Thursday, November 27, 2008

Hep Aynı Tuzağa Düşüyoruz

Hep aynı tuzağa düşüyoruz. “Özgün” olana takılıp, evrensel olanı kaçırıyor, sonuçsuz çabalarla kıymetli zamanı ziyan ediyoruz. Son derecede önemli bir yerel seçimler yaklaşırken Deniz Baykal’ın çarşaflı bir bayana CHP rozeti takması da buna iyi bir örnek oluşturuyor.

‘Ötekiler’ ve büyük öteki…

“Ötekine” ne kadar hoşgörülü olduğumuzu birbirimize kanıtlamaya çalışırken hepimizin katlanmakta büyük zorluk çektiği şeylere, “evrenseli”oluşturan sorunlara (kapitalizmden kaynaklanan, kriziyle daha da ağırlaşmaya başlayan, eşitsizlik, sömürü, adaletsizlik) karşı ortak bir tutum geliştirmeyi başaramıyoruz.

Kimliğimizi bölerek ‘kendimiz’ olmamızı engelleyen şeye karşı taşıdığımız kızgınlığı paylaşarak, birlikte mücadele edeceğimize (Zizek), birbirimizle (etnik, dini kimlikler vb.) uğraşırken, asıl kızdığımız şeyin devam etmesinin koşullarını yeniden yaratmaya devam ediyoruz. Daha önce vurguladığım gibi (31/01/07) “öteki”ni tanımaya çalışırken büyük “ötekiyi” göremiyor, dolayısıyla, eşitlik ve özgürlüğün, ekonomik kurtuluşun evrensel koşullarını gerçekleştirecek mücadeleyi yaratma şansını yakalayamıyoruz.

Birbirimize (ötekini) nasıl hoşgörüyle katlandığımızı kanıtlamaya çabalamak yerine, “büyük ötekiyi, sermaye ilişkisini sorgulamanın yolunu yeniden bulmak gerekiyor.

Nafile bir jest

Bu açıdan bakınca, Deniz Baykal’ın, kapitalizmin yüzyılda bir gelen krizlerinden biri hızla derinleşirken çarşaflı bir bayana rozet takarak partisinin“ötekine” olan hoşgörüsünü kanıtlamaya çalışması nafile bir jest, zaman kaybı, daha da önemlisi taktik bir hata olmuştur.

Baykal’ın jesti, AKP’nin, demokratikleşmeyi İslami yaşam tarzının yaygınlaşmasına indirgeyen hegemonya söylemini olumlamak anlamına gelmiş, bu söylemin, savlarına güç vermiştir. Böylece Baykal rakibi olan partinin ve siyasi hareketin tabanının, parti etkisini yaymakta en önemli rolü oynayan çekirdeğinin özgüvenini pekiştirmiştir. Hem de AKP’nin bir referandum gibi kullanmaya hazırlandığı açık seçik belli olan bir yerel seçimler öncesinde.

Baykal’ın, bu jesti, rakibinin söylemine enerji katarak, tabanını ve saflarını pekiştirirken, kendi saflarında tam aksi bir etki yapmış, bir dağınıklık, şaşkınlık, hatta düş kırıklığı yaratmış, partinin seçimlerdeki mücadele gücünü zedelemiştir.

Dahası, Baykal’ın jesti, bir süredir siyasal İslamın hegemonya simgesi, liberal entelektüelleri kendine bağlama aracı olan “türban sorununu” arka plana iterek ekonomik toplumsal sorunları öne çıkarmaya, böylece bir sosyal demokrat partinin geniş kitlelere ulaşması için uygun koşulları yaratmaya başlayan bir konjonktürü, türban olayını, “yaşam tarzı siyasetini” yeniden canlandırarak bozmuştur.

Kitle siyaseti ama nasıl?

Siyasal İslamın sözcüleri, Baykal’ın bu jestini alkışladılar. CHP içinde bir kesim ve kimi aydınlar da kitlelere ulaşmak için yapılmış zorunlu bir adım, karşı çıkanları da seçkinci, vb. olarak yorumladılar.

Baykal’ın jestine karşı çıkanların hepsinin seçkinci olmadığı, kiminin çok pratik kaygılarla hareket ettikleri söylenebilir. Örneğin seçime gidiyorsanız, rakip partilerin alanlarına nüfuz etmeye kalkmadan önce, ilk elde kendi saflarınızı sıklaştırmanız, parti üyelerinizin özellikle kampanyaya katılacak olanların kafasının son derecede açık, partiye güveninin tam olmasını sağlamanız, geleneksel oy tabanınızı sonuna kadarkapsayıp konsolide ettiğinizden emin olmamız gerekmez mi?

Tarih bunları gerçekleştirmeden tabanlarını sağa doğru genişletmeye kalkan sol partilerin, eğer merkez sağda belirgin bir bozgun ve çöküntü yaşanmıyorsa, her zaman büyük zarar gördüğünü gösteriyor.

Dahası, toplumdaki kültürel bölünmüşlükler, birkaç jestle aşılabilir mi? Televizyonlarda izlediğimiz gibi, kimi “başı açık çağdaş bayanların” çarşaflı bayanları, sarılarak, yüzlerini okşayarak “çocuklaştırması” ters tepki yaratarak, sizin seçkinci, “yabancı öteki” imajınızı daha da güçlendirmeyecek mi?

Halbuki yüzyılda bir gelen bir ekonomik kriz hızla yayılıyor, işçi sınıfından orta sınıflara kadar “din, etnik kimlik ayrımı” yapmadan herkeste gerginlik, endişe yaratıyor, artmaya başlayan işsizlik (yalnızca tekstil de 400 bin diyorlar), yoksulluk, ailelerin boynunda değirmen taşı haline gelen tüketici kredileri, bu gelinen noktaya AKP hükümeti altında gelindiği gerçeği, size en geniş birleştirici parti çalışması ve seçim kampanyası için çok verimli bir ortam sağlamıyor mu?

Deniz Baykal’ın emekçi kesimlere, “yeni orta sınıfa”, Kürt emekçilerine, kendi solundaki siyasi akımlara ulaşması, kapsayıcı bir platform yaratmaya başlaması; bu platforma çıkarak, gerçek bir sosyal demokrat parti lideri gibi sermaye kesiminin krizden en çok zararı görecek olan kesimlerine konuşmaya başlaması gerekmez miydi? Nafile jestlerle vakit kaybedene, kargaşa yaratana kadar…

Friday, November 21, 2008

Kriz ve Fırsat

Başbakan haklı, krizden fırsat yaratılabilir. Ama onun zannettiği gibi değil.  Bazı ülkelerin deneylerinden yararlanarak şöyle bir şeyler önerebiliriz

İç pazara öncelik…

Önce, bu krizin geçici bir sarsıntı olmadığını, ihracata (özellikle de ithal girdisiyle), iç talebin dış kaynakla finansmanına dayalı büyüme modelinin tükendiğini görmemiz gerekiyor.

Kredi köpüğü sönerken, bu modelde ısrar edildikçe hem işsizlik artıyor, hem de, kriz sermayenin üretici kesimlerini imha ediyor. Türkiye kapitalizminin yola devam edebilmesi için sanayi ve tarım modellerinin/rejimlerinin değişmesi gerekir. Yeni model öncelikle, iç pazarın genişlemesini, gıda egemenliğini, ülke içi üretimin ve tüketimin desteklenmesini amaçlayan önlemleri içermelidir (Tayland).  Ancak, böyle bir modelin ülkenin dünya ekonomisine eklemlenme biçimlerini sorgulaması kaçınılmaz. Bu yeniden yapılanma, hem teknoloji hem de insan kaynakları açısından kendine özgün bir alt yapıyı, toplumsal duyarlılıklarda değişiklikleri gerektirecektir.

Bunları göz önüne alan bir proje, teknoloji, personel, kültür açısından uygun devlet kurumları ile desteklenmelidir. Örneğin DPT ve DİE gibi kurumların yeniden yapılandırılması gerekir.  Bu kurumlar (tabii ki meslek kuruluşlarıyla iletişim içinde) yaptıkları çalışmalarla hangi sektörlerin desteklenmesi hangilerini terk edilmesi gerektiğini, sermayenin ve emeğin hangi sektörlerden çıkarak hangilerin yöneleceğini saptayacak, hükümetlere yol göstereceklerdir (Güney Kore, Çin).

Tarım sektörü ise öncelikle gıda üretiminin artmasını, gıda egemenliğinin sağlanmasını amaçlayan tedbirlerle desteklenmelidir. Dahası, tarımsal nüfus yapısının güçlendirilmesi, orta ve küçük ölçekli çiftçilerin üretkenliklerinin arttırılması, buna uygun alt yapının kurulması da, hem çevrenin korunması hem de kentleşmenin yavaşlatılması açısından son derecede yararlı olacaktır. Ayrıca tarım üreticisinin küreselleşmenin etkilerinden korunması, maliyet, teknoloji, bilgi ve finansman açılarından desteklenmesi de gerekecektir (Tayland).

Kırda ve köy topluluklarında tarım dışı mal ve hizmet üretimi (el zanaatları, küçük sanayi, özel ihraç edilebilir tarım ürünleri, Turizm türleri) potansiyelinin de özellikle desteklenmesi, ürünlerinin pazarlanmasına yardımcı olunması gerekir (Tayland).

Dünya ekonomisiyle yeniden…

Bu tür tedbirleri düşünmeye başlayınca, hemen Türkiye’nin dünya ekonomisine bağlanma biçimlerinin gündeme geldiği, dış ticaret, döviz rejimlerinin iç piyasayı destekleyecek ve koruyacak biçimde düzenlenmesinin, sermaye giriş, çıkışının kurallara bağlanmasının gerekli olduğu görülüyor (Malezya).

Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının da, “yeşil saha yatırımlarıyla” sınırlanması, gerektiğinde teşvik edilmesi, ancak, içerde yeni talep, ihracat geliri yaratmak, çevre koşullarına uygunluk, kaynakların sürdürülebilirliğinin korunması, teknoloji transferi koşullarına bağlanması gerekecektir (Çin).

Dış borç yapısı da yeniden düzenlenebilir, ya da bir programa bağlanabilir. Bunlar olmazsa toptan, veya kısmen silinmesi gündeme alınabilir (Arjantin).

Sunday, November 16, 2008

Kriz ve İnsan

(Cumhuriyet 12.11.2008)

Kriz derinleşiyor. Dünyadan, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden acı haberler geliyor. İşsizlik, yoksulluk, iflaslar hızla artıyor. Borç köpüğü sönerken ABD’den Hindistan’a insanlar servetlerini, hatta ailelerine bakma kapasitelerini, dolayısıyla özsaygılarını yitiriyor, kimileri intiharı seçiyor.

