzlarına kadar “bireysel özgürlüklerin” bastırıldığından yakınıyor. Biricisi ikincisini suçluyor, ikincisi de birincisini. Ama her ikisi de, amaçlarına ekonomik ilişkilerin rolünü sorgulamadan ulaşmaya çalıştıklarından, “amaçladıkları şey” bir “imkansızlık” olmaktan öte, verili durumu destekleyen bir “fanteziye” dönüşüyor.
“Şey” ve “ilişki”
Bağımsız, kendi kaderini eline almış bir Türkiye isteyenlerin göz ardı ettikleri gerçek şu: Bağımsızlığın ortadan kalkmasına neden olan ekonomik, toplumsal “reformlar” ülkeye yalnızca dışarıdan dayatılmadı. Bunlar bizzat ülkedeki kapitalizmin, “egemen kesiminin” talepleri olarak da gündeme geldi. Bu “sömürgeleştirici” reçeteler, ülke içinde yönetici sınıf tarafından kabul edildi, savunuldu, hatta uygulanması için 12 Eylül Rejimi gerekti.
Dahası, “bağımsızlığı” yok edecek olan uygulamalar ülkede “egemen kapitalizmin”, korunması için adeta olmazsa olmaz koşullar haline geldiği için benimsendi; hala bu nedenlere korunuyor ve geliştiriliyorlar. Ama ironi şurada ki, bu uygulamalar, “ulusal mekanda ötekinin”, ekonomik, kültürel hatta siyasi iradesini de beraberlerinde getirdiklerinden, yaşamak için, bu uygulamalara sarılanların varlığını da tehdit etmeye başladı. Çünkü, sermaye para ve mal gibi bir “şey” değil, aynı zaman da kültürel, siyasi bir ilişkidir. “Yabancı” sermaye gelirken “yabancı” kültür ve iktidar da geliyor…
Esas [Ö]teki
Demokratikleşmenin, kendimizi “ötekinin” yerine koyarak, onu “anlayarak” gerçekleştirilebileceğini düşünlerin ise, “öteki” kavramını, yeterince düşünmediklerinden, en az üç hataya düştükleri söylenebilir. Birincisi, bu gün bu “ötekini” betimleyen etnik, cinsel, ırk ayrımcılıkları sorunları, başlangıçta “solun” söylemine, işçi sınıfı/proletarya şekillenmesini, karşıt hegemonya dinamiklerini güçlendirmek amacıyla sokuldu. Zamanla, işçi sınıfı/proletarya kavramları “düştü”, hatta bastırılarak siyasi söylemin dışına itildi. Böylece sermayenin, karşısındaki “öteki”, siyasi söylemden dışlanmış, “toplumsal gerçeklik”, yalnızca sermaye ilişkisi içinde işleyebilecek “itirazların” varlığına izin verecek biçimde kapatılmış (sutured) oluyordu. İkincisi, bu “öteki”, aslında kendinin tümüyle farkında, eksiksiz, otonom bir “birey” değildir, Freud’un, “bilinç dışı”, Heiddegar’ın “toplum içine atılmışlık”, Lacan’ın “simgeselin/göstergelerin düzeni”, Zizek’in “öznenin gerçeği, onun dışındadır” katkılarını göz önüne aldığımızda, karşımızdaki “ötekinin” toplumsal olarak (egemen simgeler sistemi tarafından) yapılandırılmış bir “öteki” olduğunu, bu yapılandırma işlemine de anlamını verenin, büyük Ötekinin, aslında “sermaye ilişkisi”, olduğunu görürüz. Üstelik, kendimizi “ötekinin” yerine koymak, onu “anlamak” iddiasının, onun ne olduğunu “bildiğimizi” varsaymak (bilmek belirlemektir) ve sorumluluğunu almak, onun adına konuşmak gibi bastırıcı bir ilişkiye açılması da söz konusudur.
Üçüncüsü tarihsel: Sermayenin “yaşamı”, geniş mekanlarda serbestçe dolaşabilmek, değerlenebilmek ve korunabilmek için önce, tüm, dini, etnik, cinsel (en son cinsel) ayrımcılıkları, kimi zaman şiddet yoluyla aşan, homojenleştirici bir vatandaşlık kurumunu gerekli kıldı. Ama bu süreç tüm “ötekileri” aşarken, sermayeyi çok daha büyük, kapsayıcı bir “ötekiyle”, işçi sınıfıyla, daha doğrusu, egemenliği altına almaya çalıştığı herkesi kapsayan, proletarya “kitlesi” ile karşı karşıya bıraktı. Bu noktadan sonra sermayenin varlığı, bölünmüşlükleri aşmayı değil, bu “kapsayıcı ötekinin”, yeniden uluslara, ırklara bölünüp parçalanarak kapsayıcılığını kaybetmesini gerektiriyordu, öyle de oldu… Hatta öyle ki, egemen sermayenin emperyal özellikler kazanmaya başlamasıyla, emperyal devletin karşısındaki tüm ulus devletlerin zayıflatılması, etnik olarak homojen parçalara bölünmesi projesi açıkça gündeme geldi… Böylece, “küreselleşme” ve imparatorluk eğilimiyle birlikte, hem “ötekini”, “ötekilere” bölmek, hem de “ötekiler” arasındaki çelişkileri çeşitlendirmek, yeniden üretmek sermayenin, kültürel ve siyasi düzlemde varlık “durumu” (simgeselin yeni düzeni) haline geldi.
Şimdi, ulusal, etnik, dini, cinsel “ötekilerin”, sürekli birbirlerini yedikleri bir dünya var karşımızda. Bundan kurtulmak için, büyük Ötekiyi, sermaye ilişkisini sorgulamanın yolunu yeniden bulmak gerekiyor. Aksi taktirde ne demokratikleşmenin ilerlemesi ne de bağımsızlığın gerçekleşmesi olanaklı…
Saturday, January 05, 2008
Pakistan’da demokrasi ve diğer fanteziler
Benazir Butto, Batı yanlısı laik demokratik bir liderdi. Şimdi artık bir demokrasi ve özgürlük şehidi. El Kaide tarafindan öldürülmeseydi Pakistan’da demokrasiyi restore edecek, radikal İslam’ı geriletecek, medreseleri yeniden düzenleyecek Taliban’ın üstlerini temizleyecekti…. Şu sıralarda dünya medyasınin ürettiği fantez böyle. Bu biraz da, “kör ölür badem gözlü olur” derler ya işte öyle bir şey.
Hafızamızı tazeyelim..
Benazir, Pakistan’ın Sind eyaletinin en büyük feodal ailesinin, Harvard ve Oxford eğitimli kızıydı. Siyasetle ilk ilgilendiğinde Tarık Ali’nin aktardığına göre sola yakın görüşlere sahipti. Sonra, “tarihin doğru tarafında olma” kaygısıyla ABD’ye yanaşmış, New York Times’da ayrıntılarıyla anlatıldığı gibi, Washington’da hiç bir yabancı liderin sahip olmadığı düzeyde ilişkiler zinciri oluşturmuş, sonrada bunun yardımıyla Pakistan’de Ordu’nun muhalefetine rağmen başbakan kurmayı başarmıştı. Thatcher döneminin Dışişleri bakanı Portillo, The Times’daki yorumunda, “ilk karşılaştıgımda ne kadar Batı yanlısı olduğunu görünce çok şaşırmıştım” diyordu.
Benazir o kadar batılıydı ki, Sind eyaletindeki malikanesini gezen The Observer’den bir gazeteci, “resimlerini görseniz hangi ülkede olduğunu bilemezsiniz”, kolaylıkla “Meksika yada Ispanyol çifliklerininden biri sanabilirsiniz” diye yazacaktı. Aynı gazeteciye göre, Benazir Oxford üniversitesi tartışma klübünün başkanıydı ama, kendi ülkesinin dili, Urdu’yu ve eyaletinin dili Sindi’yi adeta bir yabancı gibi konuşuyordu.
Benzir iki kez başbakan oldu her ikisinde de yönetimi yolsuzluk iddiları altında çöktü. Kocası devlet ihalelerinden aldığı komisyonlardan dolayı “bay %10” lakabıyla anılan Benazir’in hükümetleri demokrasi insan hakları açısından da kötü bir karneye sahipti. Uluslararası Af Örgütü’ne göre Benazir döneminde Pakistan dünyada, tutuklu ölümleri işkence ve suikastlar açısından en kötü karneye sahip üç ülkeden biriydi. Benazir o kadar demkrattı ki Pakistan Halk Partisin’de kendini yaşam boyu başkan ilan etti. Bu kararına direnen kardeşi Murtaza Butto, şupheli koşullarda vurularak öldürüldü. Murtaza’nın karısı ve kızına göre vur emrini Benazir vermişti. Benzir’in annesi de aynı kanıdaydı.
Ve ders almakta yarar var..
Benazir işte böyle biri, yoksul ülkelerin başın çöreklenmiş, varlıklarıyla demokratik yaşamın ve kalkınma süreclerinın önünde engel oluşturan feodal ailelerden biri. Onlar için demokrasi, kendilerini hümümete taşıyacak seçimlerden başka bir anlam taşımıyor. Bunu sağlamak için de, gereken uluslararası bağımlılık ilişkilerini kabul ediyor, sayelerinde gittikce derinleşen yoksulluk, umutsuzluk, Pakistan özelinde zamanında Talibanı desteklemek için kurulmüş Medrese sistemi, insanları siyasal İslam’ın kucağına attıkça ülke içinde bir taraftan baskı terör uygulayarak, diğer taraftan, akıllarınca ılımlı İslam’la uzlasarak yükselen dalgayı etksizileştirmeye çalışıyorlar. Ama ne baskı ve terör ne de ılımlı İslam’la uzlaşma bir çare oluyor…
Gerçekten de Le Monde’dan Frederic Bobin’in (“Le Pakistan, Crise multiform”, 29/12) altını çizdiği gibi radikal İslam Pakistan’a gökten zembille inmedi, on yıllar boyunca, devlet politikaları, görünüşte seküler politikacılar sayesinde yeşerdi ve güçlendi.
Bu sürecin üc boyutu vardı. Birincisi, Pakistan toplumu, Pencabi, Sindi, Beluci, Peştun etnik gruplarından ve Hindistan’dan gelen göçmenlerden oluşuyor. Pakistan devletini kuranlar, Müslüman dinini bu etnik grup aidiyetlerini bir arada tutacak çimento olarak gördüler. İkincisi, seküler, Batı yanlısı politikacılar, İslam’ın ılımlı olarak gördükleri kesimleriyle iş birliği yaparak radikal unsurları tecrit etmeyi, gelişmelerini durdurmayı amaçladılar. Ancak bu uzlaşma, giderek İslami dünya görüşünün devlette yerleşmesine, toplumda meşruiyetinin güçlenmesine, sonunda Şeriat yasalarının kabul edilmeye başlanmasına kadar vardı. Ziya ül Hak döneminde orduyu da etkisi altına aldı. Üçüncü boyut da soğuk savaş iklimiyle ilgili. ABD Afganistan’da SSCB işgaline karşi radikal İslam’ı güçlendiri ve Taliiban’ın oluşmasına yardım ederken, Pakistan’ın sınır eylatelerini üs olarak kullandı, bu günkü medrese sisyemi ve radikal İslam’in alt yapısı o zaman oluştu. Bu politika Pakistan seçkinlerinin Afganistan’da bir “stratejik derinlik” oluşturma amacına da uygundu. Gerçekten de Benazir’in hükümeti döneminde (1993-1996) iç işleri bakanı Nasirulah babar’ın politikalatrından, Taliban büyük ölçüde yararlanarak güçlendi.
Hafızamızı tazeyelim..
Benazir, Pakistan’ın Sind eyaletinin en büyük feodal ailesinin, Harvard ve Oxford eğitimli kızıydı. Siyasetle ilk ilgilendiğinde Tarık Ali’nin aktardığına göre sola yakın görüşlere sahipti. Sonra, “tarihin doğru tarafında olma” kaygısıyla ABD’ye yanaşmış, New York Times’da ayrıntılarıyla anlatıldığı gibi, Washington’da hiç bir yabancı liderin sahip olmadığı düzeyde ilişkiler zinciri oluşturmuş, sonrada bunun yardımıyla Pakistan’de Ordu’nun muhalefetine rağmen başbakan kurmayı başarmıştı. Thatcher döneminin Dışişleri bakanı Portillo, The Times’daki yorumunda, “ilk karşılaştıgımda ne kadar Batı yanlısı olduğunu görünce çok şaşırmıştım” diyordu.
Benazir o kadar batılıydı ki, Sind eyaletindeki malikanesini gezen The Observer’den bir gazeteci, “resimlerini görseniz hangi ülkede olduğunu bilemezsiniz”, kolaylıkla “Meksika yada Ispanyol çifliklerininden biri sanabilirsiniz” diye yazacaktı. Aynı gazeteciye göre, Benazir Oxford üniversitesi tartışma klübünün başkanıydı ama, kendi ülkesinin dili, Urdu’yu ve eyaletinin dili Sindi’yi adeta bir yabancı gibi konuşuyordu.
Benzir iki kez başbakan oldu her ikisinde de yönetimi yolsuzluk iddiları altında çöktü. Kocası devlet ihalelerinden aldığı komisyonlardan dolayı “bay %10” lakabıyla anılan Benazir’in hükümetleri demokrasi insan hakları açısından da kötü bir karneye sahipti. Uluslararası Af Örgütü’ne göre Benazir döneminde Pakistan dünyada, tutuklu ölümleri işkence ve suikastlar açısından en kötü karneye sahip üç ülkeden biriydi. Benazir o kadar demkrattı ki Pakistan Halk Partisin’de kendini yaşam boyu başkan ilan etti. Bu kararına direnen kardeşi Murtaza Butto, şupheli koşullarda vurularak öldürüldü. Murtaza’nın karısı ve kızına göre vur emrini Benazir vermişti. Benzir’in annesi de aynı kanıdaydı.
Ve ders almakta yarar var..
Benazir işte böyle biri, yoksul ülkelerin başın çöreklenmiş, varlıklarıyla demokratik yaşamın ve kalkınma süreclerinın önünde engel oluşturan feodal ailelerden biri. Onlar için demokrasi, kendilerini hümümete taşıyacak seçimlerden başka bir anlam taşımıyor. Bunu sağlamak için de, gereken uluslararası bağımlılık ilişkilerini kabul ediyor, sayelerinde gittikce derinleşen yoksulluk, umutsuzluk, Pakistan özelinde zamanında Talibanı desteklemek için kurulmüş Medrese sistemi, insanları siyasal İslam’ın kucağına attıkça ülke içinde bir taraftan baskı terör uygulayarak, diğer taraftan, akıllarınca ılımlı İslam’la uzlasarak yükselen dalgayı etksizileştirmeye çalışıyorlar. Ama ne baskı ve terör ne de ılımlı İslam’la uzlaşma bir çare oluyor…
Gerçekten de Le Monde’dan Frederic Bobin’in (“Le Pakistan, Crise multiform”, 29/12) altını çizdiği gibi radikal İslam Pakistan’a gökten zembille inmedi, on yıllar boyunca, devlet politikaları, görünüşte seküler politikacılar sayesinde yeşerdi ve güçlendi.
Bu sürecin üc boyutu vardı. Birincisi, Pakistan toplumu, Pencabi, Sindi, Beluci, Peştun etnik gruplarından ve Hindistan’dan gelen göçmenlerden oluşuyor. Pakistan devletini kuranlar, Müslüman dinini bu etnik grup aidiyetlerini bir arada tutacak çimento olarak gördüler. İkincisi, seküler, Batı yanlısı politikacılar, İslam’ın ılımlı olarak gördükleri kesimleriyle iş birliği yaparak radikal unsurları tecrit etmeyi, gelişmelerini durdurmayı amaçladılar. Ancak bu uzlaşma, giderek İslami dünya görüşünün devlette yerleşmesine, toplumda meşruiyetinin güçlenmesine, sonunda Şeriat yasalarının kabul edilmeye başlanmasına kadar vardı. Ziya ül Hak döneminde orduyu da etkisi altına aldı. Üçüncü boyut da soğuk savaş iklimiyle ilgili. ABD Afganistan’da SSCB işgaline karşi radikal İslam’ı güçlendiri ve Taliiban’ın oluşmasına yardım ederken, Pakistan’ın sınır eylatelerini üs olarak kullandı, bu günkü medrese sisyemi ve radikal İslam’in alt yapısı o zaman oluştu. Bu politika Pakistan seçkinlerinin Afganistan’da bir “stratejik derinlik” oluşturma amacına da uygundu. Gerçekten de Benazir’in hükümeti döneminde (1993-1996) iç işleri bakanı Nasirulah babar’ın politikalatrından, Taliban büyük ölçüde yararlanarak güçlendi.
