Wednesday, September 17, 2008

Büyük Bir Haksızlık Yapılıyor...


Ben haksızlığa dayanamam hemen haksızlığa uğrayanı savunmak isterim. Şimdi de “serbest piyasa”yı savunmak istiyorum. Bir taraftan mali kriz derinleşiyor, diğer taraftan ekonomik durgunluk yayılıyor ya, düne kadar serbest piyasayı savunanlar, sayesinde milyar, trilyon dolarları götürenler, 455 trilyonluk türev piyasasını yaratanlar şimdi dönmüş, serbest piyasaya müdahale etmenin türlü yollarını arıyorlar.

Karışmazsan dengeye gelir!

Bakın beyler, piyasa, Samuelson’un ünlü ders kitabında döne döne anlattığı, Hayek’in, Von Mises’in ve Friedman’ın sürekli anımsattığı gibi, eğer karışmazsanız fazlalıkları temizler, kendiliğinden arz ve talep arasında bir denge noktası bulur.

 

Eğer fazla üretim yaptıysanız, fiyatlar düşmeye başlayacak, bu fazlalık ya imha edilecek ya da bu fazlayı üreten verimsiz sermaye değer kaybedecek, yok olacaktır. Bu koşullarda bu sermaye üzerinde yaşarken kafasını yeterince kullanamayıp, açgözlülüğüne gem vuramayan, aşırı riskli yatırımlara dalan kapitalist de, kapitalist olma ayrıcalığını kaybedecek, yerini, sermayeyi taşıma hakkını; daha akıllı, daha becerikli olanlara devredecektir. Evrim yasası gibi bir şey: En uygun olan ayakta kalacak! Tabii bu verimsiz işletmede çalışmak gafletinde bulunan işçiler de hatalarının sonucuna katlanacak, işlerini kaybedecek, ya da daha düşük ücretlerle çalışmayı kabul edecekler.

Yeniden vurgulayalım: Sonunda en verimsizler, en tedbirsizler, en akılsızlar yok olacak; ekonomik yasalara, piyasa kurallarına, sermayenin gereksinimlerine en iyi uyum sağlayanlar ayakta kalacak.

Beyler, geçen 25 yıldır, bu ilkeleri benimsediğinizi sanıyordum. Tam istediğiniz gibi, mükemmele yakın bir serbest piyasa içinde yaşamıyor muydunuz? Şimdi piyasa kendi doğasına uygun bir biçimde gereken temizliği yapmaya başlayınca her taraftan duyulan bu ağlama sesleri de neyin nesi? Faturayı boşuna piyasaya çıkarmak istiyorsunuz. Beyler, eğer siz kaderinizi kabullenip, burnunuzu sokmazsanız, piyasa fazlaları temizleyecek, kendi kendine dengeye gelecek.

Efendim sorun şuradan çıkıyor:

Sermaye sürekli birikerek genişleyen bir ilişki, hatta daha da önemlisi canlı emek tüketerek kâr üreten bir makine. Kapitalist ise bunun üzerinde, bir sembiyoz ilişkisi içinde yaşayan biyolojik üstelik de toplumsal bir organizma. Diğer bir deyişle kapitalistin yaşama istenci ve tabii ki, iradesini başkalarına dayatma eğilimi var.

 

Bu yüzden sermaye hızla büyürken, kapitalist onun üzerinde yaşayarak, bu ilişkiyi taşırken, arzularını tatmin ederken, iradesini başkalarına dayatırken, kapitalistin piyasayla bir sorunu yok. Aksine kapitalist bu taşıma işlevinin “var oluş düzleminde” (piyasada) hiç kimsenin, hiçbir şeyin sermayenin etkinliğinin önüne geçmesini istemiyor. Sonra piyasa bu denetimsiz ortamda oluşan aşırılıklar ve eksiklikler arasında bir denge kurmaya, sermayenin verimsiz kesimlerinin yok olmasının koşullarını dayatmaya başlayınca da kapitalistin ağzının tadı kaçıyor. Çünkü o bu temizliğin nesnesi olmak istemiyor, servetini yaşam tarzını korumak, alıştığı gibi yaşamaya devam etmek, kapitalist olma ayrıcalığını korumak istiyor, simgesel (sistem dışına düşerek), hatta fiziksel olarak ölmek istemiyor. Bir de işçiler var tabii; grevlerle, protestolarla hatta isyanlarla işleri daha da zorlaştırıyorlar…

İşte o zaman kapitalist, Marx’ın kapitalistlerin “ortak yönetim kurulu” dediği devlete başvurarak, piyasanın temizlik işini durdurmasını, denetlemesini, ya da en azından bu temizliğin maliyetini diğer sınıfların, diğer ülkelerdeki kapitalistlerin üzerine yıkmasını istiyor. Bundan sonrası bildiğimiz hikâye: Sınıf mücadeleleri sertleşiyor, cevap olarak devletin tavrı sertleşiyor; uluslararası rekabet sertleşiyor, cevap olarak devletin tavrı sertleşiyor, ideolojiler, anlamlar dünyası, bu yeni koşullara göre daha baskıcı, daha tutucu biçimler alıyor… Gelsin siyasal istikrarsızlıklar, soykırımlar, uluslararası hatta bloklar arası savaşlar.

Beyler, serbest piyasa bunların hiçbirinden sorumlu değil. Yaşamak isteyen insanların varlığından kaynaklanıyor tüm bu “kötülükler”. Aslında, serbest piyasa mükemmel bir düzenektir, saat gibi işler, eğer insanlar kaderlerine razı olurlarsa, diğer bir deyişle eğer insanlar, insan olmasa…

Ha bir şey daha var. Bilmem farkında mısınız? Kapitalizm, piyasa serbest de olsa (1920’ler 30’lar), düzenleniyor da olsa (1950’ler ve 60’lar) eninde sonunda krize giriyor. Ve hep aynı şarkı: Düzenlenmişse, serbestlik isteyen çığlıklar atıyorsunuz, serbest ise düzenleme, devlet müdahalesi istiyorsunuz.

Beyler, dediğim gibi sorun piyasada değil, hatta sermayede de değil. Sorun bunların gereksinimlerine uymayan insanda. İnsanlar olmasa serbest piyasa da kapitalizm de gerçekten mükemmel sistemler… Ancak insanlardan vazgeçmek söz konusu değil, en iyisi insanların özelliklerine uyumlu, onlara öncelik veren yeni bir sistem düşünmek…

Thursday, August 14, 2008

Gürcistan dersleri

(Cumhuriyet 13/08/08)

Gürcistan’da yaşananları kaynak savaşları, büyük güçler rekabeti, gittikçe derinleşen ekonomik krizin bölgedeki yankıları bağlamında düşünmek zor değil. Carnegie Endowement for International Peace’in Moskova direktörü Dmitri Trenin’in “Kafkasya dramında her aşamada bir az daha tırmanan çatışmaların bir sonraki aşamada Kafkasya ve Avrupa ile sınırlı kalmayacağına” ilişkin saptamasını ve neden “Ağustos Toplarını anımsayınız” sözleriyle I. Dünya savaşının başlama noktasına gönderme yaptığını da…

Ama Gürcistan’da başlayan çatışmalardan, emperyalist güçlerin maşası olmayı kabul eden bir devlet adamının ülkesini nasıl felakete sürükleyebileceğine ilişkin, çıkarılacak bir başka ders daha var.

Saakasvili’nin hesap hatası mı?
Salı sabahı ajanslar Rus birliklerinin Gürcistan’ın içlerine girdiğini, Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili’nin ülkesinin fiilen ikiye bölündüğünü ileri sürerek, Batı’dan yardım istediğini bildiriyordu.

Cuma günü Gürcistan birliklerinin Güney Osetya’ya saldırarak, kendi vatandaşlarını, hastaneleri üniversiteyi bombalamasıyla, Rusya’nın da “şaşırtıcı” bir kararlılıkta hızda ve çapta cevap vermesiyle başlayan savaş bölgede yayılma eğilimi gösteriyor, belki de Gürcistan’ın, ama kesinlikle Saakaşvili’nin geleceğini tehdit eden bir boyuta ulaşıyor. Bu açıdan bakınca Saakaşvili’nin vahim bir hesap hatası yaptığından söz etmek olanaklı. Ancak sanırım durum biraz daha karmaşık.

2003 yılında, ABD’den getirilerek renkli bir devrimle Devlet başkan yapılan Saakaşvili’nin yönetimi altında, Gürcistan bir ABD “müşteri devleti” hatta protektorası oldu. ABD ve NATO, hatta İsrail kaynaklı askeri uzmanlar Gürcistan ordusunu eğitmeye, Saakaşvili de büyük çaplı satın almalarla ülkesini silahlandırmaya başladı. Böylece ABD ve NATO Rusya’yı çevreleme operasyonu bağlamında Kafkaslara giriyordu. Dahası Saakaşvili AB üyesi olmak için lobi yapmaya başlıyor, ABD’de Gürcistan’ın NATO üyeliğini gündeme getiriyordu.

Ancak geçen yıl Anatol Lieven’in, Der Spiegel hatta Weekly Standard yazarlarının da dikkat çektiği gibi, Gürcistan’ın “demokrasi gülü soluyordu”; Saakaşvili rejimi giderek baskıcı özellikler kazanmaya başlamıştı: Önemli muhalefet liderleri, ölüyor, hapse atılıyor dövülüyordu. Ama bunların ne önemli vardı? Nasıl olsa, Başkan Bush’un adı başkentin en önemli caddelerinden birine verilmemiş miydi? ABD büyükleri her fırsatta Gürcistan’ı ziyaret ederek demokratikleşme sürecini övmüyorlar mıydı?

Lieven’e göreyse Saakaşvili’nin, iktidarı zayıfladıkça, ülkeyi liderliği altında yeniden birleştirmek için Güney Osetya, ya da Abhazya üzerinden bir maceraya kalkışma riski gittikçe artıyordu. Lieven geçen Kasım’da National Interest’teki yorumunda, “bu onun kalkışacağı son macera olacaktır” diyordu.

Yoksa bir ABD-NATO operasyonu mu?
Diğer taraftan, dışarıda, ABD ve Avrupa tarafından durmadan, “demokrasi kahramanı” olarak şişirilen, içeride, gittikçe ağırlaşan siyasi ekonomik sorunlarla zayıflayan Saakaşvili’nin kolaylıkla maniple edilerek, bir “başka hesap” için kullanılabilecek bir kıvama geldiği de söylenebilir.

Rusya’nın tepkisinin hızı ve çapı, saldırıyı beklediğini gösteriyordu. Gürcistan ordusunu eğiten ABD, NATO, İsrail uzmanlarının böyle bir saldırının bilgisini önceden almamış olması düşünülemez. Rusya’nın NATO’nun genişlemesi, Kosova’daki yenilgisi, Füze kalkanı gerginliğinden sonra, Gürcistan’ın bir oldubittisini kabul etmeyeceği hatta şiddetle cezalandırmaya kalkacağı, ABD ve NATO plancılarının beklentileri içinde olduğu bence rahatlıkla var sayılabilir. Burada, Rusya Dışişleri bakanı Lavrov “Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyesi olmasını engellemek her şeyi yapacağız” sözlerini de anımsayabiliriz.

Nihayet Gürcistan’ın başlattığı Güney Osetya operasyonunun yürütülüş tarzına bakınca da, bunun amacının düzen getirmek değil, Prof Cussodowsky’nin dikkat çektiği gibi, büyük bir insani kriz yaratarak dünyanın dikkatini bu bölgeye çekmek olduğu da ileri sürülebilir.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, ABD ve NATO’nun bir Saakaşvili taşıyla iki kuş vurmayı planladığını düşünebiliriz. Birincisi, Rusya’nın vurucu gücünü ve kararlılığını ölçmek, bu zeminde Avrupa liderlerini bir kez daha uyararak/korkutarak, Rusya’ya karşı ABD ile ilişkilerini güçlendirmeye zorlamak, İkincisi, Kafkasya bölgesini Rusya’yı, giderek daha fazla ekonomik, siyasi enerjisini tüketecek, Putin –Medvedev klanına hem ülke içinde hem de dünya kamuoyu önünde saygınlık kaybettirecek biçimde içine çekecek bir istikrarsızlığa itmek.

Bu hesap tutar mı bilemem. Ama benzerlikler bende tedirginlik yaratıyor. Türkiye bölgenin enerji dengelerinin çok önemli bir oyuncusu. Dışişlerinde ABD’ye yaslanarak bölgede güç yansıtma anlayışı egemen. Ülkeyi yöneten ekip, siyasi yaşamını ABD ve Avrupa desteğine borçlu.

Thursday, August 07, 2008

ikinci dalga

Cumhuriyet, 06/08/08)

Yeni bir “trasformismo” dalgası gelişiyor. Birinci dalgada liberal entelijansiya, siyasal İslam’ı desteklemeye ikna edildi. Liberal entelijansiyaya güçlü ekonomik ve ideolojik bağlarla bağlı sol liberal entelijansiya da bu ilk dalganın bir parçası, adeta ikramiyesi oldu.

Şimdi de sosyalist entelijansiya siyasal İslam’ı desteklemeye çağrılıyor. Siyasal İslam’la sosyalist entelijansiya arasındaki kültürel, ideolojik uçurum çok derin olduğundan, bu uçurumu aşacak bir köprü gerekli. Bu işlevi de birinci dalganın “ikramiyesi” olanlar üstleniyor. Ama bir de, sosyalistlerle bu konuyu konuşmaya izin verecek, sosyalistlerin eleştirilerini sterilize edecek bir söylem gerekir. Diğer bir değişle liberal entelijansiya ile sosyalistler arasında kurulacak diyalogun önce açılması, sonra da uygun bir biçimde parantez içine alınması gerekir. Bu diyalogun “sosyalistlerin krizi” tartışmasıyla açılmaya, “AKP davası - Ergenekon soruşturması” ikilemi ile simgeselleştirilen “Demokrasi (seçilmiş bir hükümet) ve Darbecilik” denklemi ile de paranteze alınmaya çalışıldığını görüyoruz.

