Thursday, July 29, 2010

Hegemonya, “Yumuşak Güç”, Takiye

ABD kaynaklı “Yumuşak güç” teorisiyle, siyasal İslam’ın hegemonya projesinin, siyaset kültürünün AKP döneminde buluşması, referanduma doğru ilginç görüntüler üretmeye başladı

Gramsci’nin kötü kopyası

Hegemonya kavramı iki özelliğin diyalektiğine işaret ediyor: Biri rakipsiz bir şiddet uygulama kapasitesine sahip olmak. İkincisi liderliğini kabul ettirerek yönlendirebilmek. Bunlardan ikincisi egemense hegemonya istikrarlı bir biçimde sürdürülebiliyor.

Gramsci’nin 1930’larda geliştirdiği hegemonya teorisini, Prof. Joseph Nye, “Amerikan gücünün değişen doğası “(1990) başlıklı kitabında, sert ve yumuşak güç kavramlarıyla ABD dış politikasının soğuk savaş sonrası sorunlarına uyarlamayı denemişti. Ancak, Nye, “sert” ve “yumuşak güç”ü yapısal özelliklerden kaynaklanan kapasiteler değil, adeta raftan alınarak kullanılacak araçlar olarak görüyordu.

Nye’ göre “yumuşak güç bir ülke kendi istediği şeylerin diğer ülkeler tarafından da istenmesini sağladığı zaman başarıyla uygulanmış oluyor”: Ben bunları istiyorum. Sen de aslında ayni şeyleri istiyorsun, beni izleyebilirsin.

Nye’nin, neredeyse bir “kamu diplomasisi” girişimine indirgediği, “yumuşak güç” kavramına, AKP yandaşı yazarların yorumlarında çok sık rastlıyoruz. Ancak bu “yumuşak güç” kavramı, AKP’nin elinde, siyasal İslam’ın takiye kavramıyla karşılaşınca tepetaklak oldu; karşısındakileri, onların istedikleri şeylerin, aslında AKP’nin de istediği şeyler olduğu izlenimi vererek yönlendirme çabasına dönüştü: Sen bunları istiyorsun. Merak etme ben de zaten aynı şeyleri istiyorum…

Müslüman Kardeşler ve Humeyni

Klasik hegemonya süreciyle, “yumuşak güç”lü takiye durumu arasındaki farkı, siyasal İslam’ın dinamikleri bağlamında sanırım şöyle örneklendirebiliriz.

Mısır’da Müslüman Kardeşler, rejim karşısından bir siyasi blok oluşturmaya çalışırken, siyasal İslam’ın projesini açıkça savunuyor, sivil toplum içindeki etkinlikleriyle halka, bu projeyi sorunların tek çözümü olarak öneriyor.

Humeyni ise Avrupa’da sürgündeyken, ülkedeki Şah karşıtı muhalefetin her kanadına, onların duymak istedikleri şeyleri söyledi, eşitlikten, özgürlükten, kadın erkek eşitliğinden, çoğulculuktan, hatta emperyalizm, kapitalizm karşıtı olmaktan söz açtı; onların taleplerinin, aslında kendisinin de talepleri olduğunu anlattı. Ancak, Humeyni iktidar geldikten sonra tam aksi yönde fetvalara, uygulamalara imza attı. Humeyni, ‘Şah karşıtı blok’u kendi yanına çekmek için, halkı, solun siyasi liderlerini kandırdı. Bugün, Mısır’da, Müslüman Kardeşler güçlenmeye devam ediyor. İran’da ise, giderek daha çok şiddete başvurmak zorunda kalan molla rejiminin günleri sayılı…

Ve AKP

AKP, başından beri, halka ve entelektüellere dönüp siz demokrasinin sınırlarının genişlemesini, Kürt sorunun çözülmesini, 12 Eylül kalıntılarının temizlenmesini, darbe korkusunun sona ermesini, AB üyelik sürecinin başarıyla sonuçlandırılmasını istiyorsunuz, bende istiyorum dedi. Yerli ve yabancı iş çevrelerine de serbest piyasa, Avrupa Birliği reformları vaat etti. ABD’ye dönüp bölgede demokratik görünüşlü bir Müslüman devlet istiyorsunuz, Araplara, İsrail’e kafa tutacak güçlü bir ülke istiyorsunuz, biz de aynen bunları istiyoruz dedi.

Bir süre işler gibi görünen bu yaklaşım, AKP’yi desteklemeyi kabul edenler, beklentilerine uymayan gelişmeler görmeye başlayınca, Arap dünyası lider aramadığını vurgulayınca, “açılımlar” kapanmaya başlayınca dağılmaya başladı.

AKP döneminde, Yahudi düşmanlığı açıkça dile getirildi (“Dedeleriniz, ecdadınız kovulduğu zaman sizi kalkıp da bu topraklarda ağırlayan, misafir eden Osmanlı’nın torunları olarak konuşuyoruz”, “Öldürmeye gelince siz çok iyi bilirsiniz”, ““Yahudiler parayı, bilgiyi çok iyi yönetirler… ), kadın erkek eşitliğine inanılmadığı vurgulandı. Kürt sorunu, “açılımla” başladı, kitlesel tutuklamalarla devam ederek, “özel ordu” projesine, Manisa, İnegöl, Hatay “durumlarına” ulaştı. Darbeyi önleme söylemiyle, yüzlerce insan içeri alındı, ama temel hukuksal, insani hakları da ayaklar altına… Telefon dinleme, kişinin mahremiyet hakları ihlal edildi, muhalefete yönelik bir korku ortamı yaratıldı. Tüm bunlar “demokratik dönüşümler” adı altında yaşandı!

Son olarak, Başbakan, referandum “zaferi” tehlikeye girince, “yumuşak güç” uygulamasını takiye ile karıştıran, ABD’de zora düşen siyasilerin halk önünde ağlama taktiğinden esinlenen danışmanlarının katkısıyla olacak, 12 Eylül idamlarının arkasından, 30 yıl sonra, gözyaşı akıtarak, sosyalistlerin aklını karıştırmayı denedi. Ama hem öfkeli bir tepkiyle karşılaştı, hem de alay konusu oldu.