Bu felakete bir sorumlu aranıyor. Kimileri, ödeme şansı olmadığı halde ev alanları, buna göz yumanları, heç fonları, açgözlü bankerleri, ABD Merkez Bankası Başkanı Greenspan’ı, ucuz kredi, umarsız borç verme ve alma ortamını suçluyor. Krizi emekçilere saldırmayı amaçlayan kapitalistlerin çıkardığını savunan garip solcular da var. Sonunda da ortaya “kapitalizmi, kapitalistlerden (insandan-E.Y) kurtarmak” önerisi çıkıyor.

Biraz felsefe…

Halbuki, bu öneriye, görüntüleri temel alarak değil de krizin nedenlerine, Hegel ve Marx’ın uyarılarını anımsayıp içeriğin çelişkilerini, dinamiklerini, anlamaya çalışarak bakarsak, tam tersine “kapitalistleri sermayeden kurtarmak gerektir”i görebiliriz. Marx da “Kapitalist yalnızca taşıyıcıdır” derken tam da bu noktaya değinmiyor muydu?

Sermaye, karşılaştığı her şeyi metalaştırarak, daha fazla işçiyle karşılaşarak, daha fazla canlı emek tüketip daha fazla kâr üreterek, merkezileşerek, yoğunlaşarak genişleme eğiliminde olan bir sosyal ilişkidir. Kapitalist bu sürecin aracı, taşıyıcısı ve üzerinde yaşayan insandır. Burada, Deleuze ve Guttari’nin yaptığı ayrım da bize yardımcı olabilir: Sermaye (sürekli canlı emek tüketen) “bir kâr makinesidir”, insansa “arzulayan bir makine”.

Sermaye “makinesi” yoluna devam ederken çevresini salt maddi olarak değil, simgesel (ideolojik) olarak da dönüştürür: Sürekli, eski “kodları” çözer yenilerini kurar. Bu, arada bu genişlemeden arzularını tatmin etmek açısından büyük ayrıcalıklar elde ederek yararlanan kapitalistin gözü kamaşır; kendini yönetimde sanmaya, diğer insanlardan farklı ve üstün görmeye başlar. Ta ki sermaye ilişkisi krize girene kadar… Diğer bir deyişle iç çelişkilerinin biriktirdiği sorunlar, sermayeyideğişme/yok olma ikilemiyle (kriz) karşı karşıya getirene kadar.

O zaman, sermayenin yeterince kâr edemeyen kesimlerindeki hareket durmaya başlar. Bu kesimler üzerinde yaşayan kapitalist ve işçiler de, küresel ısınma yüzünden sular yükselirken yaşadıkları adada ayaklarını bastıkları topraklar yok olmaya başlayan yerlilere benzerler. Kimi kapitalistler, birikmiş servetlerine binerek başka adalara göç edebilir, yeniden başlayabilirler. Diğerleriyse, işçilerle birlikte, bunların arkalarından bakakalır.

İnsan aklı ve irade…

Tarih, önceki krizlerin dersleri, sermaye insanlar tarafından denetim altına alındığında, krizi, yıkımı sınırlayarak aşılabilme olasılığı olduğuna işaret ediyor. Bu denetimin yolu da öncelikle kapitalisti sermayenin göz kamaştırıcı etkisinden kurtarmaktan geçiyor.

Örneğin, son günlerde Türkiye’de tekstil ve inşaat sektöründen iflas, işten çıkarma, intihar haberleri geliyor. Bu iki sektördeki işletmeler, bu noktaya, geçmişte attıkları adımlarla geldiler. Sermaye bulunduğu yerde (aklı olmadığı için) genişleme çabasına devam etti. Halbuki, ülkede uzun dönemli düşünebilen bir planlama kuruluşu olsa, bundan 10 yıl önce Asya yükselmeye başlarken tekstil sektöründe çalışanlara, bir an evvel bu sektörden çıkmaları gerektiğini söyleseydi, hükümetler bu çıkışı kolaylaştıracak yardımı, teknoloji ve bilgi edinimini sağlasaydı bugün başka bir yerde olurduk. İnşaat sektörü, doğru bir kent planlaması olmayan, mali denetimden yoksun bir ortamda, kredi köpüğünün üstünde bugünkü noktaya geldi. Şimdi, bir gün geleceği önceden kolaylıkla görülebilen bir noktada, inşaatları sürdürecek kredi hızla azalır, yapılanlara talep hızla daralırken sektörde çalışanlar (kapitalist ve işçi) yukarıdaki adanın yerlilerine benzemiyorlar mı?

İşte tüm nedenlerle, geçmişte, 1930’ların krizinden sonra, kapitalist devlete, sermayenin krizlerinde insanı koruma olanaklarını sunabilecek planlama kurumlarına, sermayeden gözü kamaşmayacak uzun dönemli düşünebilen uzmanlara ve bürokrasilere rağbet artmıştı, ta ki neoliberalizm sermayenin mutlak hâkimiyetini restore edene kadar…

Bugün bu saptamalar “kapitalistlere” artık küfür gibi gelmemelidir. Bunun iki nedeni var. Birincisi, canlarını ve mallarını sermayenin krizinden korumak için devlete, uzun dönemli düşünen, yol gösterebilen uzmanlara gereksinimleri var. İkincisi, kapitalistlerin en aşırı örnekleri, şimdi hızla tüm sınıfı temsil eden, realitede onun yerine geçen simgelere dönüşüyorlar. Bu aşırı örneklere yönelik nefret, Yahudi düşmanlığına, halk tabakaları arasında genel bir sermaye sınıfı nefretine dönüşme noktasına doğru kabarıyor.

Kapitalistler açısından yeni bir sınıf uzlaşması aramanın, sosyal demokrasiye yönelmenin, hem krizde bu günü kurtarmak, gelecekte de iktidarlarını korumak için hızla tek çare olmaya başlıyor.

 

Saturday, November 15, 2008

“Mustafa” ile ilgili bırakılan notlar üzerine

 “Sıradan” insan ve “kahraman” üzerine bir not:

“Sıradan” insan tarih sahnesine çıkmamış, “yapıya” ait, yasaya bağlı insandır, mücadele etmeyen, “yaşamayı” seçen bireydir.

“Kahraman” tarih sahnesindeki insandır. “Yapıya” uyumsuz, yasaya karşı, mücadele eden yaşamı kaybetmeyi göze alan “özne”.

“Sıradan” insan bu durumunun, (özne olmasını, tarih sahnesine çıkışını önleyen korkularının) bilincindedir. Bu ağrı veren bir bilinçtir. Bu ağrıyı katlanılır kılmak için bir “fantezi” gerektiğinde, “ ‘O’da, eninde sonunda benim gibi biri işte” inancı çok işlevsel olabilir.

Ama “O” yalnızca biyolojik olarak  “benim gibi” biridir. Toplumsal varlığı ise çok farklıdır, iki anlamda: Bir “yapıya” karşı çıktığı için. İki, bu karşı çıkış evrensel bir anlam kazandığı için.

Bu sıradan insan sözüne takılarak “düşünmeden”, “ hah işte seçkinci biri” demeye hazırlananlar için. Bir ek: Birini kahraman yapan tarihsel koşullar kitlelerin, sınıfların hareketinin, mücadelesinin ürünü / sonucudur. Kahramanın eylemine tarihsel anlamı, evrensel olma özelliğini bu mücadelelerin kazandırır. Özne, kaderini bu mücadelelerde “doğru” tarafla özdeşleştirdiğinde, bir kahramanın oluşması için gerekli özelliklere kavuşabilir. Yoksa, yapıya uyumsuz ve yasaya karşı olan “özneyle”, bir psikopat arasındaki farkı saptamak olanaksızlaşır.

Tarih sahnesinden geçmiş bir “kahramanla”, özel yaşamı üzerinden ilişki kurmaya kalkmak boşuna bir çabadır. Bir hayaleti kovalamaktır. Diğer taraftan bu yakınlaşma çabasını, onun özeline girerek, onu kendi özelime sokarak “senleştirme” çabasına, "sıradan" insanlar arasında bile şırnaşıklık denmez mi?

Ek (1): Türk halkına uşak dediğimi ileri sürerek bu tartışmaya katılan arkadaş, “kötü niyetin” anlamayı ve diyalogu nasıl engellediğine ilişkin çok güzel bir örnek oluşturuyor kendisine teşekkür ederim. 

Ek (2)  Boccaccio, Shakespeare, Dostoyevski, Balzac, Çehov, Thomas Mann, Yaşar Kemal… Bu yazarların sıradanb insanla ne kadar ilgilendiği tartışılır. Özellikle Shaskerpeare’in (Hamlet, Lear, Machbet, Prospero, Venedik taciri bile “sırada” değildir… Zaten “Trajedi” Tarifi gereği sıradan insanlarla uğraşmaz), Balzac ise “sıradan” insanla kahramanı, etik zeminde hep karşılıklı, mukayeseli bir sınava sokmaz mı? Yaşar Kemal’in ince Mehmet’i de “sıradan” değildir…

Önce, Romantik, sonra Modernist edebiyatta sıradan insana ilgi artar. Artar ama dikkatle bakıldığında,  çoğu kez, ya kahramanlaşma, ya özne olmaya yönelik tercihler her zaman gündemdedir bu  “protagonist” için.

Son olarak: Blog’a not bırakan üç yazara da teşekkürler “gümişi hücreleri” çalışmaya zorladıkları için… 

Thursday, November 06, 2008

"Mustafa"

(Cumhuriyet 05.11.2008 ) 

“Mustafa”yı görmedim, görmeye de niyetim yok. Bir “insan” olarak, “gerçek” “Mustafa” hiç ilgimi çekmiyor. Beni ilgilendiren“Mustafa”nın simgesel (anlamlar sistemi içindeki) kimliği. Benim anlamlar sistemime bu kimliğiyle, belli bir tarih yorumu içinde kendisine yüklenen kimlikle, Mustafa Kemal olarak girdi. Bu kimliği olmasaydı Mustafa’dan haberim bile olmayacaktı, sizlerin de… Bu yüzden benim için (sizin için de) bu anlamlar sistemi içindeki varlığı dışında “gerçek” bir“Mustafa” yok.

Öyleyse, bir yorumcunun vurguladığı gibi, “sen”lenmiş, “kat kat etiketlerinden temizlenmiş” (!), bir başka yazarın işaret ettiği gibi, karşımıza “zaafları, aşkları, hırsı, sigarası, içkisi, dinden imandan uzaklığı ile” bir Mustafa getirmenin anlamı ne?

