Thursday, October 28, 2010

Her Şey Ne Kadar Değişmiş!

G20 toplantısı dünyanın “yeni durumunun”fotoğrafını çekmek için bir fırsat yarattı. Bu“yeni durum” üzerine ilginç yorumlar yapıldı, iki de rapor yayımlandı. Bunlardan biriEuropan Council on Foreign Relations’ın (ECFR) Avrupa’da Çokkutupluluk Hayaleti”(Spectre of multipolarity in Europe) başlığını taşıyordu. Amerika’nın eski Ankara büyükelçilerinden Edelman da Stratejik ve Bütçesel Değerlendirmeler Merkezi (The Centre for Strategic and Budgetary Assessments) için Amerika’nın Tartışmalı Üstünlüğü” (Understanding America’sa The Contested Primacy) başlıklı bir rapor hazırlamış. Edelman’ın raporunda Türkiye ile ilgili ilginç bir not var. Ama onu en sona saklayacağım.

Fanteziler her yerde (idi)

ECFR’nin raporunun yazarlarından Mark Leonard ve Ivan Kastev Financial Times’daki tanıtma yazılarında, 1990’larda birçok yazar Avrupa’nın güçler dengesine dayanmayan bir postmodern kıta haline geldiğine inanıyordu. Ulusal egemenliğin, iç, dış ilişkiler ayrımının öneminin çok azaldığını düşünüyordu” diyor.

Yazarlar, NATO’nun genişlemeye devam ederek Ukrayna ve Gürcistan’ı etkisi altına almasını Türkiye’nin üyelik yolunda istikrarlı bir biçimde ilerlemesini bekliyorlarmış. Ancak yazarların bu beklentileri gerçekleşmemiş. Yazarlar, “Bu tek kutuplu Avrupa düzeni projesinin şimdi sönmekte olduğunu”düşünüyor. Almanya, Fransa, Rusya hatta Türkiye gibi ulus devletlerin etkileri öne çıkıyormuş.

Bu rapora daha sonra dönmek üzere şimdi bir başka düş kırıklığını aktarmak istiyorum.Financial Times’ın uluslararası ilişkiler başyazarı Gideon Rachman, pazartesi günü “Toplamı sıfır olan dünya” (Zero-Sum world) başlıklı yazısında adeta günah çıkarır gibi, “bir zamanlar nelere inanıyorduk”temasını işliyordu. Rachman yazısına özgeçmiş özetiyle başlıyor: 1980’lerde,Thatcher yıllarında BBC World Service,Gorbaçov Rusyası; 1990’larda The Economist, 1992 Clinton; 1997 Tony Blair; liberal enternasyonalizm. 1991-2008 arasında Batı’nın “iyimserlik çağı”. “Her şey daha iyi olacak diye düşünüyorduk”… Bu bir “Kazan-kazan dünyasıydı” Rachman’a göre “2008 krizi uluslararası ilişkilerin mantığını değiştirdi”… Şimdi birinin kazancı öbürünün kaybı olarak algılanıyor.

Rachman, 2008 öncesinde egemen ideolojinin beş sava dayandığını söylüyor: Birincisi, Fukuyama’nın “tarihin sonu”, bundan sonra yalnızca liberal demokrasi. İkincisi, piyasaların devletler üzerindeki zaferi kaçınılmazdır. Üçüncüsü, teknoloji, refah, demokrasi ve küreselleşme yönünde dönüştürücü bir güçtür. Dördüncüsü demokrasi ve kapitalizm geliştikçe savaş olasılığı azalır. Nihayet bu düzenin bir güvenlik poliçesi olarak, son tahlilde ABD dünyada yenilmez bir güçtür. Rachman, “Bu düşünceleri yakından biliyorum, çünkü o yıllarda The Economist’te her hafta hep bunları savunduk” diyor.

Her şey ‘birden’ değişti…

Rachman, “ABD’nin özgüveninin temelini oluşturan bu beş sav, daha Obama yönetime geldiğinde iyice aşınmıştı” diyerek devam ediyor. Rachman, gelecekteki daha tehlikeli ekonomik siyasi sorunlara, çevre sorunlarına, savaş olasılıklarına değinerek “Bundan sonra daha kötü olacak” temasıyla bitiriyor.