Tarih, liderliğini kabul ettirme kapasitesinin zayıflamasına bağlı olarak, hegemonya sarsılmaya başlayınca siyasi süreçlerde şiddet ve baskı unsurunun artarak devreye girdiğini gösteriyor. Bu arada, kimi entelektüeller, “sosyalistler”, siyasal İslam’ın dümen suyunda kalarak, şiddete, baskıya mazeret üretmeye hala devam ediyorlar…

Thursday, July 15, 2010

AKP BU ŞARKIYI HİÇ SEVMEDİ İstanbul Çatalca Belediyesi tarafından, 11-18 Temmuz tarihleri arasında düzenlenen Erguvan Festivali kapsamındaki etkinl

"AKP BU ŞARKIYI HİÇ SEVMEDİ

İstanbul Çatalca Belediyesi tarafından, 11-18 Temmuz tarihleri arasında düzenlenen Erguvan Festivali kapsamındaki etkinliklerde birçok tanınmış sanatçı sahne aldı. Programda, siyasi içeriği ve güçlü müzikli oyunlarıyla tanınan Beyoğlu Kumpanya ekibinin “Ülkemizden” adlı gösterisi yer aldı.

Grubun ilgi gören eserlerinden biri de
“Tayyip Blues” adlı şarkıydı. Ancak ekibin başbakan Erdoğan’a seslendiği “eğlenceli” şarkı AKP ilçe başkanını rahatsız etti. İlçe başkanı konser sırasında sahneyi basarak konseri yarıda kesti. Sonrasında da grup üyeleri polis tarafından gözaltına alındı."

Yazının devamı için: http://www.odatv.com/n.php?n=tayyip-blues-1507101200

Yükselen Şizofreni

Anlamlar zinciri kırılınca, insanda şizofreniyi andıran bir akıl istikrarsızlığı oluşur, uzlaşmaz söylemler arasında gidip gelmeler başlar.

Siyasal İslamın, laikliği ve “1923 olayını” hedef alan yükselme süreci, Türkiye entelektüelleri arasında tam da böyle bir duruma yol açtı.

Darbe fantezileri ve ‘derin devlet’in ‘gerçeği’

Kimi sosyalistler, siyasal İslamın yükselen dalgasına takılmak, AKP gemisine atlayabilmek için, liberalizmin siyaset paradigmasını benimseye başladılar. Bunlar, “askeri darbeleri kim yapar, arkalarında hangi sınıf ilişkileri vardır, neden ve ne zaman gündeme gelirler?” gibi sorulara ilişkin tartışmaları, sosyalist geleneğin teorik kazanımlarını unuttular. Askeri darbeleri birtakım kötü subayların komplolarına indirgediler.

Böylece, sermayeyi, emperyalizmi devreden çıkartarak aklamış, Nazizmi Hitler’in sapıklığına bağlayan muhafazakâr-liberal dünya görüşüyle buluşmuş oldular. Şimdi hem sosyalizmden söz ediyorlar hem de liberal -reaksiyoner- görüşleri birlikte savunuyorlar… Artık, doktor, ne yerse yesin demiş türünden bir durum söz konusu…

Benzer bir şizofreniye liberal entelektüeller içinde de rastlıyoruz. Bunlar siyasal İslamın gerçek derinliğini ve kültürel mirasını küçümsediler, “değişim” trenine atlayıp, akıllarınca, ülkeyi liberal demokrat bir yere taşımak için AKP’nin iç ve dış politikalarını yönlendirme sorumluluğunu üstendiler. Bunlar, kısa sürede siyasal İslam ve emperyalizm arasında, ne dediklerini bilemez hale geldiler.

Örneğin bu “demokratlardan” birine göre eğer, Öcalan’a bu terörü bitirmezsen, seni asarız, denseydi bu olayların hepsi, hemen biterdi. Bu zırvalık yüzünden başı belaya girince de aklı karıştı, “Türkiye’de ne PKK sorunu ne Alperenler açmazı ne de Ergenekon problemi vardır. Olan yalnızca derin devletin vesayet sorunudur” deyiverdi.

Kapitalist demokrasinin, sosyalist alternatifinin şekillenmesine paralel olarak tüm devletlerin içinde, halkın iradesinin, seçilmiş hükümetlerin, rejimi değiştirmesini engellemekle, kendince uzun dönemli tarihsel bir çizgiyi savunmakla görevli teknokrat ve bürokratlardan oluşan bir çekirdek oluştu.

Bu çekirdek (derin devlet) üç beş manyağın yaşam alanı değil, ülkenin sınıflar matrisi içindeki egemenlik ilişkilerinin, emperyalizmin egemenlik ilişkileriyle kesiştiği noktada oluşan ekonomik, ideolojik ve siyasi iktidarın kristalleşmiş ifadesidir. Diğer bir deyişle bu “derinlik” tüm kapitalist ülkelerin devletlerine ait, olmazsa olmaz, yapısal bir zorunluluktur. Günümüzde, devletin “derin olmayan” kısmı, “derin devlet” sayesinde var olmaya devam eder! “Derin devlet”, modern kapitalist devletin özüdür!

Liberal dünya görüşünün devlet anlayışını benimsiyorsanız, hükümetlerle derin devleti karşı karşıya koyabilir, derin devletin denetlenebileceğine ilişkin fanteziler üretebilirsiniz. Ama her kritik noktada sermayenin “gerçeği”, bu fanteziyi delerek sizi “düş” kırıklığına uğratmaya devam eder. Aklınız sürekli karışır…

Yükselen Türkiye filan…

AKP dış politikasının fantezileri çökerken “yükselen şizofreni” giderek komikleşen örnekler üretmeye başladı.

“ABD tek süper güç, onun bölge politikalarına uyum sağlamak gerekir”, varsayımıyla yola çıkanlar pratikte, ABD-AKP ilişkilerinin, ABD çıkarını kollayan bekçisi oldular. Ancak AKP ve siyasal İslamın Türkiye’yi değiştirme süreci hızlanırken ABD hegemonyası gerilerken, bunların kafaları karıştı. Birden görüşlerini değiştirip, çokkutuplulaşan dünyada ABD’nin gerilemekte, Türkiye’nin bölgede yükselmekte olduğu sonucuna ulaştılar.