Kahraman ve uşağı

Hegel’e göre “Hiçbir kahraman uşağı için kahraman değildir. Kahraman, kahraman olmadığı için değil, uşak, uşak olduğu için. Kahraman uşağa, kahraman olarak değil, yiyen içen, giyinen, kısacası, ona kendi özeline özgü arzuları, düşünceleri ve gereksinimleri olan bir birey olarak görünür” (Tinin Fenomenolojisi, Oxford, 1977, Miller çevirisi, sf, 404)

Bu “siz onu kahraman olarak görüyorsunuz ama aslında böyleydi” “düzeltmesini” Hegel, “kahramanı yargılayan ahlakçı uşağın” tavrı olarak görerek, küçümsüyor. Hatta, kahramanın kişisel özelliklerinin eyleminin, evrenselliğinin karşısına asla konulmaması gerektiğini savunuyor.

Çünkü bu “ahlakçı uşak yargısı”, kahramanı (eylemleriyle, tarih içindeki konumuyla, uşaktan çok farklı bir yerde duran kahramanı) “tüm etiketlerinden temizleyerek” etkin özneden” “pasif bireye”, tarihsel insandan, gündelik insana indirger, böylece onun anlamlar sistemi içindeki kimliğini yok eder. Simgesel kimliği yok edilen, konuşulamaz hale gelir!

“Mustafa”yı tarihin ona yüklediği etiketlerden soyutlarsak geriye ne kalır? Biyolojik özelliklerine indirgenmiş bir “arzulayan makine”, hepimiz gibi biri. Ne yok olur? Tarihsel “Mustafa” (Mustafa Kemal). Peki, Mustafa Kemal nedir: Cumhuriyeti kuran adam? Etiketlerinden kurtulmuş “Mustafa” ile Cumhuriyeti kuran adam arasında bir ilişki kurulabilir mi? Kurulamaz! Çünkü, Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal, Cumhuriyeti tek başına kurmamıştır. Cumhuriyet belli kadroların önderliğinde, sınıfların katılımıyla, desteğiyle, belli siyasi fikirlerin, tarihsel akımların, geleneklerin etkisi altında kurulmuştur. Tarihsel “Mustafa”(Mustafa Kemal) tüm bu karmaşıklığın simgesi olarak var olan “kahraman”ın adıdır.

“Arzulayan makine” olarak, “Mustafa” tabii ki “kendi derisinin altında yalnızdır”, hepimiz gibi. Arzuları gerçekliğin sınırlarını aşar, hepimizinkiler gibi. Her zaman mutsuz ve melankoliktir, metalar dünyasında, kimliği bölünmüş tüm “modern” insanlar gibi, yani hepimiz gibi. Ama bunlar sıradandır, günceldir, bayağıdır. Peki, ama neden ilginçtir ve kimin için?

Resmi ve ‘gerçek’ tarihler…

Bunları “düşünürken”, “resmi tarih” (bir şeyleri örten tarih) karşısına, bir şeyleri açan “gerçek”, “resmi olmayan” tarihi koyma çabalarını anımsadım. Tarih (diğer bir deyişle, geçmişte yaşanmış olgular arasından bazılarını seçerek bunlara bir anlam veren metin) her zaman bir şeyleri (kimi olguları) dışarıda bırakır, ancak böyle yaptığında bir “tutarlılık” kazanabilir. Bu yüzden de“resmi tarihe” karşı itiraz, aslında başka bir metni “resmi tarih” yapma talebidir. Başka olguları seçen, başka olguları dışarıda bırakarak yazılan bir tarih talebi… Bu talepse “evrensel” olanın yazılacağı “alanın” ele geçirilmesi, hegemonya altına alınması çabasından başka bir şey değildir. Son derecede siyasi bir çaba…

Bugün Türkiye’de evrensel olanın yazılacağı yerin ele geçirilmesine, hegemonya altına alınmasına ilişkin bir savaş sürüyor. Ne yazık ki bu emekle-sermaye arasındaki bir savaş değil. Bu Kürtlerin taleplerinden yana, karşı olanlar arasındaki bir savaş da değil. Bu iki savaş tabii ki var. Ama evrensel olanın hegemonya altına alınmasına ilişkin savaş, bugün bunlar arasında değil, taban tabana zıt iki “hakikat rejimi” (Aydınlanma ve Din) arasında sürüyor. Galip gelen evrensel olanın anlamını hegemonyası altına alacak, belirleyecek. Bu yüzden, bu iki “hakikat rejimi” arasındaki savaşın sonucu, sınıf mücadelelerine, ulusal, etnik hak taleplerine, hatta cinsel tercihlerin özgürleşmesine ilişkin savaşların simgesel evrenini (anlamlar sistemini) de belirleyecek. Aydınlanmanın (içindeki kimi karanlık yanları unutmadan) “hakikat rejimi” kazanırsa, ulus, sınıf, etnik çıkar, cinsel tercihler vb. gibi kavramlarla siyaset yapılmaya, mücadele edilmeye, “dünyalar” kurulmaya ve yıkılmaya devam edilecek. Bir diğeri (içindeki tüm insani değerlere rağmen) kazanırsa, sınıf, ulus etnisite, “cinsel tercih” gibi kavramlar “evrensel olanın” altında oluşacak yeni söylemde kendilerine yer olmadığını görecekler…

“Mustafa” filmi, işte bu “evrensele egemen” olma mücadelesinin içinde ortaya çıktı. Yapımcısı, evrenselin omuzları üzerindeki ağırlığından, çatışan “hakikat rejimlerinin” yargılarından kurtulamaz. Tarihsel (Cumhuriyeti kuran her şeyin simgesi) Mustafa Kemal’i, tüm “etiketlerinden” sıyırarak insanileştirme (böylece onu “yok etme”) girişimi yapımcının hangi “hakikat rejiminin”hegemonya projesinin etkisi altında kaldığını da gösteriyor. Buradaki ironiyi görmemekse elde değil.  

Wednesday, September 17, 2008

Büyük Bir Haksızlık Yapılıyor...


Ben haksızlığa dayanamam hemen haksızlığa uğrayanı savunmak isterim. Şimdi de “serbest piyasa”yı savunmak istiyorum. Bir taraftan mali kriz derinleşiyor, diğer taraftan ekonomik durgunluk yayılıyor ya, düne kadar serbest piyasayı savunanlar, sayesinde milyar, trilyon dolarları götürenler, 455 trilyonluk türev piyasasını yaratanlar şimdi dönmüş, serbest piyasaya müdahale etmenin türlü yollarını arıyorlar.

Karışmazsan dengeye gelir!

Bakın beyler, piyasa, Samuelson’un ünlü ders kitabında döne döne anlattığı, Hayek’in, Von Mises’in ve Friedman’ın sürekli anımsattığı gibi, eğer karışmazsanız fazlalıkları temizler, kendiliğinden arz ve talep arasında bir denge noktası bulur.

 

Eğer fazla üretim yaptıysanız, fiyatlar düşmeye başlayacak, bu fazlalık ya imha edilecek ya da bu fazlayı üreten verimsiz sermaye değer kaybedecek, yok olacaktır. Bu koşullarda bu sermaye üzerinde yaşarken kafasını yeterince kullanamayıp, açgözlülüğüne gem vuramayan, aşırı riskli yatırımlara dalan kapitalist de, kapitalist olma ayrıcalığını kaybedecek, yerini, sermayeyi taşıma hakkını; daha akıllı, daha becerikli olanlara devredecektir. Evrim yasası gibi bir şey: En uygun olan ayakta kalacak! Tabii bu verimsiz işletmede çalışmak gafletinde bulunan işçiler de hatalarının sonucuna katlanacak, işlerini kaybedecek, ya da daha düşük ücretlerle çalışmayı kabul edecekler.

Yeniden vurgulayalım: Sonunda en verimsizler, en tedbirsizler, en akılsızlar yok olacak; ekonomik yasalara, piyasa kurallarına, sermayenin gereksinimlerine en iyi uyum sağlayanlar ayakta kalacak.

Beyler, geçen 25 yıldır, bu ilkeleri benimsediğinizi sanıyordum. Tam istediğiniz gibi, mükemmele yakın bir serbest piyasa içinde yaşamıyor muydunuz? Şimdi piyasa kendi doğasına uygun bir biçimde gereken temizliği yapmaya başlayınca her taraftan duyulan bu ağlama sesleri de neyin nesi? Faturayı boşuna piyasaya çıkarmak istiyorsunuz. Beyler, eğer siz kaderinizi kabullenip, burnunuzu sokmazsanız, piyasa fazlaları temizleyecek, kendi kendine dengeye gelecek.

Efendim sorun şuradan çıkıyor:

Sermaye sürekli birikerek genişleyen bir ilişki, hatta daha da önemlisi canlı emek tüketerek kâr üreten bir makine. Kapitalist ise bunun üzerinde, bir sembiyoz ilişkisi içinde yaşayan biyolojik üstelik de toplumsal bir organizma. Diğer bir deyişle kapitalistin yaşama istenci ve tabii ki, iradesini başkalarına dayatma eğilimi var.

 

Bu yüzden sermaye hızla büyürken, kapitalist onun üzerinde yaşayarak, bu ilişkiyi taşırken, arzularını tatmin ederken, iradesini başkalarına dayatırken, kapitalistin piyasayla bir sorunu yok. Aksine kapitalist bu taşıma işlevinin “var oluş düzleminde” (piyasada) hiç kimsenin, hiçbir şeyin sermayenin etkinliğinin önüne geçmesini istemiyor. Sonra piyasa bu denetimsiz ortamda oluşan aşırılıklar ve eksiklikler arasında bir denge kurmaya, sermayenin verimsiz kesimlerinin yok olmasının koşullarını dayatmaya başlayınca da kapitalistin ağzının tadı kaçıyor. Çünkü o bu temizliğin nesnesi olmak istemiyor, servetini yaşam tarzını korumak, alıştığı gibi yaşamaya devam etmek, kapitalist olma ayrıcalığını korumak istiyor, simgesel (sistem dışına düşerek), hatta fiziksel olarak ölmek istemiyor. Bir de işçiler var tabii; grevlerle, protestolarla hatta isyanlarla işleri daha da zorlaştırıyorlar…

İşte o zaman kapitalist, Marx’ın kapitalistlerin “ortak yönetim kurulu” dediği devlete başvurarak, piyasanın temizlik işini durdurmasını, denetlemesini, ya da en azından bu temizliğin maliyetini diğer sınıfların, diğer ülkelerdeki kapitalistlerin üzerine yıkmasını istiyor. Bundan sonrası bildiğimiz hikâye: Sınıf mücadeleleri sertleşiyor, cevap olarak devletin tavrı sertleşiyor; uluslararası rekabet sertleşiyor, cevap olarak devletin tavrı sertleşiyor, ideolojiler, anlamlar dünyası, bu yeni koşullara göre daha baskıcı, daha tutucu biçimler alıyor… Gelsin siyasal istikrarsızlıklar, soykırımlar, uluslararası hatta bloklar arası savaşlar.