Wednesday, January 02, 2008
'Türkiye Makas mı Değiştirdi?'
(Cumhuriyet 31.12.2007)
Siyasette, ısrarla konuyu saptırma, tartışmaları çıkmaza sürükleme taktikleri için Lenin “escamotage” sözcüğünü kullanırdı (Meraklısına: Bütün Eserler Cilt 6, sf 273). AKP döneminde, toplumun ve devletin dokusunda yaşanan dönüşümlere ilişkin tartışmalarda sistemli bir ‘escamotage’ gözleniyor. Prof Şerif Mardin ve Prof Kemal Karpat’ın bu alandaki katkılarına değinmiştim. Bu katkılara, şimdi de Radikal’den Haluk Şahin’in gündeme getirdiği “I. Cumhuriyet Bitti mi?”. “Türkiye makas mı değiştirdi?” soruları etrafında yaşanan tartışma eklendi.
İki escamotage
Bu tartışmayı, TV programında yüksek kalibreli bir katılımcı grubuyla mercek altına alan, Can Dündar, durumu Milliyet’teki köşesinde şöyle özetliyordu: Tartışmada “değişimin herkes farkındaydı, ama ‘1. Cumhuriyet bitti’ demeye kimsenin dili varmıyordu.”… “Prof. Dr. İlber Ortaylı 2007'nin bir ‘kırılma yılı" olduğuna hatta kırılmanın şartlarının oluştuğuna da’ inanmıyor. "Abartılı bir kadrolaşma olduğunu söylemekle birlikte… Bugün yeşermiş gibi görünen taassubun asırlardır bu coğrafyanın temel karakteristiği olduğu inancında... tarihi açıdan bir 'kırılma’dan çok ‘devamlılık’tan söz ediyor. ‘Hiçbir şekilde’ İran'a benzetilemeyeceğimizi söylerken, ‘Türkiye kendine has mekanizmaları olan bir toplum... Totaliter eğilim olursa, onlar faaliyete geçer ve engeller’ diyor.”.. “panik havası yaymak yerine, farklı görüşten sivil toplum kuruluşlarının soğukkanlılıkla projeler geliştirmesi gerektiğine inanıyor”. “Nuray Mert… Şahin'le ‘aynı ruh hali içinde’... Cumhuriyetin eski rayında gitmediğini, yıllarca sistemin, gündelik hayatın dışında tutulmuş kesimlerin şimdi sistemi zorladığını söylüyor, ‘AKP bunun siyasal ifadesi oldu’ diyor” … “Oral Çalışlar'a göre de 2007'de yaşanan, tarihsel bir ray değişikliği değil. ‘1950'den beri farklı siyasi aktörlerce defalarca yaşadık bunu’ diyor”. … "Türkiye'nin İran'dan en önemli farkı, ciddi bir parlamenter geleneğinin olması" diyor.”
“Kürşat Bumin, ‘1. Cumhuriyet bitti’ tespitine katılmakla birlikte bunu olumlu buluyor. ’Hasta bir cumhuriyet bizimki’ diyor”… “Ahmet İnsel'e göre, sorun biraz da trende... Cumhuriyetin ‘tek kimlikli, homojen ulus devlet’ projesinin, hedefe ulaşamadığını, çatladığını söylüyor. ‘AKP, onun yerine toplumu dini kimlikle yapıştırmaya çalışıyor. Oysa tren, ancak farklılıkları bir arada yaşatabilecek bir demokrasiyle yola devam edebilir’ diyor.
Bu saptamalarda iki “escamotage” Türkiye’de siyasal İslam tartışmalarını gelişmeleri gözlerden gizleyecek biçimde “saptırıyor”. Birincisi, tartışmayı “makas değiştirme”, “kırılma”, sorununa kilitleyerek, ikincisi de İran örneğine odaklayarak gerçekleştiriliyor. Böylece, “siyasal İslam’ın” yükselme sürecinin toplumda yarattığı korkuları, örneğin, İlber Ortaylı’nın açıklamasındaki tezlere sığınarak yatıştırmak kolaylaşıyor. İlber Ortaylı hem süreci Osmanlı’ya kadar uzatarak, iki farklı dönemi, aradaki Cumhuriyet “olayını” (kırılmasını), üretim tarzı, devlet biçimi değişikliğini, soğuk savaş sonrasında oluşan bölge jeopolitiğini görmezden geliyor; böylece hem, siyasal İslam’ın 1980’den sonraki “hikayesinin” tartışılması için gerekli “zamanlama” çabasını içinden çıkılmaz bir yere sürüklüyor; hem de süreci, Türkiye halkının tarihine bağlayarak “sıradanlaştırıyor”. Diğer taraftan, AKP’nin ikinci dönemini birincisiyle karşılaştırdığımızda, kolaylıkla sürekliliğe vurgu yapabilir, kırılma tezini kolaylıkla ret edebiliriz. İran’la, Türkiye arasındaki, artık herkesin malumu, sıradanlaşmış, farklara göndermeyle, “Türkiye İran olmaz" tezini savunmak da çok kolay.
Halbuki Türkiye’de, siyasal İslam’ın toplum dokusunda gerçekleştirdiği dönüşümler, bir kopuşa yol açmadan, hatta bir kopuşu gerektirmeden, öncelikle, bizzat İlber Ortaylı’nın umut bağladığı, sivil toplumda (aile ile devlet arasındaki bölgede) yaşanıyor. Ama bunları tartışabilmek hatta görebilmek için bir yanılgıdan kurtularak, “model” değiştirmek, İran yerine Mısır’a ve Müslüman Kardeşler örgütünün 1970’lerden bu yana, Mısır toplumunu dönüştürme sürecine bakmak gerekiyor. Bu sürece, daha önce de değindiğim gibi, Gramsci’nin “pasif devrim”, “moleküler dönüşüm” tezlerinden de yararlanarak baktığımızda, Türkiye’de yaşanmakta olan dönüşümlere ilişkin bambaşka sonuçlara ulaşmak olanaklı. Gördüklerimize, Ortaylı’nın “abartılı kadrolaşma” dediği olguyu da eklediğimizde karşımıza gerçekten de mutlaka direnilmesi gereken, “bütünsel” bir toplum projesine sahip, totaliter bir siyasi hareket çıkıyor. “Escamotage” işte bu direnci yumuşatmaya yönelik.
Teorik tuhaflıklar
Bu tartışmada “Hasta Cumhuriyet” tezi gibi ilginç teorik tuhaflıklara da rastlıyoruz. Gerçekten de Cumhuriyet hasta, hem de uzun bir süredir. Ve bu hastalığın en önemli iki semptomu da AKP hükümetinde su yüzüne çıkan siyasal İslam tehlikesi ve Ahmet İnsel’in dile getirdiği “kimlik siyaseti”. Bu nedenle, Cumhuriyetin, ne AKP’nin temsil ettiği politikalarla, ne de çok-kültürlülük projesiyle iyileşmesi olanaklı.
İki semptomu yaratan hastalığın gelişme sürecine bakarsak, önce ülkenin bağımsızlığını kaybederek, “soğuk savaşta” taraf olmasından, bu bağlamda, 1960’larda ortaya çıkmaya başlayan demokratik refleksleri, örneğin sol hareketi, derneklerini, siyasi partilerini şiddetle bastırmaya kalkmasına kadar bir seri gelişmeyi, demokratik mücadele yolunun kapalı olduğu sonucuna varanların adeta bir öz-savunma refleksiyle silaha sarılması, devletin tüm sol hareketi ezerken faşist dinci örgütleri kullandığını görürüz. Bu süreç, 12 Eylül sonrasında zirveye ulaşarak siyasal İslam’ın önünü açmadı mı? Aynı dönemde, neo-liberal politikalar, verili bölüşüm ilişkilerini, bunlar üzerinde oluşan toplumsal/sınıfsal uzlaşmaları yıkarak, kamu alanını, dolayısıyla vatandaşlık kurumunun zeminini ortadan kaldırarak, Cumhuriyet’e ikinci büyük darbeyi vuruyordu. Hem siyasal İslam’ın ve Kürt sorununda ayrılıkçı refleksin kitleselleşmelerinin dinamikleri, hem de sınıf, sömürü merkezli siyaset anlayışının yerini kimlik merkezli siyaset anlayışının alma süreci işte bu iki başlık altında, Cumhuriyetin hastalığının birer semptomu olarak, çözümlenebilir.
Bu hastalık-semptom ilişkisini kavramadan yapılan siyasi öneriler havanda su dövmekten, daha da vahimi, çok-kültürlü demokrasi projesinde olduğu gibi, aslında bir iç savaş önermekten başka bir anlama gelmiyor. Farklı kültürlerin (kimliklerin) bir arada yaşayabilmesi, iradi değil, toplumsal yapıya ilişkin bir sorundur. Bu yapısal sorun aşılamadığı taktirde, 1930’larda Almanya’da, son 20 yıldır Avrupa’da görüldüğü gibi, bu soruna ait ekonomik siyasi çelişkiler keskinleştikçe, egemen olan ve egemen olmayan kültürlerin kamplaşması, giderek içine kapanması, nihayet “çare olarak” etnik homojenlik fikrinin güçlenmesi kaçınılmazlaşmaktadır. Diyalektik işte…
Bu yapısal sorunun aşılmasıysa, bu çok kültürlü “çokluğu”, bir “toplum olarak” bir arada tutabilecek evrenselliğin oluşmasıyla ilgilidir. “İşe”, önce bu, kültürel kimlikleri aşan evrenselliği tanımlayarak, onu kuracak ve koruyacak siyasal güçleri, ekonomik yapılanmayı tasarlayarak başlamak gerekir. AKP’nin siyasal İslam'ı “evrensel olanı” tanımlamaya aday göstermesi tutarlı bir çözümdür. İslami bir rejim altında yaşamak istemiyorsanız, demokrasi hamasetini bırakıp gerçek güçlerden, ekonomik modellerden konuşmaya başlamanız gerekir. Yoksa Cumhuriyetin hastalığının derinleşmesinde, hatta ölümünde sizin de payınız olacaktır. Tabii bu arada çekilecek acılarda da…
Siyasette, ısrarla konuyu saptırma, tartışmaları çıkmaza sürükleme taktikleri için Lenin “escamotage” sözcüğünü kullanırdı (Meraklısına: Bütün Eserler Cilt 6, sf 273). AKP döneminde, toplumun ve devletin dokusunda yaşanan dönüşümlere ilişkin tartışmalarda sistemli bir ‘escamotage’ gözleniyor. Prof Şerif Mardin ve Prof Kemal Karpat’ın bu alandaki katkılarına değinmiştim. Bu katkılara, şimdi de Radikal’den Haluk Şahin’in gündeme getirdiği “I. Cumhuriyet Bitti mi?”. “Türkiye makas mı değiştirdi?” soruları etrafında yaşanan tartışma eklendi.
İki escamotage
Bu tartışmayı, TV programında yüksek kalibreli bir katılımcı grubuyla mercek altına alan, Can Dündar, durumu Milliyet’teki köşesinde şöyle özetliyordu: Tartışmada “değişimin herkes farkındaydı, ama ‘1. Cumhuriyet bitti’ demeye kimsenin dili varmıyordu.”… “Prof. Dr. İlber Ortaylı 2007'nin bir ‘kırılma yılı" olduğuna hatta kırılmanın şartlarının oluştuğuna da’ inanmıyor. "Abartılı bir kadrolaşma olduğunu söylemekle birlikte… Bugün yeşermiş gibi görünen taassubun asırlardır bu coğrafyanın temel karakteristiği olduğu inancında... tarihi açıdan bir 'kırılma’dan çok ‘devamlılık’tan söz ediyor. ‘Hiçbir şekilde’ İran'a benzetilemeyeceğimizi söylerken, ‘Türkiye kendine has mekanizmaları olan bir toplum... Totaliter eğilim olursa, onlar faaliyete geçer ve engeller’ diyor.”.. “panik havası yaymak yerine, farklı görüşten sivil toplum kuruluşlarının soğukkanlılıkla projeler geliştirmesi gerektiğine inanıyor”. “Nuray Mert… Şahin'le ‘aynı ruh hali içinde’... Cumhuriyetin eski rayında gitmediğini, yıllarca sistemin, gündelik hayatın dışında tutulmuş kesimlerin şimdi sistemi zorladığını söylüyor, ‘AKP bunun siyasal ifadesi oldu’ diyor” … “Oral Çalışlar'a göre de 2007'de yaşanan, tarihsel bir ray değişikliği değil. ‘1950'den beri farklı siyasi aktörlerce defalarca yaşadık bunu’ diyor”. … "Türkiye'nin İran'dan en önemli farkı, ciddi bir parlamenter geleneğinin olması" diyor.”
“Kürşat Bumin, ‘1. Cumhuriyet bitti’ tespitine katılmakla birlikte bunu olumlu buluyor. ’Hasta bir cumhuriyet bizimki’ diyor”… “Ahmet İnsel'e göre, sorun biraz da trende... Cumhuriyetin ‘tek kimlikli, homojen ulus devlet’ projesinin, hedefe ulaşamadığını, çatladığını söylüyor. ‘AKP, onun yerine toplumu dini kimlikle yapıştırmaya çalışıyor. Oysa tren, ancak farklılıkları bir arada yaşatabilecek bir demokrasiyle yola devam edebilir’ diyor.
Bu saptamalarda iki “escamotage” Türkiye’de siyasal İslam tartışmalarını gelişmeleri gözlerden gizleyecek biçimde “saptırıyor”. Birincisi, tartışmayı “makas değiştirme”, “kırılma”, sorununa kilitleyerek, ikincisi de İran örneğine odaklayarak gerçekleştiriliyor. Böylece, “siyasal İslam’ın” yükselme sürecinin toplumda yarattığı korkuları, örneğin, İlber Ortaylı’nın açıklamasındaki tezlere sığınarak yatıştırmak kolaylaşıyor. İlber Ortaylı hem süreci Osmanlı’ya kadar uzatarak, iki farklı dönemi, aradaki Cumhuriyet “olayını” (kırılmasını), üretim tarzı, devlet biçimi değişikliğini, soğuk savaş sonrasında oluşan bölge jeopolitiğini görmezden geliyor; böylece hem, siyasal İslam’ın 1980’den sonraki “hikayesinin” tartışılması için gerekli “zamanlama” çabasını içinden çıkılmaz bir yere sürüklüyor; hem de süreci, Türkiye halkının tarihine bağlayarak “sıradanlaştırıyor”. Diğer taraftan, AKP’nin ikinci dönemini birincisiyle karşılaştırdığımızda, kolaylıkla sürekliliğe vurgu yapabilir, kırılma tezini kolaylıkla ret edebiliriz. İran’la, Türkiye arasındaki, artık herkesin malumu, sıradanlaşmış, farklara göndermeyle, “Türkiye İran olmaz" tezini savunmak da çok kolay.
Halbuki Türkiye’de, siyasal İslam’ın toplum dokusunda gerçekleştirdiği dönüşümler, bir kopuşa yol açmadan, hatta bir kopuşu gerektirmeden, öncelikle, bizzat İlber Ortaylı’nın umut bağladığı, sivil toplumda (aile ile devlet arasındaki bölgede) yaşanıyor. Ama bunları tartışabilmek hatta görebilmek için bir yanılgıdan kurtularak, “model” değiştirmek, İran yerine Mısır’a ve Müslüman Kardeşler örgütünün 1970’lerden bu yana, Mısır toplumunu dönüştürme sürecine bakmak gerekiyor. Bu sürece, daha önce de değindiğim gibi, Gramsci’nin “pasif devrim”, “moleküler dönüşüm” tezlerinden de yararlanarak baktığımızda, Türkiye’de yaşanmakta olan dönüşümlere ilişkin bambaşka sonuçlara ulaşmak olanaklı. Gördüklerimize, Ortaylı’nın “abartılı kadrolaşma” dediği olguyu da eklediğimizde karşımıza gerçekten de mutlaka direnilmesi gereken, “bütünsel” bir toplum projesine sahip, totaliter bir siyasi hareket çıkıyor. “Escamotage” işte bu direnci yumuşatmaya yönelik.