Ancak Türkiye’nin bölgedeki, “Yeni -sıfır sorun- Osmanlı barışı”, “Müslüman dünyasının liderliği” gibi fantezileri çok yaşamadı. Arap dünyası, AKP’ye, kimi zaman kibarca, kimi zaman açıkça, liderlik aramadıklarını anımsattı. Hamas, arabulucu olarak Mısır’ı seçtiğini, Suriye, İsrail-Türkiye arasındaki yeni dinamiğin, Türkiye’nin arabuluculuk şansını azalttığını açıkladı. Bölgede, İran karşıtı bir blok şekillenirken yorumcular, AKP-İran ilişkilerinin Türkiye’nin ayağına dolaşacağını vurgulamaya başladılar…

Son ABD ziyaretlerinde, Erdoğan’ın, Obama hükümetince değersizleştirilmesi, buna karşılıkNatenyahu’nun Beyaz Saray’da misafir edilmesi karşısında kafaları karışan liberal entelektüellerin şizofrenisi had safhaya ulaştı… Bunlardan biri, geçen hafta, bir taraftan Türkiye’nin yükselen güç olduğunu anlatmaya çabalıyordu. Öbür taraftan, “Obama’nın (…) Türkiye için söyledikleri, Türkiye’nin ve bu arada Başbakan Tayyip Erdoğan ve hükümetinin yakın geleceği açısından, Anayasa Mahkemesi’nin referanduma yolu açan kararından daha bile önemlidir.”… Bunun “nedenini tartışmak gereksizdir” saptamasıyla, Türkiye hükümetinin geleceğinin, aslında ABD Devlet Başkanı’nın iki dudağının arasında olduğuna inandığını itiraf etmiş oluyordu.

“Tartışılması gereksiz” olanlar ise Türkiye’nin “yükselen” değil, ‘bağımlı ülke’, ekonomisinin ve devletinin de buna göre şekillenmiş bir yapısı olmasıyla ilgiliydi…

Thursday, June 24, 2010

‘İlhan Selçuk’u Kaybettik...’

“İlhan Selçuk’u kaybettik” diyordu gelen haberler. İlhan Selçuk’u kaybetmedik diye düşündüm. Arkasından da ölümünü değil, yaşamını…
Kimileri özne olarak yaşar, kimileri de birey. Birey yaşamını, bütünlüklü olarak bir türlü tasarlayamadığından, hayal edemediğinden asla değerlendirmez; öldüğündeyse artık çok geç olmuştur. Yaşamını değerlendirmek başkalarına düşer. Özne, yaşamının geri kalanının nasıl olması gerektiği üzerinde düşünür, karar verir ve bu karara sadık kalır. Yaşamının tamamını, tamamlanmadan değerlendirir, bunu başkalarına bırakmaz; ona göre yaşar. Kendisine sunulan seçenekleri, hazır olanı kabul ederek değil. Gerçekliği kabul ederek değil, gerçekliğe doğru durarak: Çünkü, önce her şeyden kuşku duyulacaktır…
Özne hep sorunludur, huzursuzdur, sürekli eleştirir, ‘yapı’yla çelişir, yapmak istedikleri çoğu kez ‘yapı’nın istikrarıyla, yaşamıyla uyuşmaz. Israr eder. Sadakati vardır, güçlüdür, rüzgârın önünde eğilmez; herkesi bu sadakatin hakikatine kazanmaya çalışır. Rahatsız eder, sinir bozar, ama düşmanlarında bile hayranlık uyandırır. Bu yüzden düşmanları ona saldırmak için çoğu kez birer zavallı konumuna, gülünç durumlara düşmeyi dahi kabul eder.
İlhan Selçuk, bir özne olarak yaşadı. Bu, 1923 olayının, Aydınlanma’nın hakikatinin öznesiydi: Sapere Aude! (Sorgulamaya cesaret et!) Eğilmedi bükülmedi, kırılmayı göze aldı.
Önüne gelen birçok “yeni”nin aslında, tarihin çoktan eskimiş, çürümüş molozlarından kurulan, derme çatma yapıntılar olduğunu biliyordu, birçok “yeni”nin de hiçbir iz bırakmadan hemen yok olup gideceğini de…
İlhan Selçuk, bir “Renaissance Man”, diğer bir deyişle bilimden felsefeye, sanattan siyasete, tarihten mitolojiye, her konuyla ilgili, her konuda söyleyecek sözü olan bir insan olarak yaşadı. Hem de sözünü, Pencere köşesinde, Wittgenstein’in “Söylenebilecek her şey açıklıkla söylenebilir” saptamasını, her seferinde yeniden kanıtlayan bir titizlikle söyleyerek.
Bu zengin bir yaşamdı, iddialı bir yaşamdı, ısrarlı bir yaşamdı ve en önemlisi onurlu bir yaşamdı. Ne yaptığını bilen, kendisiyle barışık bir insanın yaşamıydı. Bu, veda mektubunda şakayla, ironiyle ve büyük bir iç rahatlığıyla dile getirdiği gibi, yaşama son derecede bağlı, ama her an kolaylıkla bırakıp gidebilecek kadar içi rahat bir insanın yaşamıydı.
Ama kolay bir yaşam değil. Zamanın ruhundan, işkenceden, ölümlerden, darbelerden, ihanetlerden, sırtlanlardan, terk edilmelerden, terk etmelerden, geride bırakmalardan payını almış bir yaşam…
İlhan Selçuk dünya görüşünü, siyasi çizgisini kıskançlıkla korurdu. Ama ilk karşılaşmamızdan başlamak üzere, her zaman, yeni görüşleri herkesten önce yakaladığını, elden geçirdiğini, asla tümüyle değerlendirmeden karar vermediğini, büyük bir saygıyla izledim.
Farklı görüşlere sahip olduğumuz konular az değildi. Ama Aydınlanma geleneğine ve “23 Olayı”na sadakat, özgürlük, eşitlik, kardeşlik ilkeleri bizi, her zaman, hep bir noktada birleştirdi.
İlhan Selçuk, çok kararlı hatta tavizsiz bir savaşçıydı. Çelik gibi bir iradesi vardı. Ama çok sevecen, yumuşak ve dost bir insandı aynı zamanda. Onu tanıdığım 18 yıl boyunca, bu kadar ince bir çizgiyi, adeta usturanın ağzında yürürcesine sürdürmeyi başarmasını şaşırarak ve itiraf etmeliyim ki imrenerek izledim.
İlhan Selçuk’u kaybettik diyor gelen haberler. İlhan Selçuk’u kaybetmedik diye düşünüyorum. Ben onun yaşamını düşünmek istiyorum, ölümünü değil. Ve o ölmemiş, bir gün çıkıp gelecekmiş gibi yaşamayı…

Friday, June 18, 2010

Çeşitli ‘Yanlış-Tanımalar’

AKP hükümetinin dış politikası üzerine Türkiye içinde ve dışında yoğunlaşan tartışmaları izlerken aklıma, psikanalist Jacques Lacan’ın, yalnızca köpeği Justin’in, onu asla bir başkası sanmadığına (yanlış-tanımadığına - E.Y.) ilişkin sözleri geldi. İnsanlardan farklı olarak, köpek ideolojiye, fantezilere sahip değil de ondan.