Beyler, serbest piyasa bunların hiçbirinden sorumlu değil. Yaşamak isteyen insanların varlığından kaynaklanıyor tüm bu “kötülükler”. Aslında, serbest piyasa mükemmel bir düzenektir, saat gibi işler, eğer insanlar kaderlerine razı olurlarsa, diğer bir deyişle eğer insanlar, insan olmasa…

Ha bir şey daha var. Bilmem farkında mısınız? Kapitalizm, piyasa serbest de olsa (1920’ler 30’lar), düzenleniyor da olsa (1950’ler ve 60’lar) eninde sonunda krize giriyor. Ve hep aynı şarkı: Düzenlenmişse, serbestlik isteyen çığlıklar atıyorsunuz, serbest ise düzenleme, devlet müdahalesi istiyorsunuz.

Beyler, dediğim gibi sorun piyasada değil, hatta sermayede de değil. Sorun bunların gereksinimlerine uymayan insanda. İnsanlar olmasa serbest piyasa da kapitalizm de gerçekten mükemmel sistemler… Ancak insanlardan vazgeçmek söz konusu değil, en iyisi insanların özelliklerine uyumlu, onlara öncelik veren yeni bir sistem düşünmek…

Thursday, August 14, 2008

Gürcistan dersleri

(Cumhuriyet 13/08/08)

Gürcistan’da yaşananları kaynak savaşları, büyük güçler rekabeti, gittikçe derinleşen ekonomik krizin bölgedeki yankıları bağlamında düşünmek zor değil. Carnegie Endowement for International Peace’in Moskova direktörü Dmitri Trenin’in “Kafkasya dramında her aşamada bir az daha tırmanan çatışmaların bir sonraki aşamada Kafkasya ve Avrupa ile sınırlı kalmayacağına” ilişkin saptamasını ve neden “Ağustos Toplarını anımsayınız” sözleriyle I. Dünya savaşının başlama noktasına gönderme yaptığını da…

Ama Gürcistan’da başlayan çatışmalardan, emperyalist güçlerin maşası olmayı kabul eden bir devlet adamının ülkesini nasıl felakete sürükleyebileceğine ilişkin, çıkarılacak bir başka ders daha var.

Saakasvili’nin hesap hatası mı?
Salı sabahı ajanslar Rus birliklerinin Gürcistan’ın içlerine girdiğini, Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili’nin ülkesinin fiilen ikiye bölündüğünü ileri sürerek, Batı’dan yardım istediğini bildiriyordu.

Cuma günü Gürcistan birliklerinin Güney Osetya’ya saldırarak, kendi vatandaşlarını, hastaneleri üniversiteyi bombalamasıyla, Rusya’nın da “şaşırtıcı” bir kararlılıkta hızda ve çapta cevap vermesiyle başlayan savaş bölgede yayılma eğilimi gösteriyor, belki de Gürcistan’ın, ama kesinlikle Saakaşvili’nin geleceğini tehdit eden bir boyuta ulaşıyor. Bu açıdan bakınca Saakaşvili’nin vahim bir hesap hatası yaptığından söz etmek olanaklı. Ancak sanırım durum biraz daha karmaşık.

2003 yılında, ABD’den getirilerek renkli bir devrimle Devlet başkan yapılan Saakaşvili’nin yönetimi altında, Gürcistan bir ABD “müşteri devleti” hatta protektorası oldu. ABD ve NATO, hatta İsrail kaynaklı askeri uzmanlar Gürcistan ordusunu eğitmeye, Saakaşvili de büyük çaplı satın almalarla ülkesini silahlandırmaya başladı. Böylece ABD ve NATO Rusya’yı çevreleme operasyonu bağlamında Kafkaslara giriyordu. Dahası Saakaşvili AB üyesi olmak için lobi yapmaya başlıyor, ABD’de Gürcistan’ın NATO üyeliğini gündeme getiriyordu.

Ancak geçen yıl Anatol Lieven’in, Der Spiegel hatta Weekly Standard yazarlarının da dikkat çektiği gibi, Gürcistan’ın “demokrasi gülü soluyordu”; Saakaşvili rejimi giderek baskıcı özellikler kazanmaya başlamıştı: Önemli muhalefet liderleri, ölüyor, hapse atılıyor dövülüyordu. Ama bunların ne önemli vardı? Nasıl olsa, Başkan Bush’un adı başkentin en önemli caddelerinden birine verilmemiş miydi? ABD büyükleri her fırsatta Gürcistan’ı ziyaret ederek demokratikleşme sürecini övmüyorlar mıydı?

Lieven’e göreyse Saakaşvili’nin, iktidarı zayıfladıkça, ülkeyi liderliği altında yeniden birleştirmek için Güney Osetya, ya da Abhazya üzerinden bir maceraya kalkışma riski gittikçe artıyordu. Lieven geçen Kasım’da National Interest’teki yorumunda, “bu onun kalkışacağı son macera olacaktır” diyordu.

Yoksa bir ABD-NATO operasyonu mu?
Diğer taraftan, dışarıda, ABD ve Avrupa tarafından durmadan, “demokrasi kahramanı” olarak şişirilen, içeride, gittikçe ağırlaşan siyasi ekonomik sorunlarla zayıflayan Saakaşvili’nin kolaylıkla maniple edilerek, bir “başka hesap” için kullanılabilecek bir kıvama geldiği de söylenebilir.

Rusya’nın tepkisinin hızı ve çapı, saldırıyı beklediğini gösteriyordu. Gürcistan ordusunu eğiten ABD, NATO, İsrail uzmanlarının böyle bir saldırının bilgisini önceden almamış olması düşünülemez. Rusya’nın NATO’nun genişlemesi, Kosova’daki yenilgisi, Füze kalkanı gerginliğinden sonra, Gürcistan’ın bir oldubittisini kabul etmeyeceği hatta şiddetle cezalandırmaya kalkacağı, ABD ve NATO plancılarının beklentileri içinde olduğu bence rahatlıkla var sayılabilir. Burada, Rusya Dışişleri bakanı Lavrov “Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyesi olmasını engellemek her şeyi yapacağız” sözlerini de anımsayabiliriz.

Nihayet Gürcistan’ın başlattığı Güney Osetya operasyonunun yürütülüş tarzına bakınca da, bunun amacının düzen getirmek değil, Prof Cussodowsky’nin dikkat çektiği gibi, büyük bir insani kriz yaratarak dünyanın dikkatini bu bölgeye çekmek olduğu da ileri sürülebilir.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, ABD ve NATO’nun bir Saakaşvili taşıyla iki kuş vurmayı planladığını düşünebiliriz. Birincisi, Rusya’nın vurucu gücünü ve kararlılığını ölçmek, bu zeminde Avrupa liderlerini bir kez daha uyararak/korkutarak, Rusya’ya karşı ABD ile ilişkilerini güçlendirmeye zorlamak, İkincisi, Kafkasya bölgesini Rusya’yı, giderek daha fazla ekonomik, siyasi enerjisini tüketecek, Putin –Medvedev klanına hem ülke içinde hem de dünya kamuoyu önünde saygınlık kaybettirecek biçimde içine çekecek bir istikrarsızlığa itmek.

Bu hesap tutar mı bilemem. Ama benzerlikler bende tedirginlik yaratıyor. Türkiye bölgenin enerji dengelerinin çok önemli bir oyuncusu. Dışişlerinde ABD’ye yaslanarak bölgede güç yansıtma anlayışı egemen. Ülkeyi yöneten ekip, siyasi yaşamını ABD ve Avrupa desteğine borçlu.

Thursday, August 07, 2008

ikinci dalga

Cumhuriyet, 06/08/08)

Yeni bir “trasformismo” dalgası gelişiyor. Birinci dalgada liberal entelijansiya, siyasal İslam’ı desteklemeye ikna edildi. Liberal entelijansiyaya güçlü ekonomik ve ideolojik bağlarla bağlı sol liberal entelijansiya da bu ilk dalganın bir parçası, adeta ikramiyesi oldu.

Şimdi de sosyalist entelijansiya siyasal İslam’ı desteklemeye çağrılıyor. Siyasal İslam’la sosyalist entelijansiya arasındaki kültürel, ideolojik uçurum çok derin olduğundan, bu uçurumu aşacak bir köprü gerekli. Bu işlevi de birinci dalganın “ikramiyesi” olanlar üstleniyor. Ama bir de, sosyalistlerle bu konuyu konuşmaya izin verecek, sosyalistlerin eleştirilerini sterilize edecek bir söylem gerekir. Diğer bir değişle liberal entelijansiya ile sosyalistler arasında kurulacak diyalogun önce açılması, sonra da uygun bir biçimde parantez içine alınması gerekir. Bu diyalogun “sosyalistlerin krizi” tartışmasıyla açılmaya, “AKP davası - Ergenekon soruşturması” ikilemi ile simgeselleştirilen “Demokrasi (seçilmiş bir hükümet) ve Darbecilik” denklemi ile de paranteze alınmaya çalışıldığını görüyoruz.

Demokrasi ve Darbe arasında…
Ancak, bu parantezin çok ciddi teknik zaafları var. Bu parantezdeki, “demokrasi” hiçbir biçimde sorunsallaştırılmadan, “düşünülmeden”, salt seçilmiş olmayla sınırlı kalan, içerikten yoksun bir kavram.

Darbecilere, gelince, karşımızda, oda iddialara göre, 4-5 yıl önce darbe planlamış, ama ordunun komuta kademelerinden destek görmemiş, hatta dışlanmış bir grup var. Diğer bir değişle karşımızdaki gelecekte olabilecek bir darbe tehlikesi değil geçmişte iflas etmiş bir darbe girişimi. Bu yüzden söylem giderek darbecilerden, kaos yaratma planlarına, diğer bir değişle “terörist” suçlamasına dönüşüyor. Kısacası, bu parantezi teknik olarak, hele “halka güvenmemek” suçlamasına sarılarak kapatmak olanaklı değil. Çünkü “modern zamanlarda”, “halkın tercihi” üzerinde konuşabilmek için, önce bu tercihin arkasındaki dinamikleri, şekillendirilmesinin süreçlerini (kültür endüstrisi, “gösteri toplumu” gibi,) düşünmek gerekiyor. Yoksa, “sen halka güvenmiyor musun?” sorusunu soranlar, aniden kendilerini, “sen popülist bir demagog musun?” sorusuyla yüz yüze bulabilirler.