Demokrasi ve Darbe arasında…
Ancak, bu parantezin çok ciddi teknik zaafları var. Bu parantezdeki, “demokrasi” hiçbir biçimde sorunsallaştırılmadan, “düşünülmeden”, salt seçilmiş olmayla sınırlı kalan, içerikten yoksun bir kavram.

Darbecilere, gelince, karşımızda, oda iddialara göre, 4-5 yıl önce darbe planlamış, ama ordunun komuta kademelerinden destek görmemiş, hatta dışlanmış bir grup var. Diğer bir değişle karşımızdaki gelecekte olabilecek bir darbe tehlikesi değil geçmişte iflas etmiş bir darbe girişimi. Bu yüzden söylem giderek darbecilerden, kaos yaratma planlarına, diğer bir değişle “terörist” suçlamasına dönüşüyor. Kısacası, bu parantezi teknik olarak, hele “halka güvenmemek” suçlamasına sarılarak kapatmak olanaklı değil. Çünkü “modern zamanlarda”, “halkın tercihi” üzerinde konuşabilmek için, önce bu tercihin arkasındaki dinamikleri, şekillendirilmesinin süreçlerini (kültür endüstrisi, “gösteri toplumu” gibi,) düşünmek gerekiyor. Yoksa, “sen halka güvenmiyor musun?” sorusunu soranlar, aniden kendilerini, “sen popülist bir demagog musun?” sorusuyla yüz yüze bulabilirler.

Parantezin dışındakiler
Teknik sorunları bir yana, bu parantezin esas amacı, sosyalistlerin kendilerini sosyalist olarak tanımlamalarına olanak sağlayan kavramlarını dışarıda bırakarak onları sessizleştirmek ve yönlendirmektir

“Sosyalist” kavramı, baskı ve sömürünün olmadığı, eşitlikçi toplumlara ilişkin tasarıları içeren, tarihsel kökleri Spartaküs ayaklanmasına, Bedrettin olayına kadar giden, “komünist hipotez” kümesine aittir.

Kapitalist toplumdaysa bu kavramın içeriği, emek/sermaye çelişkisi ve kapitalist dünya sistemi üzerinden, kapitalizme ve emperyalizme (gelişmiş ülkelerin kapitalistlerinin, kendi ekonomik siyasi çıkarları doğrultusunda diğer ülkelerin ekonomik, siyasi ve kültürel yaşamların zorla ya da dolaylı yollarla müdahale etmesine) karşı olmak ilkeleriyle doldurulur. Bu içerik, demokrasinin her zaman, eşitlik, özgürlük, kavramlarıyla, “kimin için?” sorusuyla birlikte ve bir devlet biçimi olarak düşünülmesini gerektirir. Bu bağlamda başlangıç noktası her zaman toplumdaki en ayrıcalıksız kesimlerin, dışlananların gereksinimleridir. Bu yüzden sosyalizmi, konuşabilmek için, mutlaka Aydınlanma geleneğinin “hakikat rejimini” ve materyalist bir felsefi yönelimi benimsemiş olmak gerekir.

Sosyalistler için devlet, demokrasi gibi kavramlar hep sınıflar arası ekonomik siyasi iktidar ilişkileriyle, halk kavramıysa, toplumsal hegemonya kurma süreçleriyle birlikte düşünüldüğünde anlamlıdır.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, sosyalistlerin, darbecilere, “Ergenekon” türünden maceralara, siyasal İslam’ın partisine destek vermeyecekleri hemen anlaşılır. Çünkü bunların hiç biri sosyalistlerin, “komünist hipotezi” yaşadıkları tarihsel koşullar içinde uygulamaya koyma çabalarına uygun araçlar değildirler. Dahası, darbeciler ve siyasal İslam’ın temsilcileri başarılı oldukları her yerde sosyalistlere karşı şiddet uygulamaktan asla çekinmemişlerdir.

Bu gün gündemde bir darbe tehlikesi yoktur. Bu nedenle sosyalistler açısından esas tehlike siyasal İslam’ın hem kapitalizmle hem de emperyalizmle işbirliği içinde olan projesidir. Sosyalistlerin de, yukarıdaki parantezin dışında kalan ilkelerine sarılarak, öncelikle bu tehlikenin üzerinde odaklaşmaları gerekir.

Kürt kimliği sorunu da bu parantezin dışındadır. Çünkü bu gün Kürt kimliğine karşı en büyük tehlike, devlet baskısı değildir. Aksine devlet baskısı, bu güne kadar hep Kürt kimliğinin güçlenmesine yol açan bir etken olmuştur. AKP’nin ait olduğu siyasal İslam ise, Kürt kimliğini bir “pasif devrim”, “moleküler dönüşüm” süreci içinde önce sulandırarak sonra, Müslüman kimliği içinde eriterek zamanla yok edebilecek özelliklere sahiptir. Kürt kimliği de bir kavram olarak Aydınlanma geleneğinin “hakikat rejimine” aittir. Ne ironi değil mi?

Monday, August 04, 2008

Mark Parris ne diyordu?

(Cumhuriyet 23/07/08)

ABD’nin Ankara eski büyük elçisi Mark Parris’in, Türkiye’deki siyasi krizle ilgili yorumları geçen hafta medyaya yansıdı. İlgiler daha çok, Parris’in Anayasa Mahkemesinin kararına ilişkin adeta bir tarih veren öngörüsü üzerinde odaklandı. Ama Türkiye’den döndükten sonra Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezinde (CSIS) yaptığı ilginç konuşmanın içeriği, sanırım, yeterince irdelenmedi. Haberin üzerinden yaklaşık bir hafta geçmiş olmasına karşın, konuşmada ilgimi çeken noktaları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Mark Parris Türkiye’ye, bir ABD, AB ortak kuruluşu olan Atlantik Konseyi’nden bir heyetin parçası olarak gelmiş. Türkiye’de olup bitenleri anlamak, büyük olasılıkla etkilemek amacıyla gelen bu heyetin diğer üyeleriyle birlikte Türkiye’de yaygın temaslarda bulunmuş. Parris, dönüşünde CSIS’de yaptığı ve basında aktarılan toplantıdaki (kuruluşun web sitesinden dinlemek olanaklı) yaklaşık 20 dakikalık sunuşunda ve izleyen “Soru-Cevap” bölümünde, özellikle üç noktaya yaptığı vurgunun çok önemli olduğunu düşünüyorum: AKP’ye yönelik eleştiriler, “3. Güç” dediği bir yapılanmaya ilişkin saptamalar, Türkiye’de siyasetin içinde askerin rolünün artacağına ilişkin beklenti.

AKP başarılı olamadı
Parris’in AKP’ye, ikinci dönemi bağlamında yönelttiği eleştiriler oldukça kapsamlı. Bunlardan en önemlileri şöyle: AB sürecini canlandıramadı, Anayasayı değiştiremedi, varlığından kaygı duyulan İslamcı gündemin/projenin (“agenda” sözcüğünü kullanıyor) keskin yanlarını törpüleyemedi, tüm ülkenin başbakanı olamadı. Nihayet yolsuzluk sorunu AKP grubunu de etkisi altına aldı.

AB sürecinin aksamasının tek sorumlusunun AKP olmadığını, AB’nin değişen tutumunun süreci fiilen öldürdüğünü göz önüne alırsak, Parris’in, aslında, AKP’nin kendisinden istenenleri veremediğinden yakındığını düşünebiliriz. Bence daha önemli eleştiriler AKP’nin toplumda birleştirici olamadığına, dolayısıyla bölücü olduğuna, yolsuzluklara bulaştığına ilişkin saptamalarda yatıyor. Böylece Parris, diplomatik bir dille, AKP’nin meşruiyeti üzerine bir soru işareti koyuyor. Dahası, sermaye sınıfı ve Batı yanlısı liberal seçkinlerle AKP arasındaki ilişkinin bozulmasına yaptığı gönderme, AKP’nin Batı yanlısı tutumunun, liberal demokrat olma iddialarının hakikiliğine ilişkin kaygıların bir yansıması olarak görülebilir. Bu saptamalara karşılık konuşmasında sık sık Tayyip beyi övmesi “yeri doldurulamaz” demesini, “hatalarından öğrenmiyor” saptamasıyla birlikte okuyunca, aklıma efsanevi Kızılderili şefi Jeronimo’nun “beyaz adam çatal dillidir” sözleri geldi, ister istemez…

3. Güce dikkat
Bence, konuşmada çok az yer verilmekle birlikte, Parris’in karşı karşıya olan güçleri sıralarken, bir “3. Güçten” söz etmesi çok önemli. Perris, bu günkü kriz içinde, Tayyip beyden yana tutum alan bu “3. Gücün” sivil güvenlik güçleri, istihbarat örgütleri içinde çok etkin olduğunu ve kendi savcılarına sahip olduğunu söylüyor. Diğer bir değişle Parris, devlet içinde, şiddet organlarında ve yasama içinde, kaynağı belirsiz ( “biz bile bilmiyoruz,” demeye getiriyor) karanlık bir güç var diyor. Bu gücün “Cemaat” olduğu artık herkesin malumudur. Öyleyse Parris, bu güce işaret ederken, Cemaat’in etkisiyle, devletin elindeki şiddet tekelinin parçalanmaya başladığını da söylemiş oluyor. Böylece, Parris, devlet içinde bir “tırmanan darbe” (devleti ele geçirme) olgusuna dikkat çekmiş olmuyor mu?

Askerin siyasi rolü artacak
Bence, Parris’in, askerin siyasi etkisi artacak öngörüsü, AKP’yi destekleyerek, akıllarınca “militarizme karşı” mücadele ettiklerini hayal eden şaşkın liberallerin üzerinde şok etkisi yapmalıdır. Tabii duyduklarını anlayacak kadar akılları kaldıysa. Parris son dönemde en “aklı selim” yorumların ordu üst kademesinden geldiğine inanıyor. Parris’e göre, önümüzdeki dönemde, “Asker-siyasetçi” olarak nitelediği bir kategorinin sivil siyaset içindeki rolü özellikle, Özkök gibi emekli komutanların aracılığıyla artacak. Yine Parris’e göre ordu üst kademesinin, asker siyasetçilerin, sivil siyaset içindeki etkisinin artmasıysa, AKP’yi geriletmeye çalışanlara karşı mücadele eden güçleri daha da güçlendirecek, onlar için bir nevi koruyucu etken olacak. Bu da “başkalarını” düş kırıklığına uğratacak gibi görünüyor.

Tam bu noktada Parris’in “taraflar bir çıkış yolu bulamazlarsa uçuruma birlikte yuvarlanacaklar”. “Ancak görünürde bir taviz verme, ya da anlaşma eğilimi yok”… “Birileri bu sorunu çözmeli” yorumu üzerinde düşünmeye başlayabiliriz. Düşünürken benim aklıma, İngiltere dış politikasının önemli düşünce kuruluşu Chatam House’dan Fadi Hakura’nın, bir saptaması geldi “Erdoğan ve AKP’ye ne olursa olsun, Türkiye, ideologların geçmiş dönemdeki kavgalarının biriken küllerinden doğacak yeni bir tarz siyasetin eşiğinde” (17/07/08). Hımm…

Sunday, June 29, 2008

Çapalara, darbelere ve cambazlara dair…

Geçen hafta gerçekleştirilen, ODTÜ 7. Uluslararası İlişkiler Konferansı’ndaki en ilginç tartışmalardan biri bence Prof Davudoğlu’nun katıldığı panelde yaşandı. Davudoğlu ile paneli paylaşan değerli akademisyen ve yazarların (Mustafa Aydın, İlter Turan, Ali Karaosmanoğlu, Soli Özel, Ahmet Evin) hiç biri kesinlikle, günün moda deyimiyle “darbeci kamptan” değildi, ama yine de adeta söz birliği etmiş gibi, AKP’yi, hem de şiddetle eleştirdiler. Değerli panelistlere göre, AKP I. dönemdeki tutumunu değiştirmiş, verdiği sözleri yerine getirmemişti…

AKP’nin “çapaları”
AKP hükümetinin I. Döneminden başlamak üzere, performansını, vaatlerini bağladığı “iki çapa” olduğu başka panellerde de birkaç kez vurgulandı. Bu çapalar IMF ve Avrupa Birliği süreciydi. AKP’yi destekleyenlere göre, birincisi, ülkede ekonomik istikrarı garanti altın alırken, ikincisi siyasi istikrarla “demokratikleşme” sürecine güçlü bir zemin sağlıyordu.

AKP’nin II. döneminde, bu çapaların yerinden çıktığı görülüyor. Diğer bir değişle “çapa” metaforuna sadık kalırsak, AKP yönetimindeki Türkiye gemisi şimdi kayalıklara doğru sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Panelistler, AKP’nin özellikle AB üyeliği sürecini boşladığını, ülke içinde siyasi istikrarı koruyamadığını düşünüyorlardı. Soli Özel “ister yargıçlardan ister AKP’den yana olun, bunların ikisi de otoriter eğilimleri temsil ediyor” diyordu; AKP II. döneminde giderek daha otoriter bir yönetim sergiliyordu.

Gerçekten bu iki çapa son derecede önemli. IMF ülkeye yabancı kredi girişini özendiriyor böylece, Türkiye borç köpüğü üzerinde yüzmeye devam ederek tüketimi körüklüyor, “biz refah getirdik” iddiasını besliyordu. Şimdi IMF çapası işlevini kaybetti. Patlayan kredi köpüğü, ülkenin ekonomik zaaflarını oryaya koydu. Enflasyon, işsizlik, dış açık… Faizler resmi veya gayri resmi olarak artıyor. Tüketim geriliyor, bunu ekonomik yavaşlama izleyecek. Bu gerçeklerden kaçış yok. Öyleyse AKP uygulamalarından hoşnutsuz olanların sayısının artması kaçınılmaz. Baksanıza yıllardır, AB çapasıyla “refah” içinde yaşayan İrlandalılar, ekonomik koşullar değişmeye başlayınca, “eskiyi unutup”, büyük bir “nankörlükle” AB sürecine hayır deyiverdiler.