Düş kırıklığı…

ABD ve AB’de dış politika yönetimlerinden Türkiye’deki liberal entelektüellere kadar geniş bir çevre, AKP hükümetini, Tayyip Erdoğan’ı arzularını gerçekleştirecek “şey” olarak gördü. Erdoğan değişmişti, Milli Görüş’ü terk etmişti. AKP, Hıristiyan Demokrat Parti gibi bir şey oluyordu, Türkiye’nin AB üyeliğini gerçekleştirecekti, ülkeyi demokratikleştirecekti, Kürt sorununu çözecekti. En önemlisi, asker vesayetine son verecekti. Türkiye’nin 80 yıllık içe dönük dış politikası da sona eriyor, Türkiye geleneksel nüfuz alanlarına geri dönüyor, Irak’ın işgalini destekliyor, Türkiye siyasal İslamın Batı’yla, demokrasiyle uyuşabileceğini kanıtlıyordu. Bu “değişime”direnenler, ulusalcı, fanatik ve darbeciydi.

Halbuki, Erdoğan ısrarla “Ben değişmedim” diyordu. Ilımlı İslam kavramını reddediyordu. Devleti nefret nesnesi bellemiş liberaller, İslamın devleti arzulayan bir din olduğunu, kendine has bir “hakikat rejimi”, buna uygun bir“bio-politiği” olduğunu, bunları topluma dayatmaktan kaçınamayacağını göremiyorlardı. Günü gelip de AKP-liberaller ittifakının (A takımı filan) bir fantezi olduğu kendilerine başbakan tarafından, uygun bir dille, “sevsinler sizi” ifadesiyle anımsatıldığında da “üç maymunları” oynamayı seçtiler. Irak işgali sırasında yüz binlerce insan ölürken de…

Zamanla AB üyeliği suya düştü. Demokratikleşme beklentisi yerini, giderek artan totaliter eğilimlere, milliyetçi söylemlere ilişkin korkulara bıraktı. Kürt sorunu tabii ki çözülemeden kaldı, Kürt siyasi yapılarıyla diyalog alanı genişletilemedi, ölümler dahi azaltılamadı. Dış politikada, milliyetçi, emperyal reflekslerin etkileri ortaya çıkmaya başlayınca da son haftalardaki duruma geldik:

İran’la uranyum takas anlaşması, Mavi Marmara olayı, Birleşmiş Milletler’de, İran’a yönelik yaptırımlara hayır oyu, “İsrail destekli uluslararası basın da aynı şeyi söylüyor. Talimatı aynı yerden alıp yaygara yapıyorlar”suçlaması, yakında Kudüs başkent olacak, hep birlikte Mescidi Aksa’da namaz kılacağız iddiaları…

Milliyetçi fantezilerim olsaydı…

Aslında, tüm bu görüntüye bakıp sevinmem gerekirdi eğer milliyetçi fantezilerim olsaydı. Öyle ya, Türkiye ABD ve Batı karşısında bağımsız bir tutum alıyor, büyük güçlere karşı İran’ı koruyor, Gazze’ye sahip çıkıyor, Ortadoğu’nun liderliğine soyunuyordu. Hatta yakında Aksa’da namaz kılacağız ifadeleri, imparatorluğun, fetih (ardından namaz) geleneğini anımsatıyordu. Hele söz konusu kent Kudüs olunca…

Gerçi, “Talimatı aynı yerden alıp yaygara yapıyorlar” suçlaması antisemitizm kokuyordu, “Türk Arap’sız yaşamaz” diyen şiir de Arap’ın beden ve kafa, Türk’ün ise uzuv olduğunu söylüyordu. “Aynı-kan” iddiasının, ulusal, tarihsel köklerimizi yadsıması tatsızdı ama bunlar, bir imparatorluk adayının “barbarları” pohpohlayarak“yumuşak gücünü” konsolide etme çabası olarak da görülebilirdi.

Ama milliyetçi fantezilerim olmadığı için iki nedenle kaygılanıyorum. Birincisi, uluslararası ilişkilerde, devletleri/ülkeleri birer kara kutu gibi görüp aralarındaki ilişkileri, kutunun içinde olanlara bakmadan anlamaya çalışmak sonunda, ciddi, siyasi ve ahlaki sorunlara yol açıyor.

Bir ülke, bir coğrafyada nüfuz alanı oluşturmaya karar verdiğinde, bu kararın oluşmasında o ülkenin egemen sınıflarının ekonomik çıkarları, ülkelerindeki muhalefeti susturma çabaları belirleyici rolü oynuyor. İnsani, dini, etnik gerekçeler her zaman “yanlış-tanımalara” dayalı, “hareket ettirici” (kışkırtıcı) araçlar olmaktan öteye geçmiyor. Başarı, hemen her zaman egemen sınıfların hanesine ekonomik siyasi kazanç olarak yazılırken ülkenin ve bölgenin halklarının payına kan ve gözyaşı düşüyor.

İkincisi, jeopolitik analizler, aslında realitenin bir çerçevesini çizmekten öte bir işe yaramıyor. Bu realiteye müdahale etmek isteyenlerin, bu realiteyi oluşturan maddi güçleri (sınıfları), bunları birbirine bağlayan ya da karşı karşıya getiren ekonomik- simgesel sistemleri bu çerçeve içinde çözümlemeleri gerekiyor. Bu çaba içinde de müdahaleye niyetli olanın taşıdığı sadakatler (bakış açısı-nihai amacı) büyük önem kazanıyor. Bu gerçeği unutarak siyasi tutum geliştirmek, vahim “yanlış-tanımalara”, niyetlerin tam aksi yönde, çok riskli sonuçlara yol açabiliyor.