O yıllarda bu beş iddianın emperyalizmi, dayatılan yeni modeli gizleyen birer “fantezi”olduğunu savunduğumuz için “dinozor”olmakla suçlanıyorduk. Dün bize dinozor diyenler şimdilerde “demokratik değişim”fantezileri satmakla meşguller.

Bu her şey birden değişti” teması Edelman’ın raporunda da göze çarpıyor. Edelman, raporuna CIA’nin Ulusal İstihbarat Konseyi’nin (NIC) 2004 ve 2008 raporlarının“gelecek” tanımlarındaki değişmeyi vurgulayarak başlıyor. NIC 2004’te gelecek 15 yıl boyunca tek kutuplu bir dünyada yaşamaya devam edeceğimizi savunuyordu. 2008 raporunda, “2025’e giderken çokkutuplu bir dünyada yaşıyor olacağız” diyor.

Edelman’ın raporu, yeni yükselen güçlerin ABD üzerindeki sınırlayıcı etkilerini göz önüne alarak “kutup” kavramı yerine,“tartışmalı üstünlük (contested primacy) kavramını öneriyor. 2004’te biz, tek kutuplu dünya artık geri kaldı diyorduk. Bizi, dinozor olmakla suçlayanlar, “tek süper güç”masalında ısrar esiyorlardı. Geçen yıl aniden“çokkutupluluğu” keşfettiler. Hatta buna Türkiye’nin yükselen güç olduğuna ilişkin fanteziyi de eklediler. Büyük olasılıkla şimdi Edelman’ın, (ne de olsa yakın “dostları”)kavramını satmaya başlarlar.

Edelman’ın raporunda ilginç bir durum var demiştim… O da Türkiye’nin yükselen güç olduğuna ilişkin savlarla ilgili. Dünyadaki dengeleri, “değişimi” değerlendiren yüz küsur sayfalık raporda Türkiye’nin adı yalnızca iki kez geçiyor. Birincisinde, Edelman’ın özgeçmişi bölümünde. İkincisinde de yükselen güçlerin etkilerini tartışırken dikkate alınmayacağının vurgulandığı paragrafta…

Thursday, October 21, 2010

CHP Nedir?

Orhan Bursalı, CHP’yi irdeleyen dört yazı yazdı, bence “CHP nedir” sorusunu kaçınılmaz bir biçimde gündeme getirdi.

‘Yönetmek’ ve YÖNETMEK

CHP’liler anlaşılan çok kızmışlar. Ama partinin bugünkü durumu da ortada değil mi? Biz geçen seçimlerden önce, “bu böyle olmayacak” diye düşünüyorduk. CHP’liler belki ayırdında değil ama şimdi işleri çok daha zor. Bursalı da bu durumu görmelerine yardımcı olmaya çalışıyor.

Bursalı, CHP için “yönetemezsiniz” demiyor; YÖNETEMEZSİNİZ diyor. Çünkü, kapitalist devletin parlamenter biçiminde devletleri, kimi ender durumların dışında, bürokrasiler, müsteşarlar, sermayenin örgütlerinin temsilcileri, bu devletlerin ait oldukları hegemonya sistemlerinin öncelikleri (hatta gizli açık uzmanları) yönetiyor. Ekonomik, siyasi istikrarı, hükümetlerin yalpalamalarına karşı güvence altına almak için de zaten bu gerekiyor. Hükümetlerin görevleri de sermaye birikim rejiminin düzenleme araçlarını işletmek, ait oldukları uluslararası ilişkileri korumakla sınırlı kalıyor.

Bir de özgün bir muhalif söyleme, bu söylemi maddileştiren bir toplumsal harekete ait olan, bu hareketin programınıuygulamaya kararlı sıra dışı hükümetler var. Bunlar devletle hükümet arasındaki farkı, iktidarın nerede yattığını bilerek ama kendi programlarını uygulamak üzere hükümete geliyor, hemen kolları sıvayıp iktidar olmaya, oldukça da programlarını uygulamaya, YÖNETMEYE koyuluyorlar. Bu partilerin başarısı, kendilerini destekleyen sınıflar blokunu, ait oldukları hareketi koruyabilmelerine, devlet makinesi üzerindeki etkilerini arttırmaya devam edebilmelerine bağlı oluyor. Bir nokta, arzuladıkları rejimin hukuksal çerçevesi, meşrulaştırıcı söylemi yerleştikten sonra, toplumda çoğunluğu temsil edip etmemelerinin de bir anlamı kalmıyor.