AB çapasına gelince, AKP bu çapadan, ülkede siyasal İslam’ın hareket alanını genişletmek, ulus devletin merkezi yapısını zayıflatmak için kullanıyordu. Bu arada sosyal hakları tırpanlayarak, (“yeni-ortaçağlar” tartışmalarında gündeme gelen bir gözlemden yararlanırsak) ülkeyi bir vatandaşlar toplumundan, “sadaka-dilencilik” toplumuna doğru sürüklüyordu.

İrlanda’nın “hayır” oyu, bu “çapanın” zemini olan üyelik sürecini artık fiilen gündemden çıkartmıştır. Merkel ve Sarkozy, Lizbon anlaşması olmadan Hırvatistan bile birliğe alınamaz diyorlar (Frankfurter Allgemeine Zeitung, 20/06, Le Monde, 21/06). Çek Cumhuriyeti’nin ve Polonya’nın Lizbon anlaşmasına karşı olduğu düşünülürse anlaşmanın gerçekleşmesi olanaksızlığı görülür. Bu arada birlik süreci ekonomik açıdan da tehlikeli bir döneme giriyor. AB Merkez bankasının para politikası, “zeytinyağı kuşağından” büyük tepki çekiyor, Berlusconi’nin ağzını bozmasına yol açıyor (Daily Telegraph, 23/06/08). Almanya’da halkın, gidrek yalnızca kendi ülkelerinde basılan Avro’ları kullanmak istemeye başlaması (Daily Telegraph 13/06/08) Para birliğine güvenin sarsıldığını gösteriyor.

Aslında bir üçüncü “çapa” daha var. O da ABD’nin Ortadoğu politikası. AKP dış politikasını buna uyumlu tutmaya büyük gayret göstererek, ABD’ni siyasi desteğini yedeğine aldı. Ancak AKP sıkıştıkça siyasal İslam’ın Yahudi düşmanlığı açığa çıkıyor. İkincisi, İsrail’in veya ABD’nin İran’a vurmaya hazırlandığına ilişkin işaretler ve yorumlar artıyor. Bu yeni konjonktür AKP’nin Ortadoğu çapasını da yerinden sökecek gibi görünüyor. Hadi Rubin “tetikçidir” diyelim, peki ya International Herald Tribune’ün yorumcularından Roger Cohen’in yargı sürecine destek veren yazısına (23/06/08) ne demeli?

Bu koşullarda AKP ve destekçileri açısından safları korumak giderek zorlaşıyor. Birleştirici fantezi olarak, “Türban = Demokrasi” denklemi zayıfladı, özellikle I Mayıstan ve dinleme rezaletlerinden, tabanda başlayan dönüşümlerin ayırtına varılmaya başlanmasından sonra. Bu nedenle giderek daha çok, yükselen bir sesle darbe tehlikesi dile getiriliyor. “Darbeye bak darbeye” çağrıları, “beyaz yürüyüşler” dikkatleri AKP’nin iç ve dış politikasının, ekonomik modelinin iflasını, seçkinlerinin devlet eliyle zenginleştiklerine ilişkin iddiaları, “sivil toplumda” yaşanan dönüşümleri gizlemekten başka bir amaca hizmet etmiyor. CHP’nin iktidarsızlığıyla oluşan muhalefet boşluğunu bir an evvel doldurmak gerekiyor. Yoksa “cambaza bak cambaza” taktiğinin başarılı olacak.

Sunday, June 22, 2008

‘Önce Anlamak’ Üzerine…

(Cumhuriyet 11.06.2008)

Nereden nereye geldik?.. En fazla on sekiz ay önce gazete sayfaları, TV tartışma programları “siyasi istikrar”, “demokratikleşme”, “AB üyeliği”, “ekonomik istikrar ve büyüme” üzerine haber ve yorumlarla doluydu. Şimdi nereye baksak kriz… Soğukkanlı yorumculardan biri bile geçenlerde “Kriz o kadar derin ki söz tükendi” diyordu.

Peki ama o kadar “olumlu” bir noktadan bu kadar olumsuz bir noktaya nasıl geldik? Karl Marx “Filozoflar bugüne kadar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumladılar. Ama esas olan değiştirmektir” diyordu. Sanırım bugün bu “tezi” tersine çevirmek gerekiyor: “Hep değiştirmeye çalıştık, ama önce anlamaya çalışmak gerekiyor…” Çünkü, doğru dürüst anlamadan hep aynı şeyleri tekrarlayarak değiştirmeye çalışmak bizi bugüne kadar hep “yapının” içine hapsetti.

Bağımsız Sosyal Bilimciler kolektifinin, geçen ay, Yordam kitaplarından çıkan 2008 Kavşağında Türkiye başlıklı kitabı, bu “anlama sürecine” büyük katkı yapabilecek bir çalışma. Çok az sayıda araştırmacının (örneğin Mustafa Sönmez’in), esas olarak ekonominin kritik konularına eğilen değerli ürünleri bir yana, kendi türünde sanırım tek örnek. Çünkü BSB’nin kitabı Türkiye’nin dönemini salt ekonomik değil, aynı zamanda siyasi özellikleriyle çözümleyen, süreci dünya ekonomisi içine koyarak anlamaya çalışan bir yapıt. Üstelik tek bir kişinin aklının değil, bir kolektifin ürünü.

Her yerde kriz
İki yıl önce de biz bu siyasi istikrar resmini, piyasa ekonomisinin moda tabiriyle “satın almıyorduk”. AKP ile başlayan rejim değişikliği girişiminin ülkeyi kaçınılmaz olarak bir siyasi krize sürükleyeceğini ve bu krize “hazırlıksız” yakalanacağımızı ileri sürüyorduk. Sosyalist geleneğin külliyatındaki devlet teorilerini unutmayı seçmiş kimi “solcu” dostlarımız ise zaten yanlış tanıdıkları AKP’nin Meclis çoğunluğunun rejimi değiştirmeye yetebileceğini sanıyorlardı. Liberaller ise AKP’yi uyarmak yerine, kışkırtıyor, kapitalist devletlerde, Meclis’teki çoğunlukla rejim değiştirmeye kalkacak popülist (halkçı ya da faşist) projelere önlem olarak kurulan denetim mekanizmalarını, özellikle güçler ayrılığı ilkelerini hiçe sayarak, burjuva devletin en temel prensiplerine, kendi toplumsal işlevlerine ihanet etmeye hazırlanıyorlardı.

Bugün gelinen noktada, önce “Nisan mitinglerine” karşı alınan tutum, sonra tutuklamalar, 1 Mayıs rezaleti, dinlemeler ve sivil toplumda artık ayyuka çıkan dinci dönüşüm, “demokratikleştirici AKP” havasını dağıttı. BSB kitabının “Siyaset ve söylem, AKP iktidarı ve toplumsal gerçeklik” başlıklı birinci bölümü, bu siyasi sürecin en önemli bileşenlerini irdeliyor, olanları “anlamaya” başlamak için önemli ipuçları ve tezler sunuyor.

“Balon” içinde “balon”…
AKP’nin hükümeti döneminde Türkiye ekonomisine bakınca, insan ister istemez, köpük şişirme oyuncağı satıcılarını anımsıyor. Bunların en becerikli olanları, oyuncağın marifetini gösterirken büyük bir köpüğün içinde bir de daha küçük bir köpük şişirerek çocukların gözlerini kamaştırırlardı.

AKP hükümetinin ekonomi politikaları, dünya ekonomisinde başlayan büyük kredi köpüğü içinde bir de Türkiye’de bir mali köpük ve buna dayalı bir refah havası yaratmayı başardılar. Bir farkla ki bu, köpük oyuncağı gibi masum bir şey değildi. Patlamaya başlayınca birilerinin akla sığmaz servetler yapmış olduğu, büyük çoğunluğun ise şimdi hızla yoksullaşma, evini, işini kaybetme ve hatta açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı ortaya çıkıyor.

BSB kitabının “Uluslararası Çerçeve” başlıklı II. Bölümü “büyük köpüğün” nasıl ve neden oluştuğunu, sonra neden patlamaya başladığını anlatırken, III, IV ve V. bölümler “küçük köpüğ” oluşturan süreci tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Raporun VI, VII ve VIII. bölümleri “küçük köpüğün” “büyük köpükle” ilişkisini, “küçük köpüğün” içindekilerin yaşadıkları dönüşümü ve toplumsal çürümeyi irdeliyor. Nihayet son iki bölüm, son yıllarda yaşanan yasal süreçleri, bir anlamda “rejim değiştirme” çabalarını, rejimin direniş mekanizmalarını emekçilerin hakları ve çıkarları açısından irdelemeye ve anlamlandırmaya çalışıyor. Nihayet son bölümde, son toplu durumu, 20 yıllık, benim restorasyon olarak nitelediğim dönemin içinde değerlendiren, geleceğe dönük genel bir panorama sunuluyor.

Özetle bir şeyleri, emekçilerden, halktan yana değiştirmek isteyenlerin öncelikle ve mutlaka okuması gereken bir çalışma var karşımızda.

Thursday, June 05, 2008

Büyük Haksızlık

(Cumhuriyet 04.06.2008)

Ben aslında bugün, yükselen güç Çin’in deprem felaketine karşı nasıl hiç vakit geçirmeden, büyük çaplı ve verimli bir müdahaleyi devreye sokarak dünyanın takdirini kazandığını, bu tavrın, gerileyen bir hegemonyacı güç olan ABD’nin Katrina felaketi karşısındaki zavallı tepkisinden ne kadar farklı olduğuna ilişkin bir yazı yazacaktım. Ama geçen hafta Dışişleri Bakanımız Sayın Babacan’a yapılan büyük haksızlık karşısında sessiz kalamayacağımı düşündüm.

Laikçilerin göremediği…
Sayın Babacan Avrupa Parlamentosu’nda konuşurken “Türkiye’de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor” dediği için adeta büyük medya tarafından çarmıha gerildi.

Halbuki Sayın Babacan Türkiye’nin üyeliğini geciktirerek demokrasinin gelişmesini tehlikeye atan, darbe tehlikesi karşısında AKP’yi yeterince desteklemeyen Avrupa’yı uyarıyordu. Müslümanların dini özgürlükleriyle ilgili sözleriyse son derecede doğruydu.

Bakın belki siz, kökten laikçi olduğunuz için anlamakta zorluk çekiyorsunuz ama Türkiye nüfusunun yüzde 99’unu oluşturan Müslüman ahali dinini istediği gibi yaşayamadığı için büyük zorluklara ve sıkıntılara katlanmak zorunda kalıyor. Müslüman çoğunluğun da dini özgürlüklerle ilgili sorunlarına ilişkin en az, evet en az on örnek verilebilir. Buyurun dikkatle ve ibretle okuyun.
Baskı ve zulüm dünyasında gezintiler
• Bu ülkede hâlâ kadınlar başları açık, ayak bileklerini, bacaklarını göstere göstere dolaşabiliyorlar. Bakın yaz geliyor; şimdi açık saçık dolaşacaklar, erkeklerle birlikte neredeyse çırılçıplak denize girecekler.
• Bu ülkede kadınlar, erkekler şortla, mini etekle dolaşabiliyorlar
• Hâlâ insanlara pantolon takım elbise giyme konusunda baskı yapılabiliyor.
• Bu ülkede kadınlar hâlâ kahve, sinema hatta lokanta gibi yerlere yanlarında erkek olmadan gidebiliyorlar, bazen tek başlarına bile gidenler oluyor.
• Topluca gidilen yerlerde, otobüslerde, trenlerde uçaklarda hâlâ kadınlar ve erkekler aynı mekânı paylaşmaya zorlanıyorlar.
• Bu ülkede lokantaların üçte ikisinde hâlâ içki servisi yapılabiliyor.
• Bu ülkede, genç erkekler ve kızlar sokaklarda el ele, kol kola dolaşarak zina yapabiliyorlar. Kimi zaman öpüşenler bile oluyor.
• Hâlâ Müslümanlara illa tek eşli olacaksın diye baskı yapılıyor; erkekler imam nikâhının yanında bir de resmi nikâh yapmaya zorlanıyorlar.
• Bu ülkede hâlâ boşanırken ya da miras bölüşülürken kadınlara, sanki erkeklerle eşitlermiş gibi davranılıyor.
• Bu ülkede belli bir yaşın altındaki kızlarla, örneğin dokuz yaşındakilerle evlenmek hâlâ yasak.
• Bu ülkede bayram bahanesiyle 8-9 yaşındaki kızların göbeklerini açarak dans etmelerine göz yumuluyor.
• Kız-erkek karışık eğitimde ısrar ediliyor.
• Bu ülkede hâlâ okullar cuma günleri topluca namaza gidemiyorlar.
• Bu ülkede aileler, çocuklarını dimağlarının en temiz ve taze olduğu zamanda Kuran kursuna değil de laikçi okullara göndermek zorunda bırakılıyor.
• Hâlâ ramazan ayında oruç tutmayanlar var.
• Hâlâ devlet, maktulün ailesinin katili affetmeye hakkı olduğunu göremiyor. Bu konuda illa ben cezalandıracağım diyerek baskıcı antidemokratik uygulamalarına devam ediyor.

Bu ülkede kadınlar hâlâ feminist iğrençliklerin etkisi altında kalarak, erkeklerle eşitmiş gibi davranmaya, erkekleri tahrik ederek günaha sokmaya devam ediyorlar, sokaklarda televizyonlarda katlanmak zorunda kaldığımız cehennemde yanası öbür sapıklıklardan söz etmek bile istemiyorum, midemi bulandırıyorlar.

Görüyor musunuz? Bu gerçekleri sayıp dökmeye başlayınca, her zaman haksızlıklara karşı çıkmış, bireysel özgürlükleri savunmuş biri olarak, ben de sinirlenmeye, tarafsızlığımı kaybetmeye, liberal duyarlılıklarımı terk etmeye başladım.

Sayın Babacan haklı! Tüm bu baskı ve eziyetlere katlanarak yaşamak zorunda kalmak, dini özgürlüklerde çok önemli hatta vahim sorunların olduğunun kanıtı değil mi? Bence bu gerçekleri Avrupalılara çok daha açık, hatta tüm çıplaklığıyla anlatmak gerekiyor ki aslında neyi tartıştığımızı iyi kavrasınlar.