Yanlış-tanımanın yalnızca bir ilacı var. Her önüne getirilene, “Neden böyle de başka türü değil” (Lenin) sorusuyla yaklaşmak gerekiyor. Lacan’ın “O bunları söylüyor ama aslında ne söylüyor?” sorusu da çok yararlı bir başlangıç noktası oluşturabilir. Özellikle, dinci, milliyetçi ve sosyalist reflekslerin örtüşür göründüğü anlarda…

Thursday, June 03, 2010

‘Neo - Türkiye’

Brezilya, Türkiye, İran arasında yapılan takas anlaşması, uluslararası ilişkilerin durumu, bu durum içinde Türkiye’nin konumu üzerine yeni savlara yol açtı: Artık uluslararası ilişkilerde yeni bir mimari oluşuyor; AKP yönetimi döneminde yükselen güçler arasına katılan “neo-Türkiye” bu yeni mimarinin kurucu öznelerinden biridir!

Bu savların sahipleri, Irak’ın işgalini savunmuşlardı, Obama’yla birlikte ABD hegemonyasının restore edildiğine inanıyorlardı. Geçen yılın başında, dünyanın,“artık Soğuk Savaş’tan bu yana ve görünebilir bir gelecek için ‘tek kutuplu’ bir siyasi yapıya” (kalıcı mimariye-E.Y.)kavuştuğunu ileri sürüyorlardı. Şimdi yeni bir mimariden söz ediyorlar. Ciddiye almak zor.

Büyük kriz-büyük güçler
Küreselleşmenin (finansallaşmanın) krizi,“yapısal kriz” içinde bir kırılma noktası oluşturur, dünya ekonomisinde, uluslararası ilişkilerde yaşanmakta olan köklü değişikliklerin su yüzüne çıkmasını hızlandırır.

Geçmişe, örneğin 1930’lara bakarak kabaca şöyle diyebiliriz: Mali krizle birlikte dünya ekonomisinin merkezi değişmeye başlar, yükselen güçlerle yerleşik güçler ve hegemonya sistemi arasındaki çelişkiler giderek sertleşir. Küreselleşmenin, emperyalist kontrolün istikrarsızlaşması, bağımlı ülkelerin ekonomik, siyasi konularda manevra alanlarını genişletir, sömürgelerde bağımsızlık süreçlerini tetikler.

1930’larda yükselen güçlerden biri (ABD) yeni bir sermaye birikim tarzı geliştirmişti. Bağımlı ülkeler, emperyalizmin engellediği ekonomik adımları (sanayileşme) atarak“ulusal projelerini” güçlendirerek emperyalizmden bağımsızlaşmaya başlamışlardı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir hegemonya, “azgelişmişlik”, “geri bıraktırılmışlık” söylemleri ile ifade edilen, yeni bağımlılık durumları şekillendi. Bu ülkelerin çoğu bağımsız sanayileşme dinamiklerinden vazgeçmeye zorlandılar, yeni hegemonun sermaye birikim rejimine bağlandılar (çevre fordizmi). Bu ülkeler finansallaşmayla birlikte çok şiddetli mali sarsıntılar yaşadılar.

“Yükselen güçler” ise finansallaşma karşısında kendilerini koruyanlar, yeni teknolojik gelişmelere uyum sağlamaya başlayanlar, bunların yanı sıra büyük doğal kaynaklara sahip olanlar arasından çıkmaya başladı… Çin, Hindistan, Rusya ve devasa bir Amazon bölgesine, silah sanayisine, hızla gelişen enerji kaynaklarına, tabii Lula gibi çok yetkin bir siyasetçiye sahip Brezilya…

Ve ‘yükselen Türkiye’
Türkiye’nin adını bu yükselen güçlerin yanına yazabilmek için, yükselmesini destekleyen sanayi dallarını, enerji kaynaklarını, diğer“fark” yaratan öğeleri de gösterebilmek gerekiyor.

Prof. Davutoğlu’nun ünlü kitabında, coğrafyadan, tarihsel kültürel geçmişten yararlanmaktan, bir büyük gücün bölgedeki desteğine yaslanmaktan söz edilir, ama ekonomik, teknolojik dinamiklere değinilmez. Enerji kaynaklarına gelince, bu bağlamda, Türkiye’nin konumu otomobil üretmek yerine, otoyollardan kira alarak yaşamaya benziyor. Tıpkı bir zamanlar Osmanlı’nın “ticaret yollarının imparatorluğu” olması gibi.

Geriye büyük bir siyasetçinin varlığı kalıyor. Gerçekten de Tayyip Bey hiçbir resmi siyasi kimliği yokken Oval Office’de ağırlandı. Daha sonra Perle’in koltuğu altında ABD salonlarında, “derin demokrasi” konferansları verdi. Kendisini Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı ilan etti. ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiki olma noktasından başlayan Tayyip Bey, İsrail’e “one minute” dedikten sonra, şimdilerde Brezilya ile birlikte ABD’nin tekerine çomak sokuyor.
Dün hakkında, “delikten süpürmeyin, yararlanın” ifadeleri kullanılan bir siyasetçi, bugün Türkiye’yi, dünya düzeninin yeni mimarisini inşa edenlerden biri düzeyine yükseltiyor. Ne, olağanüstü bir evrim!

AKP yönetiminde Türkiye önce İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk yaptı. Son derecede başarılı Ermenistan ve Kürt açılımları var… Rusya’ya Türkiye topraklarında nükleer santral yaparak Türkiye’ye enerji satma hakkı veren bir anlaşma imzalandı. Artık, takas anlaşmasıyla “III. Dünya’nın” geri dönüşüne önderlik eden, AKP Grup Başkanvekili Bahçekapılı’nın deyişiyle “bağımsızlığını koruyarak ABD’ye bile kafa tutacak seviyeye gelmiş” bir neo-Türkiye var karşımızda. Hepimize hayırlı olsun.