Teorik tuhaflıklar
Bu tartışmada “Hasta Cumhuriyet” tezi gibi ilginç teorik tuhaflıklara da rastlıyoruz. Gerçekten de Cumhuriyet hasta, hem de uzun bir süredir. Ve bu hastalığın en önemli iki semptomu da AKP hükümetinde su yüzüne çıkan siyasal İslam tehlikesi ve Ahmet İnsel’in dile getirdiği “kimlik siyaseti”. Bu nedenle, Cumhuriyetin, ne AKP’nin temsil ettiği politikalarla, ne de çok-kültürlülük projesiyle iyileşmesi olanaklı.
İki semptomu yaratan hastalığın gelişme sürecine bakarsak, önce ülkenin bağımsızlığını kaybederek, “soğuk savaşta” taraf olmasından, bu bağlamda, 1960’larda ortaya çıkmaya başlayan demokratik refleksleri, örneğin sol hareketi, derneklerini, siyasi partilerini şiddetle bastırmaya kalkmasına kadar bir seri gelişmeyi, demokratik mücadele yolunun kapalı olduğu sonucuna varanların adeta bir öz-savunma refleksiyle silaha sarılması, devletin tüm sol hareketi ezerken faşist dinci örgütleri kullandığını görürüz. Bu süreç, 12 Eylül sonrasında zirveye ulaşarak siyasal İslam’ın önünü açmadı mı? Aynı dönemde, neo-liberal politikalar, verili bölüşüm ilişkilerini, bunlar üzerinde oluşan toplumsal/sınıfsal uzlaşmaları yıkarak, kamu alanını, dolayısıyla vatandaşlık kurumunun zeminini ortadan kaldırarak, Cumhuriyet’e ikinci büyük darbeyi vuruyordu. Hem siyasal İslam’ın ve Kürt sorununda ayrılıkçı refleksin kitleselleşmelerinin dinamikleri, hem de sınıf, sömürü merkezli siyaset anlayışının yerini kimlik merkezli siyaset anlayışının alma süreci işte bu iki başlık altında, Cumhuriyetin hastalığının birer semptomu olarak, çözümlenebilir.
Bu hastalık-semptom ilişkisini kavramadan yapılan siyasi öneriler havanda su dövmekten, daha da vahimi, çok-kültürlü demokrasi projesinde olduğu gibi, aslında bir iç savaş önermekten başka bir anlama gelmiyor. Farklı kültürlerin (kimliklerin) bir arada yaşayabilmesi, iradi değil, toplumsal yapıya ilişkin bir sorundur. Bu yapısal sorun aşılamadığı taktirde, 1930’larda Almanya’da, son 20 yıldır Avrupa’da görüldüğü gibi, bu soruna ait ekonomik siyasi çelişkiler keskinleştikçe, egemen olan ve egemen olmayan kültürlerin kamplaşması, giderek içine kapanması, nihayet “çare olarak” etnik homojenlik fikrinin güçlenmesi kaçınılmazlaşmaktadır. Diyalektik işte…
Bu yapısal sorunun aşılmasıysa, bu çok kültürlü “çokluğu”, bir “toplum olarak” bir arada tutabilecek evrenselliğin oluşmasıyla ilgilidir. “İşe”, önce bu, kültürel kimlikleri aşan evrenselliği tanımlayarak, onu kuracak ve koruyacak siyasal güçleri, ekonomik yapılanmayı tasarlayarak başlamak gerekir. AKP’nin siyasal İslam'ı “evrensel olanı” tanımlamaya aday göstermesi tutarlı bir çözümdür. İslami bir rejim altında yaşamak istemiyorsanız, demokrasi hamasetini bırakıp gerçek güçlerden, ekonomik modellerden konuşmaya başlamanız gerekir. Yoksa Cumhuriyetin hastalığının derinleşmesinde, hatta ölümünde sizin de payınız olacaktır. Tabii bu arada çekilecek acılarda da…
Wednesday, December 12, 2007
'Adalete Tecavüz'
(Cumhuriyet 05.12.2007)
Başlığı Oktay Ekşi 'nin cumartesi günkü ilginç yazısından aldım. Ekşi, yazısına "İKTİDARDAKİ partinin adına bakarsanız 'Adalet' kavramının bu parti için çok önemli olduğuna hükmetmeniz gerekir. ...parti programına da bakarsanız, ' Yargıç tarafsızlığı ve yargı bağımsızlığını tam olarak sağlamayı ve yargıç güvencelerini korumayı' taahhüt ettiklerini görürsünüz. Tıpkı 'herkesin iktidarı' olmayı vaat edip de hemen unutuvermeleri gibi adalet konusunda da taahhütlerini unuttular. Pardon unutmak bir yana, Meclis'e verdirdikleri bir yasa önerisiyle tam tersini yapmaya kararlı olduklarını ortaya koydular" saptamalarıyla başlıyor; " Başbakan'ın her fırsatta dile getirdiği 'yargıyı tarafsızlaştırma' vaadini, 'yargıyı AKP'lileştirerek' gerçekleştirmiş (!) olacaklar " dedikten sonra, bunun nasıl gerçekleştirildiğini, Anayasa Mahkemesi 'nin AKP hükümetinin aracı haline geldiğini anlatıp, " Hukuk dünyamız da 'yargı bağımsızlığını' mahveden bu cinayeti seyrediyor" saptamalarıyla bitiriyor.
Yazılarını her gün, mutlaka okuduğum Ekşi'ye haksızlık etmek istemem ama, AKP'nin yaptıklarında şaşılacak bir şey yok! Süreç doğasına uygun bir biçimde seyrini izliyor; durdurulmadığı sürece de izlemeye devam edecek!
Parti gibi parti
Bugün, birçok yazarın, AKP'nin uygulamaları karşısında, düş kırıklığına uğramalarının, kandırıldıklarını düşünerek sinirlenmelerinin arkasında, sanırım "dün" , AKP'nin "Parti gibi parti" olduğunu görememiş ya da görmek istememiş olmaları yatıyor.
Biraz ağır kaçabilir ama, ülkede siyasi parti tarifine uyan tek yapılanma AKP'dir. Bunun dört nedeni var: Birincisi AKP, yaygın taban örgütleri olan, hem kadro hem de kitle partisidir. İkincisi, etrafı çok çeşitli, toplumun dokularına nüfuz eden yaygın, derin sivil toplum örgütleriyle, çevre ağlarıyla çevrilidir. Üçüncüsü, AKP salt yerel (ülke çapında, ülke dinamiklerinden kaynaklanan) değil aynı zamanda uluslararası boyutu olan bir siyasi-kültürel dalganın (siyasal İslam) parçasıdır. Nihayet dördüncüsü, AKP özgün bir kültüre, toplumsal projeye, buna bağlı olarak uzun erimli "sadakatlere" sahiptir.
Bu nedenlerle AKP, daha ilk kez seçimlere girmeye hazırlanırken, AKP'nin toplumsal projeye ve sosyal tabana sahip bir parti olduğunu, bu projeye, sosyal tabana, mutlaka bir ölçüde "sadakat" göstermek zorunda kalacağını, AKP yönetimi altında toplumun, bu sosyal projenin ve tabanın arzuları yönünde giderek dönüşeceğini savunmuştuk. Son seçimlerden önce yine bunları tekrarladık; ek olarak, seçimlerden sonra AKP'nin ilk dönemine göre çok daha hızlı, kendine güvenli ve artık "yol arkadaşlarının" isteklerine, eleştirilerine fazla önem vermeden davranmasını beklediğimizi söylemiş, bu momentumu kırmanın önemini vurgulamıştık.
AKP'nin "Parti gibi parti" olduğunu, gerçek bir siyasi iktidarı gerçekten arzuladığını, tarihte benzer süreçleri çözümleyen Gramsci gibi düşünürlerin yapıtlarından, Mısır gibi ülkelerin Müslüman Kardeşler gibi yapılanmalarının deneylerinden de elimizden geldiğince yararlanmaya çalıştığımız için zamanında görebildik. Ne yazık ki, öngörülerimiz gerçekleşiyor.
'İki taktik'
Ne yazık ki bu süreç işlemeye devam edecek! Gelin, gerçek iktidarı ele geçirmeye gerçekten niyetli bir başka, kadrosuyla, kitlesiyle, toplumsal projesiyle gerçek bir siyasi partinin , Rus Sosyal Demokrat Partisi 'nin lideri Lenin 'in Rus Sosyal Demokrasisinin İki Taktiği (1905) kitabından yararlanalım.
Kitabı, kendi özgün tarihsel koşullarından soyutlayarak, o tarihsel koşullara, söz konusu partinin öznel koşullarına, sınıf karakterine ilişkin tartışmaları ayıklayarak, Gramsci'nin tezleriyle birlikte okursak karşımıza, iktidarı ele geçirmeye ilişkin şu tipik model çıkar:
Bir tarafta, " aşağıdan yukarı" etkisini genişleterek, güçlenerek, toplumun dokusunu moleküler düzeyde dönüştürerek yükselen bir siyasi/toplumsal hareket. Diğer tarafta, onun etkisiyle Meclis'e girmiş, hükümet düzeyine ulaşmış bir siyasi parti. Bu parti, karşıt güçler, yanına çektiği entelektüeller, kültür endüstrisinin seçkinleri arasında bir paniğe yol açmadan, adım adım hayata geçirdiği yasal, bürokratik dönüşümlerle, " yukarıdan aşağı" doğru devleti ele geçirerek bu hareketle birleşir ve süreci tamamlar.
Benzer bir süreci (tarihsel - sınıfsal ve "sosyal projeye" ilişkin farkları unutmadan), Mussolini hükümetinin faşizme geçiş sürecinde de görebiliyoruz. Mussolini de, bir dizi yasayla devleti yavaş yavaş dönüştürür, ama sosyalist lider Giacome Matteotti 'nin öldürülmesine kadar faşist devlete geçilmez. Geçiş son bir yasal düzenlemeyle gerçekleşir.
İsterseniz, felsefeci George Santayana 'nın şu ünlü sözüyle bitirelim: " Tarihten ders almayanlar, onu tekrar etmeye mahkûmdurlar. " Ve sonuçlarına da katlanmaya...
Başlığı Oktay Ekşi 'nin cumartesi günkü ilginç yazısından aldım. Ekşi, yazısına "İKTİDARDAKİ partinin adına bakarsanız 'Adalet' kavramının bu parti için çok önemli olduğuna hükmetmeniz gerekir. ...parti programına da bakarsanız, ' Yargıç tarafsızlığı ve yargı bağımsızlığını tam olarak sağlamayı ve yargıç güvencelerini korumayı' taahhüt ettiklerini görürsünüz. Tıpkı 'herkesin iktidarı' olmayı vaat edip de hemen unutuvermeleri gibi adalet konusunda da taahhütlerini unuttular. Pardon unutmak bir yana, Meclis'e verdirdikleri bir yasa önerisiyle tam tersini yapmaya kararlı olduklarını ortaya koydular" saptamalarıyla başlıyor; " Başbakan'ın her fırsatta dile getirdiği 'yargıyı tarafsızlaştırma' vaadini, 'yargıyı AKP'lileştirerek' gerçekleştirmiş (!) olacaklar " dedikten sonra, bunun nasıl gerçekleştirildiğini, Anayasa Mahkemesi 'nin AKP hükümetinin aracı haline geldiğini anlatıp, " Hukuk dünyamız da 'yargı bağımsızlığını' mahveden bu cinayeti seyrediyor" saptamalarıyla bitiriyor.
Yazılarını her gün, mutlaka okuduğum Ekşi'ye haksızlık etmek istemem ama, AKP'nin yaptıklarında şaşılacak bir şey yok! Süreç doğasına uygun bir biçimde seyrini izliyor; durdurulmadığı sürece de izlemeye devam edecek!
Parti gibi parti
Bugün, birçok yazarın, AKP'nin uygulamaları karşısında, düş kırıklığına uğramalarının, kandırıldıklarını düşünerek sinirlenmelerinin arkasında, sanırım "dün" , AKP'nin "Parti gibi parti" olduğunu görememiş ya da görmek istememiş olmaları yatıyor.
Biraz ağır kaçabilir ama, ülkede siyasi parti tarifine uyan tek yapılanma AKP'dir. Bunun dört nedeni var: Birincisi AKP, yaygın taban örgütleri olan, hem kadro hem de kitle partisidir. İkincisi, etrafı çok çeşitli, toplumun dokularına nüfuz eden yaygın, derin sivil toplum örgütleriyle, çevre ağlarıyla çevrilidir. Üçüncüsü, AKP salt yerel (ülke çapında, ülke dinamiklerinden kaynaklanan) değil aynı zamanda uluslararası boyutu olan bir siyasi-kültürel dalganın (siyasal İslam) parçasıdır. Nihayet dördüncüsü, AKP özgün bir kültüre, toplumsal projeye, buna bağlı olarak uzun erimli "sadakatlere" sahiptir.
Bu nedenlerle AKP, daha ilk kez seçimlere girmeye hazırlanırken, AKP'nin toplumsal projeye ve sosyal tabana sahip bir parti olduğunu, bu projeye, sosyal tabana, mutlaka bir ölçüde "sadakat" göstermek zorunda kalacağını, AKP yönetimi altında toplumun, bu sosyal projenin ve tabanın arzuları yönünde giderek dönüşeceğini savunmuştuk. Son seçimlerden önce yine bunları tekrarladık; ek olarak, seçimlerden sonra AKP'nin ilk dönemine göre çok daha hızlı, kendine güvenli ve artık "yol arkadaşlarının" isteklerine, eleştirilerine fazla önem vermeden davranmasını beklediğimizi söylemiş, bu momentumu kırmanın önemini vurgulamıştık.
AKP'nin "Parti gibi parti" olduğunu, gerçek bir siyasi iktidarı gerçekten arzuladığını, tarihte benzer süreçleri çözümleyen Gramsci gibi düşünürlerin yapıtlarından, Mısır gibi ülkelerin Müslüman Kardeşler gibi yapılanmalarının deneylerinden de elimizden geldiğince yararlanmaya çalıştığımız için zamanında görebildik. Ne yazık ki, öngörülerimiz gerçekleşiyor.
'İki taktik'
Ne yazık ki bu süreç işlemeye devam edecek! Gelin, gerçek iktidarı ele geçirmeye gerçekten niyetli bir başka, kadrosuyla, kitlesiyle, toplumsal projesiyle gerçek bir siyasi partinin , Rus Sosyal Demokrat Partisi 'nin lideri Lenin 'in Rus Sosyal Demokrasisinin İki Taktiği (1905) kitabından yararlanalım.
Kitabı, kendi özgün tarihsel koşullarından soyutlayarak, o tarihsel koşullara, söz konusu partinin öznel koşullarına, sınıf karakterine ilişkin tartışmaları ayıklayarak, Gramsci'nin tezleriyle birlikte okursak karşımıza, iktidarı ele geçirmeye ilişkin şu tipik model çıkar:
Bir tarafta, " aşağıdan yukarı" etkisini genişleterek, güçlenerek, toplumun dokusunu moleküler düzeyde dönüştürerek yükselen bir siyasi/toplumsal hareket. Diğer tarafta, onun etkisiyle Meclis'e girmiş, hükümet düzeyine ulaşmış bir siyasi parti. Bu parti, karşıt güçler, yanına çektiği entelektüeller, kültür endüstrisinin seçkinleri arasında bir paniğe yol açmadan, adım adım hayata geçirdiği yasal, bürokratik dönüşümlerle, " yukarıdan aşağı" doğru devleti ele geçirerek bu hareketle birleşir ve süreci tamamlar.