Thursday, May 22, 2008

1 Mayıs’tan Sonra Sol

“Sol” çevrelerde “düşünme” çabalarının arttığı görülüyor. Ancak 1 Mayıs’ın yarattığı son derecede olumlu travmaya karşın “sol”un (liberal, sosyalist ve taklitçi kanatlarıyla) hâlâ 1980 sonrası döneme damgasını vuran “restorasyonun” ideolojik hegemonyasından kurtulamadığı söylenebilir. Bu hegemonya hem kendi durumunu, hem ülke politikasını, özellikle de AKP’yi “düşünmesini” zorlaştırıyor.

1 Mayıs travması

1 Mayıs olayları, kimi “sol” (aslında liberal demokrat) çevrelerde AKP üzerine üretilen fanteziyi büyük ölçüde yıktı. Sungur Savran “Radikal İki”de Ahmet İnsel, Baskın Oran, Fuat Keyman’ın bu fanteziye yaptığı katkıları gayet iyi özetlemiş (11/05/08). Bu kişiler AKP’ye demokratik misyon atfetmişlerdi. 1 Mayıs, AKP’nin işçi sınıfı düşmanı yüzünü gözler önüne serdi. Ancak “sol”da canlanmaya başlayan “düşünme” sürecinde giderek yaygınlık kazanan bu saptamalar yeterli değil. Nedense sol, AKP’nin 1 Mayıs’ta keşfettiği bu özelliğini, AKP’nin diğer bir grup başka özellikleriyle ve diyalektik bir bütünlük içinde düşünmekten ısrarla kaçınıyor.

Neoliberalizmin tetiklediği şiddetli bir ekonomik ve politik kriz içinde hükümete gelen AKP, krizin açtığı toplumsal yaraları saran bir çizgi izlemek yerine, neoliberalizmin programını derinleştirerek uygulamaya devam etti. Bu yüzden AKP’nin, kendini demokrasi yağına bulanmış dinci popülist bir ideolojiyle ne kadar gizlerse gizlesin, işçi, emekçi ve alt sınıflara düşman bir parti olduğunu anlamak için 1 Mayıs’ı yaşamak gerekmiyordu.

AKP yönetiminin Türkiye ekonomisindeki yapısal etkilerini, Ortadoğu halklarına yönelik niyetlerini görebilmek için acaba nasıl bir travma yaşamak gerekiyor? AKP bir taraftan bir ekonomik, siyasi ya da doğal kriz anında, gerektiğinde ve uygun siyasi irade oluştuğu takdirde, emekçi kitleleri krizin yıkıcı etkilerine karşı biraz olsun korumak açısından önemli araçlar olan kamu işletmelerini yok pahasına, finansal yapıyı da ulusal (ülke sınırları içinde yaşayanlar ve kendi hükümetlerini seçenler anlamında) bir ekonomi yönetimini olanaksız kılacak biçimde elden çıkarmaya devam etti. Diğer taraftan AKP, ABD’nin bölge halkına savaş ve sömürüden başka bir şey getirmeyen projelerine gönüllü olarak katılmanın ötesinde, “yeni Osmanlı”, “stratejik derinlik”, “Müslüman Cumhuriyet” projeleri bağlamında bir taşeronluk görevi üstlenmeye son derecede istekli davrandı. “Sol”, AKP’ye ilişkin değerlendirmelerine hâlâ bu görüntüyü almamakta “nedense” ısrar ediyor. Değerlendirilmesi gereken bir olgu daha var: “Sol”un AKP çözümlemeleriyle, ABD ve AB muhafazakâr ve de liberal çevrelerinin, Pentagon raporlarının AKP ve Türkiye değerlendirmeleri “nedense” örtüşüyor.

Restorasyonun direnci

Aslında “sol”un çok büyük bir kesimi açısından bu örtüşmenin nedenleri bellidir. Birincisi, “sol”, küreselleşme fantezisinin etkisiyle, emperyalizm kavramını söyleminden çıkardı. İkincisi, “sol”, postmodernizmin “Aydınlanma olayına” yönelik eleştirisinin cazibesine kapıldı. Böylece bilimsel düşüncenin ve ilişkili “hakikat rejiminin” solun geleneği ve bundan sonraki varlığı açısından ne kadar önemli olduğunu “unuttu”. Sol, demokrasi kavramı altında, yalnızca sınıflar üstü değil, aynı zamanda somut aidiyetlere (dinsel, etnik, cinsel kimlik), kısmi sorunlara odaklanan, “yapıyı” hedef almayan, “yapının” sınırlarını veri kabul eden bir politika anlayışının etkisi altına girdi.

Emperyalizm kavramını kullanmamakta, “demokrasi” ile “dini hakikat” rejimi arasındaki uyuşmazlığı görmemekteki ısrar, pratikte, ülkede ve tabii öncelikle emekçi sınıfların “yaşam dünyasında” uluslararası kapitalizmin ve siyasal İslamın projeleri doğrultusunda dayatılan dönüşümlere gözlerin kapalı kalmasına yol açtı. Bu durum, “sol”un, “restorasyonun” ideolojik etkisinden hâlâ sıyrılamamış olduğunu gösteriyor.

Şu sıralarda, sol içindeki tartışmaların, belediye seçimlerine girerken uygun bir platform (“çatı partisi” filan…) arama çabası üzerinde yoğunlaştığı görülüyor. Yine görülüyor ki “sol”un bir kısmı geçen seçimlerde hemen hiçbir siyasi sonuç yaratmayan bir taktiği yeniden denemek istiyor. Bitirirken, bu tutumun bir tür ruh hastalığını (histeri) çağrıştırdığına dikkat çekerek, esas olarak şu soruyu vurgulamak istiyorum: Sol yerel seçimlerde (hangi biçim altında girerse girsin) hangi çizgiyi benimseyecek? Eleştirilerini iktidardaki AKP’ye mi yöneltecek, yoksa gerekçesi (Hangi sınıf çıkarları adına? Hangi sınıflara karşı ve niye?) bir türlü teorize edilemeyen bir askeri darbe korkusuyla küçük ve artık etkisiz bir CHP ile mi uğraşacak?

Monday, May 19, 2008

Uygun Bir Sol Aranıyor

1980’lerle gelen neoliberal, küreselleşmeci “restorasyon”, ekonomik, siyasi, kültürel, ekolojik kriz eğilimlerinin basıncı altında çözülüyor. Çözülme, Türkiye’de de restorasyonun siyasi partilerini zayıflatıyor, rejimin geleceğine ilişkin endişe yaratıyor. Bu koşullarda Orhan Bursalı’nın işaret ettiği gibi, “Bazı ‘sağcı’ yazarlarda ‘sol’a özlem depreşiyor arada sırada. Türkiye’de ‘güçlü bir sol’un eksikliğinden yakınıyorlar”. Çünkü nöbet değişimine ya da en azından yükselmeye başlayan muhalefeti etkisizleştirmeye uygun bir sol aranıyor.

Kafeinsiz kahve gibi bir şey…
Restorasyonun en büyük başarısı, kapitalizmin sonsuza kadar yaşayacak bir sistem olduğuna ilişkin ütopya üzerinde toplumda bir mutabakat yaratmayı başarmış olmasıydı. Ekonomik siyasi kriz derinleşirken, ne olursa olsun bu mutabakatı korumak, kapitalizmin bu ütopyaya uymayan etkilerini mümkün olduğunca gizlemek ya da yumuşatmak gerekiyor. Bu nedenle aranan “uygun solun” kendini kapitalizmin ufkuyla sınırlaması şart.

Ama bu da yeterli değil, çünkü kriz derinleşirken merkez ülkelerde -özellikle ABD başta olmak üzere- klasik emperyalist politikalar yeniden gündeme geliyor, doğal kaynaklar, enerji havzaları ve yolları üzerinde büyük güçler arası rekabet sertleşiyor, silahlanma yarışı hızlanıyor. Bu yüzden, ülkelerin ekonomik coğrafyalarının her şeye rağmen büyük güçlere açık tutulabilmesi için Oral Çalışlar’ın Aksiyon dergisiyle yaptığı söyleşide dile getirdiği, “Bugünün Türkiyesi’nde küreselleşmeyle birlikte eski bağımsızlık anlayışı bitti. Yerine karşılıklı bağımlılık dünyası oluştu. Devletler, uluslar o kadar iç içe geçti ki ekonomi, siyaset, kültür… Bütün bunların, yabancı düşmanlığı olarak süren antiemperyalizmin içe kapanmacı bir milliyetçilik yaratmaya başladığını görüyoruz” anlatısını, yaşamın gerçekleri karşısında her gün yeniden savunmak gerekiyor.

Özetle bu solun kapitalizme karşı olmaması, emperyalizm sözcüğünü ağzına almaması, hele asla ihtilalci olmaması gerekiyor.

Yapıya’ sadakat esas
Bu “uygun” solun, geçmişini, geleneğini yadsıması, dünya tarihsel sadakatlerini terk etmesi, kendini tümüyle yapıya teslim etmesi, bu anlamda öznelerden değil bireylerden oluşması, sınıf, vatandaşlık gibi “soyut evrenselliğe” ilişkin aidiyetlere sırt çevirmiş olması gerekiyor.

Uygun soldan istenen bu özelliği, Hasan Cemal, geçenlerde bir yazısında çok iyi ifade etti; yeni solun “rüyadan uyanmış olması gerekiyor”. Gerçekteyse, bu uygun “solun” Matrix filminde rüyadan uyandıktan sonra “gerçeğin çölüne” dayanamayan Cypher gibi “Matrix”e geri dönmeye can atan bireylerden oluşması gerekiyor.

Bu nedenlerle bu solun genelde, Spartaküs’ten bu yana ezilenlerin özgürlük rüyasına, bu rüyayı yaşama geçirmeyi denediği, “olaylara”, örneğin, “1968”e, Türkiye’de 1970’lere, hatta 1923 Cumhuriyet “olayının” ahlakına asla sadakat taşımaması gerekiyor. Sınıf, proletarya filan gibi kavramlara ise bu solun sözlüğünde asla yer yok. Çünkü dünyada en hızla büyüyen sınıf işçi sınıfı ve geçen aylarda gıda ayaklanmalarının gösterdiği gibi, sokaklara dökülen yoksul proletarya ve ekolojik, demokratik, kadın hakları sorunları söz konusu olduğunda hemen örgütlenerek başı çekebilen, bilişim sektörü çalışanları siyasi gündemi belirlemeye hazırlanıyor. Bu nedenle bu solun, sanayi işçi sınıfının artık ekonomik anlamının kalmadığını, bilişim sektöründeki yeni şekillenmenin de orta sınıf olduğunu iddia etmesi gerekiyor.

Gelenek ve yenilenme
Tüm bunlar, aslında bize, gerçek bir sol akımın ve partilerinin oluşmasının ne kadar yaşamsal bir önem kazanmaya başladığını gösteriyor. Çünkü restorasyon çözülürken, bu yıl 1968’in büyük bir coşkuyla anılmasının da gösterdiği gibi uzun bir durgunluk ve gericilik dönemine son vermenin koşulları da oluşuyor.

Gerçek bir solu yeniden yaratmak için öncelikle iki önemli adımın atılması gerekli. Birincisi sol geleneğine sahip çıkmalı, tarih içindeki özgün yerinin bilincine yeniden varmalı, felsefi-siyasi sürekliliği yeniden kurmalıdır. İkincisi, sol yeni bir dönemin başında olduğunun ayırdında olmalıdır. Bugün dünya bir önceki devrimci dalganın dünyasından, egemen sermaye birikim rejimi ve krizi, teknolojik özellikleri, örgütsel-kurumsal yapıları, egemen ideolojinin yeniden üretim biçimleri, çeşitli sınıfların bireylerinin tüm bunlarla belirlenen duyarlılıkları açısından farklıdır. Bu nedenlerle “yeni gerçek sol”, teorik tezleri, iletişim yöntemleri, örgütlenme biçimleri, toplumsal projeleri açısından bir önceki dönemin geleneğine sahip çıkmakla birlikte onu aşmayı başarmalıdır.



Thursday, May 15, 2008

“Darbe mi, Demokrasi mi?”

Güneri Civaoğlu aktarıyor:

“Jacques Attali’nin şu mesajları dikkat çekiciydi:
- ‘Türkiye’nin Mısır olması kaygısı var. Mısır da siyasi İslama kaydı. Böyle bir beklenti yoktu ama kökten İslamcılar Mısır’da egemen oldu.’ (Milliyet, 15.05.08)

Yaklaşık bir yıldır bunu anlatmaya çalışmıyor muyuz? “Türkiye İran olur mu?" Sorusu, hep “cambaza bak cambaza…” fıkrasını anımsatan bir etki yaparak, dikkatleri siyasal İslam’ın “pasif devrim sürecinden” uzaklaştırmaya, bu süreci gizlemeye yardımcı oldu. Sorunu AKP ile sınırlayanlar hala, gerçek toplumsal dönüşümün nerede ve ne düzeyde yaşanmakta olduğunun görülmesini engelliyorlar.

AKP kapatılsa bile bu “pasif devrim süreci” toplumsal dönüşüm ilerlemeye devam edecek. Bu dönüşümü geri çevirmenin yolu, ekonomik, siyasi kültürel bir seri reformdan geçiyor ki, bunları yapacak bir hükümet olasılığı bu gün Türkiye’de yok, uzun süre de olacağa benzemiyor.

Türkiye’de çelişkiyi, “ya darbe, ya demokrasi” olarak kuran kimi “solcular” son derecede büyük bir tarihsel yanılgı içindeler. Belli ki, toplumdan kopuk yaşamları, uygun çevrelere yakın durma kaygıları ve sekter yapıları, teori üretmedeki kabızlıkları bu gerçekleri görmelerini engelliyor.


Tuesday, May 06, 2008

“Kız benim istediğime veririm”

“Hikmet Çetinkaya'ya Soros'lu damat!

Başkalarına “Soros’un çocukları” gibi isimler takan Cumhuriyet yazarı Hikmet Çetinkaya’nın kast ettiği kurumlardan biri de TESEV. Kadere bakın ki Çetinkaya kızını TESEV’e raporlar hazırlamış birine, Burak Oder’e vermiş.”