***
Gelecekte tarihçilerin, neo-Türkiye’yi, Ortadoğu’daki tıkanıklığı (Bkz:Globalpoltikültür, 5 Mayıs 2010) açacak trajik olayları tetikleyen ülkelerin başına yazmasından korkuyorum.

Bu tarihçiler, “Türkiye’nin siyasetçileri, dış politikası çoktan iflas etmiş, derme çatma, aşırı sağcı bir koalisyonu yaşatmaya çalışanNatenyahu yönetiminin, (Mısır’ın fiilen katıldığı, ABD’nin onayladığı) Gazze ambargosunu aşırı önyargıyla ve şiddetlekoruyacağını bilmeleri gerekirdi” de diyebilirler. Akıllarına, “İsrail komandolarının kanlı saldırısıyla sonuçlanan o operasyon neo-Türkiye’nin, Osmanlı hinterlandına geri dönme projesine ait bir taktik adım mıydı?Yoksa, bu acı olay, içerde sıkışmaya başlayan bir hükümetin, dış politika krizlerine sığınma çabasının ürünü müydü”soruları da gelebilir.

Friday, May 07, 2010

Ortadoğu’da Bir Şeyler Olabilir

Geçen hafta gündeme oturan bir söylenti, Foreign Policy dergisinde okuduğum bir analiz, bu yaz Ortadoğu’da tatsız bir şeylerin yaşanabileceğini düşündürüyor.

Bir ‘bilen’in yorumu

Daha önce, Ortadoğu’da bir İsrail-Filistin barışı olasılığının çok zayıfladığını, iki devletli çözüm beklentisinin Filistin tarafında giderek söndüğünü, buna karşılık ekonomik jeopolitik dengelerin İsrail’in aleyhine geliştiğini vurgulayarak, bir tıkanıklığaişaret etmiştim.

Foreign Policy dergisinde okuduğum“Ortadoğu barışı adlı sahte din”başlıklı denemenin yazarı Aaron David Miller, 20 yıl boyunca barış sürecindeki gizli açık görüşmelerin, pazarlıkların her düzeyinde yer almış çok deneyimli bir Amerikan dış politika uzmanı. “Yirmi yıldır barış sürecine adeta bir din gibi inandım, artık inanmıyorum” diyor.

Miller, sürecin, başlamadığı günlerden bu yana bölgede jeopolitiğin değiştiğini, Hizbullah, Hamas gibi devlet olmayan öznelerin ortaya çıktığını, bu arada ABD’nin halen Irak ve Afganistan’da önemli çıkarları,İran’la ilgili bir nükleer silahlanmayı engelleme sorunu olduğunu vurguluyor. Miller’a göre artık çok daha karmaşık ve belalı bir yer Ortadoğu; barış süreci de, artık ABD’nin bölgedeki çıkarları açısından sanıldığı gibi merkezi değil. Geçen hafta Richard Haas da (Council on Foreign Relations’un başkanı) Wall Street Journal’da yayımlanan bir denemesinde, Filistin barışı çabaları ABD’nin dikkatini, İran, Irak, Afganistan gibi esas konulardan uzaklaştırıyor, derken benzer bir çizgiyi savunuyordu.

Dahası Miller hadi, Barışın bölgede istikrar açısından merkezi öneme sahip olduğunu kanıtladınız peki nasıl gerçekleştireceksiniz diye soruyor. Sonra şu üç soruna değiniyor. Birincisi barış yapmak, yapanlar için siyasi açıdan riskli, hatta yaşamsal açıdan tehlikeli (Sedat, Rabin öldürüldü.Arafat da, Camp David’de, Siz Amerikalılar, tabutumun arkasından bile yürümezsiniz” diyormuş). İkincisi, büyük kararlar büyük liderler gerektirir. Bugün böyle liderlikler yok. Üçüncüsü, barış yapacaksanız Kudüs, 1967 sınırları, yerleşimler ve geri dönme hakkı konularında iki tarafın da kabul edeceği çözümler üretmeniz gerekiyor.

Özetle Miller, Ortadoğu’da büyük bir tıkanmanın yaşandığını saptıyor.“Tektonik plakalarda bir yerde”, örneğin,“İran rejimin çökmesi, ya da yeni bir savaş gibi bir kayma olmadan bu düğüm nasıl çözülür bilemiyorum”diyordu. Miller’e göre İran sorunu bir açıklığa kavuşmadan İsrail BaşbakanıNatanyahu’nun Filistin konusunda ciddi bir adım atması da söz konusu değil.

Scud füzeleri dedikodusu

Suriye’nın Hizbullah’a Scud füzeleri verdiğine ilişkin söylenti ve İran’ın Basra Körfezi’ndeki üç günlük savaş oyunları tam da bu ortamın içine düştüler. ABD füzelere ilişkin söylentiyi, araştırmaya bile gerek duymadan hemen benimsedi.

Halbuki Sami Mobayed’in işaret ettiği gibi, bu söylentide gerçeklik payı olması çok ama çok uzak bir olasılık. Çünkü, Hizbullah’ın bu 500 kilometre menzilli, hantal, hedefi bulma olasılığı düşük füzelere hiçbir gereksinimi yok. Tüm İsrail hedefleri Hizbullah’tan 150-200 kilometre uzakta. Hizbullah’ın bu menzile ulaşacak çok daha modern ve etkili füze sistemleri var (Gulf News27/04). Diğer bir deyişle bu söylenti, yakın gelecekte gerçekleşmesi beklenen bir İsrail saldırısına gerekçe hazırlamayı amaçlıyor gibi görünüyor.

Sosyal demokrat eğilimli Haaretz gazetesi de Mısır Dışişleri BakanıAhmed Aboul Geheit’in basına kapalı özel bir toplantıda “Lübnan’da yeni bir savaş korkusu, paniği var dediğini aktarıyor (29/04). Yine geçen hafta ABD Savunma Bakanı Gates’in İsrail Savunma Bakanı Barak’ı “kırmızı halıyla karşılaması” (Laure Rozen, Politico 26/04) da iki devletin askeri yapıları arasında bir sorun yok mesajı veriyor. Barak’ın özellikle İran konusunda, zamanın hızla geçmekte olduğunu vurgulaması, Gates’in bu düşünceyi paylaşıyor olması da anlamlı…

Barış sürecindeki tıkanmasından kaynaklanan bir başka gelişmeye deTarık Alhomayed’in Ashark Al Afsat’taki “Gaza… The Next Explosion”(Gelecek Patlama Gazze’de) başlıklı yazısı dikkat çekiyordu (29/04). Gazze’nin ekonomik krizinin, Hamas’ın, hem liderliği içindeki hem de müttefikleriyle arasındaki anlaşmazlıkların giderek derinleştiğini vurgulayan yazı, örgütün yönetme kapasitesini kaybetmeye, giderek daha baskıcılaşmaya başladığını ileri sürüyordu… Bu yaz, Ortadoğu’da,“statükoyu” sarsacak gelişmeler olabilir…

Thursday, April 15, 2010

Yeni Bir Paradigma mı?