Benzer bir süreci (tarihsel - sınıfsal ve "sosyal projeye" ilişkin farkları unutmadan), Mussolini hükümetinin faşizme geçiş sürecinde de görebiliyoruz. Mussolini de, bir dizi yasayla devleti yavaş yavaş dönüştürür, ama sosyalist lider Giacome Matteotti 'nin öldürülmesine kadar faşist devlete geçilmez. Geçiş son bir yasal düzenlemeyle gerçekleşir.
İsterseniz, felsefeci George Santayana 'nın şu ünlü sözüyle bitirelim: " Tarihten ders almayanlar, onu tekrar etmeye mahkûmdurlar. " Ve sonuçlarına da katlanmaya...
Sunday, December 02, 2007
Aman beyler dikkat, çatlayacaksınız!
(Cumhuriyet, 28/11/07)
AKP yanlısı yazarlar giderek, La Fontaine’in, öküze özenen kurbağasına benzemeye başladılar. Bizden uyarması, “aman beyler dikkat! Böyle giderseniz çatlayacaksınız!”
Bataklıktaki kurbağanın trajik öyküsü
Küçük, yumurta kadar bir kurbağa bataklıkta otururken bir öküzü görmüş. Cüssesine hayran kalmış. Onun gibi olmak istemiş. Üfleye püfleye kendini şişirmeye başlamış. Sonunda da çatlayarak ölmüş. La Fontain, “dünya böyle akıllılarla doludur” diyor.
Bizimkilerde de bir hava, yazdıklarını okuyunca gözlerinize inanamıyorsunuz. Türkiye’nin diplomasi trafiği son aylarda hızlandı ya, birileri, T.S Eliot’un “deneyimi yaşadık ama anlamını gözden kaçırdık” sözlerindeki gibi, “anlamı tamamen gözden kaçırarak” teoriler üretmeye başladılar.
Efendim Türkiye AKP hükümeti ve Prof. -Stratejik derinlik- Davudoğlu sayesinde, artık “soğuk savaş dönemindeki gibi bir uydu ülke olmaktan çıkmış, bölgesel bir hegemon olmuş”. “Türk lirası dünyanın en değerli paraları ligine yükselmiş. Ülke ihracat rekorları kırıyor, kentleri inşaat şantiyelerine benziyormuş.” “Arap ülkeleri Türkiye’ye, özellikle de, ABD güçlerinin, Kuzeyden Irak’a geçmesini engellediği için hayranlık duyuyorlarmış. Türkiye bölgedeki Müslüman ülkelere benzersiz bir örnek oluşturuyormuş”…
Dış İşleri Bakanı ve Baş Müzakereci Ali Babacan, “bölgesel hegemon” olmanın verdiği öz güvenle olacak, AB’ye, ayırtında olmadığı (ne de olsa onlar dünkü çocuk, bizim stratejik, tarihsel derinliğimiz var) çıkarlarını anımsatıyor, “Avrupa’nın küresel güç haline dönüşmesinde Türkiye’nin AB üyeliği vazgeçilmez bir rol oynayacaktır”.
Biraz teori
Bir ülke de kendi başına hegemonyacı güç olamaz. Bir ülke, genel olarak kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebildiği bir grup ülkenin varlığı halinde, onlara göre hegemonyacı bir güç olarak tanımlanabilir. Bu yönlendirme kapasitesinin iki bileşeni var. Biri, ekonomik güç, örnek alınacak ekonomik model, kültürel yaşam, çekicilik gibi etkenlerden kaynaklanan, yönlendirilen ülkelere bu bağlamda sunulan bir tür kamusal hizmetler üzerinde oluşan kabule dayalı liderlik. İkincisi, söz konusu ülkeler grubuna, çeşitli düzeylere güvenlik sağlayıcı hizmet sunabilen bir askeri güç, rakipsiz bir şiddet uygulayabilme kapasitesi.
Bu ölçütlerle bakıldığında, Türkiye AKP döneminde hangi ülkeler grubu karşısında hegemonyacı konuma yükselmiş, bu sayede hangi çıkarlarını elde etmek için bu ülkeleri
yönlendirmeyi başarmıştır. Bu sorulara, hüsnü-kuruntu ve vehim dışında hiç bir olumlu cevap verilemez, örnek gösterilemez.
Biraz da gerçeklik…
TL’nin en güçlü paralar ligine katılması bir marifet değil, yabancı spekülatöre, (pardon yatırımcı diyecektim) güvenli ortam sunmak ve ülkenin birikmiş servetinden değer transferi için TL’nin aşırı değerli tutma politikasının soncudur; Türkiye mallarının dünya piyasalarını fethetmesinin sonucu değil. Bu bağlamda “muazzam ihracatın” ülkeye neye mal olduğuna görebilmek için cari açığa, dış borç stokuna bir göz atmakta yarar olabilir. Ülkenin kentlerinin şantiyeye dönmesine gelince söylenecek iki çift söz var. Birincisi, 1996 yılında, Asya krizinden az önce, Tayland ve Endonezya gibi ülkelerin kentleri de şantiyeye dönmüştü. İkincisi, bu binaların yapılırken ve satılırken devreye giren kredilerin finansmanının yakında nelere yol açacağını görebilmek için bakınız ABD morgıç krizi.
Biraz da kafa karışıklığı üzerine. Türkiye’nin yükselen hegemon olduğunu savunan yazar şişinirken, Mart tezkeresinden, hani Wolfowitz’in Rumsfeld’in ağzını bozan teskere var ya ondan pay çıkarıyor. Yanlış mı anlıyorum, yoksa yazar, bu hükümetin, kendi tezkeresini bilerek engellediğini mi iddia ediyor? Ya Babacan? O da AB’ye ABD’ye karşı ittifak mı öneriyor? Bizi alın sizi ABD karşında küresel güç yapalım…
Tüm bu şişinmeye, patlama vukuu bulmasın diye havasını almak için iğneyi Morton Abromovitz batırıyor, fazla acıtmamaya çalışarak: “Türkiye Ortadoğu’da bir yüzyıldır olmadığı ölçüde bir oyuncu olmuştur”…. “Ancak”, diyor “rolü etkin ve yapıcı bir oyuncu olmakla sınırlıdır; bölgede bir karar verici ve önden gelen bir kolaylaştırıcı olmayacaktır”… Abramowitz bir “uydu ülkeden mi” söz ediyor yoksa “bir bölgesel hegemondan mı?” Karar sizin.
Son bir not da siyasal İslam’ın, “Kemalizm’in” din olduğunu iddia eden “yarı-münevverler” ajitatörlerine: İslam’ın temel metni, Peygamberin eylemleri, eleştirilebilir, “doğru-yanlış” ikilemi içinde tartışılabilir mi? Eleştirilemez, tartışılamaz, çünkü İslam bir dindir, “mutlak”a ilişkindir. Buna karşılık Kemalizm’in temel metinleri, Mustafa Kemal’in uygulamaları tartışmaya, eleştiriye açıktır. Çünkü Kemalizm bir din değildir!
AKP yanlısı yazarlar giderek, La Fontaine’in, öküze özenen kurbağasına benzemeye başladılar. Bizden uyarması, “aman beyler dikkat! Böyle giderseniz çatlayacaksınız!”
Bataklıktaki kurbağanın trajik öyküsü
Küçük, yumurta kadar bir kurbağa bataklıkta otururken bir öküzü görmüş. Cüssesine hayran kalmış. Onun gibi olmak istemiş. Üfleye püfleye kendini şişirmeye başlamış. Sonunda da çatlayarak ölmüş. La Fontain, “dünya böyle akıllılarla doludur” diyor.
Bizimkilerde de bir hava, yazdıklarını okuyunca gözlerinize inanamıyorsunuz. Türkiye’nin diplomasi trafiği son aylarda hızlandı ya, birileri, T.S Eliot’un “deneyimi yaşadık ama anlamını gözden kaçırdık” sözlerindeki gibi, “anlamı tamamen gözden kaçırarak” teoriler üretmeye başladılar.
Efendim Türkiye AKP hükümeti ve Prof. -Stratejik derinlik- Davudoğlu sayesinde, artık “soğuk savaş dönemindeki gibi bir uydu ülke olmaktan çıkmış, bölgesel bir hegemon olmuş”. “Türk lirası dünyanın en değerli paraları ligine yükselmiş. Ülke ihracat rekorları kırıyor, kentleri inşaat şantiyelerine benziyormuş.” “Arap ülkeleri Türkiye’ye, özellikle de, ABD güçlerinin, Kuzeyden Irak’a geçmesini engellediği için hayranlık duyuyorlarmış. Türkiye bölgedeki Müslüman ülkelere benzersiz bir örnek oluşturuyormuş”…
Dış İşleri Bakanı ve Baş Müzakereci Ali Babacan, “bölgesel hegemon” olmanın verdiği öz güvenle olacak, AB’ye, ayırtında olmadığı (ne de olsa onlar dünkü çocuk, bizim stratejik, tarihsel derinliğimiz var) çıkarlarını anımsatıyor, “Avrupa’nın küresel güç haline dönüşmesinde Türkiye’nin AB üyeliği vazgeçilmez bir rol oynayacaktır”.
Biraz teori
Bir ülke de kendi başına hegemonyacı güç olamaz. Bir ülke, genel olarak kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebildiği bir grup ülkenin varlığı halinde, onlara göre hegemonyacı bir güç olarak tanımlanabilir. Bu yönlendirme kapasitesinin iki bileşeni var. Biri, ekonomik güç, örnek alınacak ekonomik model, kültürel yaşam, çekicilik gibi etkenlerden kaynaklanan, yönlendirilen ülkelere bu bağlamda sunulan bir tür kamusal hizmetler üzerinde oluşan kabule dayalı liderlik. İkincisi, söz konusu ülkeler grubuna, çeşitli düzeylere güvenlik sağlayıcı hizmet sunabilen bir askeri güç, rakipsiz bir şiddet uygulayabilme kapasitesi.
Bu ölçütlerle bakıldığında, Türkiye AKP döneminde hangi ülkeler grubu karşısında hegemonyacı konuma yükselmiş, bu sayede hangi çıkarlarını elde etmek için bu ülkeleri
yönlendirmeyi başarmıştır. Bu sorulara, hüsnü-kuruntu ve vehim dışında hiç bir olumlu cevap verilemez, örnek gösterilemez.
Biraz da gerçeklik…
TL’nin en güçlü paralar ligine katılması bir marifet değil, yabancı spekülatöre, (pardon yatırımcı diyecektim) güvenli ortam sunmak ve ülkenin birikmiş servetinden değer transferi için TL’nin aşırı değerli tutma politikasının soncudur; Türkiye mallarının dünya piyasalarını fethetmesinin sonucu değil. Bu bağlamda “muazzam ihracatın” ülkeye neye mal olduğuna görebilmek için cari açığa, dış borç stokuna bir göz atmakta yarar olabilir. Ülkenin kentlerinin şantiyeye dönmesine gelince söylenecek iki çift söz var. Birincisi, 1996 yılında, Asya krizinden az önce, Tayland ve Endonezya gibi ülkelerin kentleri de şantiyeye dönmüştü. İkincisi, bu binaların yapılırken ve satılırken devreye giren kredilerin finansmanının yakında nelere yol açacağını görebilmek için bakınız ABD morgıç krizi.
Biraz da kafa karışıklığı üzerine. Türkiye’nin yükselen hegemon olduğunu savunan yazar şişinirken, Mart tezkeresinden, hani Wolfowitz’in Rumsfeld’in ağzını bozan teskere var ya ondan pay çıkarıyor. Yanlış mı anlıyorum, yoksa yazar, bu hükümetin, kendi tezkeresini bilerek engellediğini mi iddia ediyor? Ya Babacan? O da AB’ye ABD’ye karşı ittifak mı öneriyor? Bizi alın sizi ABD karşında küresel güç yapalım…
Tüm bu şişinmeye, patlama vukuu bulmasın diye havasını almak için iğneyi Morton Abromovitz batırıyor, fazla acıtmamaya çalışarak: “Türkiye Ortadoğu’da bir yüzyıldır olmadığı ölçüde bir oyuncu olmuştur”…. “Ancak”, diyor “rolü etkin ve yapıcı bir oyuncu olmakla sınırlıdır; bölgede bir karar verici ve önden gelen bir kolaylaştırıcı olmayacaktır”… Abramowitz bir “uydu ülkeden mi” söz ediyor yoksa “bir bölgesel hegemondan mı?” Karar sizin.
Son bir not da siyasal İslam’ın, “Kemalizm’in” din olduğunu iddia eden “yarı-münevverler” ajitatörlerine: İslam’ın temel metni, Peygamberin eylemleri, eleştirilebilir, “doğru-yanlış” ikilemi içinde tartışılabilir mi? Eleştirilemez, tartışılamaz, çünkü İslam bir dindir, “mutlak”a ilişkindir. Buna karşılık Kemalizm’in temel metinleri, Mustafa Kemal’in uygulamaları tartışmaya, eleştiriye açıktır. Çünkü Kemalizm bir din değildir!
Thursday, November 22, 2007
'Pax Ottomana' ve Diğer Masallar
Suudi Kralı Abdullah, Filistin Yönetimi Başkanı Abbas ve İsrail Devlet Başkanı Peres Türkiye'ye geldiler. AKP propaganda makinesi hemen çalışmaya başladı: Türkiye'nin küresel, bölgesel ağırlığı artıyormuş. (Nasıl yani? AB süreci mi hızlandı? Kıbrıs'ta gelişmeler Türkiye'den mi yana? Ermeni sorununda derdinizi kime anlatabiliyorsunuz? ABD mi size yardımcı olmak için çırpınıyor?) "Şüphesiz, büyüyen ve istikrarlı ( The Economist 'e göre en riskli üç ülkeden biri, 15/11) bir Türkiye ekonomisi yeni ("Post-realist, Post-Kemalist") Türkiye dış politikası için önemli bir varlıkmış ". Osmanlı döneminden sonra uzunca bir süre içine kapanan Türk diplomasisi, Misak-ı Milli'nin yanlış yorumlanması gibi handikaplar, AKP döneminde aşılıyormuş. "Türkiye bir "merkez ülke (yani bağımlı, periferi filan değil, ABD, İngiltere, Fransa gibi bir şey) olarak bölgesinde, Pax Ottomana gibi tanzim edici bir rol oynamaya mecburmuş..."
Bu kadar çok fanteziyi bir arada görünce "eyvah" dedim "durum sandığımızdan daha vahim. Acaba hangi açılacak yaraya, akacak kana pansuman olması bekleniyor, tüm bu saçmalıkların?"
'Pax Ottomana'
Bu kavram, çeşitli etnik ve dini grupların yaşadığı bir coğrafyada, Osmanlı yönetimi altında uzun süreli bir barış sağlandığına ilişkin bir savla ilgili. Osmanlı farklı etnik ve dini cemaatleri kendi içlerinde serbest bırakıyor, hatta bunlardan gelen insanların devlet kademelerinde yükselmesi de söz konusu olabiliyormuş: Tam bir huzur, eşit haklar ve uyum dünyası! Bugün bölgede neden böyle bir düzen kurulmasın; Türkiye, AKP buna önderlik etmesin?
Metinler, bazı gerçekleri bastırırlar, ayakta kalabilmek için. Bu metnin bastırdığı ilk gerçek Osmanlı'nın kanlı fetihler, ilhaklar üzerine kurulu talancı bir imparatorluk olduğu, her ayaklanmayı acımasızca bastırdığı, çatlak sesleri susturduğuyla ilgilidir: Pax Ottomana , bir terörün ürünüdür. İkincisi, Osmanlı talancı bir imparatorluktu; ekonomik artığın üretiminden (köleci Roma, kapitalist Britanya gibi) ziyade, esas olarak vergi ve gasp yoluyla el konulmasına dayanıyordu; tutsak aldığı halkların yaşamları, üretim sistemleri pek umurunda değildi, esas olarak parazit bir yapısı vardı.