Parantezin dışındakiler
Teknik sorunları bir yana, bu parantezin esas amacı, sosyalistlerin kendilerini sosyalist olarak tanımlamalarına olanak sağlayan kavramlarını dışarıda bırakarak onları sessizleştirmek ve yönlendirmektir

“Sosyalist” kavramı, baskı ve sömürünün olmadığı, eşitlikçi toplumlara ilişkin tasarıları içeren, tarihsel kökleri Spartaküs ayaklanmasına, Bedrettin olayına kadar giden, “komünist hipotez” kümesine aittir.

Kapitalist toplumdaysa bu kavramın içeriği, emek/sermaye çelişkisi ve kapitalist dünya sistemi üzerinden, kapitalizme ve emperyalizme (gelişmiş ülkelerin kapitalistlerinin, kendi ekonomik siyasi çıkarları doğrultusunda diğer ülkelerin ekonomik, siyasi ve kültürel yaşamların zorla ya da dolaylı yollarla müdahale etmesine) karşı olmak ilkeleriyle doldurulur. Bu içerik, demokrasinin her zaman, eşitlik, özgürlük, kavramlarıyla, “kimin için?” sorusuyla birlikte ve bir devlet biçimi olarak düşünülmesini gerektirir. Bu bağlamda başlangıç noktası her zaman toplumdaki en ayrıcalıksız kesimlerin, dışlananların gereksinimleridir. Bu yüzden sosyalizmi, konuşabilmek için, mutlaka Aydınlanma geleneğinin “hakikat rejimini” ve materyalist bir felsefi yönelimi benimsemiş olmak gerekir.

Sosyalistler için devlet, demokrasi gibi kavramlar hep sınıflar arası ekonomik siyasi iktidar ilişkileriyle, halk kavramıysa, toplumsal hegemonya kurma süreçleriyle birlikte düşünüldüğünde anlamlıdır.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, sosyalistlerin, darbecilere, “Ergenekon” türünden maceralara, siyasal İslam’ın partisine destek vermeyecekleri hemen anlaşılır. Çünkü bunların hiç biri sosyalistlerin, “komünist hipotezi” yaşadıkları tarihsel koşullar içinde uygulamaya koyma çabalarına uygun araçlar değildirler. Dahası, darbeciler ve siyasal İslam’ın temsilcileri başarılı oldukları her yerde sosyalistlere karşı şiddet uygulamaktan asla çekinmemişlerdir.

Bu gün gündemde bir darbe tehlikesi yoktur. Bu nedenle sosyalistler açısından esas tehlike siyasal İslam’ın hem kapitalizmle hem de emperyalizmle işbirliği içinde olan projesidir. Sosyalistlerin de, yukarıdaki parantezin dışında kalan ilkelerine sarılarak, öncelikle bu tehlikenin üzerinde odaklaşmaları gerekir.

Kürt kimliği sorunu da bu parantezin dışındadır. Çünkü bu gün Kürt kimliğine karşı en büyük tehlike, devlet baskısı değildir. Aksine devlet baskısı, bu güne kadar hep Kürt kimliğinin güçlenmesine yol açan bir etken olmuştur. AKP’nin ait olduğu siyasal İslam ise, Kürt kimliğini bir “pasif devrim”, “moleküler dönüşüm” süreci içinde önce sulandırarak sonra, Müslüman kimliği içinde eriterek zamanla yok edebilecek özelliklere sahiptir. Kürt kimliği de bir kavram olarak Aydınlanma geleneğinin “hakikat rejimine” aittir. Ne ironi değil mi?

Monday, August 04, 2008

Mark Parris ne diyordu?

(Cumhuriyet 23/07/08)

ABD’nin Ankara eski büyük elçisi Mark Parris’in, Türkiye’deki siyasi krizle ilgili yorumları geçen hafta medyaya yansıdı. İlgiler daha çok, Parris’in Anayasa Mahkemesinin kararına ilişkin adeta bir tarih veren öngörüsü üzerinde odaklandı. Ama Türkiye’den döndükten sonra Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezinde (CSIS) yaptığı ilginç konuşmanın içeriği, sanırım, yeterince irdelenmedi. Haberin üzerinden yaklaşık bir hafta geçmiş olmasına karşın, konuşmada ilgimi çeken noktaları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Mark Parris Türkiye’ye, bir ABD, AB ortak kuruluşu olan Atlantik Konseyi’nden bir heyetin parçası olarak gelmiş. Türkiye’de olup bitenleri anlamak, büyük olasılıkla etkilemek amacıyla gelen bu heyetin diğer üyeleriyle birlikte Türkiye’de yaygın temaslarda bulunmuş. Parris, dönüşünde CSIS’de yaptığı ve basında aktarılan toplantıdaki (kuruluşun web sitesinden dinlemek olanaklı) yaklaşık 20 dakikalık sunuşunda ve izleyen “Soru-Cevap” bölümünde, özellikle üç noktaya yaptığı vurgunun çok önemli olduğunu düşünüyorum: AKP’ye yönelik eleştiriler, “3. Güç” dediği bir yapılanmaya ilişkin saptamalar, Türkiye’de siyasetin içinde askerin rolünün artacağına ilişkin beklenti.

AKP başarılı olamadı
Parris’in AKP’ye, ikinci dönemi bağlamında yönelttiği eleştiriler oldukça kapsamlı. Bunlardan en önemlileri şöyle: AB sürecini canlandıramadı, Anayasayı değiştiremedi, varlığından kaygı duyulan İslamcı gündemin/projenin (“agenda” sözcüğünü kullanıyor) keskin yanlarını törpüleyemedi, tüm ülkenin başbakanı olamadı. Nihayet yolsuzluk sorunu AKP grubunu de etkisi altına aldı.

AB sürecinin aksamasının tek sorumlusunun AKP olmadığını, AB’nin değişen tutumunun süreci fiilen öldürdüğünü göz önüne alırsak, Parris’in, aslında, AKP’nin kendisinden istenenleri veremediğinden yakındığını düşünebiliriz. Bence daha önemli eleştiriler AKP’nin toplumda birleştirici olamadığına, dolayısıyla bölücü olduğuna, yolsuzluklara bulaştığına ilişkin saptamalarda yatıyor. Böylece Parris, diplomatik bir dille, AKP’nin meşruiyeti üzerine bir soru işareti koyuyor. Dahası, sermaye sınıfı ve Batı yanlısı liberal seçkinlerle AKP arasındaki ilişkinin bozulmasına yaptığı gönderme, AKP’nin Batı yanlısı tutumunun, liberal demokrat olma iddialarının hakikiliğine ilişkin kaygıların bir yansıması olarak görülebilir. Bu saptamalara karşılık konuşmasında sık sık Tayyip beyi övmesi “yeri doldurulamaz” demesini, “hatalarından öğrenmiyor” saptamasıyla birlikte okuyunca, aklıma efsanevi Kızılderili şefi Jeronimo’nun “beyaz adam çatal dillidir” sözleri geldi, ister istemez…

3. Güce dikkat
Bence, konuşmada çok az yer verilmekle birlikte, Parris’in karşı karşıya olan güçleri sıralarken, bir “3. Güçten” söz etmesi çok önemli. Perris, bu günkü kriz içinde, Tayyip beyden yana tutum alan bu “3. Gücün” sivil güvenlik güçleri, istihbarat örgütleri içinde çok etkin olduğunu ve kendi savcılarına sahip olduğunu söylüyor. Diğer bir değişle Parris, devlet içinde, şiddet organlarında ve yasama içinde, kaynağı belirsiz ( “biz bile bilmiyoruz,” demeye getiriyor) karanlık bir güç var diyor. Bu gücün “Cemaat” olduğu artık herkesin malumudur. Öyleyse Parris, bu güce işaret ederken, Cemaat’in etkisiyle, devletin elindeki şiddet tekelinin parçalanmaya başladığını da söylemiş oluyor. Böylece, Parris, devlet içinde bir “tırmanan darbe” (devleti ele geçirme) olgusuna dikkat çekmiş olmuyor mu?

Askerin siyasi rolü artacak
Bence, Parris’in, askerin siyasi etkisi artacak öngörüsü, AKP’yi destekleyerek, akıllarınca “militarizme karşı” mücadele ettiklerini hayal eden şaşkın liberallerin üzerinde şok etkisi yapmalıdır. Tabii duyduklarını anlayacak kadar akılları kaldıysa. Parris son dönemde en “aklı selim” yorumların ordu üst kademesinden geldiğine inanıyor. Parris’e göre, önümüzdeki dönemde, “Asker-siyasetçi” olarak nitelediği bir kategorinin sivil siyaset içindeki rolü özellikle, Özkök gibi emekli komutanların aracılığıyla artacak. Yine Parris’e göre ordu üst kademesinin, asker siyasetçilerin, sivil siyaset içindeki etkisinin artmasıysa, AKP’yi geriletmeye çalışanlara karşı mücadele eden güçleri daha da güçlendirecek, onlar için bir nevi koruyucu etken olacak. Bu da “başkalarını” düş kırıklığına uğratacak gibi görünüyor.

Tam bu noktada Parris’in “taraflar bir çıkış yolu bulamazlarsa uçuruma birlikte yuvarlanacaklar”. “Ancak görünürde bir taviz verme, ya da anlaşma eğilimi yok”… “Birileri bu sorunu çözmeli” yorumu üzerinde düşünmeye başlayabiliriz. Düşünürken benim aklıma, İngiltere dış politikasının önemli düşünce kuruluşu Chatam House’dan Fadi Hakura’nın, bir saptaması geldi “Erdoğan ve AKP’ye ne olursa olsun, Türkiye, ideologların geçmiş dönemdeki kavgalarının biriken küllerinden doğacak yeni bir tarz siyasetin eşiğinde” (17/07/08). Hımm…

Sunday, June 29, 2008

Çapalara, darbelere ve cambazlara dair…

Geçen hafta gerçekleştirilen, ODTÜ 7. Uluslararası İlişkiler Konferansı’ndaki en ilginç tartışmalardan biri bence Prof Davudoğlu’nun katıldığı panelde yaşandı. Davudoğlu ile paneli paylaşan değerli akademisyen ve yazarların (Mustafa Aydın, İlter Turan, Ali Karaosmanoğlu, Soli Özel, Ahmet Evin) hiç biri kesinlikle, günün moda deyimiyle “darbeci kamptan” değildi, ama yine de adeta söz birliği etmiş gibi, AKP’yi, hem de şiddetle eleştirdiler. Değerli panelistlere göre, AKP I. dönemdeki tutumunu değiştirmiş, verdiği sözleri yerine getirmemişti…

AKP’nin “çapaları”
AKP hükümetinin I. Döneminden başlamak üzere, performansını, vaatlerini bağladığı “iki çapa” olduğu başka panellerde de birkaç kez vurgulandı. Bu çapalar IMF ve Avrupa Birliği süreciydi. AKP’yi destekleyenlere göre, birincisi, ülkede ekonomik istikrarı garanti altın alırken, ikincisi siyasi istikrarla “demokratikleşme” sürecine güçlü bir zemin sağlıyordu.