(Aksiyon dergisi, Cemal A Kalyoncu, 05.05.08)

Bu adamlar, ağızlarını hiç açmasalar, kendileri için çok daha iyi olacak. Her açtıklarında, ilkeliklerine (özellikle kadın haklarıyla ilgili konulardaki ilkelliklerine) ilişkin uzun listeye bir örnek daha eklemeden edemiyorlar. Hımm. Bir kez daha düşününce… Bence daha sık konuşsunlar iyi oluyor…

Cemal A Kalyoncu’nun yukarıdaki eleştirisi, Soros’u koruyacağım, bir de karşı takıma gol atayım derken açık vermenin güzel bir örneği- Böyle düşman dost başına.

Arkadaş 21. Yüzyıldayız, Hikmet Çetinkaya’nın kızı babasının mülkü değil! Bu yüzden kızını kimseye veremez! Ya da evlenmesini, sen benim malımsın diyerek engelleyemez. Hikmet Çetinkaya kızının, kendi iradesine sahip özgür bir kadın olduğunu gayet iyi bilir…

Belli ki siz hala, kadın ve çocukları, mal, mülk sanan anlayışın çayırlarında dolaşıyorsunuz. Dolaşın bakalım, yolunuz açık olmasın…

Yanlış anımsamıyorsam birisi kızını 50 yaş büyük bir adama vermiş, “sonra da N’olacak ki Peygamber efendimiz de 9 yaşındaki bir kızla evlenmemiş miydi” deyivermişti…

Friday, April 25, 2008

İki “hakikat rejimi” farkı

Gerçekten çok verimli bir gün….

Bakın Murat Belge neler yazmış

Başlar ve ayaklar

Murat Belge

25/04/2008

'Ayakların başları yönettiği bir yerde kıyamet kopar' cümlesi es geçilecek, geçiştirilecek bir cümle değil. Hemen ertesinde, bizim gazetenin, çarşamba günkü başlığı, 'Başbakan'ın Aysun Kayacı'dan ne farkı var?' durumu olması gerektiği gibi, kısa ve öz, açıklıyordu.
Aysun Kayacı o saçma sözü söylediğinde, bazı AKP'lilerden
sonra Erdoğan da koroya katılmış, bu zihniyeti eleştirmişti. Eleştirirken söylediği sözler, pek özgün olmamakla birlikte (ama böyle konuda özgün
olması gerekmiyor zaten) herkesin kabul edebileceği sözlerdi. Bundan
iki gün sonra kalkıp böyle bir beyanatta bulunması, paradokslara son derece alışık olan bizler için bile, epey şaşırtıcı.


Asıl şaşırtıcı bulduğum, bu ayrımı yapmasından çok, bunu böylece dile getirmekteki pervasızlığı. 12 Eylül'de DİSK yargılanıyordu. Avukatlarından Orhan Apaydın askeri savcı Süleyman Takkeci'nin hazırladığı iddianameyi bana vermiş, nasıl bir savunma çizgisi kurulabileceği konusunda danışmak istemişti. Metni okurken, baştan sona, bu mantıkla karşılaştımdı:
Takkeci ve onu görevlendirenler, DİSK'i ve orada temsil olunan işçi
sınıfını tam da bu nedenle, kendileri aslında 'ayak' oldukları halde 'baş'
olmaya kalkıştıkları için cezalandırmaya karar vermişlerdi. Orhan Apaydın'la konuyu konuşurken bu 'ayaklar baş olursa' deyiminin kendisini kullandığımızı da çok net bir biçimde hatırlıyorum.
Ama Takkeci bütün bu mantığı sergilemekle birlikte, deyimin kendisini kullanmamıştı. İşçilere herhangi bir saygısı olduğundan değil elbette. Ama sıkıyönetim askeri savcısı Takkeci bile bu sözü açıkça söylemenin ayıp kaçacağını düşünebiliyordu. Başbakan Erdoğan düşünmüyor”.

Türkiye tarihinin en baskıcı ve kanlı Askeri diktatörlüğünün “sıkıyönetim askeri savcısı Takkeci bile bu sözü açıkça söylemenin ayıp kaçacağını düşünebiliyordu. Ama “Başbakan Erdoğan düşünmüyor”. Bu gözlem çok değerli çünkü bize farklı hakikat rejimlerine sadık iki insanı arasındaki tutum farkını sergiliyor.

Bu hakikat rejimi farkından kaynaklanıyor. Aydınlanma’nın hakikat rejiminde egemenliğin kaynağını halk iradesi oluşturur. Bu nedenle egemen sınıf, askeri diktatörlükle yönetmek zorunda kalsa bile, halk karşısında çok dikkatlidir, temkinlidir. Bu canavarın ne zaman ne yapacağının bilinemeyeceğinin ayırtındır. Egemen sınıf ve onun adına yönetenler, siyasi iktidarın güvenliğinin bu desteği bir biçimde almaya bağlı olduğunu bilirler. Bu yüzden, bir toplumda eğer Aydınlanma’nın hakikat rejimi egemense orada egemen sınıfın ideolojisi hep halkı kazanmaya, yüceltmeye ilişkin öğeler taşır. Egemen sınıfın temsilcileri yaptıklarını hep onun adına yapmakta olduklarını ileri sürer, meşruiyeti burada ararlar. Egemen sınıf her zaman bu “görüntüyü” korumaya dikkat eder. Hiçbir zaman halkı düşman ilan etmez, edemez. Hep halkı korumaktan, ona hizmet etmekten söz eder…

Bu bir görüntüdür ama, her görüntü aynı zamanda realitenin bir parçası olduğundan, bu görüntü halkçı güçlere manevra alanı, iktidarı sorgularken meşruiyet zemini, daha önemlisi halk adına sorgulayacak bir dil sunar.

Dini bir hakikat rejiminin egemen olduğu toplumlarda, egemen sınıf temsilcilerinin, sadakatleri bu “dini hakikat rejimine” olan siyasetçilerin ise tavırları tabii ki başka türlü olacaktır. Bu hakikat rejiminde tüm insanlar tanrının kuludur. Ona itaat etmek zorundadırlar. Ama Tanrı kullarıyla doğrudan ilişki kurarak, onlara ne yapmaları gerektiğini söylemez. Bu tanrının “realite içindeki” bu “yokluğu” bir seçkinler tabakası tarafından doldurulur. Bunlar kendilerini bu kulları yönetmekle yükümlü, bunun için tanrı tarafından çeşitli yollarla, vesilelerle seçilmiş özel insanlar olarak görürüler...

Bu seçkinler için, halk iktidarın, gücün kaynağı değil hedef nesnesidir... Kullar sürüsüdür, hiç bir saman kendileri kadar “değerli” değildir. Bütün egemen sınıflar, hangi hakikat rejimine ait olurlarsa olsunlar, halkı ayak takımı olarak algılarlar. Ama, feodal, dini hakikat rejimleri bunu dile getirmeye izin verir, aydınlanmanın hakikat rejimi izin vermez. Kapitlist sınıf ise her zaman kendini halk olarak sunmaya, halk olarak doğmuş olmanın mirasını yemeye büyük dikkat gösterir. Faşizm bile bu refleksi tümüyle ortadan kaldıramaz, yalnızca yeniden yorumlar.

Bu durum gerçekten halkçı, emekçi güçlerin siyasi etkinliği için büyük olanaklar sunar. Dini hakikat rejimi bu olanakları sunmaz. Kapitalizme ve diktatörlere karşı savaşın ideolojik söylemi, Aydınlanmanın hakikat rejimi içinde, en kötü koşullarda bile üretilebilir. Ama Aydınlanmanın hakikat rejimi halka karşı mücadelenin ideolojik söylemine izin vermez.

Dini hakikat rejimi ise, kapitalizm, sınıf, vb gibi kavramları zaten bastırdığı için, bunlara karşı ideolojik bir söylem oluşturmak söz konusu değildir. Bu rejimde asla mücadele hedefi olmayacak olan “şey” (bu kavram uygun değil ama…) ise Tanrıdır, ve de dolayısıyla tanrının temsilcileri…

sıradan popülizme ve ikiyüzlülük.

Cengiz Çandar soruyor

“Dil sürçmesi mi, zihniyetinin dışavurumu mu?

Fark etmez. Başbakan, bir "siyasi sıfat" ve "siyasi kimliğe" sahip. Onunla ilgili "psikolojik analiz" yapmak bizlerin işi olamaz. Buna gerek de yoktur. Konuya "siyaseten" yaklaşmak zorundayız ve Tayyip Erdoğan, büyük bir "siyasi kusur" işlemiştir. İşçi sınıfına "ayak takımı" nitelemesi, "elit" tarafından yapılsa bunun bir "ideolojik anlamı" olabilir; ama bu, Tayyip Erdoğan tarafından yapılıyorsa feci bir "siyaset kusuru"na işaret eder. Hele, Başbakan'ın bir ayağı, zaten, "yargı darbesi" nedeniyle çukurdayken...”, (Referans, 25 Nisan 2008)

Bu soru iki gerçeği açığa çıkarıyor: Kendini dev aynasında görmek ve bir sıradan popülizme sığınan bir ikiyüzlülük.

Liberal entelijensiya hala kendini AKP’nin akıl hocası, (biz bu deveyi güderiz, bu taşralılara siyaseti öğretir, gereken biçimi veririz abi..) sanmaya devam ediyor. Bu tipler, AKP’nin derin tarihsel, kültürel kökleri, birikimi olan, bir seçkinler hareketinin (siyasal İslam) dışa vuran yüzlerinden yalnızca biri olduğunun ayırtında değillerdir.

İkincisi, “elit” tarifinin ne olduğunu pek ala bilirler ama bir partinin lideri ve başbakan için, o elit değil (sıradan biri) diyerek, populizme sığınıyorlar (Elit benim gibi olur abi, böyle taşralıdan elit mi olurmuş.) Bu iki anlayış arasında bir bağ yok mu? Tabii ki var.

AKP’nin gerçekten halkın, (kendi bakış acısıyla, “sürünün” sesi olduğuna inanç ve biz bunu güderiz abi diyen gerçek bir seçkinci yaklaşım. Bu halkı yönetmek için popülist demagoji gerekir diyen, neo-platonist (neo-conservative) bir seçkincilik.

Bu tiplerin, hem Özal’ın ne liberalizmini hem de Wolfowitz’in neo-conservatizmini desteklemeleri de tabii ki bir rastlantı değil.

'Yeni Ortadoğu', 'Yeni İslam', 'Yeni Türkiye'

Graham Fuller' ın Yeni Türkiye Cumhuriyeti başlıklı kitabını okurken, aklıma Gilles Deleuze' ün aşk üzerine söyledikleri geldi. Yazıma, biraz yumuşatarak, biraz da değiştirerek, bunlarla başlamak istiyorum: "Ötekinin projesinin nesnesi olduysanız oyuldunuz (foutu) demektir."

'Ötekinin projesi...'

İsim koymak hem " anlamlandırmaktır " hem de " belirlemek ". Anlamlandırmak, bir anlamlar sistemini varsayar; belirlemek ise hem bir projenin hem de bir egemenlik ilişkisinin varlığını ima eder. Örneğin, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'na verilen "hasta adam" isminin kaynağı, başta "büyük güçlerin", bir coğrafyayı "Doğu" olarak tanımlayan emperyalist-ırkçı anlamlar sistemiydi (örneğin bkz: Edward Said , Orientalism ; Irwin Shick , Erotic Margin ).

"Hasta adam" ismini gündeme getiren "proje" ise Osmanlı mülkünün paylaşılmasıyla ilgiliydi. Türkiye Cumhuriyeti'nin bugün Huntington , Fuller ve Türkiye'deki kötü kopyaları tarafından bir "anormallik" olarak algılanmasının nedeni, onun bu anlamlar sistemi ve proje içinde "çatlak yaratan" bir "olay" olmasıdır.

Cumhuriyet uyguladığı ekonomik, kültürel, siyasi, hukuki, hatta dilbilim ve biyopolitik reformlarıyla ve benimsediği "Aydınlanmacı hakikat rejimiyle", "Doğu" kavramını yaratan anlamlar sistemine uymuyordu. Kendi ismini kendi koyan Cumhuriyet, Huntington' un "uygarlıklar çatışması" tezini yadsıyan "olgu" olmaya devam ediyor.

Bugünlerde sıkça rastlanan "Yeni Ortadoğu" , "Yeni İslam" / "Yeni Kuran" ve nihayet, "Yeni Türkiye" kavramlarıyla verilen isimler , ABD'nin Kuzey Afrika'dan Afganistan'a kadar uzanan coğrafyaya yönelik, başlangıçta demokratikleştirme olarak sunulan, bir yeniden yapılandırma projesinden kaynaklanıyor.

Türkiye'nin yeni ismi

Bu çözümler bağlamında, ABD dış politikasının teorik zeminini oluşturan tartışmalarda (Fuller bu çevrelerde etkili bir yazardır) son yıllarda sıkça kullanılan, giderek de üzerinde konsensüs oluştuğu anlaşılan iki yaklaşım ve iki kavram dikkat çekiyor.

Bu yaklaşımlardan birincisi, "Demokratikleştirme projeleri açısından küçük ve etnik olarak homojen devletler çok daha uygundur" diyor. İkincisi: "Soğuk savaşta komünizme karşı sosyal demokrasiyi desteklemiştik, şimdi radikal İslama karşı ılımlı İslamı destekleyen bir dış politika izleyelim." İki kavram ise Yeni Ortadoğu ve Yeni İslam (ve Yeni Kuran) . Graham Fuller de bu iki kavrama, kitabına koyduğu "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" başlığıyla, Türkiye'ye yeni bir isim vererek , bir üçüncüsünü ekliyor.