Dahası, 15. yüzyıldan itibaren Batı'da kapitalist küreselleş(tir)me süreci başladığında, Osmanlı buna uyum sağlayamadı, kendi karşıt küreselleşme sürecini, kapitalizmini geliştiremedi, giderek geride kalmaya, edilgen olmaya başladı. 19 yüzyılın sonuna gelindiğinde de " Haute Finance "ın (mali sermaye) elinde paylaşılmayı bekleyen bir ganimete dönüştü. Osmanlı sultanları, etraflarındaki entelektüelleri bu süreci asla anlayamadılar. Çünkü, kapitalizmle gelen Aydınlanma "olayını", bu yeni dünyaya, uyum sağlamanın tek yolu olan "hakikat rejimini" kaçırdılar.
Bugün de hâlâ, Cumhuriyeti, adeta işler yolunda giderken oluşan bir sapma, bir anomali olarak sunmaya çalışmak, "o hakikat rejimine" uyum sağlayamayanların, anakroniktik kalmaya devam edenlerin mirası.
Benzerlikler hiç mi yok?
Tabii ki var. O da bağımsız bir modern demokratik Cumhuriyet olmayı denemek yerine, bölgedeki en büyük "kağnının gölgesinde" yürüyerek etki kurmaya çalışırken bunu kendi gölgesi gibi gösterme çabasıyla ilgili.
Osmanlı'nın son dönemine baktığınızda, uluslararası alanda inisiyatifini tümüyle yitirmiş, "acaba hangi büyük güce yaslansam" hesapları yapan bir yönetici sınıf, entelektüel tabakasıyla karşılaşırsınız. Son dönem Osmanlı ekonomisi, taşıyamayacağı dış borçların altında ezilmekte, uluslararası mali sermayenin elinde çırpınmakta olan bir ülkedir. Çözülmeye başladığında, ülkenin çeşitli bölgelerinde yükselen ulusalcı hareketleri ne zamanında öngörebilmiş, ne anlayabilmiş, ne bunları bir arada tutabilecek bir proje üretebilmiştir. Fevri hareketlerle sağa sola saldırırken de "kınalı kuzularını" kumarda ve kumlarda kaybetmiştir.
"Pax Ottomana" masalını satanların saklamaya çalıştığı en büyük gerçek ise şudur: Cumhuriyet bir sapma değil, bir zorunluluğun (üstelik de ahlaki bir zorunluluğun) Osmanlı içinde, zamanın sesini duyabilen, Aydınlanma "olayının", "hakikatine" sadık bir kesimin, işte bu rezalete son verme, çağı yakalama çabasının ürünü olduğudur.
"Pax Ottomana" masalının üreticileri o kadar şaşkın, kendileriyle o kadar doludurlar ki, yeniden, bu kez ABD inayetiyle yayılmaya heveslendikleri bölgede, halkın ortak hafızasında hâlâ "Şalvarı şaltak Osmanlı / Eğeri kaltak Osmanlı / Ekende yoğ, biçende yoğ / Yiyende ortak Osmanlı " nakaratının yankılandığının farkında bile değildirler. Bir nefret nesnesini canlandırmaya çalıştıklarının da... Aydınlanma "olayını" kaçıranların, dinin her zaman siyasetin ve maddi çıkarların emrinde araç olduğunu anlayamamalarına, maddi çelişkileri aşan, birleştirici bir unsur olabileceğini düşünmelerine şaşırmıyoruz ama, bu akılsızlığın sonuçlarının olası maliyetini düşünerek endişelenmeden de edemiyoruz.
Bu kadar çok fanteziyi bir arada görünce "eyvah" dedim "durum sandığımızdan daha vahim. Acaba hangi açılacak yaraya, akacak kana pansuman olması bekleniyor, tüm bu saçmalıkların?"
'Pax Ottomana'
Bu kavram, çeşitli etnik ve dini grupların yaşadığı bir coğrafyada, Osmanlı yönetimi altında uzun süreli bir barış sağlandığına ilişkin bir savla ilgili. Osmanlı farklı etnik ve dini cemaatleri kendi içlerinde serbest bırakıyor, hatta bunlardan gelen insanların devlet kademelerinde yükselmesi de söz konusu olabiliyormuş: Tam bir huzur, eşit haklar ve uyum dünyası! Bugün bölgede neden böyle bir düzen kurulmasın; Türkiye, AKP buna önderlik etmesin?
Metinler, bazı gerçekleri bastırırlar, ayakta kalabilmek için. Bu metnin bastırdığı ilk gerçek Osmanlı'nın kanlı fetihler, ilhaklar üzerine kurulu talancı bir imparatorluk olduğu, her ayaklanmayı acımasızca bastırdığı, çatlak sesleri susturduğuyla ilgilidir: Pax Ottomana , bir terörün ürünüdür. İkincisi, Osmanlı talancı bir imparatorluktu; ekonomik artığın üretiminden (köleci Roma, kapitalist Britanya gibi) ziyade, esas olarak vergi ve gasp yoluyla el konulmasına dayanıyordu; tutsak aldığı halkların yaşamları, üretim sistemleri pek umurunda değildi, esas olarak parazit bir yapısı vardı.
Dahası, 15. yüzyıldan itibaren Batı'da kapitalist küreselleş(tir)me süreci başladığında, Osmanlı buna uyum sağlayamadı, kendi karşıt küreselleşme sürecini, kapitalizmini geliştiremedi, giderek geride kalmaya, edilgen olmaya başladı. 19 yüzyılın sonuna gelindiğinde de " Haute Finance "ın (mali sermaye) elinde paylaşılmayı bekleyen bir ganimete dönüştü. Osmanlı sultanları, etraflarındaki entelektüelleri bu süreci asla anlayamadılar. Çünkü, kapitalizmle gelen Aydınlanma "olayını", bu yeni dünyaya, uyum sağlamanın tek yolu olan "hakikat rejimini" kaçırdılar.
Bugün de hâlâ, Cumhuriyeti, adeta işler yolunda giderken oluşan bir sapma, bir anomali olarak sunmaya çalışmak, "o hakikat rejimine" uyum sağlayamayanların, anakroniktik kalmaya devam edenlerin mirası.
Benzerlikler hiç mi yok?
Tabii ki var. O da bağımsız bir modern demokratik Cumhuriyet olmayı denemek yerine, bölgedeki en büyük "kağnının gölgesinde" yürüyerek etki kurmaya çalışırken bunu kendi gölgesi gibi gösterme çabasıyla ilgili.
Osmanlı'nın son dönemine baktığınızda, uluslararası alanda inisiyatifini tümüyle yitirmiş, "acaba hangi büyük güce yaslansam" hesapları yapan bir yönetici sınıf, entelektüel tabakasıyla karşılaşırsınız. Son dönem Osmanlı ekonomisi, taşıyamayacağı dış borçların altında ezilmekte, uluslararası mali sermayenin elinde çırpınmakta olan bir ülkedir. Çözülmeye başladığında, ülkenin çeşitli bölgelerinde yükselen ulusalcı hareketleri ne zamanında öngörebilmiş, ne anlayabilmiş, ne bunları bir arada tutabilecek bir proje üretebilmiştir. Fevri hareketlerle sağa sola saldırırken de "kınalı kuzularını" kumarda ve kumlarda kaybetmiştir.
"Pax Ottomana" masalını satanların saklamaya çalıştığı en büyük gerçek ise şudur: Cumhuriyet bir sapma değil, bir zorunluluğun (üstelik de ahlaki bir zorunluluğun) Osmanlı içinde, zamanın sesini duyabilen, Aydınlanma "olayının", "hakikatine" sadık bir kesimin, işte bu rezalete son verme, çağı yakalama çabasının ürünü olduğudur.
"Pax Ottomana" masalının üreticileri o kadar şaşkın, kendileriyle o kadar doludurlar ki, yeniden, bu kez ABD inayetiyle yayılmaya heveslendikleri bölgede, halkın ortak hafızasında hâlâ "Şalvarı şaltak Osmanlı / Eğeri kaltak Osmanlı / Ekende yoğ, biçende yoğ / Yiyende ortak Osmanlı " nakaratının yankılandığının farkında bile değildirler. Bir nefret nesnesini canlandırmaya çalıştıklarının da... Aydınlanma "olayını" kaçıranların, dinin her zaman siyasetin ve maddi çıkarların emrinde araç olduğunu anlayamamalarına, maddi çelişkileri aşan, birleştirici bir unsur olabileceğini düşünmelerine şaşırmıyoruz ama, bu akılsızlığın sonuçlarının olası maliyetini düşünerek endişelenmeden de edemiyoruz.
Tuesday, October 16, 2007
Bu Kez de Prof. Kemal Karpat...
(Cumhuriyet 10.10.2007)
"Korkmayın bir şey olmaz" deme sırası bu kez Prof. Kemal Karpat 'ta. Neşe Düzel, Karpat'a sormuş: "Peki bu şeriat, din ve laiklik tartışmalarının kökeni nereden geliyor? Nasıl bir devlet yapısına sahip olduk Osmanlı'dan bu yana biz? Şeriatla yönetilen Osmanlı nasıl bir devletti? ... Cumhuriyetin hiç bitmeyen laiklik sorunu nasıl ve neden başladı? Halifeliği kaldırmadan laik bir Cumhuriyet kurulabilir miydi? Madem laiklik tartışmasından vazgeçmiyoruz, o zaman bu konuyu bari derinliğine ele alıp köklerine kadar inelim." (Radikal 08/10/07)
Bir ülkeyi kendi döneminin tarihsel bağlamı içinde, sosyoekonomik-kültürel çelişkilerinden hareketle incelemek yerine, "şunun köklerine bir bakalım" gibisinden "tembel" , bazen teleolojik, çoğu kez kasıtlı yaklaşımlara, yüzeysel gazetecilik örneklerinde sık rastlanır. Tarihçiler olaylara çok daha dikkatle, "tarihselcilik" eleştirisine hedef olmamaya özen göstererek yaklaşırlar. Prof. Karpat onlardan biri değil
Yönteme ilişkin...
Tabii ki bir "yapının" (örneğin ülke) "hafızası" vardır (hysteresis). "Bugün" yaşanmakta olan olayları anlama çabası tarihsel süreçleri de hesaba katmalıdır. Ama, "yapının" hangi (unsurlarının) tarihsel süreçlerini? Sonra, bu "yapının" unsurları arasındaki ilişkilerin yeğinliği ve gerginliği "bugün" nasıl? Bu "yapı" başka "yapılarla" etkileşim içinde mi? Daha önemlisi, bu "yapıyı" da içeren, daha büyük bir "yapı" var mı? Tüm bunların yanı sıra çok kritik bir soru daha var? Bu sorulara cevap arayan kim? "Kim konuşuyor?". Toplumsal gerçekliğe, dışından, tarafsız, bir noktadan bakılamayacağına göre, bakanın "sadakati" neye?
Neşe Düzel söyleşisine, "Dünya nano teknolojiyi, gen bilimini, iletişim devrimlerini konuşuyor. Biz ise türban ve laiklik konularına takıldık kaldık. Sanki kendimizi dünyadan koparıyoruz. Tartıştığımız konular bizi gelişen dünyadan giderek ayırıyor.." yargısıyla başlıyor.
Düzel'e göre bu tartışma aslında "anakroniktik" , dünyanın (teknolojiye indirgenmiş- EY ) andaki "zamanıyla" ilgisi yok. Adeta 1989, 11 Eylül, Irak olmadı, Uzakdoğu'dan, Fas'a siyasal İslam'ın kitlesel hareketi toplumsal yapılandırmaları, siyasi kazanımları yok. BOP bağlamında ABD'nin siyasal İslama yüklediği işlev konu değil! Türkiye'de 20. yüzyılın ilk çeyreğinde kalmış bir hesap görülüyor bugün. Sanki, o gün dünya (ekonomik sistem, hegemonya vb.) öyle, bugün böyle, değil. Ülkede sınıflar matrisi değişmeden kalmış, yeni iletişim teknolojilerinin ve Anglosakson kültürünün egemenliği altında bir "gösteri toplumu" da yok! Tüm bunlar olduğuna göre, Düzel'in "sadakati" nin de, liberal entelijansiyanın, bunları bir kenara iterek, inşa ettiği, "baskıcı, ulusalcı laikler/liberal, demokrat ılımlı İslam ikileminde olduğunu düşünürsek, çok mu haksızlık etmiş oluruz?
Peki ya Karpat?
Karpat'ın "Halifeliğin kaldırılması", "türban yasağı", "inanç" üzerine söyledikleri önemli. Ancak, Karpat da, Düzel'den daha farklı yaklaşmıyor soruna. Adeta, sorun "genetik" , daha çocuk (Cumhuriyet) doğarken, hatta daha önce oluşmuş. Babası da galiba Von der Goltz adlı bir Alman. Peki neden zamanın entelijansiyası bu adamı dinlemiş? Adam gelmiş "millet-asker" demiş... İş bitmiş. Peki, bu adam neden Türkiye'de? Kapitalizm, ulusçuluk, emperyalist paylaşım savaşları, hatta "Aydınlanma geleneği" , imparatorluk dağılırken çeşitli sınıfların (Askeriye dahil) ekonomipolitiği filan... Neden "Halifelik Abdülhamit devrinde ön plana geçmiş" ?
Karpat, "Halifelik kalkmadan da laiklik olabilirdi" diyor. "İyi mi oldu, kötü mü" sorusuna cevap vermiyor. Ama, mesajı şu: Kalktığı için biz, hâlâ bu konuyu tartışıyoruz... Peki ya, halifeliğin Osmanlı sınıflar matrisi içindeki yeri, dönemin bölge jeopolitik içindeki önemi, İngiltere gibi egemen güçlerin bu konudaki etkileri? Devam edelim... Türban tartışması Karpat'a göre halka ait değil, "en yukarıdaki elitler arası bir mesele"... Karpat haklı. Türban siyasal İslamın iktidar mücadelesine, bu mücadelenin de öncülerine ait bir sorun. Karpat da türbanın kaldırılmasında bir sakınca görmediğinden.. yeri de bu siyasal İslamın yanında, en azından bir "yol arkadaşı" olarak...
Bir taraftan, "Osmanlı şeriat devleti değildi" derken, diğer taraftan "Şeyhülislamlık, padişahın kararlarını onaylayan, devletin icraatlarını Müslüman halkın gözünde din adına meşrulaştıran basit bir makama dönüştü" ifadeleriyle, meşruluğun kaynağının "dini hakikatler" (rejimin de şeriat) olduğunu kabul etmesi gibi tutarsızlıkları, " Atatürk 'ü ikna ettiler" basitliğini, bir kenara bırakarak, nihayet sadakat sorununa gelirsek...
Karpat'ın, siyasal İslamın İran, Malezya, Mısır, Lübnan gibi ülkelerdeki salt dini değil, ekonomik, siyasi ve toplumsal gelişme dinamiklerini, uluslararası desteklerini yok sayarak "korkuları yersiz" bulması, çok belirgin bir "Sufilik hayranlığı", "inancın" kaçınılmazlığına yaptığı özel vurgu, bence, sadakatinin "dini hakikat rejimine" olduğunu düşündürüyor... Halkın değişmez bir "ruhu" olduğunu varsayan yaklaşımı da bu "sadakatle" uyumlu... Tam bu noktada aklıma Heidegger 'in, "Alman halkının tarihsel özünden" yola çıkarak Nazi rejiminin yemek masasına oturuşu geliyor, ama neyse...
"Korkmayın bir şey olmaz" deme sırası bu kez Prof. Kemal Karpat 'ta. Neşe Düzel, Karpat'a sormuş: "Peki bu şeriat, din ve laiklik tartışmalarının kökeni nereden geliyor? Nasıl bir devlet yapısına sahip olduk Osmanlı'dan bu yana biz? Şeriatla yönetilen Osmanlı nasıl bir devletti? ... Cumhuriyetin hiç bitmeyen laiklik sorunu nasıl ve neden başladı? Halifeliği kaldırmadan laik bir Cumhuriyet kurulabilir miydi? Madem laiklik tartışmasından vazgeçmiyoruz, o zaman bu konuyu bari derinliğine ele alıp köklerine kadar inelim." (Radikal 08/10/07)
Bir ülkeyi kendi döneminin tarihsel bağlamı içinde, sosyoekonomik-kültürel çelişkilerinden hareketle incelemek yerine, "şunun köklerine bir bakalım" gibisinden "tembel" , bazen teleolojik, çoğu kez kasıtlı yaklaşımlara, yüzeysel gazetecilik örneklerinde sık rastlanır. Tarihçiler olaylara çok daha dikkatle, "tarihselcilik" eleştirisine hedef olmamaya özen göstererek yaklaşırlar. Prof. Karpat onlardan biri değil
Yönteme ilişkin...