AKP’nin II. döneminde, bu çapaların yerinden çıktığı görülüyor. Diğer bir değişle “çapa” metaforuna sadık kalırsak, AKP yönetimindeki Türkiye gemisi şimdi kayalıklara doğru sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Panelistler, AKP’nin özellikle AB üyeliği sürecini boşladığını, ülke içinde siyasi istikrarı koruyamadığını düşünüyorlardı. Soli Özel “ister yargıçlardan ister AKP’den yana olun, bunların ikisi de otoriter eğilimleri temsil ediyor” diyordu; AKP II. döneminde giderek daha otoriter bir yönetim sergiliyordu.

Gerçekten bu iki çapa son derecede önemli. IMF ülkeye yabancı kredi girişini özendiriyor böylece, Türkiye borç köpüğü üzerinde yüzmeye devam ederek tüketimi körüklüyor, “biz refah getirdik” iddiasını besliyordu. Şimdi IMF çapası işlevini kaybetti. Patlayan kredi köpüğü, ülkenin ekonomik zaaflarını oryaya koydu. Enflasyon, işsizlik, dış açık… Faizler resmi veya gayri resmi olarak artıyor. Tüketim geriliyor, bunu ekonomik yavaşlama izleyecek. Bu gerçeklerden kaçış yok. Öyleyse AKP uygulamalarından hoşnutsuz olanların sayısının artması kaçınılmaz. Baksanıza yıllardır, AB çapasıyla “refah” içinde yaşayan İrlandalılar, ekonomik koşullar değişmeye başlayınca, “eskiyi unutup”, büyük bir “nankörlükle” AB sürecine hayır deyiverdiler.

AB çapasına gelince, AKP bu çapadan, ülkede siyasal İslam’ın hareket alanını genişletmek, ulus devletin merkezi yapısını zayıflatmak için kullanıyordu. Bu arada sosyal hakları tırpanlayarak, (“yeni-ortaçağlar” tartışmalarında gündeme gelen bir gözlemden yararlanırsak) ülkeyi bir vatandaşlar toplumundan, “sadaka-dilencilik” toplumuna doğru sürüklüyordu.

İrlanda’nın “hayır” oyu, bu “çapanın” zemini olan üyelik sürecini artık fiilen gündemden çıkartmıştır. Merkel ve Sarkozy, Lizbon anlaşması olmadan Hırvatistan bile birliğe alınamaz diyorlar (Frankfurter Allgemeine Zeitung, 20/06, Le Monde, 21/06). Çek Cumhuriyeti’nin ve Polonya’nın Lizbon anlaşmasına karşı olduğu düşünülürse anlaşmanın gerçekleşmesi olanaksızlığı görülür. Bu arada birlik süreci ekonomik açıdan da tehlikeli bir döneme giriyor. AB Merkez bankasının para politikası, “zeytinyağı kuşağından” büyük tepki çekiyor, Berlusconi’nin ağzını bozmasına yol açıyor (Daily Telegraph, 23/06/08). Almanya’da halkın, gidrek yalnızca kendi ülkelerinde basılan Avro’ları kullanmak istemeye başlaması (Daily Telegraph 13/06/08) Para birliğine güvenin sarsıldığını gösteriyor.

Aslında bir üçüncü “çapa” daha var. O da ABD’nin Ortadoğu politikası. AKP dış politikasını buna uyumlu tutmaya büyük gayret göstererek, ABD’ni siyasi desteğini yedeğine aldı. Ancak AKP sıkıştıkça siyasal İslam’ın Yahudi düşmanlığı açığa çıkıyor. İkincisi, İsrail’in veya ABD’nin İran’a vurmaya hazırlandığına ilişkin işaretler ve yorumlar artıyor. Bu yeni konjonktür AKP’nin Ortadoğu çapasını da yerinden sökecek gibi görünüyor. Hadi Rubin “tetikçidir” diyelim, peki ya International Herald Tribune’ün yorumcularından Roger Cohen’in yargı sürecine destek veren yazısına (23/06/08) ne demeli?

Bu koşullarda AKP ve destekçileri açısından safları korumak giderek zorlaşıyor. Birleştirici fantezi olarak, “Türban = Demokrasi” denklemi zayıfladı, özellikle I Mayıstan ve dinleme rezaletlerinden, tabanda başlayan dönüşümlerin ayırtına varılmaya başlanmasından sonra. Bu nedenle giderek daha çok, yükselen bir sesle darbe tehlikesi dile getiriliyor. “Darbeye bak darbeye” çağrıları, “beyaz yürüyüşler” dikkatleri AKP’nin iç ve dış politikasının, ekonomik modelinin iflasını, seçkinlerinin devlet eliyle zenginleştiklerine ilişkin iddiaları, “sivil toplumda” yaşanan dönüşümleri gizlemekten başka bir amaca hizmet etmiyor. CHP’nin iktidarsızlığıyla oluşan muhalefet boşluğunu bir an evvel doldurmak gerekiyor. Yoksa “cambaza bak cambaza” taktiğinin başarılı olacak.

Sunday, June 22, 2008

‘Önce Anlamak’ Üzerine…

(Cumhuriyet 11.06.2008)

Nereden nereye geldik?.. En fazla on sekiz ay önce gazete sayfaları, TV tartışma programları “siyasi istikrar”, “demokratikleşme”, “AB üyeliği”, “ekonomik istikrar ve büyüme” üzerine haber ve yorumlarla doluydu. Şimdi nereye baksak kriz… Soğukkanlı yorumculardan biri bile geçenlerde “Kriz o kadar derin ki söz tükendi” diyordu.

Peki ama o kadar “olumlu” bir noktadan bu kadar olumsuz bir noktaya nasıl geldik? Karl Marx “Filozoflar bugüne kadar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumladılar. Ama esas olan değiştirmektir” diyordu. Sanırım bugün bu “tezi” tersine çevirmek gerekiyor: “Hep değiştirmeye çalıştık, ama önce anlamaya çalışmak gerekiyor…” Çünkü, doğru dürüst anlamadan hep aynı şeyleri tekrarlayarak değiştirmeye çalışmak bizi bugüne kadar hep “yapının” içine hapsetti.

Bağımsız Sosyal Bilimciler kolektifinin, geçen ay, Yordam kitaplarından çıkan 2008 Kavşağında Türkiye başlıklı kitabı, bu “anlama sürecine” büyük katkı yapabilecek bir çalışma. Çok az sayıda araştırmacının (örneğin Mustafa Sönmez’in), esas olarak ekonominin kritik konularına eğilen değerli ürünleri bir yana, kendi türünde sanırım tek örnek. Çünkü BSB’nin kitabı Türkiye’nin dönemini salt ekonomik değil, aynı zamanda siyasi özellikleriyle çözümleyen, süreci dünya ekonomisi içine koyarak anlamaya çalışan bir yapıt. Üstelik tek bir kişinin aklının değil, bir kolektifin ürünü.

Her yerde kriz
İki yıl önce de biz bu siyasi istikrar resmini, piyasa ekonomisinin moda tabiriyle “satın almıyorduk”. AKP ile başlayan rejim değişikliği girişiminin ülkeyi kaçınılmaz olarak bir siyasi krize sürükleyeceğini ve bu krize “hazırlıksız” yakalanacağımızı ileri sürüyorduk. Sosyalist geleneğin külliyatındaki devlet teorilerini unutmayı seçmiş kimi “solcu” dostlarımız ise zaten yanlış tanıdıkları AKP’nin Meclis çoğunluğunun rejimi değiştirmeye yetebileceğini sanıyorlardı. Liberaller ise AKP’yi uyarmak yerine, kışkırtıyor, kapitalist devletlerde, Meclis’teki çoğunlukla rejim değiştirmeye kalkacak popülist (halkçı ya da faşist) projelere önlem olarak kurulan denetim mekanizmalarını, özellikle güçler ayrılığı ilkelerini hiçe sayarak, burjuva devletin en temel prensiplerine, kendi toplumsal işlevlerine ihanet etmeye hazırlanıyorlardı.

Bugün gelinen noktada, önce “Nisan mitinglerine” karşı alınan tutum, sonra tutuklamalar, 1 Mayıs rezaleti, dinlemeler ve sivil toplumda artık ayyuka çıkan dinci dönüşüm, “demokratikleştirici AKP” havasını dağıttı. BSB kitabının “Siyaset ve söylem, AKP iktidarı ve toplumsal gerçeklik” başlıklı birinci bölümü, bu siyasi sürecin en önemli bileşenlerini irdeliyor, olanları “anlamaya” başlamak için önemli ipuçları ve tezler sunuyor.

“Balon” içinde “balon”…
AKP’nin hükümeti döneminde Türkiye ekonomisine bakınca, insan ister istemez, köpük şişirme oyuncağı satıcılarını anımsıyor. Bunların en becerikli olanları, oyuncağın marifetini gösterirken büyük bir köpüğün içinde bir de daha küçük bir köpük şişirerek çocukların gözlerini kamaştırırlardı.

AKP hükümetinin ekonomi politikaları, dünya ekonomisinde başlayan büyük kredi köpüğü içinde bir de Türkiye’de bir mali köpük ve buna dayalı bir refah havası yaratmayı başardılar. Bir farkla ki bu, köpük oyuncağı gibi masum bir şey değildi. Patlamaya başlayınca birilerinin akla sığmaz servetler yapmış olduğu, büyük çoğunluğun ise şimdi hızla yoksullaşma, evini, işini kaybetme ve hatta açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı ortaya çıkıyor.

BSB kitabının “Uluslararası Çerçeve” başlıklı II. Bölümü “büyük köpüğün” nasıl ve neden oluştuğunu, sonra neden patlamaya başladığını anlatırken, III, IV ve V. bölümler “küçük köpüğ” oluşturan süreci tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Raporun VI, VII ve VIII. bölümleri “küçük köpüğün” “büyük köpükle” ilişkisini, “küçük köpüğün” içindekilerin yaşadıkları dönüşümü ve toplumsal çürümeyi irdeliyor. Nihayet son iki bölüm, son yıllarda yaşanan yasal süreçleri, bir anlamda “rejim değiştirme” çabalarını, rejimin direniş mekanizmalarını emekçilerin hakları ve çıkarları açısından irdelemeye ve anlamlandırmaya çalışıyor. Nihayet son bölümde, son toplu durumu, 20 yıllık, benim restorasyon olarak nitelediğim dönemin içinde değerlendiren, geleceğe dönük genel bir panorama sunuluyor.