AKP’nin ikinci gruba ait, sıra dışı bir parti olduğu, ikinci döneminde, gerçekten YÖNETME aşamasına geçtiği söylenebilir. Bursalı, CHP’nin bugün YÖNETECEK parti gibi durmadığına dikkat çekiyor. Çünkü hükümete gelip, devleti,bürokrasinin, uluslararası ilişkilerin oto pilotuna bağlayarak yönetme konforuna yerleşmek artık söz konusu değil. Bu konforun koşulları AKP YÖNETİMİ döneminde ortadan kalktı. Şimdi ortada yeniden yapılanma sürecinde büyük yol almış bir devlet makinesi var. CHP, bu makine üzerinde yönetmeye çalışacaksa AKP’lileşmesi de kaçınılmaz olacaktır.

Yok eğer, CHP, YÖNETMEK istiyorsa, bir harekete, yaygın örgütlenmeye, büyük maddi olanaklara, güçlü söyleme sahip, devlet makinesini kullanabilen bir parti karşısında, önce seçimleri kazanabilecek, sonra da bu devle makinesine müdahale edebilecek yapıya ulaşmalıdır. Bunun için de CHP’nin önce yapması gereken, arzuladığı temsil ilişkisini, bu ilişkinin önüne koyduğu öncelikler listesini, hangi toplumsal dinamiklere, hareket(ler)e dayanmak istediğini, tüm bunları hangi söylemle ifade edeceğini, hem sözüyle hem de etkinlikleriyle topluma önermelidir.

Bu bağlamda CHP adına iyimser olmak kolay değil. Referandum döneminde CHP’nin çalışkan bir başkanı olduğunu gördük. Ama parti örgütünün durumu, partinin temsil ilişkileri, söylemi söz konusu olduğunda, karşımıza çok bulanık bir görüntü çıkmadı mı?

Bir kimlik sorunu var!

CHP kendini tanımlamakta zorlanıyor. Türkiye’de siyaset o kadar sağa kaydı, dincileşti ki “orta”nın solu, artık “sağ”içinde bir yere işaret ediyor. Sosyal demokrat tanımına gelince, o bugün iflas etmiş bir hareketin adı.

II. Dünya Savaşı sonrasında “sosyal demokrasi” sosyalizm hedefini terk ederek, kapitalizmi, toplumsal uzlaşma ve refah devleti yoluyla, büyük kitle sendikalarına dayanarak yönetmeyi amaçlayan bir düzenleme partisine dönüşmüştü.

1970’lerde kapitalizmin yapısal kriziyle birlikte, sermaye toplumsal uzlaşmayı bozunca SD’lerin bir krize, gerileme dönemine girdiğini görüyoruz. SD, bu gerilemeyi, Tony Blair döneminde, neoliberal küreselleşmeyi, serbest piyasa ilkesini benimseyerek, emekçi sınıflarla temsil ilişkisini kopararak, “orta sınıfa” yönelerek bir süre için durdurabildi. Mali krizle birlikte, sosyal demokrasinin krizi yeniden başladı. Şimdi, orta sınıflar hızla yoksullaşır, en gerici refleksleri öne çıkarken sosyal demokrasinin kimi temsil ederek hangi uzlaşmanın aracı olacağı belli değil.

Ancak, CHP liderliği, yeni durumun bu özelliklerinin (sınırlarının, olasılıklarının) farkında görünmüyor. Hareket, örgüt ve söylem inşa etmek yerine, sermayeden, yerli, yabancı medyadan onay almak için, “serbest piyasa” diyor, Amerikan sağını anımsatan “tek oranlı gelir vergisi” fikriyle oynuyor. CHP, AKP’nin söyleminin alanına girerek, kendi görüntüsünü bulanıklaştırıyor. Böylece CHP bırakın emekçi kesimleri, sermayeye bile bir ekonomik, sosyal program öneremiyor...