Neo-oryantalizm

" Demokratikleştirme projeleri açısından küçük ve etnik olarak homojen devletler çok daha uygundur " yaklaşımı, ilk önce Kosova savaşı sırasında Thomas Friedman tarafından ortaya atıldı ( New York Times , 06/08/99), 2004'te Irak bağlamında, ABD'nin eski Hırvatistan konsolosu, "Kürdistan" uzmanı Peter Galbraith tarafından savunuldu. Ralp Peters' in Army Journal 'daki haritaları, Vanity Fair' de "Kumdaki çizgiler" tartışması (Ocak 2008), Jeffrey Goldberg' in The Atlantic Monthly' deki "Birliğin durumu: Yeni Ortadoğu..." araştırması bu yeni yaklaşımın ürünüydüler. Ortadoğu'daki devletlerin sınırları doğal (etnik, dini bölünmüşlüklere uygun) değilmiş; barışı sağlamak, demokrasiyi geliştirmek için bu sınırlar yeniden çizilmeliymiş. Council on Foreign Relations'un dergisi Foreign Affaires 'in mart/nisan sayısında bu yaklaşıma, bir de teorik temel sağlama çabası var ( Muller ).

Bir etnik, dini kimlikler çorbası olan ABD'yi istisna kabul eden bu neo-oryantalist (bizde etnik, dini çokluk bir arada yaşayabilir ama siz, duygusal ve ilkelsiniz, beceremezsiniz) yaklaşımı not ederek geçelim. İkinci yaklaşım çok daha cüretkâr bir projeye ilişkin. Müslümanları, ılımlı (bizden olanlar) ve radikaller (olmayanlar) diye "adlandırarak" başlayan proje, giderek bir dış politika ilkesi haline geldi (Fuller, Foreign Policy , Ocak/Şubat; Farr, Foreign Affaires , Mart/Nisan; Amitai Etzioni, Policy Review , Nisan/Mayıs, 2008). Bu proje, Müslümanların kutsal kitabını, Batı'nın işine gelmeyen kısımları dışta bırakacak biçimde (Laiklik ilkelerini benimseyenler bir kutsal kitaba karışmayı asla düşünmezler), AKP olgusunun da yardımıyla, yeniden yazarak bir "Yeni Kuran" oluşturmayı da gündemine aldı (Jamie Glazov, FrontPageMagazine 4/18/2008).

Bu "yeni" lerin kesiştiği yerde de AKP ve " Erdoganisation " ( Opendemocracy, ortak imzalı metin,12/12/07) var. Fuller kitabında, bunlar sayesinde, Türkiye'nin yarım yüzyıllık, jeopolitik açıdan bir anormallik sayılacak duruşunu değiştirerek, uzun dönemli trende geri döndüğünü, güçlü, istikrarlı, ileri demokratik bir Ortadoğu devleti (Biz de AB'ye üye olacağız sanıyorduk) olarak yeniden Ortadoğu politikasının bir parçası haline geldiğini savunuyor. Biz de bunlara "ABD projelerinin nesnesi oluyor" saptamasını ekleyebiliriz.

Wednesday, April 23, 2008

Erdoganisation


Bu resimdeki estetiğin politikası ve “İşte modernliği ve dini sentezleyen bir ‘Ak Türk’” betimlemesi üzerine bir doktora yazılır. Tezin başlığı da bence "Erdoganisation"(*) olmalı.
------------------------------------------------
(*) Kavram bana ait değil. Bir takım Avrupalı ve Türkiyeli entelijansiyanın. Sayın “Ayaklar baş olamaz” Erdoğan Bey’in Türkiye’yi demokratikleştirme ve Türkiye’nin de AB üyelik sürecini desteklemek için hazırlayıp ortak imzalarıyla yayımladıkları metinde geçiyor.

Friday, April 18, 2008

İki Kriz Arasında...

(Cumhuriyet 16.04.2008)

Küresel ekonomik kriz kapıya dayandı. Ülke içinde derin bir siyasi kriz var. Böyle "bela" bir konjonktürün gelmekte olduğunu, 2005 sonundan bu yana yazıyor, hazırlıksız yakalanmaktan korktuğumuzu belirtiyoruz. Ne yazık ki bugün, ülkenin yönetiminden sorumlu olanlara bakınca korktuğumuzun başımıza gelmiş olduğunu görüyoruz.

Çakışmanın mantığı
Rastlantı m
ı? Yoksa bu iki kriz arasında bir ilişki olabilir mi? Ülke içindeki siyasi kriz, uluslararası ekonomik krizin nedenleri arasında olamayacağına göre, acaba kapıya dayanan ekonomik krizin, ülke içinde patlak veren siyasi krizin nedenleri arasında olduğu düşünülebilir mi? Bence düşünülebilir.

Dünya ekonomisinde 2003-2007 arasında, bir likidite bolluğu, ucuz kredi ortamı oluştuğunu biliyoruz. Bu ortam, 1990'lı yılların mali köpükleri patladıktan, kapasite fazlası (aşırı üretim) sorunu yeniden gündeme geldikten, 1929 buhranının hayaleti, ilk kez ortalıkta dolaşmaya başladıktan sonra, başta ABD merkez bankası olmak üzere, belli başlı merkez bankalarının başlattıkları büyük bir mali genişlemenin ürünüydü. Böylece körüklenen tüketici talebi, mali spekülasyon (eşik altı borçların menkulleştirilerek sanki "AAA" kalitesinde varlık gibi satılması-hırsızlık) kapasite fazlası sorunu bastırırken, o zaman saptadığımız gibi, krizi, çok daha şiddetle geri gelmek üzere ertelemişti.

AKP, bu konjonktürün başında hükümetini kurdu. AKP hükümeti döneminde, ekonomi politikaları bu dış dinamiğin (yeni talep yaratma ve mali genişleme) gereksinimlerine uygun olarak şekillendi. Ülke uluslararası mali sermayenin değerlenme alanı ve aşırı kapasite sorunu, talep gereksinimi olan mallar için bir pazar olarak kullanıma sunuldu. Bu mali genişlemenin sağladığı ucuz kredi olanakları ithalat artışı ülkede yapısal bir refah havası yarattı ama tüketimi de gelirlerden kopardı, krediye bağladı.

Bir yıldır, bu kredi köpüğü sönüyor, ucuz, kolay kredi ortamı sona eriyor. Bu noktada Türkiye kendini, büyük bir cari açıkla, aşırı değerli döviziyle, 120 milyar dolara ulaşan özel sektör borçlarıyla, hane haklı kullanılabilir gelirinin %27'sine ulaşmış tüketici borçlarıyla, son derecede korunaksız, kırılgan bir ekonomiyle, hızlı ve büyük bir refah kaybı tehlikesiyle karşı karşıya buluyor.

Dahası bu sırada dünyada bir enerji ve gıda krizi patlak verirken Türkiye'de tarımsal üretim %7.3 geriliyor; tahıl, baklagiller vb. gıda maddelerinin ithalatı, hem de bu yeni fiyatlardan, YTL değer kaybetmeye başlamışken artıyor.

Fantezi ve gerçek
Her kriz verili bölüşüm ilişkilerini zorlar. Sermaye gruplarının ve çeşitli sınıfların, hatta devletin çeşitli "parçalarının" bu krize dayanabilmesi açısından devletin kaynak dağıtma kapasitesi yaşamsal önem kazanır. Kriz aynı zamanda, parlamenter rejimlerde, hükümetleri kendi tabanlarıyla, ülke seçkinlerini, gittikçe huzursuzlaşan alt sınıfların öfkesiyle karşı karşıya getirir.

Bu koşullarda, hem devletin kaynak dağıtma mekanizmalarının , hem de şiddet, baskı araçlarının, "ideolojik aygıtlarının" denetimi üzerinde iktidar mücadelesi keskinleşir.

Gerçek şu ki, AKP hükümete geldiğinden bu yana, tabanının yaşam koşullarını kalıcı olarak düzeltebilecek, beraberinde getirdiği sermaye kesimlerinin birikim süreçlerini istikrara kavuşturacak tedbirleri almadı. Neo-liberal politikaları köle gibi uygulamaya devam ettiği için alması da söz konusu olamazdı. Şimdi, son yılların yapay refahını yaratan dalga geri çekiliyor. Tüm ülkeyi, orta ve alt sınıfları, AKP tabanı da olmak üzere, büyük borçların altında belirsiz bir gelecek bekliyor. AKP'nin beraberinde getirdiği sermaye gruplarının devletin kaynaklarına gereksinimi hızla artıyor.

İşte siyasi kriz bu koşullarda patlak veriyor. Türban eşittir demokrasi, laiklik eşittir baskı, ulusalcılık eşittir diktatörlük; askeri darbe denklemi, AKP tabanının, kaçınılmaz olarak yaşamaya başladığı maddi sıkıntılara dayanmasına yardım edecek, AKP'yi suçlamasını önleyecek, bir destekleyici fantezi olarak devreye giriyor. Bu denklem sayesinde, büyük halk kitleleri kendi maddi çıkarlarıyla taban tabana zıt projeleri desteklemeye yönlendirebiliyorlar. Bu fantezi, aynı zamanda, devletin kaynak dağıtım araçları ve şiddet kullanma organları üzerinde süren denetim kurma mücadelesi içinde AKP'nin toplumsal ve uluslararası destek oluşturmada kullandığı bir araca dönüşüyor.

Bu koşullarda ekonomik ve siyasi krizlerin birbirini destekleyen bir fasit daire oluşturması, "fantezinin" etkisini giderek kaybetmesi, devletin kaynaklarına ulaşmak üzere birbiriyle rekabet halinde olan tarafların, güç, hatta şiddet kullanma eğiliminin artması gerçek ve çok tehlikeli bir olasılık olarak karşımızda duruyor.

Bu koşullarda, İlhan Selçuk 'un, büyük deneyimiyle, akılcılığıyla, insan sevgisiyle, sağlığına bir an evvel kavuşarak, özveriyle yaşamı boyunca sürdürdüğü toplumsal mücadelesine, yazılarına geri döneceği günü de sabırsızlıkla bekliyoruz.

Friday, April 11, 2008

'Tarihin Sonundan' Görüntüler

(Cumhuriyet 09.04.2008)

"Tarihin sonuna" geliyoruz, ama Fukuyama 'nın sandığı gibi değil! Bu liberal demokratik bir "son" olacak gibi görünmüyor.

Yeni 'süper sınıf'
"Küreselleşmeyle" birlikte eşitlik, özürlük ve kardeşlik ilkelerinden, vatandaşlık ve kamu alanı anlayışından kopuk bir küresel kapitalist "süper sınıfın" şekillendiğini görüyoruz. Bu sınıfın ilk örneklerine 19. yüzyılın sonunda klasik emperyalizm döneminde ve mali oligarşilerle, Osmanlı mülkü paylaşılırken rastlamaya başlamıştık. Bugün sayıları en fazla on binlerle ifade edilebilen bu sınıfın, hizmetlerindeki devasa bürokrasinin, çanak yalayıcı entelijansiyanın özgürlük, otonom özne, rasyonel düşünce, demokrasi, toplumsal gelişme, kamusal alan, eleştirel bir etkinlik olarak sanat anlayışlarının yaratıcısı kentsoylu sınıfla, ne toplumsal yapı ne kültürel özellikler ne de ahlak anlayışı açısından hiçbir ortak yanı kalmamıştır.

Bir yıldır dünya ekonomisinde giderek derinleşen mali kriz bu sınıfı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi: Kentsoylu sınıfın kültürel normlarıyla bakıldığında, "tümüyle gerici" , toplumsal sorumluluklarını ve işlevini yitirmiş parazit bir sınıf bu! Bu sınıfın yozluğuyla, ifrasçılığıyla, umarsızlığıyla, Roma'nın son dönemindeki çürüme arasında paralellikler kurmak çok kolay. İşte "tarihin sonu" bu parazit sınıfla, kentsoylu sınıfın, uygarlığının tükenmesiyle ilgili.

Aslında, bu "süper sınıf" kavramı bana ait değil. 1997'de Foreign Policy dergisindeki, "Kültürel Emperyalizme Övgü" başlıklı yazısıyla dikkatleri çeken David Rothkopf , The Newsweek dergisinin bu haftaki sayısında, küreselleşme, özelleştirme ve finansallaşma üzerinden oluşan bir süper zenginler tabakasını adeta ağzının suyu akarak anlatırken bu "süper sınıf" kavramını kullanıyor.

Rothkopf'un araştırması karşımıza, ilk elde, tüm mali piyasalardaki işlemlerin yüzde 95'ini denetleyen 14 büyük firma (aile) çıkarıyor. Bu 14 aileyi de içeren 50 büyük yapılanmanın toplam varlıkları 50 trilyon doları geçiyor. Açıyı biraz genişletirsek, dünya nüfusunun yüzde 10'u, toplam gelirin yüzde 85'ini elde ediyor. En büyük 2 bin şirket, 500 milyon insan çalıştırıyor, 100 trilyon varlığı kontrol ediyor. Bu "süper sınıfın" üyelerinden Blackstone grubunun CEO'su Stephen Scwarzman , Rothkopf'a dünyada hemen her sanayi dalında veya sektörde, 20-30 insanın gelişmeleri belirlediğini söylüyor. Rothkopf da bize 1970'lerden bu yana, ABD'de CEO gelirlerinin en az 10 kat arttığını aktarıyor.

Bu parazit "süper sınıfı" , Golfstream marka özel jetleriyle bir ülkeden öbürüne, vızır vızır uçadursun, dünyanın gündeminde, bir süredir savaşlar, mali çöküntü, açlık, hatta susuzluk tehlikesi, yeniden "ekmek ayaklanmaları" var.

Ve 'büyük insanlık...'
Hafta sonu ve pazartesi gazeteler ( Newsweek , 05/03; The Observer , 06/03; Krugman, New York Times, 07/03) pirinç, mısır, buğday gibi temel gıda maddelerinin fiyatlarındaki yüzde 50'yi aşan artışlara, üretimlerindeki düşme eğilimine değinerek gıda ithalatçısı, özellikle de yoksul ülkelerde büyük toplumsal, insani krizlerin gündemde olduğunu anlatıyorlardı.

Bu parazit "süper sınıfı" yaratan küreselleşme, özelleştirme ve serbest piyasa, tüm dünyada, özellikle de Çin ve Hindistan'da metalaşmayı, tüketimi hızlandırmış, mali kriz gıda piyasalarında spekülasyonu körüklemiş, Irak savaşı enerji fiyatlarının olağandan çok daha büyük bir hızla artmasına yol açmış, sorunu daha da ağırlaştırmıştı.