Washington’da toplanan uluslararası nükleer güvenlik zirvesinde Başkan Obama ile Başkan Hu Jintao buluşuyorlar. İki ülkenin aralarındaki sürtüşme noktalarının arttığı bir dönemde, bu buluşmaya iki taraf da büyük önem veriyor. Hu Jintao’nun bu toplantıya katılmasını kararlaştıran politbüro toplantısı çok tartışmalı geçmiş. ABD tarafındaysa tartışmaların, “Çin’in gerçek amacını doğru okumak” üzerinde odaklandığı görülüyor.

‘Shangwu chouti’

Kissinger Institute’den Joshua Cooper Ramo’nun, geçen hafta Time dergisindeki kapsamlı yazısında işaret ettiği gibi, ABD’nin Çin’i anlamakta zorlandığı, kuşku duymakta olduğu alanlar çok çeşitli. Örneğin, Çin’in dolar rezervleri biriktirmeye devam etmesinin arkasında salt ekonomik dinamikler mi var, yoksa, “Shangwu chouti” (rakibinin dama çıkmasını bekle sonra merdiveni çek) taktiği mi?

Bir başka örnek de Çin’in ulusal parası Remninbi’yi revalue edeceğine dair söylenti bağlamında oluştu. ABD uzun süredir, Çin’e bu yönde baskı yapıyor, döviz manipülatörü olarak suçlamakla tehdit ediyor. Ama revalüasyon söylentisi çıkınca (The New York Times, 08/04) bu kez de “iyi ama neden şimdi?” sorusu gündeme geldi (Drezner, Foreign Policy, 08/04). Anlaşılan yorumcular bu soruya tatmin edici bir cevap bulmakta zorlanıyorlar. Genel kanı, Çin’in uluslararası baskılara direnemediği doğrultusunda. Gerçekteyse, Çin’in Remninbi’yi devalüe etme konusunda daha esnek davranmaya karar vermesinin arkasında, hem Çin’in dünya ekonomisi içinde, uluslararası ilişkiler alanında ağırlığının artması hem de mali krizin etkileriyle şekillenmeye başlayan yapısal dinamikler var.

‘Ekonomik paradigma değişiyor’

Geçen hafta Financial Times’da ve Asia Times’da yayımlanan yorumlar, bu yapısal dinamiklere ilişkin ilginç ipuçları veriyorlardı. Geçen ay sonuçlanan Rio Tinto davasında, Çin mahkemelerinin bir Avustralyalı müdüre 14 yıl hapis cezası vermesi çokuluslu şirketlerin yöneticilerinde şok etkisi yapmıştı. Çin’deki Avrupa Ticaret Odası Başkanı Joerg Wuttke’nin Financial Times’daki, Çin’in yabancı yatırımcılara giderek daha çok zorluk çıkarmaya başlamasına, 30 yıldır ilk kez bu pazarı terk etmeyi düşünen üyelerinin sayısında belirgin bir artış olduğuna ilişkin yazısı da Rio Tinto olayıyla daha da belirginleşen bir iklimi yansıtıyordu. “Neden Çin Volvo’yu satın alabilirken Çin’e gelen yatırımcılar otomobil üretebilmek için bir yerli şirketle ortaklık kurmak zorundaydı?”, “Yerli İcatları Teşvik” yasasıyla, devlet ihalelerinde yerli üreticinin tercih edilmesi korumacılık değil miydi?

Gordon Chang’ın, The Asia Times’daki yazısıysa Çin’de bir ekonomik paradigma değişikliğinin yaşandığına işaret ediyor. Çin yönetimi bir taraftan, bir yeniden devletleştirme süreci başlatırken diğer taraftan iç pazarı güçlendirecek önlemlere öncelik vermeye başlamış. Devlet yatırımları, teşvikleri devlet işletmelerine giderken ihalelerde yerli şirketlere öncelik veriliyormuş.

Yakın zamana kadar yabancı yatırımları çekmeye önem veren Çin yönetimi, 2007’den bu yana yabancı şirketlerin iç piyasadaki etkilerini azaltmaya yönelik adımlar atıyormuş. Örneğin Microsoft’un Seçuan Changhong Electric’e ortak olması önlenmiş. Goldman Sachs’ın Midea Elektrikli Aletler’e ve Fuyao Grup’a yönelik yerel yatırımı bloke edilmiş.Carlyle’ın kamu işletmesi Xugong İnşaat Makineleri şirketinin yüzde 85’ini almaya yönelik ilk girişiminde önce payı yüzde 45’e kadar düşürülmüş, sonra o kadar zorluk çıkarılmış ki Carlyle vazgeçmek zorunda kalmış. Coca Cola’nın da piyasa payı yalnızca yüzde 6 olan bir meşrubat üreticisini satın alma girişimi, antitekel yasalara dayanarak engellenmiş.

Çin’in ihracata yönelik büyüme modelinden uzaklaşmaya başladığı da görülüyor. Mart ayında, ithalatın yüzde 66 artmasıyla ilk kez açık veren dış ticaret dengesi de bu gözlemi destekliyor. Bu yıl toplan dış ticaret fazlasının bir önceki yıla göre yüzde 34 gerilemesi bekleniyor. İthalatını arttırmakta olan bir ülkenin sermaye kesimleri içinde, paranın değerlenmesini isteyen eğilimlerin güçlenmesi de olağan. Çin’in Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika’da ekonomik araçlara dayanarak etkisini arttırma çabaları, giderek artan sayıda ülkeyle ulusal paralar temelinde (dolar dışında) ticaret anlaşmaları yapması, Remnibiyi uluslararası bir döviz düzeyine yükseltme planları da revalüasyon eğilimiyle gayet uyumlu…

Diğer taraftan, tüm bu gelişmeleri neoliberal küreselleşme sonrası, yeni model arayışları bağlamında da okumak olanaklı.