Bu yüzden “CHP nedir?” sorusu hâlâ cevabını arıyor!

Thursday, October 14, 2010

Çin ve küresel “dengesizlikler”

Hafta sonunda yapılan IMF - World Bank toplantısında, küresel dengesizliklerin giderilmesi için uluslararası işbirliğinin önemi vurgulandı. IMF Başkanı Strauss Kahn, işbirliği gerçekleştirilemezse, ulusal ve uluslararası alanlarda siyasi istikrarsızlıkların kaçınılmaz olacağını savundu.

"Dengesizlikler”… Ama kimin için?"

ABD’de yönetimi, IMF ve Dünya Bankası, ekonomik toparlanmanın geleceği açısından uluslararası dengesizliklerin (ABD ticaret açığı –Çin’in döviz rezervleri) giderilmesini, Çin’in Yuan’ı yüzde 40-50 oranında revalüe etmesini istiyorlar. Çin’in tavrıysa ilk anda izleyicileri şaşırtıyor: Nasıl olur da dünyanın ikinci büyük ekonomisi, dengesizliklerin giderilmesi için kendisine düşeni yapmaz?

Pazartesi yazımı “Ya Çin bu dengesizlikleri azaltmak istemiyorsa?” sorusuyla bitirmiştim. Pazartesi günü Financial Times’da Güney Afrika maliye bakanı Prasad Cornell’in “Çin’i dinlediğinizde yaşanmakta olanların bir yorumuyla, ABD’yi dinlediğinizde bir başka yorumla karşılaşıyorsunuz” diyordu.

ABD’ye göre, Çin, yatırıma, ihracata öncelik veren dengesiz bir büyüme modelinde ısrar ediyor. Halbuki parasının değerlenmesine izin verse, iç tüketimini güçlendirmeye odaklansa çok daha dengeli bir yapı oluşturabilir. Böylece hem, Çin halkının refahı artar, hem de ABD, Çin’deki talepten yararlanma, dış ticaret açığını azaltma olanağı bulur, dünya ekonomisindeki dengesizlikler ortadan kalkar.

Ancak bu senaryo, Çin açısından hem ihracat sektörünün, hem de dünya ekonomisinde doğal kaynaklara, kıymetli minerallere, enerji mallarına ulaşmasına, arzu ettiği yabancı şirketleri satın almasına, hükümetleri ucuz-kredi yoluyla kendine bağlamasına olanak sağlayan rezervlerinin imha edilmesi anlamına geliyor.

Bu sırada Çin’in halkının refahı belki bir süre için yükselecek ama aynı dönemde ülkeye dolan mali sermaye bu refahın zeminini çürüterek, Çin’i gelişmekte olan ülkelerin düzenli olarak yaşadığı mali krizlerin döngüsüne itecek.

Dengesizlik Çin’e yarıyor

Carnegie Endowment for Peace’in üst düzey görevlisi, Dünya Bankası, Çin Masası eski direktörü Yukon Huang’a göre, “Dengesiz büyüme Çin için çok yararlı” olmuş. Huang “hızlı ekonomik büyümenin (sermaye birikiminin-EY) motoru, tüketim, yatırım ve ihracattır. Hiç bir ülke ekonomik büyümeyi salt tüketime dayalı bir yaklaşımla uzun süre sürdüremez” diyor, “genel kanının aksine geçtiğimiz 10 yıl boyunca ekonomik büyümenin yalnızca yüzde 10-15’inin ihracattan kaynaklandığına” işaret ediyor. Huang’a göre, “Çin gibi bir ülke 20 yıllık yüksek ekonomik büyümeyi, yüksek bir yatırım hızı olmadan sürdürmezdi”. Çin’de yatırımların banka sistemi ve oto-finansman yoluyla gerçekleştirildiğini, mali bir krizde durumunda, zararları devletin emmesi halinde bunun kısmen bütçe açığı anlamına geleceğini savunan Huang, Çin’in (borç/GSMH) oranı çok düşük, döviz rezervleri çok güçlü olduğu için bir finansman sorunuyla karşılaşmayacağını düşünüyor. Huang, aslında tüketimin de yılda ortalama yüzde 8-10 oranında büyümekte olduğuna dikkat çekiyor. Özetle Çin’in ekonomik modelini değiştirmek için şimdilik bir nedeni yok.