Tabii ki bir "yapının" (örneğin ülke) "hafızası" vardır (hysteresis). "Bugün" yaşanmakta olan olayları anlama çabası tarihsel süreçleri de hesaba katmalıdır. Ama, "yapının" hangi (unsurlarının) tarihsel süreçlerini? Sonra, bu "yapının" unsurları arasındaki ilişkilerin yeğinliği ve gerginliği "bugün" nasıl? Bu "yapı" başka "yapılarla" etkileşim içinde mi? Daha önemlisi, bu "yapıyı" da içeren, daha büyük bir "yapı" var mı? Tüm bunların yanı sıra çok kritik bir soru daha var? Bu sorulara cevap arayan kim? "Kim konuşuyor?". Toplumsal gerçekliğe, dışından, tarafsız, bir noktadan bakılamayacağına göre, bakanın "sadakati" neye?
Neşe Düzel söyleşisine, "Dünya nano teknolojiyi, gen bilimini, iletişim devrimlerini konuşuyor. Biz ise türban ve laiklik konularına takıldık kaldık. Sanki kendimizi dünyadan koparıyoruz. Tartıştığımız konular bizi gelişen dünyadan giderek ayırıyor.." yargısıyla başlıyor.
Düzel'e göre bu tartışma aslında "anakroniktik" , dünyanın (teknolojiye indirgenmiş- EY ) andaki "zamanıyla" ilgisi yok. Adeta 1989, 11 Eylül, Irak olmadı, Uzakdoğu'dan, Fas'a siyasal İslam'ın kitlesel hareketi toplumsal yapılandırmaları, siyasi kazanımları yok. BOP bağlamında ABD'nin siyasal İslama yüklediği işlev konu değil! Türkiye'de 20. yüzyılın ilk çeyreğinde kalmış bir hesap görülüyor bugün. Sanki, o gün dünya (ekonomik sistem, hegemonya vb.) öyle, bugün böyle, değil. Ülkede sınıflar matrisi değişmeden kalmış, yeni iletişim teknolojilerinin ve Anglosakson kültürünün egemenliği altında bir "gösteri toplumu" da yok! Tüm bunlar olduğuna göre, Düzel'in "sadakati" nin de, liberal entelijansiyanın, bunları bir kenara iterek, inşa ettiği, "baskıcı, ulusalcı laikler/liberal, demokrat ılımlı İslam ikileminde olduğunu düşünürsek, çok mu haksızlık etmiş oluruz?
Peki ya Karpat?
Karpat'ın "Halifeliğin kaldırılması", "türban yasağı", "inanç" üzerine söyledikleri önemli. Ancak, Karpat da, Düzel'den daha farklı yaklaşmıyor soruna. Adeta, sorun "genetik" , daha çocuk (Cumhuriyet) doğarken, hatta daha önce oluşmuş. Babası da galiba Von der Goltz adlı bir Alman. Peki neden zamanın entelijansiyası bu adamı dinlemiş? Adam gelmiş "millet-asker" demiş... İş bitmiş. Peki, bu adam neden Türkiye'de? Kapitalizm, ulusçuluk, emperyalist paylaşım savaşları, hatta "Aydınlanma geleneği" , imparatorluk dağılırken çeşitli sınıfların (Askeriye dahil) ekonomipolitiği filan... Neden "Halifelik Abdülhamit devrinde ön plana geçmiş" ?
Karpat, "Halifelik kalkmadan da laiklik olabilirdi" diyor. "İyi mi oldu, kötü mü" sorusuna cevap vermiyor. Ama, mesajı şu: Kalktığı için biz, hâlâ bu konuyu tartışıyoruz... Peki ya, halifeliğin Osmanlı sınıflar matrisi içindeki yeri, dönemin bölge jeopolitik içindeki önemi, İngiltere gibi egemen güçlerin bu konudaki etkileri? Devam edelim... Türban tartışması Karpat'a göre halka ait değil, "en yukarıdaki elitler arası bir mesele"... Karpat haklı. Türban siyasal İslamın iktidar mücadelesine, bu mücadelenin de öncülerine ait bir sorun. Karpat da türbanın kaldırılmasında bir sakınca görmediğinden.. yeri de bu siyasal İslamın yanında, en azından bir "yol arkadaşı" olarak...
Bir taraftan, "Osmanlı şeriat devleti değildi" derken, diğer taraftan "Şeyhülislamlık, padişahın kararlarını onaylayan, devletin icraatlarını Müslüman halkın gözünde din adına meşrulaştıran basit bir makama dönüştü" ifadeleriyle, meşruluğun kaynağının "dini hakikatler" (rejimin de şeriat) olduğunu kabul etmesi gibi tutarsızlıkları, " Atatürk 'ü ikna ettiler" basitliğini, bir kenara bırakarak, nihayet sadakat sorununa gelirsek...
Karpat'ın, siyasal İslamın İran, Malezya, Mısır, Lübnan gibi ülkelerdeki salt dini değil, ekonomik, siyasi ve toplumsal gelişme dinamiklerini, uluslararası desteklerini yok sayarak "korkuları yersiz" bulması, çok belirgin bir "Sufilik hayranlığı", "inancın" kaçınılmazlığına yaptığı özel vurgu, bence, sadakatinin "dini hakikat rejimine" olduğunu düşündürüyor... Halkın değişmez bir "ruhu" olduğunu varsayan yaklaşımı da bu "sadakatle" uyumlu... Tam bu noktada aklıma Heidegger 'in, "Alman halkının tarihsel özünden" yola çıkarak Nazi rejiminin yemek masasına oturuşu geliyor, ama neyse...
Sunday, October 07, 2007
Güvenilen Dağlara Kar Yağıyor...
(Cumhuriyet 03.10.2007)
Seçimlerden önce, kendilerini gerçekten ülkenin "kanaat önderleri" ("Biz bu sürüyü güderiz abi!"), yanında yürüdükleri "kâğnının gölgesini" kendi gölgeleri sananlar şimdi bir düş kırıklığı yaşıyorlar: Havada adeta bir panik var; mahalle, otobüs, bazen uçak baskısı, bazen internet cafede oruç dayağı, "Malezya olur muyuz" diye sormalar, kalkıp Malezya'ya gitmeler... Sonra, AB üyelik sürecine ilgimizi mi kaybettik? Büyük sermaye de endişeli...
Durun bakalım, daha yeni başladı...
Seçimlerden sonra, galiba yalnızca bizler şaşırmadık. "Tehlikenin farkında mısınız? " demiş, "liberal entelijansiyanın yavaş intiharından" söz etmiş, "mahalle baskısını" da içeren "pasif karşıdevrim sürecinin" özelliklerini anlatmaya çalışmıştık. Nihayet AKP'nin seçimlerde momentumunun kırılmaması halinde, yükselen muhalefetin yarattığı korku ve kızgınlıkla, seçimlerden sonra çok daha hızlı, kararlı davranacağını savunmuştuk. Şimdi, şaşkın değiliz.
Ama endişeliyiz. Çünkü AKP'nin "seçim" zaferinden sonra başlayan "yeni" sürecin daha başındayız. Önümüzdeki dönemde, bu süreç, ilerlemeye, derinleşmeye, düş kırıklığına uğrattıklarının listesine yenilerini eklemeye devam edecek.
Siyasal İslam, "pasif karşıdevrim" (restorasyon) sürecinin en önemli özelliklerinden biri, tüm "mevzi savaşlarında" olduğu gibi, ne kadar ufak olursa olsun sürekli kazanımlar elde etmeyi sürdürmek; bir alanda duraklama yaşanırsa, bir başka alana yoğunlaşmak, süreci oradan ilerletmeye çalışmaktır. Bugüne kadar "demokrasi", "bireysel özgürlükler", "AB süreci " , kavramlarını kullanarak ilerledi siyasal İslam. Bu sayede kendine çok önemli "yol arkadaşları" edindi, bunlar sayesinde, geleneksel olarak kendisine ait olmayan çevrelere nüfuz etti, verili duruşlarda, kendisine doğru önemli dönüşümler (transformismo) gerçekleştirdi. Bu çevrelerdeki dönüşümün enerjisini siyasal İslamın projesine doğrudan katamasa bile, bu projenin andaki motorunu, AKP'yi ilerletmek için kullandı.
AKP ilk kez seçimleri kazandığında, bu partinin, kendi toplumsal tabanından, bu tabanın taşıdığı sosyal projeden, bağımsız bir varlığa sahip olamayacağını, etkisinden tümüyle ve uzun süre çıkmasının söz konusu olmadığını savunmuştuk. Şimdi yaşananlar çok doğaldır. AKP'nin ait olduğu karmaşık, toplumsal hareket, siyasal İslam, kendi toplumsal güçleriyle, yaşam tarzıyla, umutlarıyla, en önemlisi gerçek liderleriyle (bunlar AKP liderliği ile örtüşür ama aynı şey değildir) iradesini dayatmaya başladı. Bu iradenin, hareketin liberal "yol arkadaşlarının" iradesiyle çatışması kaçınılmaz. AKP ve siyasal İslamın dünkü "sevimli" yüzleri bu gün, daha kalın sesle ve çatık kaşlarla, bu yol arkadaşlarına, ya artık bize katılacaksınız ya da hareketin eteklerinden düşeceksiniz diyorlar.
Son günlerde, siyasal İslamın, aile ile devlet arasındaki alanı ( "sivil toplum" ) sessizce ve adım adım ele geçirme süreci , medyanın etkisiyle görünür olmaya, "transformismo" süreciyle yakalanan tabakaların AKP'ye güvenini tehdit etmeye başladı. "Demokrasi", "bireysel özgürlükler", "AB üyeliği" kavramları siyasal İslam açısından, artık işlevlerini kaybediyorlar. Öyleyse, hareketin, aile ile devlet arasındaki alanı ele geçirme sürecini gizlemeye yardımcı olacak yeni bir kavrama, adeta yeni bir "destekleyici fanteziye" gereksinim oluşmaya başlıyor. Bu yeni kavram, yeni düş kırıklıklarına yol açacak.
Yeni kavram, yeni yol arkadaşları...
Bu yeni kavram acaba ne olabilir? Seçim sonrası Meclis'te AKP-MHP işbirliğine, "Söğüt Şenlikleri" kucaklaşmasına, Cumhurbaşkanı'nın şehit ailelerine verdiği iftar yemeğine bakarak bu yeni kavramın "milliyetçilik" olabileceğini düşünüyorum. Tabii bu kavram da demokrasi ve bireysel özgürlükler kavramları gibi, içeriklerinden (özellikle anti-emperyalist potansiyelinden) soyutlanmış bir biçimde kullanılacak; nasıl "demokrasi" oy verme işlevine "bireysel özgürlükler" de türban özgürlüğüne indirgendiyse, bu kavram da siyasal İslamın "mevzi savaşı" taktiğine hizmet edecek bir biçimde, sosyal tarihsel ve jeopolitik özelliklerinden soyutlanarak tek bir özelliğine, "PKK" sorununa indirgenerek devreye girecek diye düşünüyorum.
Eğer bu beklentim gerçekleşirse, siyasal İslam, AKP aracılığıyla yeni bir "transformismo" süreci başlatarak, zaman içinde liberal entelijansiya safrasını atarken bu kez Türk-İslam sentezci, şoven-milliyetçi, entelijansiya içinden yeni yol arkadaşları kazanabilecek, bunlar aracılığıyla, askerin tepkilerini de dün liberallere yönelik olduğu gibi "istediğini ben verebilirim" , söylemiyle yumuşatma şansına sahip olacaktır.
Sanırım, şimdi düş kırıklığına uğrama sırası, dün sorunlarının çözümü için AKP'den (hâlâ ABD'den) medet uman Kürt entelijansiyasında, burjuva-feodal, mülk sahibi sınıflarında, yerel seçkinlerinde... Sanırım, onlar da güvendikleri dağlara kar yağdığını görecekler.
Seçimlerden önce, kendilerini gerçekten ülkenin "kanaat önderleri" ("Biz bu sürüyü güderiz abi!"), yanında yürüdükleri "kâğnının gölgesini" kendi gölgeleri sananlar şimdi bir düş kırıklığı yaşıyorlar: Havada adeta bir panik var; mahalle, otobüs, bazen uçak baskısı, bazen internet cafede oruç dayağı, "Malezya olur muyuz" diye sormalar, kalkıp Malezya'ya gitmeler... Sonra, AB üyelik sürecine ilgimizi mi kaybettik? Büyük sermaye de endişeli...
Durun bakalım, daha yeni başladı...
Seçimlerden sonra, galiba yalnızca bizler şaşırmadık. "Tehlikenin farkında mısınız? " demiş, "liberal entelijansiyanın yavaş intiharından" söz etmiş, "mahalle baskısını" da içeren "pasif karşıdevrim sürecinin" özelliklerini anlatmaya çalışmıştık. Nihayet AKP'nin seçimlerde momentumunun kırılmaması halinde, yükselen muhalefetin yarattığı korku ve kızgınlıkla, seçimlerden sonra çok daha hızlı, kararlı davranacağını savunmuştuk. Şimdi, şaşkın değiliz.
Ama endişeliyiz. Çünkü AKP'nin "seçim" zaferinden sonra başlayan "yeni" sürecin daha başındayız. Önümüzdeki dönemde, bu süreç, ilerlemeye, derinleşmeye, düş kırıklığına uğrattıklarının listesine yenilerini eklemeye devam edecek.
Siyasal İslam, "pasif karşıdevrim" (restorasyon) sürecinin en önemli özelliklerinden biri, tüm "mevzi savaşlarında" olduğu gibi, ne kadar ufak olursa olsun sürekli kazanımlar elde etmeyi sürdürmek; bir alanda duraklama yaşanırsa, bir başka alana yoğunlaşmak, süreci oradan ilerletmeye çalışmaktır. Bugüne kadar "demokrasi", "bireysel özgürlükler", "AB süreci " , kavramlarını kullanarak ilerledi siyasal İslam. Bu sayede kendine çok önemli "yol arkadaşları" edindi, bunlar sayesinde, geleneksel olarak kendisine ait olmayan çevrelere nüfuz etti, verili duruşlarda, kendisine doğru önemli dönüşümler (transformismo) gerçekleştirdi. Bu çevrelerdeki dönüşümün enerjisini siyasal İslamın projesine doğrudan katamasa bile, bu projenin andaki motorunu, AKP'yi ilerletmek için kullandı.
AKP ilk kez seçimleri kazandığında, bu partinin, kendi toplumsal tabanından, bu tabanın taşıdığı sosyal projeden, bağımsız bir varlığa sahip olamayacağını, etkisinden tümüyle ve uzun süre çıkmasının söz konusu olmadığını savunmuştuk. Şimdi yaşananlar çok doğaldır. AKP'nin ait olduğu karmaşık, toplumsal hareket, siyasal İslam, kendi toplumsal güçleriyle, yaşam tarzıyla, umutlarıyla, en önemlisi gerçek liderleriyle (bunlar AKP liderliği ile örtüşür ama aynı şey değildir) iradesini dayatmaya başladı. Bu iradenin, hareketin liberal "yol arkadaşlarının" iradesiyle çatışması kaçınılmaz. AKP ve siyasal İslamın dünkü "sevimli" yüzleri bu gün, daha kalın sesle ve çatık kaşlarla, bu yol arkadaşlarına, ya artık bize katılacaksınız ya da hareketin eteklerinden düşeceksiniz diyorlar.