——

Düzeltme: Pazartesi yazımda, Holbrook’un Karzai’yi uyuşturucu kullanmakla suçladığını yazmıştım, Galbraightolması gerekiyordu.

Wednesday, March 31, 2010

Katolik Kilisesinde Kriz

Katolik Kilisesi büyük bir ahlak skandalıyla çalkalanıyor. Vatikan sorunun üzerine gideceğine, komplo teorilerinden söz ediyor,“kol kırılır yen içinde kalır” havasında, dünyadan iç işlerini istediği gibi yürütme ayrıcalığını kabul etmesini bekliyor.

Bu arada Papa Ratzinger’in istifa etmesini isteyen sesler giderek yükseliyor. Çünkü, Ratzinger’in en az 20 yıldır bu skandalların tam ortasında olduğu anlaşılıyor. Vatikan kilisesinin içine düştüğü durum, dini kurumların iç işlerinin seküler (laik) devlet yönetimlerinin, hukukun denetiminin, erişiminin dışında tutulması ayrıcalığınınsakıncaları, bu ayrıcalığın özgürlük kategorisine sokularak savunulmasınınabesliği üzerine ışık tutuyor...

Bir ahlak polisi olarak Ratzinger

Adam Papa. Papa olmadan önce, 1980’lerden bu yana Vatikan’ın, Katolik kilisesinin, genelde Katoliklerin ahlak ve günah sorunlarıyla, doktrinin saflığının korunmasıyla görevli bölümünün başındaymış. Kadınların ayin yönetmesine, rahiplere evlenme hakkı verilmesine her zaman ısrarla karşı çıkmış. Kardinal iken rahibelere, uysal davranmalarını, erkelere zorluk çıkartmamalarını öneriyormuş.

Adam cinsel davranış kurallarına, yasaklarına özellikle ilgi duyuyor. Örneğin sürekli cinsel perhiz öneriyor. AIDS salgınına, savaşlarda tecavüzün gittikçe artan oranda silah olarak kullanılmasına, yaygın yoksulluğa karşın doğum kontrolüne, prezervatif kullanılmasına, kürtaja, kendisinden önceki Papa gibi bu da asla izin vermiyor.

Ama, son iki Papa’nın, bilimle, akılcılıkla, laiklikle, komünizmle mücadele edip cinsel günahlara özellikle önem verirken Vatikan’ın içinde “cinsel günahları” gizlemekle meşgul olduğu da anlaşılıyor; özellikle, şimdiki Papa Ratzinger’in…

Geçen haftalarda öğrendiğimiz gibi, 1960’lardan bu yana Katolik kilisesi bünyesinde, dünyanın hemen her yerinde, hiç de azımsanmayacak kadar çok sayıda rahip, sistemli olarak, bakımlarına emanet edilen çocuklara tecavüz ediyorlarmış.

Ratzinger, 1980’lerden bu yana en az 20 yıl başında bulunduğu ahlak denetim bölümünde, kendisine gelen şikâyetleri, büyük bir gizlilik içinde soruşturuyor, dışarı sızmasını engellemek için özel çaba gösteriyormuş. “Crimen Sollicitationis” olarak adlandırılan gizli bir kararnameyle, psikoposlara, kurbanları, sessiz kalmaları için yemin ettirmeye zorlamış. Tacizciler de görevlerinden alınıp başka bölgelere tayin ediliyorlarmış (The Independent, 19/03). Onlar da gittikleri bölgelerde “etkinliklerine”devam ediyor, taciz edilen çocuk sayısı artıkça artıyormuş.

Örneğin, Visconsin’den Rahip Murphybakımına verilen sağır çocuklardan en az 200’ünü taciz etmiş, tecavüz etmiş. Görevinden alınması, kiliseden atılması doğrultusunda yapılan bir ihbar (ihbarı yapan rahip, daha sonra, erkek sevgilisine kilise kasasından ödeme yaptığı için istifa etmek zorunda kalmış) görmezden gelinmiş. Dahası, Ratzinger, Murphy’yi olaylar zamanaşımına uğradığı için cezalandırmamış. Olayı aktaran Maureen Dowd, “Ne zamandan beri günahlar zamanaşımına uğruyor” diye soruyor. (The New York Times,28/03)

Din ve laik devlet

Katolikler için çok acı bir durum. Papa’nın, suçluları korumak bir yana, “yanılmaz”olması gerekiyor. Ama ortaya çıkan görüntü vahimdir. Papa’nın geçen pazar, Kutsal Hafta’nın başlangıç günü yönettiği ayinde bu sorunlara değinmemesi, ama üstü kapalı bir biçimde, “düşmanlarının dedikodularının onu korkutamayacağını” söylemesi daha da vahimdir.

Ama, bu vesileyle, Tanrı adına hareket ettiklerini savunan dini kurumların, örgütlenmelerin, liderlerinin işlerini yasaların erişiminden, halkın gözlerinden, saydamlıktan uzak bir biçimde sürdürmek istemelerinin de ne kadar sakıncalı olduğu bir kez daha kanıtlanmış oluyor. Seküler devletlerin yasalara dayanarak “bakalım burada ne oluyor, şu hesapları görelim, şu şikâyetleri inceleyeceğiz” yaklaşımlarını, temel özgürlüklere ve demokratik haklara aykırı görme eğilimleri de... Dini inançlara sahip olanların, kendilerine toplumdaki diğer inançlardan farklı bir ayrıcalık, hassasiyet hakkı tanınmasını istemelerinin ne kadar sakıncalı olduğu ortada.

Tüm bunların, henüz dikkat çekmeyen ama önemli bir yan etkisi daha olacak. Papa Ratzinger Avrupa kimliğinin dini aidiyetler üzerinden inşa edilmesi, bu arada Ortodoks, Anglikan ve Katolik ayrımının aşılmasıyla, Müslümanları dışlayan bir ortak zemin oluşturulması yolunda çalışıyordu… Şimdi, bu projenin de büyük bir darbe alması kaçınılmaz.