Özetle bir şeyleri, emekçilerden, halktan yana değiştirmek isteyenlerin öncelikle ve mutlaka okuması gereken bir çalışma var karşımızda.

Thursday, June 05, 2008

Büyük Haksızlık

(Cumhuriyet 04.06.2008)

Ben aslında bugün, yükselen güç Çin’in deprem felaketine karşı nasıl hiç vakit geçirmeden, büyük çaplı ve verimli bir müdahaleyi devreye sokarak dünyanın takdirini kazandığını, bu tavrın, gerileyen bir hegemonyacı güç olan ABD’nin Katrina felaketi karşısındaki zavallı tepkisinden ne kadar farklı olduğuna ilişkin bir yazı yazacaktım. Ama geçen hafta Dışişleri Bakanımız Sayın Babacan’a yapılan büyük haksızlık karşısında sessiz kalamayacağımı düşündüm.

Laikçilerin göremediği…
Sayın Babacan Avrupa Parlamentosu’nda konuşurken “Türkiye’de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor” dediği için adeta büyük medya tarafından çarmıha gerildi.

Halbuki Sayın Babacan Türkiye’nin üyeliğini geciktirerek demokrasinin gelişmesini tehlikeye atan, darbe tehlikesi karşısında AKP’yi yeterince desteklemeyen Avrupa’yı uyarıyordu. Müslümanların dini özgürlükleriyle ilgili sözleriyse son derecede doğruydu.

Bakın belki siz, kökten laikçi olduğunuz için anlamakta zorluk çekiyorsunuz ama Türkiye nüfusunun yüzde 99’unu oluşturan Müslüman ahali dinini istediği gibi yaşayamadığı için büyük zorluklara ve sıkıntılara katlanmak zorunda kalıyor. Müslüman çoğunluğun da dini özgürlüklerle ilgili sorunlarına ilişkin en az, evet en az on örnek verilebilir. Buyurun dikkatle ve ibretle okuyun.
Baskı ve zulüm dünyasında gezintiler
• Bu ülkede hâlâ kadınlar başları açık, ayak bileklerini, bacaklarını göstere göstere dolaşabiliyorlar. Bakın yaz geliyor; şimdi açık saçık dolaşacaklar, erkeklerle birlikte neredeyse çırılçıplak denize girecekler.
• Bu ülkede kadınlar, erkekler şortla, mini etekle dolaşabiliyorlar
• Hâlâ insanlara pantolon takım elbise giyme konusunda baskı yapılabiliyor.
• Bu ülkede kadınlar hâlâ kahve, sinema hatta lokanta gibi yerlere yanlarında erkek olmadan gidebiliyorlar, bazen tek başlarına bile gidenler oluyor.
• Topluca gidilen yerlerde, otobüslerde, trenlerde uçaklarda hâlâ kadınlar ve erkekler aynı mekânı paylaşmaya zorlanıyorlar.
• Bu ülkede lokantaların üçte ikisinde hâlâ içki servisi yapılabiliyor.
• Bu ülkede, genç erkekler ve kızlar sokaklarda el ele, kol kola dolaşarak zina yapabiliyorlar. Kimi zaman öpüşenler bile oluyor.
• Hâlâ Müslümanlara illa tek eşli olacaksın diye baskı yapılıyor; erkekler imam nikâhının yanında bir de resmi nikâh yapmaya zorlanıyorlar.
• Bu ülkede hâlâ boşanırken ya da miras bölüşülürken kadınlara, sanki erkeklerle eşitlermiş gibi davranılıyor.
• Bu ülkede belli bir yaşın altındaki kızlarla, örneğin dokuz yaşındakilerle evlenmek hâlâ yasak.
• Bu ülkede bayram bahanesiyle 8-9 yaşındaki kızların göbeklerini açarak dans etmelerine göz yumuluyor.
• Kız-erkek karışık eğitimde ısrar ediliyor.
• Bu ülkede hâlâ okullar cuma günleri topluca namaza gidemiyorlar.
• Bu ülkede aileler, çocuklarını dimağlarının en temiz ve taze olduğu zamanda Kuran kursuna değil de laikçi okullara göndermek zorunda bırakılıyor.
• Hâlâ ramazan ayında oruç tutmayanlar var.
• Hâlâ devlet, maktulün ailesinin katili affetmeye hakkı olduğunu göremiyor. Bu konuda illa ben cezalandıracağım diyerek baskıcı antidemokratik uygulamalarına devam ediyor.

Bu ülkede kadınlar hâlâ feminist iğrençliklerin etkisi altında kalarak, erkeklerle eşitmiş gibi davranmaya, erkekleri tahrik ederek günaha sokmaya devam ediyorlar, sokaklarda televizyonlarda katlanmak zorunda kaldığımız cehennemde yanası öbür sapıklıklardan söz etmek bile istemiyorum, midemi bulandırıyorlar.

Görüyor musunuz? Bu gerçekleri sayıp dökmeye başlayınca, her zaman haksızlıklara karşı çıkmış, bireysel özgürlükleri savunmuş biri olarak, ben de sinirlenmeye, tarafsızlığımı kaybetmeye, liberal duyarlılıklarımı terk etmeye başladım.

Sayın Babacan haklı! Tüm bu baskı ve eziyetlere katlanarak yaşamak zorunda kalmak, dini özgürlüklerde çok önemli hatta vahim sorunların olduğunun kanıtı değil mi? Bence bu gerçekleri Avrupalılara çok daha açık, hatta tüm çıplaklığıyla anlatmak gerekiyor ki aslında neyi tartıştığımızı iyi kavrasınlar.

Thursday, May 22, 2008

1 Mayıs’tan Sonra Sol

“Sol” çevrelerde “düşünme” çabalarının arttığı görülüyor. Ancak 1 Mayıs’ın yarattığı son derecede olumlu travmaya karşın “sol”un (liberal, sosyalist ve taklitçi kanatlarıyla) hâlâ 1980 sonrası döneme damgasını vuran “restorasyonun” ideolojik hegemonyasından kurtulamadığı söylenebilir. Bu hegemonya hem kendi durumunu, hem ülke politikasını, özellikle de AKP’yi “düşünmesini” zorlaştırıyor.

1 Mayıs travması

1 Mayıs olayları, kimi “sol” (aslında liberal demokrat) çevrelerde AKP üzerine üretilen fanteziyi büyük ölçüde yıktı. Sungur Savran “Radikal İki”de Ahmet İnsel, Baskın Oran, Fuat Keyman’ın bu fanteziye yaptığı katkıları gayet iyi özetlemiş (11/05/08). Bu kişiler AKP’ye demokratik misyon atfetmişlerdi. 1 Mayıs, AKP’nin işçi sınıfı düşmanı yüzünü gözler önüne serdi. Ancak “sol”da canlanmaya başlayan “düşünme” sürecinde giderek yaygınlık kazanan bu saptamalar yeterli değil. Nedense sol, AKP’nin 1 Mayıs’ta keşfettiği bu özelliğini, AKP’nin diğer bir grup başka özellikleriyle ve diyalektik bir bütünlük içinde düşünmekten ısrarla kaçınıyor.

Neoliberalizmin tetiklediği şiddetli bir ekonomik ve politik kriz içinde hükümete gelen AKP, krizin açtığı toplumsal yaraları saran bir çizgi izlemek yerine, neoliberalizmin programını derinleştirerek uygulamaya devam etti. Bu yüzden AKP’nin, kendini demokrasi yağına bulanmış dinci popülist bir ideolojiyle ne kadar gizlerse gizlesin, işçi, emekçi ve alt sınıflara düşman bir parti olduğunu anlamak için 1 Mayıs’ı yaşamak gerekmiyordu.

AKP yönetiminin Türkiye ekonomisindeki yapısal etkilerini, Ortadoğu halklarına yönelik niyetlerini görebilmek için acaba nasıl bir travma yaşamak gerekiyor? AKP bir taraftan bir ekonomik, siyasi ya da doğal kriz anında, gerektiğinde ve uygun siyasi irade oluştuğu takdirde, emekçi kitleleri krizin yıkıcı etkilerine karşı biraz olsun korumak açısından önemli araçlar olan kamu işletmelerini yok pahasına, finansal yapıyı da ulusal (ülke sınırları içinde yaşayanlar ve kendi hükümetlerini seçenler anlamında) bir ekonomi yönetimini olanaksız kılacak biçimde elden çıkarmaya devam etti. Diğer taraftan AKP, ABD’nin bölge halkına savaş ve sömürüden başka bir şey getirmeyen projelerine gönüllü olarak katılmanın ötesinde, “yeni Osmanlı”, “stratejik derinlik”, “Müslüman Cumhuriyet” projeleri bağlamında bir taşeronluk görevi üstlenmeye son derecede istekli davrandı. “Sol”, AKP’ye ilişkin değerlendirmelerine hâlâ bu görüntüyü almamakta “nedense” ısrar ediyor. Değerlendirilmesi gereken bir olgu daha var: “Sol”un AKP çözümlemeleriyle, ABD ve AB muhafazakâr ve de liberal çevrelerinin, Pentagon raporlarının AKP ve Türkiye değerlendirmeleri “nedense” örtüşüyor.

Restorasyonun direnci

Aslında “sol”un çok büyük bir kesimi açısından bu örtüşmenin nedenleri bellidir. Birincisi, “sol”, küreselleşme fantezisinin etkisiyle, emperyalizm kavramını söyleminden çıkardı. İkincisi, “sol”, postmodernizmin “Aydınlanma olayına” yönelik eleştirisinin cazibesine kapıldı. Böylece bilimsel düşüncenin ve ilişkili “hakikat rejiminin” solun geleneği ve bundan sonraki varlığı açısından ne kadar önemli olduğunu “unuttu”. Sol, demokrasi kavramı altında, yalnızca sınıflar üstü değil, aynı zamanda somut aidiyetlere (dinsel, etnik, cinsel kimlik), kısmi sorunlara odaklanan, “yapıyı” hedef almayan, “yapının” sınırlarını veri kabul eden bir politika anlayışının etkisi altına girdi.

Emperyalizm kavramını kullanmamakta, “demokrasi” ile “dini hakikat” rejimi arasındaki uyuşmazlığı görmemekteki ısrar, pratikte, ülkede ve tabii öncelikle emekçi sınıfların “yaşam dünyasında” uluslararası kapitalizmin ve siyasal İslamın projeleri doğrultusunda dayatılan dönüşümlere gözlerin kapalı kalmasına yol açtı. Bu durum, “sol”un, “restorasyonun” ideolojik etkisinden hâlâ sıyrılamamış olduğunu gösteriyor.