Son günlerde, siyasal İslamın, aile ile devlet arasındaki alanı ( "sivil toplum" ) sessizce ve adım adım ele geçirme süreci , medyanın etkisiyle görünür olmaya, "transformismo" süreciyle yakalanan tabakaların AKP'ye güvenini tehdit etmeye başladı. "Demokrasi", "bireysel özgürlükler", "AB üyeliği" kavramları siyasal İslam açısından, artık işlevlerini kaybediyorlar. Öyleyse, hareketin, aile ile devlet arasındaki alanı ele geçirme sürecini gizlemeye yardımcı olacak yeni bir kavrama, adeta yeni bir "destekleyici fanteziye" gereksinim oluşmaya başlıyor. Bu yeni kavram, yeni düş kırıklıklarına yol açacak.
Yeni kavram, yeni yol arkadaşları...
Bu yeni kavram acaba ne olabilir? Seçim sonrası Meclis'te AKP-MHP işbirliğine, "Söğüt Şenlikleri" kucaklaşmasına, Cumhurbaşkanı'nın şehit ailelerine verdiği iftar yemeğine bakarak bu yeni kavramın "milliyetçilik" olabileceğini düşünüyorum. Tabii bu kavram da demokrasi ve bireysel özgürlükler kavramları gibi, içeriklerinden (özellikle anti-emperyalist potansiyelinden) soyutlanmış bir biçimde kullanılacak; nasıl "demokrasi" oy verme işlevine "bireysel özgürlükler" de türban özgürlüğüne indirgendiyse, bu kavram da siyasal İslamın "mevzi savaşı" taktiğine hizmet edecek bir biçimde, sosyal tarihsel ve jeopolitik özelliklerinden soyutlanarak tek bir özelliğine, "PKK" sorununa indirgenerek devreye girecek diye düşünüyorum.
Eğer bu beklentim gerçekleşirse, siyasal İslam, AKP aracılığıyla yeni bir "transformismo" süreci başlatarak, zaman içinde liberal entelijansiya safrasını atarken bu kez Türk-İslam sentezci, şoven-milliyetçi, entelijansiya içinden yeni yol arkadaşları kazanabilecek, bunlar aracılığıyla, askerin tepkilerini de dün liberallere yönelik olduğu gibi "istediğini ben verebilirim" , söylemiyle yumuşatma şansına sahip olacaktır.
Sanırım, şimdi düş kırıklığına uğrama sırası, dün sorunlarının çözümü için AKP'den (hâlâ ABD'den) medet uman Kürt entelijansiyasında, burjuva-feodal, mülk sahibi sınıflarında, yerel seçkinlerinde... Sanırım, onlar da güvendikleri dağlara kar yağdığını görecekler.
Saturday, September 29, 2007
Daha Çok Geç Olmadan...
(Cumhuriyet 26.09.2007)
İmparatorluğun enkazı üzerinde, sömürgeleşmenin sınırından dönülerek kurulan modern cumhuriyetin, bağımsızlık, laiklik, medeni hukuk, kadın hakları gibi kazanımları, akılcılığa, (Aydınlanma'nın 'hakikat rejimine') dayalı kültürel geleneği, bu zeminde doğan ve gelişen eşitlikçi, demokratik, hatta sosyalist hareketlerin geleceği tehdit altında. "Mahalle siyaseti" etrafında yükselen kaygılar, tehlikenin, geç de olsa bilinçlere çıkmaya başladığını gösteriyor. AKP hükümetinin siyasal İslama kazandırdığı momentumun daha çok geç olmadan mutlaka kırılması gerekir.
Uluslararası sermayenin ve emperyalizmin en gerici...
Bugün Türkiye'de siyasal İslam, "şeytanla" aynı yatağa bilerek girmeyi kabul etmiş olduğunu düşünerek avunsa bile, ABD'nin/AB'nin, uluslararası mali/tekelci sermayenin bölgemizdeki ve ülkedeki siyasi projelerinin taşeronu olmuştur.
Siyasal İslam, tekelci sermayenin bölgedeki militarist ve gerici (aydınlanma ve sosyal ilerleme düşmanı) politikalarının destekçisi olmanın yanı sıra mahalle düzeyine kadar inen ve "yaşam alanlarını" yakından denetlemeyi amaçlayan bir siyasi kültürel örgütlenmeye ve kitle hareketine sahiptir. Projesi ilerledikçe "devletin baskıcı aygıtlarıyla", "devletin ideolojik aygıtları" (Althusser) (din, hukuk, siyaset, eğitim kurumları, medya, sendikalar, aile) arasındaki göreli bağımsızlık kalkacak, devletle aile arasındaki (sivil toplum) alanı Almanya'da nazizm, İtalya'da faşizm, Rusya'da Stalinizm, İran'da da Şii teokrasisinde olduğu gibi baskıcı bir devletin denetimine geçecektir.
Bu noktaya gelmeden, sürecin kesilmesi ve tersine çevrilmesi gerekir. Bu bağlamda, Antonio Gramsci 'nin İtalyan burjuva devrimi tarihi ve faşizmin yükselişiyle ilgili, "cephe savaşı" ve "mevzi savaşı" kavramları bize yardımcı olabilir. Siyasal İslamın momentumu, demokratik ve barışçı (şiddet içermeden, verili yasaların içinde kalarak) kitle gösterileri, siyasi, özellikle ekonomik boykotlar, çeşitli protesto yöntemleriyle kırılabilir. Sonra, siyasal İslamın "yaşam alanlarındaki" etkisinin geriletilebilmesi için, halkçı, (halkın yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan) ve demokratik reformlarla, yerel örgütlenmelerle ve vatandaşlık inisiyatifleriyle sürdürülecek, uzun süreli kültürel, ekonomik, sosyal hakları da içeren bir "mevzi savaşı" süreci başlayacaktır.
Bu iki direniş ve mücadele yöntemi birleştirilmediği takdirde ülke, emperyalizmin bölgedeki projelerinin aracı olarak işlemeye devam edecek, bu topraklarda yaşayanlar etnik kökenleri ne olursa olsun, gittikçe artan büyük maddi ve manevi acılara mahkûm edileceklerdir.
Truva atlarına dikkat
Siyasal İslama karşı direniş, hem siyasi-hukuki hem de kültürel-ekonomik olmak zorunda. Bu nedenle şu sıralarda olduğu gibi, genelde halkın sorunlarına duyarsız bir çevrenin, "yaşam tarzını koruma" kaygısıyla sesini yükseltmesi, çok olumlu bir gelişmedir. Ancak bugün, salt TÜSİAD'dan, büyük medyadan gelen eleştirilerin etrafında kurulacak bir muhalefetin, gerek momentumun kırılması gerekse de uzun dönemli süreçte, etkisinin çok sınırlı, refleksinin istikrarsız olacağını da baştan görmek gerekir.
Bu bağlamda, seçimlerden önceki konjonktürde yükselen ulusalcı dalgaya ilişkin yaptığımız uyarının seçimlerden sonra Meclis'te doğrulandığını söyleyebiliriz. O zaman demokratik, halkçı (halkın yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan) bir siyasi programı içermeyen ulusalcılık iddialarının, tüm "şiddetine" karşın, hatta bu nedenle, emperyalizmin "Truva atı" olmaya mahkûm olduğunu ileri sürmüştük. Seçimlerden sonra şekillenen Meclis'te yaşanan AKP-MHP işbirliği, bu savımızı doğruladı. Dün olduğu gibi bugün de MHP liderliği, tüm ulusalcılık iddialarına karşın taraftarlarını "suya götürüp susuz getirmeye" devam edecek, tabanda siyasal İslamla yaşanan rekabet (mücadele değil), siyasal İslamın (emperyalizmin) değirmenine su taşıyacak, hatta ucu Hrant Dink cinayetine açılan süreci besleyecektir.
Büyük sermayenin ve büyük medyanın siyasal İslam kaygılarını değerlendirirken bunların sınırını, çizen ekonomik çıkarları da görmek gerekir. 1980 sonrası siyasal rejimin aydınlanma geleneğinden kaynaklanan sol/sosyalist muhalefet üzerinde, "serbest piyasa" rejiminin de yerleşik bölüşüm ilişkileri üzerinde yarattığı yıkımın dinamikleri bizi bugünkü siyasal İslam dalgasına getirdiğini unutmamak gerekir. Bu dönem boyunca her türlü halkçı politikaya, "özelleştirme, serbestleşme gerekir", "köylüyü tasfiye ediyoruz", aymazlığa ve şiddetle direnen, postmodernizmin rölativizminden kalkarak siyasal İslama meşruiyet kazandıran kesimin, bugün laiklik ve demokrasi, hatta ne yazık ki hâlâ "modernite" mücadelesine yapacağı katkıların zaaflarını da baştan görmek gerekir. Bu mücadeleyi bu güçleri yadsımadan, ama esas olarak 14 Nisan "olayına", diğer bir deyişle çalışanların en modern, örgütlenme kapasitesi en yüksek kesimine (geleneksel işçi sınıfını da ihmal etmeden) dayanarak ve "yaşam alanlarında" inşa etmek gerekiyor. Daha çok geç olmadan...
İmparatorluğun enkazı üzerinde, sömürgeleşmenin sınırından dönülerek kurulan modern cumhuriyetin, bağımsızlık, laiklik, medeni hukuk, kadın hakları gibi kazanımları, akılcılığa, (Aydınlanma'nın 'hakikat rejimine') dayalı kültürel geleneği, bu zeminde doğan ve gelişen eşitlikçi, demokratik, hatta sosyalist hareketlerin geleceği tehdit altında. "Mahalle siyaseti" etrafında yükselen kaygılar, tehlikenin, geç de olsa bilinçlere çıkmaya başladığını gösteriyor. AKP hükümetinin siyasal İslama kazandırdığı momentumun daha çok geç olmadan mutlaka kırılması gerekir.
Uluslararası sermayenin ve emperyalizmin en gerici...
Bugün Türkiye'de siyasal İslam, "şeytanla" aynı yatağa bilerek girmeyi kabul etmiş olduğunu düşünerek avunsa bile, ABD'nin/AB'nin, uluslararası mali/tekelci sermayenin bölgemizdeki ve ülkedeki siyasi projelerinin taşeronu olmuştur.
Siyasal İslam, tekelci sermayenin bölgedeki militarist ve gerici (aydınlanma ve sosyal ilerleme düşmanı) politikalarının destekçisi olmanın yanı sıra mahalle düzeyine kadar inen ve "yaşam alanlarını" yakından denetlemeyi amaçlayan bir siyasi kültürel örgütlenmeye ve kitle hareketine sahiptir. Projesi ilerledikçe "devletin baskıcı aygıtlarıyla", "devletin ideolojik aygıtları" (Althusser) (din, hukuk, siyaset, eğitim kurumları, medya, sendikalar, aile) arasındaki göreli bağımsızlık kalkacak, devletle aile arasındaki (sivil toplum) alanı Almanya'da nazizm, İtalya'da faşizm, Rusya'da Stalinizm, İran'da da Şii teokrasisinde olduğu gibi baskıcı bir devletin denetimine geçecektir.
Bu noktaya gelmeden, sürecin kesilmesi ve tersine çevrilmesi gerekir. Bu bağlamda, Antonio Gramsci 'nin İtalyan burjuva devrimi tarihi ve faşizmin yükselişiyle ilgili, "cephe savaşı" ve "mevzi savaşı" kavramları bize yardımcı olabilir. Siyasal İslamın momentumu, demokratik ve barışçı (şiddet içermeden, verili yasaların içinde kalarak) kitle gösterileri, siyasi, özellikle ekonomik boykotlar, çeşitli protesto yöntemleriyle kırılabilir. Sonra, siyasal İslamın "yaşam alanlarındaki" etkisinin geriletilebilmesi için, halkçı, (halkın yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan) ve demokratik reformlarla, yerel örgütlenmelerle ve vatandaşlık inisiyatifleriyle sürdürülecek, uzun süreli kültürel, ekonomik, sosyal hakları da içeren bir "mevzi savaşı" süreci başlayacaktır.
Bu iki direniş ve mücadele yöntemi birleştirilmediği takdirde ülke, emperyalizmin bölgedeki projelerinin aracı olarak işlemeye devam edecek, bu topraklarda yaşayanlar etnik kökenleri ne olursa olsun, gittikçe artan büyük maddi ve manevi acılara mahkûm edileceklerdir.
Truva atlarına dikkat
Siyasal İslama karşı direniş, hem siyasi-hukuki hem de kültürel-ekonomik olmak zorunda. Bu nedenle şu sıralarda olduğu gibi, genelde halkın sorunlarına duyarsız bir çevrenin, "yaşam tarzını koruma" kaygısıyla sesini yükseltmesi, çok olumlu bir gelişmedir. Ancak bugün, salt TÜSİAD'dan, büyük medyadan gelen eleştirilerin etrafında kurulacak bir muhalefetin, gerek momentumun kırılması gerekse de uzun dönemli süreçte, etkisinin çok sınırlı, refleksinin istikrarsız olacağını da baştan görmek gerekir.
Bu bağlamda, seçimlerden önceki konjonktürde yükselen ulusalcı dalgaya ilişkin yaptığımız uyarının seçimlerden sonra Meclis'te doğrulandığını söyleyebiliriz. O zaman demokratik, halkçı (halkın yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan) bir siyasi programı içermeyen ulusalcılık iddialarının, tüm "şiddetine" karşın, hatta bu nedenle, emperyalizmin "Truva atı" olmaya mahkûm olduğunu ileri sürmüştük. Seçimlerden sonra şekillenen Meclis'te yaşanan AKP-MHP işbirliği, bu savımızı doğruladı. Dün olduğu gibi bugün de MHP liderliği, tüm ulusalcılık iddialarına karşın taraftarlarını "suya götürüp susuz getirmeye" devam edecek, tabanda siyasal İslamla yaşanan rekabet (mücadele değil), siyasal İslamın (emperyalizmin) değirmenine su taşıyacak, hatta ucu Hrant Dink cinayetine açılan süreci besleyecektir.
Büyük sermayenin ve büyük medyanın siyasal İslam kaygılarını değerlendirirken bunların sınırını, çizen ekonomik çıkarları da görmek gerekir. 1980 sonrası siyasal rejimin aydınlanma geleneğinden kaynaklanan sol/sosyalist muhalefet üzerinde, "serbest piyasa" rejiminin de yerleşik bölüşüm ilişkileri üzerinde yarattığı yıkımın dinamikleri bizi bugünkü siyasal İslam dalgasına getirdiğini unutmamak gerekir. Bu dönem boyunca her türlü halkçı politikaya, "özelleştirme, serbestleşme gerekir", "köylüyü tasfiye ediyoruz", aymazlığa ve şiddetle direnen, postmodernizmin rölativizminden kalkarak siyasal İslama meşruiyet kazandıran kesimin, bugün laiklik ve demokrasi, hatta ne yazık ki hâlâ "modernite" mücadelesine yapacağı katkıların zaaflarını da baştan görmek gerekir. Bu mücadeleyi bu güçleri yadsımadan, ama esas olarak 14 Nisan "olayına", diğer bir deyişle çalışanların en modern, örgütlenme kapasitesi en yüksek kesimine (geleneksel işçi sınıfını da ihmal etmeden) dayanarak ve "yaşam alanlarında" inşa etmek gerekiyor. Daha çok geç olmadan...
Tuesday, September 25, 2007
Bir 'Semptom' Olarak Prof. Şerif Mardin
Prof. Şerif Mardin 'in Ayşe Arman 'la yaptığı söyleşi ( Hürriyet /06/09), 1990'larda "de facto" hızlanan, şimdi yeni bir anayasayla da "de jure" hale gelmek üzere olan "restorasyon" sürecinin en önemli dinamiklerinden "transformismo" (1) olgusuna ilişkin çarpıcı bir örnek oluşturuyor.
Şimdiden bilemeyiz... Bekleyiniz
Mardin, Arman'ın "Hayat tarzımız değişebilir mi? Malezya olur muyuz? Kadınların gerçeği?.. Takıyye mi yapıyorlar? İstediğim gibi giyinemeyecek, Boğaz'da içki içemeyeceksem ne yapacağım? AKP'ye merkez sağ demek doğru mu? AKP konusunda yanılmış olabilir miyiz" olarak özetleyebileceğimiz sorularına, özetle, "Korkularınız yersiz olmayabilir. Bilemeyiz, bekleyip görmek gerekir" gibisinden cevaplar veriyor.