Geçen 25 yılda bu "süper sınıfın" bahşişleriyle geçinen kimi sözde ekonomistler serbest piyasayı demokratikleşme, tarımdan kurtulmayı da gelişme olarak sundular. Şimdi, bu "süper sınıfın" yaşama ve avlanma alanı serbest piyasanın ne gıda, ne enerji piyasalarında ne de mali piyasalarda mal ve sermaye dağılımını ve düzenlemeleri gerektiği gibi yapamadığı, aksine, ekonomik, gıda, su, iklim krizlerine ilişkin eğilimlerini ağırlaştırdığını herkes görmeye başladı: Serbest piyasa, kendisini kucaklayan toplumu hızla çürütüyor.

Geçen hafta, birkaç yıl önce rüyamızda görsek hayra yoramayacağımız iki gelişmeyle karşılaştık. Düne kadar, neoliberalizmin kalesi olan, devlet müdahalesine alerjik, Dünya Bankası 'nın, fanatik serbest piyasacı başkanı Robert Zoellic , zengin ülkelerin devletlerine, "daha fazla insanın açlıktan ölmesini önlemek için acilen küresel bir eylem çağrısı" yaptı ( Newsweek , 05/03). Aynı günlerde, IMF Başkanı Dominique Straus Kahn , Financial Times 'a verdiği bir demeçte, "piyasalara devlet müdahalesi gereğinin giderek yadsınamaz hale geldiğine inandığını" söylüyordu (06/03). Bu iki demeç de "zamanın ruhunun" artık değiştiğini gösteriyordu.

Açlık, susuzluk, ekmek ayaklanmaları, toplumsal kargaşa ve mali kriz, piyasalara devlet müdahalesi, etnik boyayla boyanmış, kaynak savaşları dünyasında bir avuç parazit süper zengin akıl almaz büyüklükteki servetlerini ve iktidarlarını nasıl koruyacak dersiniz? Benim aklıma askeri-bürokratik rejimlerden, dini-totaliter ideolojilerin desteklenmesinden, kanaat önderlerinin satın alınmasından, emperyalizm ve sömürgecilikten başka şeyler gelmiyor.

Sunday, April 06, 2008

Mısır: Ekonomi Harika Halk Aç

(Cumhuriyet 02.04.2008)

Mısır ekonomisi yüzde 7 büyüyor. IMF ve Dünya Bankası bu performanstan, "reformlardan" hoşnut. Uluslararası yatırımcılar, Mısır'ın "kredi krizinden" etkilenmeyeceğini düşünerek borsaya koşuyor, Mısır ekonomisinin en parlak şirketlerini satın alıyorlar (AFP, 30/03).

Özetle, ekonomi çok iyi. Ama galiba halkın haberi yok. Çünkü sanayi işçileri, öğretmenler, hatta doktorlardan avukatlara kadar sokaklara dökülmüş ( Daily News Egypt , 18/03) istikrarsızlık çıkarmaya hazırlanıyor. Muhalefet (yasal, yasaklı siyasi partiler, sendikalar, mahalle örgütleri. El Cezire , 29/03) 6 Nisan'da hem de yerel seçimlerden iki gün önce genel grev çağrısı yaptılar.

O kadar bildik bir öykü ki...
Bu o kadar bildik, o kadar derslerle dolu bir öykü ki bizim için... Liberallere sorarsanız, Mısır tarihsel bir "devleti toplumdan ayırma süreci yaşıyor". Örneğin, Al Ahram Vakfi tarafından yayımlanan Al Siyassa Al Dawliya dergisinin editörlerinden siyaset bilimci Khalil Al-Anani 'ye göre, "Yeni ve modern talepler ileri süren bir burjuva sınıfı oluşuyor. Mısır'ı bu dönüştürecek". Ama bu arada "devlet özelleştirme ve liberalleştirmenin olumsuz etkilerini hafifletecek tedbirleri alamamış" (ne kadar tanıdık bir söylem değil mi?).

Al-Anani'ye göre, en büyük toplumsal güç Müslüman Kardeşler bu gelişmeye ayak uyduramıyormuş (Ama büyümeye devam ediyor- E.Y ). MK'nin genç kuşakları giderek daha çok militan Salefi düşüncelerin etkisi altına giriyormuş. Mübarek rejiminin MK'yi resmi siyasete sokmamakta direnmesi gelişmeyi engelliyormuş. Bu arada "halk giderek dini söylemin etkisi altında içine kapanıyor, siyasete ilgisini kaybediyor "muş. Halbuki Mısır tam anlamıyla bir nüfus patlamasının eşiğindeymiş, gelecek 5 yılda 20-30 yaş arası grup toplam nüfusun yüzde 75'ini oluşturuyor olacakmış. Bunlara iş, demokratik platform gerekiyormuş!

Bu benzer yorumları yapan liberal entelijansiya, bu durumun bizzat liberal ekonomik modelin ürünü olduğunu göremeden ahkâm kesiyor. Bu arada Mısır toplumu yollu liberal demokrasiye değil, boğucu bir şeriat rejimine.

Devlet toplumdan çıkarken, aslında, halkına olan sorumluluklarını terk ederek, tüm dikkatini, kaynaklarını uluslararası kapitalizmin ve yerel uzantılarının beklentilerini yerine getirmek üzerinde yoğunlaştırırken, açılan boşluğu Müslüman Kardeşler örgütü yoluyla siyasal İslam dolduruyor: Sivil toplum hizmetlerini üstleniyor, sivil dayanışma, kamu hizmeti pratiği yerine, İslami çözüm, dini dayanışma inancını yerleştiriyor. MK, toplumu adım adım ele geçiriyor. Mısır'da artık tüm meslek örgütlerinin yönetimi MK'nin elinde, en büyük muhalefet bloku MK. Bu sırada, Mübarek rejimi, babanın yerine oğlunu geçirmeye hazırlanarak daha da müstehcenleşiyor, gerçek sorunlara gerçek ekonomik ve kültürel çözümler getirmeyi düşünene kadar, MK'yi yasalar ve şiddet yoluyla durdurmaya çalıştıkça. Kendisi tecrit oluyor. IMF'nin aklına uyup ekmekten devlet desteklerini çekerek kendi kuyusunu kazıyor...

1977-2008
Dünya Bankası'na göre, Mısır'da halkın yüzde 20'si yoksulluk sınırı altında yaşıyor. Kimi yerel araştırmacılar bu oranın yüzde 40'ın üstünde olduğuna inanıyorlar. Bir tarım işçisi günde ortalama 1.8 dolar kazanıyor. Üniversite öğretim üyelerinin aylık maşları 115 - 665 dolar arasında. Dünya Gıda Programı örgütüne göre, dünyada gıda fiyatları geçen hazirandan bu yana yüzde 55, Mısır'da yüzde 50 artmış. Bu nedenle Mısır'da işçisinden doktoruna, öğretim üyesinden avukatına kadar halk sokaklarda, ücretlerin yüzde 100 ile yüzde 400 arttırılmasını istiyorlar. Dünyanın kişi başına en çok ekmek tüketen ülkesi Mısır'da ekmek kuyruklarında kavgalar çıkıyor, insanlar ölüyor. Müslüman kardeşler temsilcisine göre "şehit sayısı" geçen hafta başında 15'e ulaşmıştı.

Hemen akıllara, 1977'de 100'e yakın insanın yaşamına mal olan ekmek ayaklanmalarının gelmesi doğal. Ancak şimdi durum farklı. O zaman ekmek ayaklanmalarına sendikalar ve sol önderlik etmiş, ama eylemlerden en büyük örgütsel kazancı Müslüman Kardeşler elde etmişti. Bu kez Mısır'da dikkate değer bir sol yok. Olanlar MK'ye yaklaşmış durumda. Sendikalardan meslek örgütlerine, öğretim üyelerinin derneklerine kadar tüm "sivil toplum" mevzileri MK'nin eline geçmiş durumda. Bu koşullarda MK hem bu örgütleri yönlendiriyor, halkın kızgınlığına tercüman oluyor hem de mahalle örgütleri, sivil dayanışma örgütleri yoluyla ekmek dağıtımını düzenlemeye çalışarak, 1990'lardaki büyük depremde olduğu gibi, toplumsal bir yaraya merhem olarak etkisini ve örgütlenmesini derinleştiriyor. Mübarek döneminin sona ermesini beklerken gittikçe iktidara yakınlaşıyor. İktidara yakınlaştıkça, daha da muhafazakârlaşıyor, siyasi merkezlerinde kadınları siyasetten çekmenin yollarını tartışıyor.

Friday, March 21, 2008

“Tehlikenin farkında mısınız?” demiştik!


İlhan Selçuk, İşçi Partisi Genel başkanı Doğu Perinçek ve İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu'nun cuma sabah saatlerinde evlerinden apar topar gözaltına alınmalarının anlamını çok iyi kavramak gerekiyor.

Birincisi bu olay, bir süredir Türkiye’de Aydınlanma’nın “hakikat rejimiyle” siyasal İslam’ın “hakikat rejimi”, arasında gittikçe kızışan tarihsel çatışmanın “alanına” ait. Kimse kendini avutmasın, kandırmasın, bu çatışma “alanında” bir üçüncü taraf yok. Bir tarafta, Fransız devrimiyle başlayan, sosyalizmi de içeren bir gelenek var. Öbür tarafındaysa, kökleri modernite öncesine kadar uzanan dinci, totaliter bir gelenek var. Bu çatışmanın sonuçlarının kendilerini ilgilendirmediğini düşünen, yada AKP karşısında tavır alamadığı için böyle bir yukarıdan bakma havasına sığınan kimi solcuların ise büyük bir yanılgı içinde oldukları kesin.

İkincisi bu olay, siyasal İslam’ın, AKP’nin ikinci hükümet döneminde birden bire ivme kazanan “pasif devrim” sürecine aittir. Daha seçimlerden önce AKP’nin eğer seçimleri kazanırsa çok daha hızlı, kendine güvenli ilerleyeceğini ve siyasal İslam’ın sivil toplum içindeki gelişmesini, bir “mevzi savaşını” hızlandıracağını yazmıştım. Ancak bu süreç içinde AKP’nin liberal entelijansiya ile ilişkileri zorlaşmaya başlarken, yeni hegemonya aracı olarak “milliyetçiliği” tekeline almasına, bir taraftan liberal medya öbür taraftan Cumhuriyet gazetesi büyük öçlüde engel oluyor, projenin aydınlar ve orta sınıfı üzerinde kurmaya çalıştığı hegemonya bir türlü stabilize olamıyordu. AKP açısından, ekonomik sorunları, siyasal İslam’ın toplumda yarattığı dönüşümleri sürekli öne çıkaran, uluslararası ilişkilerdeki duruşunu sorgulayan medya önemli bir sorun haline gelmişti.

AKP’nin hükümet ve siyasal İslam’ın “pasif devrim” sürecinin ise Büyük Ortadoğu projesine ait olduğunu düşünürsek,. Bu sabaha karşı tutuklama olayının, aynı zamanda bölge jeopolitiğine de ait olduğunu savunabiliriz.

Üçüncüsü, bu olay, AKP’ye karsı yükselmeye ve giderek ivme kazanmaya başlayan muhalefetin siyasal İslam’ın saflarında yarattığı korkunun ürünü bir gelişme. AKP’nin Yargıtay Başsavcısının hazırladığı, siyasal İslam’ın pasif devim sürecini ayrıntılı bir biçimde sergileyen, AKP’nin bu süreçteki rolünü betimleyen ve bunlardan hareketle kapatılmasını isteyen kapsamlı iddianameye, karşı geliştirdiği ilginç, adeta “suçüstü yakalandık” tepkisi bu korkunun paniğe dönüşmeye başladığını gösteriyordu: AKP yanlısı yayınlar iddialara itiraz edeceklerine, aksini savunacaklarına, savcıya karşı bir karalama, karakter cinayeti ve hatta tehdit kampanyasına giriştiler. Bu arada liberal entelijansiyanın hala ayılmamakta israr eden bir kısmının (bir kısmı artık ayılmıştır), iki yüzlülüğü de dudak ısırtacak düzeye ulaşıyordu. Bunlar hem demokrasi, hem de hükümetin (yürütmenin) yasaların denetimi dışında kalmasını istiyorlar! AKP’yi savunmak yerine savcıyı tehdit ediyorlar.

Doğru hükümet partisine yönelik kapatma davası açılması, en hafifi ifadesiyle son derecede tatsız ve bir o kadar da sıra dışı bir olay. Belki bir hatadır. Eğer hataysa, hata bile olsa, bu savcının görevi dahilinde gerçekleşmiş usulüne uygun bir hatadır. Dahası, Başbakanın bir deyimini ödünç alırsak velev ki siyasi bir tavır olsun… O zaman da, eğer demokrasi oyununu kurallarına göre oynamak isteyenlerin, yapması gereken “yasalar karşısında herkes eşittir”, “yargı bağımsızdır”, iddialarını ciddiye alarak, hem iddianamedeki iddiaları çürütmeye hem de yargının bu kez tarafsız davranmadığını bizzat yargı süreci içinde kanıtlamaya çalışmak olmalıdır. Bu anlamda birçok sözde liberal sınıfta kaldı.

Dördüncüsü, bu olay devletin baskı organlarının gücünü bir kez daha göstermesi açısından önemlidir. Tüm demokratikleşiyoruz, Kopenhag Kriterleri vb şamatasına rağmen Türkiye’de son derecede baskıcı bir ceza ve polisi yetkileri yasası, basın yasası vardır. AB yanlılarının ve sözcülerinin bu yasalara, kendilerin dokunmadıkça itiraz etmemeleriyse ibret vericidir. AKP döneminde, hükümetin en yüksek sesli muhaliflerinin, İlhan Selçuk gibi Türkiye basın ve kültür dünyasının köşe taşlarından, saygın bir yazar ve aydının komplo teorilerine istinaden, yaşı ve olası sağlık koşulları gözetilmeden, apar topar evlerinden alınması bu yasalara dayanılarak yarın daha başka nelerin yapılabileceğinin de bir göstergesidir.