Şu sıralarda, sol içindeki tartışmaların, belediye seçimlerine girerken uygun bir platform (“çatı partisi” filan…) arama çabası üzerinde yoğunlaştığı görülüyor. Yine görülüyor ki “sol”un bir kısmı geçen seçimlerde hemen hiçbir siyasi sonuç yaratmayan bir taktiği yeniden denemek istiyor. Bitirirken, bu tutumun bir tür ruh hastalığını (histeri) çağrıştırdığına dikkat çekerek, esas olarak şu soruyu vurgulamak istiyorum: Sol yerel seçimlerde (hangi biçim altında girerse girsin) hangi çizgiyi benimseyecek? Eleştirilerini iktidardaki AKP’ye mi yöneltecek, yoksa gerekçesi (Hangi sınıf çıkarları adına? Hangi sınıflara karşı ve niye?) bir türlü teorize edilemeyen bir askeri darbe korkusuyla küçük ve artık etkisiz bir CHP ile mi uğraşacak?

Monday, May 19, 2008

Uygun Bir Sol Aranıyor

1980’lerle gelen neoliberal, küreselleşmeci “restorasyon”, ekonomik, siyasi, kültürel, ekolojik kriz eğilimlerinin basıncı altında çözülüyor. Çözülme, Türkiye’de de restorasyonun siyasi partilerini zayıflatıyor, rejimin geleceğine ilişkin endişe yaratıyor. Bu koşullarda Orhan Bursalı’nın işaret ettiği gibi, “Bazı ‘sağcı’ yazarlarda ‘sol’a özlem depreşiyor arada sırada. Türkiye’de ‘güçlü bir sol’un eksikliğinden yakınıyorlar”. Çünkü nöbet değişimine ya da en azından yükselmeye başlayan muhalefeti etkisizleştirmeye uygun bir sol aranıyor.

Kafeinsiz kahve gibi bir şey…
Restorasyonun en büyük başarısı, kapitalizmin sonsuza kadar yaşayacak bir sistem olduğuna ilişkin ütopya üzerinde toplumda bir mutabakat yaratmayı başarmış olmasıydı. Ekonomik siyasi kriz derinleşirken, ne olursa olsun bu mutabakatı korumak, kapitalizmin bu ütopyaya uymayan etkilerini mümkün olduğunca gizlemek ya da yumuşatmak gerekiyor. Bu nedenle aranan “uygun solun” kendini kapitalizmin ufkuyla sınırlaması şart.

Ama bu da yeterli değil, çünkü kriz derinleşirken merkez ülkelerde -özellikle ABD başta olmak üzere- klasik emperyalist politikalar yeniden gündeme geliyor, doğal kaynaklar, enerji havzaları ve yolları üzerinde büyük güçler arası rekabet sertleşiyor, silahlanma yarışı hızlanıyor. Bu yüzden, ülkelerin ekonomik coğrafyalarının her şeye rağmen büyük güçlere açık tutulabilmesi için Oral Çalışlar’ın Aksiyon dergisiyle yaptığı söyleşide dile getirdiği, “Bugünün Türkiyesi’nde küreselleşmeyle birlikte eski bağımsızlık anlayışı bitti. Yerine karşılıklı bağımlılık dünyası oluştu. Devletler, uluslar o kadar iç içe geçti ki ekonomi, siyaset, kültür… Bütün bunların, yabancı düşmanlığı olarak süren antiemperyalizmin içe kapanmacı bir milliyetçilik yaratmaya başladığını görüyoruz” anlatısını, yaşamın gerçekleri karşısında her gün yeniden savunmak gerekiyor.

Özetle bu solun kapitalizme karşı olmaması, emperyalizm sözcüğünü ağzına almaması, hele asla ihtilalci olmaması gerekiyor.

Yapıya’ sadakat esas
Bu “uygun” solun, geçmişini, geleneğini yadsıması, dünya tarihsel sadakatlerini terk etmesi, kendini tümüyle yapıya teslim etmesi, bu anlamda öznelerden değil bireylerden oluşması, sınıf, vatandaşlık gibi “soyut evrenselliğe” ilişkin aidiyetlere sırt çevirmiş olması gerekiyor.

Uygun soldan istenen bu özelliği, Hasan Cemal, geçenlerde bir yazısında çok iyi ifade etti; yeni solun “rüyadan uyanmış olması gerekiyor”. Gerçekteyse, bu uygun “solun” Matrix filminde rüyadan uyandıktan sonra “gerçeğin çölüne” dayanamayan Cypher gibi “Matrix”e geri dönmeye can atan bireylerden oluşması gerekiyor.

Bu nedenlerle bu solun genelde, Spartaküs’ten bu yana ezilenlerin özgürlük rüyasına, bu rüyayı yaşama geçirmeyi denediği, “olaylara”, örneğin, “1968”e, Türkiye’de 1970’lere, hatta 1923 Cumhuriyet “olayının” ahlakına asla sadakat taşımaması gerekiyor. Sınıf, proletarya filan gibi kavramlara ise bu solun sözlüğünde asla yer yok. Çünkü dünyada en hızla büyüyen sınıf işçi sınıfı ve geçen aylarda gıda ayaklanmalarının gösterdiği gibi, sokaklara dökülen yoksul proletarya ve ekolojik, demokratik, kadın hakları sorunları söz konusu olduğunda hemen örgütlenerek başı çekebilen, bilişim sektörü çalışanları siyasi gündemi belirlemeye hazırlanıyor. Bu nedenle bu solun, sanayi işçi sınıfının artık ekonomik anlamının kalmadığını, bilişim sektöründeki yeni şekillenmenin de orta sınıf olduğunu iddia etmesi gerekiyor.

Gelenek ve yenilenme
Tüm bunlar, aslında bize, gerçek bir sol akımın ve partilerinin oluşmasının ne kadar yaşamsal bir önem kazanmaya başladığını gösteriyor. Çünkü restorasyon çözülürken, bu yıl 1968’in büyük bir coşkuyla anılmasının da gösterdiği gibi uzun bir durgunluk ve gericilik dönemine son vermenin koşulları da oluşuyor.

Gerçek bir solu yeniden yaratmak için öncelikle iki önemli adımın atılması gerekli. Birincisi sol geleneğine sahip çıkmalı, tarih içindeki özgün yerinin bilincine yeniden varmalı, felsefi-siyasi sürekliliği yeniden kurmalıdır. İkincisi, sol yeni bir dönemin başında olduğunun ayırdında olmalıdır. Bugün dünya bir önceki devrimci dalganın dünyasından, egemen sermaye birikim rejimi ve krizi, teknolojik özellikleri, örgütsel-kurumsal yapıları, egemen ideolojinin yeniden üretim biçimleri, çeşitli sınıfların bireylerinin tüm bunlarla belirlenen duyarlılıkları açısından farklıdır. Bu nedenlerle “yeni gerçek sol”, teorik tezleri, iletişim yöntemleri, örgütlenme biçimleri, toplumsal projeleri açısından bir önceki dönemin geleneğine sahip çıkmakla birlikte onu aşmayı başarmalıdır.



Thursday, May 15, 2008

“Darbe mi, Demokrasi mi?”

Güneri Civaoğlu aktarıyor:

“Jacques Attali’nin şu mesajları dikkat çekiciydi:
- ‘Türkiye’nin Mısır olması kaygısı var. Mısır da siyasi İslama kaydı. Böyle bir beklenti yoktu ama kökten İslamcılar Mısır’da egemen oldu.’ (Milliyet, 15.05.08)

Yaklaşık bir yıldır bunu anlatmaya çalışmıyor muyuz? “Türkiye İran olur mu?" Sorusu, hep “cambaza bak cambaza…” fıkrasını anımsatan bir etki yaparak, dikkatleri siyasal İslam’ın “pasif devrim sürecinden” uzaklaştırmaya, bu süreci gizlemeye yardımcı oldu. Sorunu AKP ile sınırlayanlar hala, gerçek toplumsal dönüşümün nerede ve ne düzeyde yaşanmakta olduğunun görülmesini engelliyorlar.

AKP kapatılsa bile bu “pasif devrim süreci” toplumsal dönüşüm ilerlemeye devam edecek. Bu dönüşümü geri çevirmenin yolu, ekonomik, siyasi kültürel bir seri reformdan geçiyor ki, bunları yapacak bir hükümet olasılığı bu gün Türkiye’de yok, uzun süre de olacağa benzemiyor.

Türkiye’de çelişkiyi, “ya darbe, ya demokrasi” olarak kuran kimi “solcular” son derecede büyük bir tarihsel yanılgı içindeler. Belli ki, toplumdan kopuk yaşamları, uygun çevrelere yakın durma kaygıları ve sekter yapıları, teori üretmedeki kabızlıkları bu gerçekleri görmelerini engelliyor.


Tuesday, May 06, 2008

“Kız benim istediğime veririm”

“Hikmet Çetinkaya'ya Soros'lu damat!

Başkalarına “Soros’un çocukları” gibi isimler takan Cumhuriyet yazarı Hikmet Çetinkaya’nın kast ettiği kurumlardan biri de TESEV. Kadere bakın ki Çetinkaya kızını TESEV’e raporlar hazırlamış birine, Burak Oder’e vermiş.”

(Aksiyon dergisi, Cemal A Kalyoncu, 05.05.08)

Bu adamlar, ağızlarını hiç açmasalar, kendileri için çok daha iyi olacak. Her açtıklarında, ilkeliklerine (özellikle kadın haklarıyla ilgili konulardaki ilkelliklerine) ilişkin uzun listeye bir örnek daha eklemeden edemiyorlar. Hımm. Bir kez daha düşününce… Bence daha sık konuşsunlar iyi oluyor…

Cemal A Kalyoncu’nun yukarıdaki eleştirisi, Soros’u koruyacağım, bir de karşı takıma gol atayım derken açık vermenin güzel bir örneği- Böyle düşman dost başına.

Arkadaş 21. Yüzyıldayız, Hikmet Çetinkaya’nın kızı babasının mülkü değil! Bu yüzden kızını kimseye veremez! Ya da evlenmesini, sen benim malımsın diyerek engelleyemez. Hikmet Çetinkaya kızının, kendi iradesine sahip özgür bir kadın olduğunu gayet iyi bilir…

Belli ki siz hala, kadın ve çocukları, mal, mülk sanan anlayışın çayırlarında dolaşıyorsunuz. Dolaşın bakalım, yolunuz açık olmasın…

Yanlış anımsamıyorsam birisi kızını 50 yaş büyük bir adama vermiş, “sonra da N’olacak ki Peygamber efendimiz de 9 yaşındaki bir kızla evlenmemiş miydi” deyivermişti…