Böylece, söyleşi, iki işi birden "başarmış" oluyor. Birincisi, AKP'den huzursuz olanların, haz temelli, "maddiyatçı" ve "dekadan" yaşam tarzlarını (ayrıcalıklarını) kaybetmekten korkan, halkının maddi ve manevi sorunlarına yabancı ve ilgisiz bir seçkinlerden oluştuğuna ilişkin "fanteziyi" bir kez daha pekiştiriyor. İkincisi, Mardin, bu söyleşide, hem bu kaygılara "anlayışla" yaklaşarak Arman gibi düşünenleri, siyasal İslamın "pasif karşıdevrim" sürecine yabancılaştırmıyor. Hem de, "belki de değildir" (Ah! Aziz Nesin .), "bekleyip görelim" diyerek, liberal entelijansiyayı, siyasal İslama bağlayan "değişti-değişmedi" tartışmasına sadık kalarak, pratikte AKP'ye "pasif karşıdevrimi" (restorasyon) tamamlaması için gerekli süreyi tanımakla eşanlamlı bir tutum öneriyor. Bu arada, demokrasi adına, "konuşacaksınız" , "söyleyeceksiniz" gibi, özgürlükçü ve akılcı (inanca değil bilgiye dayalı) bir tartışma ortamı yoksa, pratikte hiçbir etkisi olmayan önerileri sıralıyor.
Mardin'in sözleri, bana, örümceklerin avlarının bedenine enjekte ettikleri uyuşturucu ve protein eritici sıvıyı anımsattı. Demokrasinin biçimselliğine/ritüellerine kanarak, bu bekle gör tutumunu benimseyenler, hem siyasal İslamın toplumsal ilişkilerinin, yasal kazanımlarının yaşam tarzlarını (bedenlerini) gittikçe daha çok sardığını hem de saflarının (kaslarının) gittikçe eridiğini (transformismo), tepki gösterme kapasitelerini yitirdiklerini görecekler.
Prof. Mardin'in, Chantal Mouffe 'tan söz ettiği için, hegemonya süreçleriyle ilgili tartışmaları bildiğini varsaymamız, buradan hareketle de ne yazık ki, akademik ve kişisel saygınlığıyla "transformismo" sürecinde önemli bir katalizör işlevi gördüğünü de kabul etmemiz gerekiyor.
Popülizm ve yerellik
Diğer taraftan, söyleşide, siyasal İslamın tırmanan iktidarına karşı direnmek isteyenlere yararlı olabilecek ipuçları da var. Örneğin, Mardin söyleşiye başlarken konuya Yusuf Akçura 'dan girip Rus Narodnik hareketinden geçerek, sözü AKP'nin karakterini konuşmaya getirdiğinde, karşımıza tam anlamıyla popülist, yerel (ulusal ve vatandaşlık gibi soyut aidiyetlere değil din, tarikat, mahalle gibi somut aidiyetlere dayalı), bu zeminde derin bir biçimde örgütlenmiş (Nakşibendilik) bir siyasi hareketten güç alan bir siyasi parti/hareket resmi koyuyor. Ancak, Mardin, Arman'ın temsil ettiği kesimin duyarlılıklarını "paylaştığı" izlenimini verdikten, bekleyip görmek gerektiğini vurguladıktan, olası itirazlara karşı "demokrasi kaostur" (herkes her istediğini söyler) dedikten sonra, "sakın darbe olmasın" diyerek "gardını" alıyor...
Bunlardan en azından iki ders çıkarılabilir. Birincisi, AKP'nin tabanıyla arasındaki, popülist (havuç/sopa, seçkinler-kalabalıklar dinamiğine, "onurlu yalana" , dayalı) bir ilişkidir. Bu ilişki salt şiddet ve bastırmayla değil, ancak bir "karşıt hegemonya" hareketiyle kırılabilir. İkincisi, belli ki, bu "pasif karşıdevrim" süreci, çok kritik bir aşamada. Siyasal İslam'ın "transformismo" ile yanına çektiği kesimin desteğine hâlâ büyük gereksinimi var.
Solun ve sosyalistlerin, bu konjonktürü değerlendirebilmek için ilk önce aydınlanma geleneğinin ( aklın eleştirisi, özgürlük, demokrasi, toplumsal ilerleme ) çocukları, ürünü olduklarını, bu geleneğin yadsınarak aşıldığı, ama şimdi restore edilmeye çalışılan dini hakikatlere dayalı evrenin içinde, hiçbir düzeyde, var olamayacaklarını anımsamaları gerekiyor... Ondan sonra belki liberal entelijansiyayı da yeniden kazanabilecek bir karşıt hegemonya inşa etmeye girişmek söz konusu olabilir. Bu bağlamda, ulusal bağımsızlık, halkçılık (popülizm değil), tüketim toplumunun kültür ve ahlakına, hümanist bir karşı çıkış, siyasal İslamın hegemonyası altındaki kesimlere ulaşmak için bir başlangıç noktası, bir köprü olabilir.
1) İktidarı ele geçirmeyi hedefleyen bir siyasi hareketin, rakipleriyle arasındaki "alanda" yer alan kanaat önderlerini ve siyasetçileri süreç içinde kendisinden yana "dönüştürmesi" anlamına gelen bu kavramı siyasal İslamın toplumsal yapıyı ele geçiriş sürecini irdelerken, Gramsci nin "Hapishane Defterleri" yapıtından anımsamış, Cumhuriyet'teki yazılarımda, 7 Haziran'da Tempo dergisinde yayımlanan "İran'la-Mısır arasında Türkiye" başlıklı denememde kullanmıştım.
Şimdiden bilemeyiz... Bekleyiniz
Mardin, Arman'ın "Hayat tarzımız değişebilir mi? Malezya olur muyuz? Kadınların gerçeği?.. Takıyye mi yapıyorlar? İstediğim gibi giyinemeyecek, Boğaz'da içki içemeyeceksem ne yapacağım? AKP'ye merkez sağ demek doğru mu? AKP konusunda yanılmış olabilir miyiz" olarak özetleyebileceğimiz sorularına, özetle, "Korkularınız yersiz olmayabilir. Bilemeyiz, bekleyip görmek gerekir" gibisinden cevaplar veriyor.
Böylece, söyleşi, iki işi birden "başarmış" oluyor. Birincisi, AKP'den huzursuz olanların, haz temelli, "maddiyatçı" ve "dekadan" yaşam tarzlarını (ayrıcalıklarını) kaybetmekten korkan, halkının maddi ve manevi sorunlarına yabancı ve ilgisiz bir seçkinlerden oluştuğuna ilişkin "fanteziyi" bir kez daha pekiştiriyor. İkincisi, Mardin, bu söyleşide, hem bu kaygılara "anlayışla" yaklaşarak Arman gibi düşünenleri, siyasal İslamın "pasif karşıdevrim" sürecine yabancılaştırmıyor. Hem de, "belki de değildir" (Ah! Aziz Nesin .), "bekleyip görelim" diyerek, liberal entelijansiyayı, siyasal İslama bağlayan "değişti-değişmedi" tartışmasına sadık kalarak, pratikte AKP'ye "pasif karşıdevrimi" (restorasyon) tamamlaması için gerekli süreyi tanımakla eşanlamlı bir tutum öneriyor. Bu arada, demokrasi adına, "konuşacaksınız" , "söyleyeceksiniz" gibi, özgürlükçü ve akılcı (inanca değil bilgiye dayalı) bir tartışma ortamı yoksa, pratikte hiçbir etkisi olmayan önerileri sıralıyor.
Mardin'in sözleri, bana, örümceklerin avlarının bedenine enjekte ettikleri uyuşturucu ve protein eritici sıvıyı anımsattı. Demokrasinin biçimselliğine/ritüellerine kanarak, bu bekle gör tutumunu benimseyenler, hem siyasal İslamın toplumsal ilişkilerinin, yasal kazanımlarının yaşam tarzlarını (bedenlerini) gittikçe daha çok sardığını hem de saflarının (kaslarının) gittikçe eridiğini (transformismo), tepki gösterme kapasitelerini yitirdiklerini görecekler.
Prof. Mardin'in, Chantal Mouffe 'tan söz ettiği için, hegemonya süreçleriyle ilgili tartışmaları bildiğini varsaymamız, buradan hareketle de ne yazık ki, akademik ve kişisel saygınlığıyla "transformismo" sürecinde önemli bir katalizör işlevi gördüğünü de kabul etmemiz gerekiyor.
Popülizm ve yerellik
Diğer taraftan, söyleşide, siyasal İslamın tırmanan iktidarına karşı direnmek isteyenlere yararlı olabilecek ipuçları da var. Örneğin, Mardin söyleşiye başlarken konuya Yusuf Akçura 'dan girip Rus Narodnik hareketinden geçerek, sözü AKP'nin karakterini konuşmaya getirdiğinde, karşımıza tam anlamıyla popülist, yerel (ulusal ve vatandaşlık gibi soyut aidiyetlere değil din, tarikat, mahalle gibi somut aidiyetlere dayalı), bu zeminde derin bir biçimde örgütlenmiş (Nakşibendilik) bir siyasi hareketten güç alan bir siyasi parti/hareket resmi koyuyor. Ancak, Mardin, Arman'ın temsil ettiği kesimin duyarlılıklarını "paylaştığı" izlenimini verdikten, bekleyip görmek gerektiğini vurguladıktan, olası itirazlara karşı "demokrasi kaostur" (herkes her istediğini söyler) dedikten sonra, "sakın darbe olmasın" diyerek "gardını" alıyor...
Bunlardan en azından iki ders çıkarılabilir. Birincisi, AKP'nin tabanıyla arasındaki, popülist (havuç/sopa, seçkinler-kalabalıklar dinamiğine, "onurlu yalana" , dayalı) bir ilişkidir. Bu ilişki salt şiddet ve bastırmayla değil, ancak bir "karşıt hegemonya" hareketiyle kırılabilir. İkincisi, belli ki, bu "pasif karşıdevrim" süreci, çok kritik bir aşamada. Siyasal İslam'ın "transformismo" ile yanına çektiği kesimin desteğine hâlâ büyük gereksinimi var.
Solun ve sosyalistlerin, bu konjonktürü değerlendirebilmek için ilk önce aydınlanma geleneğinin ( aklın eleştirisi, özgürlük, demokrasi, toplumsal ilerleme ) çocukları, ürünü olduklarını, bu geleneğin yadsınarak aşıldığı, ama şimdi restore edilmeye çalışılan dini hakikatlere dayalı evrenin içinde, hiçbir düzeyde, var olamayacaklarını anımsamaları gerekiyor... Ondan sonra belki liberal entelijansiyayı da yeniden kazanabilecek bir karşıt hegemonya inşa etmeye girişmek söz konusu olabilir. Bu bağlamda, ulusal bağımsızlık, halkçılık (popülizm değil), tüketim toplumunun kültür ve ahlakına, hümanist bir karşı çıkış, siyasal İslamın hegemonyası altındaki kesimlere ulaşmak için bir başlangıç noktası, bir köprü olabilir.
1) İktidarı ele geçirmeyi hedefleyen bir siyasi hareketin, rakipleriyle arasındaki "alanda" yer alan kanaat önderlerini ve siyasetçileri süreç içinde kendisinden yana "dönüştürmesi" anlamına gelen bu kavramı siyasal İslamın toplumsal yapıyı ele geçiriş sürecini irdelerken, Gramsci nin "Hapishane Defterleri" yapıtından anımsamış, Cumhuriyet'teki yazılarımda, 7 Haziran'da Tempo dergisinde yayımlanan "İran'la-Mısır arasında Türkiye" başlıklı denememde kullanmıştım.
Thursday, September 13, 2007
Sığlıktan söz ederken , bir örnek
Yeni Safak aktarıyor:
"Orhan Pamuk, Türkiye'de laik kesimin kendisini Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gücüne yasladığını ve 'son 5-10 yılda yaşanan çatışmanın, Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne yaklaştırmak isteyen ılımlı İslamcılarla, silahlı kuvvetlere dayanmak isteyen bu laikler arasında yaşandığını, Türkiye'deki ılımlı siyasi islamcıların, demokrasiye laiklerden daha saygılı olduklarını' kaydetti. … Ayrıca Pamuk, 'Bir yazarın görevi, geçmişte ne olduğu ile ilgilenmek değildir. Onun görevi, bugünün parlak gerçeğini eserlerine yansıtmaktır. Benim için gelecekte ne olacağı önemli değildir. Ben bir edebiyatçıyım. Siyasi eylem adamı veya militan değilim'derken, şöyle konuştu: 'Benim için önemli olan, bugünü ve hayatı kitaplarıma romanlarıma nasıl yansıttığımdır. Zaman zaman siyasi konularda ettiğim laflarla başımı derde sokmuş olabilirim. Ama bu, siyasi bir ajandam olmasından değil, sadece aklımdan geçenleri söylediğim için olmuştur. Çünkü kendime ait köşeli düşüncelerim var ve vicdani kanaatlerim var. Bunları söylemişimdir.' diyormuş
Tarihte ne olduğu onu ilgilendirmiyor ama Cevdet Bey ve Oğulları…
Görevi “bu günün parlak gerçeğini eserlerine yansıtmak” mış, sanki gerçek, verili gerçekliğe karşı, onun, kendi imkansızlığını bastırarak, tutarlılık taklidi yapan toplumsal simgesel bir yapıntı, olduğunu gözler önüne sermeyi amaçlayan öznel (siyasi ve etik) bir saldırı olmadan yansıtılabilirmiş gibi…
Siyasi ajandası yokmuş ama, kendine ait köşeli düşünceleri varmış… Sanki bunlar apolitik olabilirmiş gibi…
Nitekim, son derecede ideolojik ve siyasi bir saptama olan “ılımlı İslam - Laikler” denklemini kabul etmenin yanı sıra, bir de taraf oluyor…
Avrupa Birliği'ne girmek istemenin siyasi bir ajanda olduğunun ayırtına varmayacağımızı sanıyor.
"Orhan Pamuk, Türkiye'de laik kesimin kendisini Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gücüne yasladığını ve 'son 5-10 yılda yaşanan çatışmanın, Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne yaklaştırmak isteyen ılımlı İslamcılarla, silahlı kuvvetlere dayanmak isteyen bu laikler arasında yaşandığını, Türkiye'deki ılımlı siyasi islamcıların, demokrasiye laiklerden daha saygılı olduklarını' kaydetti. … Ayrıca Pamuk, 'Bir yazarın görevi, geçmişte ne olduğu ile ilgilenmek değildir. Onun görevi, bugünün parlak gerçeğini eserlerine yansıtmaktır. Benim için gelecekte ne olacağı önemli değildir. Ben bir edebiyatçıyım. Siyasi eylem adamı veya militan değilim'derken, şöyle konuştu: 'Benim için önemli olan, bugünü ve hayatı kitaplarıma romanlarıma nasıl yansıttığımdır. Zaman zaman siyasi konularda ettiğim laflarla başımı derde sokmuş olabilirim. Ama bu, siyasi bir ajandam olmasından değil, sadece aklımdan geçenleri söylediğim için olmuştur. Çünkü kendime ait köşeli düşüncelerim var ve vicdani kanaatlerim var. Bunları söylemişimdir.' diyormuş
Tarihte ne olduğu onu ilgilendirmiyor ama Cevdet Bey ve Oğulları…
Görevi “bu günün parlak gerçeğini eserlerine yansıtmak” mış, sanki gerçek, verili gerçekliğe karşı, onun, kendi imkansızlığını bastırarak, tutarlılık taklidi yapan toplumsal simgesel bir yapıntı, olduğunu gözler önüne sermeyi amaçlayan öznel (siyasi ve etik) bir saldırı olmadan yansıtılabilirmiş gibi…
Siyasi ajandası yokmuş ama, kendine ait köşeli düşünceleri varmış… Sanki bunlar apolitik olabilirmiş gibi…
Nitekim, son derecede ideolojik ve siyasi bir saptama olan “ılımlı İslam - Laikler” denklemini kabul etmenin yanı sıra, bir de taraf oluyor…
Avrupa Birliği'ne girmek istemenin siyasi bir ajanda olduğunun ayırtına varmayacağımızı sanıyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)