Beşincisi, bu olay, AKP’nin ve siyasal İslam’ın ivmesinin kırılamamış olmasının, sivil toplumdan gelen yükselişle devletten gelen dönüşümlerin birleşmeye başlamasının sonucudur. Bu birleşme sonucunda, ortaya nasıl baskıcı, faşizan bir yapının çıkacağının da erken bir göstergesidir.
Faşizmin kitle tabanına benzer bir toplumsal, örgütsel yapılanmaya, totaliter ve metafizik bir ideolojiye, büyük uluslararası, emperyalist güçlerin desteğine sahip bir hareket ve bu hareketin önünü açan bir hükümet partisi var karşımızda. Bu gün bu süreci destekleyen kimi entelijansiyanın, oluşacak ortamda yarın nefes bile alamayacaklarının, bekli de maddi manevi kazançlarının etkisiyle hala ayırtına varamamış olmasıysa tam anlamıyla trajik. Bunların demokratikleşme adına, bu yükselen hareketi destekliyor olmalarıysa kendilerinden başka kimseyi ikna etmeyen bir saçmalık hatta kocaman bir yalan.

Göz altına alınanların, İlhan Selçuk’un bir an evvel ve sağ salim aramıza dönmesini bekliyoruz…

Monday, March 10, 2008

Kriz ve çürüme

Kapitalizmin yapısal bir kriz içinde olduğunu, bu kriz içinde, ”küreselleşme” (neoliberal düzenleme) dönemi tükenirken hızlanan çürümeyi görmek birçok yorumcuya zor geliyor. En ufak toparlanma işareti, “olumlu” gösterge hemen krizin sona erdiğine ilişkin umutlara, hatta aslında kriz filan olmadığına ilişkin, yorumlara yol açıyor.

Bu anlaşılır bir algı, ama durum, aslında görünenden çok daha vahim. Anlaşılır bir algı çünkü kriz, adeta yavaşlatılmış bir film sahnesi gibi ilerliyor. “Vahamet” de bundan kaynaklanıyor. Çünkü mali piyasalarda sert “V” tipi bir hareket (çöküş) ne kadar derin olursa olsun, derin, kalıcı toplumsal bir yıkıma yol açmadan kısa sürede toparlanmaya dönüşebilir. Dalgalı ama uzun süreli bir gerilemenin, derin aşılması zor belki de olanaksız toplumsal çürümeye, bir süredir dikkat çekmeye çalıştığım gibi bir “uygarlık” krizine yol açma olasılığı çok yüksek.

Kriz derinleşiyor
Dünyanın en büyük ekonomisi, ABD’nin durumu, Bush yönetiminin, FED başkanını yalanlarına (istikrarsızlık, önce düşük kaliteli konut kredileri sektörüyle sınırlı kalacaktı. Kalmadı! Resesyon olmayacaktı… Başladı.) karşın gittikçe kötüleşiyor. Aslında, geçtiğimiz dört ayın dördünü de düşüşle kapatan borsalar durumun farkında. Mart ayı da, bu pazartesi Asya’dan Avrupa’ya, % 1.5 - % 4.5 arası gerilemelerle başladı.

Geçen hafta petrolün varil fiyatı 103 dolarla, 1982’den bu yana sabit fiyatlarla en yüksek düzeye ulaştı. Gıda ve ana mallar piyasalarında fiyatlar ekonomik durgunluğa rağmen yükselmeye devam ediyor. Bu trendin arkasında, devasa bir kredi köpüğü yarattıktan sonra, bu patlatınca, can havliyle emtia piyasalarına atlayan spekülasyon dalgası var. Suudi Petrol bakanına göre bu dalganın fiyatlar üzerindeki etkisi, enerji piyasalarında varil başına 20-30 dolara ulaşıyor. Dünya ekonomisini, bir çöküş noktasına getiren mali sermaye şimdi, yayılmaya başlayan ekonomik durgunluk içinde bunalan dünya halklarının gittikçe genişleyen bir kesimini açlığa, gıda, enerji, ham madde ithalatçısı yoksul ülkeleri, önümüzdeki yıllarda kim bilir kaç milyon insanın yaşamını ziyan edecek siyasi istikrarsızlıklara doğru itiyor.

Ancak, şimdi, sorunları, klasik sömürgecilik döneminde olduğu gibi, yerinde tutmak, katliamları gizlemek olanaklı değil. Artık neo-klasik sömürgelerin, nüfus fazlası (yaşamı alt üst olanlar) merkez ülkelere göçüyor. Gelenler toplumsal dokuyu bozuyor, “terörizm tehlikesi” ortamında bir “güvenlik sorunu” olarak algılanıyorlar. Toplumsal çürüme hızla çevreden merkeze, merkezden çevreye, gelişerek derinleşiyor.

“Beyaz adamın” yeni halleri
Bu çürüme, neoliberalizmin vatanı, İngiltere ve ABD’de diğer zengin ülkelerden daha sert yaşanıyor. Örneğin geçtiğimiz iki yılda, bu ülkelerde, Afganistan, Irak gibi sömürgecilik maceralarının dışında en çok tartışılan konu, 20 yaşın altındaki gençlerin kültürel “kriziydi”. ABD’de, okul, alış-verişi merkezi basarak gerçekleştirilen katliamlar, İngiltere’de 13-15 yaş grubunu dahi etkileyen cinayetler dalgası, nihilizmin, gangster-çete kültürünün ulaştığı boyutları gösteriyor, yoğun esrar kullanımının şizofren ve psikopat bir kuşak yetiştirdiğinden söz ediliyordu. Aynı dönemde, kokain ve eroin tüketimi de ikiye katlanmıştı.

Çürümenin bir diğer göstergesi de, yakın zamana kadar, “uygar” çevrelerde, “siyasi doğruluk” kaygısıyla ağza alınamayan kimi kavram ve konuların, yeniden gündeme gelmesiydi.
Örneğin, “sağduyusuyla” bu “uygarlığı” koruma iddiasıyla bilinen, BBC, bu hafta “beyaz İşçi sınıfının” sorunlarını anlatan “Beyaz” temalı, açıkça ırk temelli bir belgesele başlıyor. Dizinin, yabancı, göçmen korkusuna, Britanya Ulusal Partisi (BNP) gibi ırkçı neo-faşist partilerin sesine, Britanya Faşizminin ünlü sözcülerinden Enoch Powel’in 40 yıl önce, göçmenlerin üzerine yaptığı, “Kan Irmakları”ndan, gelecekte bir “ırklar arası çatışmanın kaçınılmazlığından” söz eden konuşmasına sempatik bir bakışla yer verdiğini bildiren bir Financial Times yazarı, liberal kamu oyunun algısında, yabancı düşmanlığına yatkın, kültürel bir değişimin başladığını, kaygılı bir tonla saptıyordu.

Bunları yazarken, aklıma Polanyi’nin, kapitalizmin tarihinin, krizlerinin, iki dünya savaşının deneyimlerini değerlendirildiği Büyük Dönüşüm (1944) başlıklı yapıtının, “Piyasa Ekonomisinin Yükselişi ve çöküşü” bölümünde yazanlar geldi: Teknolojik gelişme serbet piyasa ile birleşince, “insan ilişkilerini bozuyor, insanın doğal çevresini yok olmaya sürüklüyor” (sf, 41-42)… “Piyasa mekanizmasının insan kaderinin ve doğal çevresinin hatta satın alma gücünün bile tek belirleyicisi olmasına izin vermek, toplumun yıkılmasına yol açıyor” (sf. 73) … Sonra geçmişten hiç ders almadığımızı düşündüm… Geçen sefer, hiç olmazsa sermayeyi, sınırlayan güçlü bir işçi hareketi vardı…

Friday, February 29, 2008

Fantezi, Dehşet ve Seçenek...

(Cumhuriyet 27.02.2008)

Adeta bir siyasi parti üyesiymiş gibi konuşan, "A takımı" listesi yapan, "taraf" başlıklı gazeteler çıkaran, ülke realitesini yeniden şekillendirmek iddiasıyla AKP'yi destekleyen liberal entelijansiya, şimdi dehşet içinde. Ah! Her "fantezi" gerçekleşince, tatmin duygusu yerine tiksinti yaratmaz mı?

Liberal fantezi
Liberal entelijansiya, AKP'ye destek verdi, siyasal İslamın hegemonya/mevzi savaşında işlevsel oldu. Şimdi, AKP'li yazarlar tarafından, ihanetle suçlanıyor. Ne yazık ki liberallerin durumu, "en doğru" yerde durduğu için dışlanan trajik karakteri değil, fanteziyi yaşamaya çalışan megalomanı anımsatıyor. Kendilerinden başka kimsenin göremediği (megalomani!) fantezi şöyle: AKP yönetiminde, AB standartlarında özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi, bireysel özgürlükler ve farklı etnik dini kimliklere sahip bireylerin uyum içinde yaşayabileceği, rekabetçi piyasa ekonomisini uygulayarak, küresel ekonominin sağladığı fırsatlardan yararlanarak kalkınacak, toplumsal refahı artacak bir ülke...

Bu sırada, Avrupa'da özgürlükçü çoğulcu demokrasinin standartları, terorizme karşı mücadele politikalarının etkisiyle hızla düşüyor. Yakın izleme, gözlemleme, dosyalama teknolojileri, bireyin "özel" alanını hızla daraltıyor. Çokkültürlülük politikaları da iflas etti; yerini egemen kültüre asimilasyon politikaları alıyor. Aynı anda, dini kimliklerin, cemaatlerin desteklenmesine yönelik (ya benim maymunum ol, ya da olduğun yerde kal) devlet politikaları getto olgusunu güçlendiriyor. Ekonomik koşullar bozuldukça, kaynakları daralan Avrupa, farklı dinleri ve kimlikleri bir arada uyum içinde yaşatma umudunu giderek terk ediyor, yabancı girişini engellemenin yeni yasal, idari yollarını geliştiriyor. Geleneksel sosyal demokrat partiler de bu mutabakatı onaylıyorlar. Güçlenmeye başlayan ekonomik ulusalcılık, devletin ekonomiye müdahale eğilimleri de cabası. Dahası, Avrupa'da (ABD'de) toplum, yaşamı çeşitli uzmanlar -gittikçe yaygınlaşan özel sektör ve devlet bürokrasisi- tarafından hemen her aşamada "düzenlenen", zevk eğilimli-tüketim ilişkileri içinde apolitikleşmiş, yalnızlaşmış bireylerinin aritmetik toplamına dönüşüyor...

Bugünün küresel kapitalizmi içinde liberallerin taleplerini gerçekleştirmek olanaklı değil. Çünkü bu talepleri gündeme getiren sorunları, bizzat küresel kapitalizm yaratıyor ya da derinleştiriyor.
Liberallerin, inatla "yadsıdığı" gerçek şu: Bu küresel kapitalizmin yönetimini, Türkiye'de AKP üstlendi/devraldı. Siyasal İslam onu koçbaşı gibi kullanarak toplumu yeniden inşa ediyor . Liberal entelijansiyanın aksine siyasal İslam çok "gerçekçi", bu sorunlara çözüm aramıyor, kendini, yalnızca sorunların yarattığı ağrılara karşı, ağrı kesici(ler) sunmakla sınırlıyor. Biliyor ki bu ağrılar arttıkça, hem ağrılara yol açanlar, hem de bu ağrıları çekenler açısından ağrı kesicilerin önemi giderek artacak. Birinci grup açısından, sisteme yönelik tepkileri uyuşturduğu için, ikinci grup için de günlük yaşamı sürdürebilmesine olanak sağladığı için...

Ve gerçek
Liberal entelijansiyanın şaşkınlığına karşın, kimi AKP yanlısı yazarların, ayrım çizgisini tarihsel bir noktaya çekmeye başladığı söylenebilir. Bunlar, karşılarındakileri, Jacoben' likle, Robespierre 'e özenmekle, Cumhuriyetçilikle, "Toplumu yeniden inşa edilebilir bir nesne olarak görmekle" suçluyorlar. Yüzsüzlük inanılmaz düzeyde: Bizzat siyasal İslam, benimsedikleri neoliberalizm, toplumların yapısını, "eşbaşkanlığına" soyundukları Büyük Ortadoğu Projesi, tüm bölgeyi yeniden inşa etmeye yönelik toplumsal mühendislik projeleri değil mi? Yüzsüzlük, türbana ısrarla başörtüsü deme "uyanıklığı" bir yana, bu yazarlar, Jacoben'lerden, Robespierre'den söz ederek, liberallere, ayrım çizgisinin aslında iki "hakikat rejiminin" çatıştığı noktadan geçtiğini anımsatmıyorlar mı? Biri, insanın toplumu, kendi gereksinimleri doğrultusunda, kendi aklına dayanarak şekillendirebileceğini savunan Aydınlanma "olayının" "hakikat rejimi". Öbürüyse insanın yaşamının Tanrı tarafından gönderilen bir "metne" (ilkelere) göre düzenlenmesini savunan, vahiy "olayının" , dini "hakikat rejimi" .

Birincisini seçenler, bu rejimin taşıdığı her türlü soruna, her türlü bozulmaya karşın, bireysel özgürlüklerden, insan iradesinden, özneden, demokrasiden, eşitlikten, ekonomik ve cinsel baskıdan arınmış, sömürüsüz bir dünya özleminden söz etme şansına sahip oluyorlar. Burada her şeyi eleştirmek, her şeyi sorgulamak ve konuşmak olanağı var.

Aydınlanma'nın hakikat rejimini benimseyenler, Robespierre ve Jacoben'lerle, Fransız devrimiyle başlayanlar, Komünist Manifesto'dan Paris Komünü'ne, Marx ve Engels' ten, Lenin, Rosa, Troçki, Gramsci' ye, Mao' ya, Latin Amerika'dan Çin'e, Amerikan devriminden, Türkiye'deki de dahil, tüm bağımsızlık savaşlarına , Bolivar' dan Mustafa Kemal' e uzanan bir deneyin zenginliklerine ulaşıyorlar. İkincisiyse içerdiği türlü olumlu yanlara karşın, her aşamasında gittikçe ağırlaşan ağrı kesiciler gerektirecek, ataerkil , totaliter ve son tahlilde imkânsız bir macera...