Peki, ABD’nin döviz savaşları tehdidiyle Çin’i zorlama şansı var mı? Bence, dört nedenle yok. (1) Döviz savaşları, doların zayıflaması anlamına gelecek. Pekin’li ekonomist Dee Woo’nun işaret ettiği gibi, ABD ile Yunanistan’ın mali krizi arasındaki tek fark, doların uluslararası statüsü. Doların zayıflamaya devam etmesi bu statüyü sarsıyor. (2) Doların zayıflaması, ABD işçi sınıfının refah düzeyinin korunmasına olanak sağlayan, Çin kaynaklı ucuz malların fiyatını yükseltecek, işçi sınıfının gerçek gelirlerini düşürecek. Bu toplumsal çelişkilerin derinleşerek siyasi istikrarı tehdit etmesi anlamına geliyor (Wall Street Journal, 08/10). Ayrıca bu malları Çin’den ithal eden, Wall- Mart, Home Depot, Best Buy gibi dev şirketlerin, sermayelerinin, yarattıkları istihdamın çapından dolayı ABD siyasetinde büyük ağırlıkları var ve bunlar bir döviz savaşına karşılar. (3) David Pilling’in Financial Times’da gösterdiği gibi, Çin’in ucuz iş gücü nüfusu ve iç pazarının potansiyelleri çok büyük. Bu hem ona çok güçlü bir üretim, rekabet kapasitesi, hem de dünyanın geri kalanına, Çin’in koşullarını kabul ettikleri oranda, Pazar, finansman olanaklar sunuyor. (4) Bu yüzden ABD, Çin’le iş yapan ülkeleri, Avrupa Birliği ve Brezilya dahil, Çin’e karşı kendi etrafında toplayamıyor…

Özetle, “dengesizlikler”, ABD hegemonyası altında şekillenmiş dünya ekonomisine ait ve Çin’in yükselişiyle de ilişkili. “Dengesizliklerin” giderilmesi, bu hegemonyanın restorasyonuna açılıyor, Çin’in ise bu dengesizliklerde kendi yükselişine hizmet eden dinamikler görüyor.

Thursday, October 07, 2010

“Kusursuz Fırtına”nın öncü rüzgarları mı?

Mali krizle birlikte güçlenen kimi eğilimlerin toplumsal açından “kusursuz fırtına” kavramını düşündürecek biçimde su yüzüne çıkmaya başladıkları görülüyor. Örmeğin Pazartesi yazımda değindiğim gibi emperyalist eğilimler ve hegemonya rekabeti sertleşiyor. Büyük işçi eylemleri tüm Avrupa’yı sarsıyor. Üçüncü olarak Avrupa siyasi coğrafyasında bir yabancı (özellikle Müslüman) düşmanlığı artık iyi belirginleşiyor.

Bu mali krizle birlikte güçlenen bu eğilimlerin arasında, henüz birbirini besleyen bir döngü oluşmadı, ama böyle bir döngünün oluşarak adeta bir “kusursuz fırtına”ya yol açma olasılığı artıyor.

Kapitalizmin üçlü süreci…

Gerçekten de çok sert ekonomik, kültürel ve siyasi, çalkantılara gebe bir döneme giriyoruz. Kriz 1980’lerden bu yana geçerli, bir ölçüde sorunları ötelemeyi başaran, kriz yönetim modeli, neo-liberal küreselleşmenin (finansallaşma) tüm enerjisinin tükendiğini gösteriyor. Artık sermayenin önünde, üçlü bir süreç var:

Birincisi, karların restorasyonu açısından, üretkenliğin artırılmasından, emek maliyetlerini düşürülmesinden başka seçenek kalmadı. Emek disiplininin arttırılması, ücretlerin düşürülmesi gerekiyor.

İkincisi, ulus devletin, temsil ettiği sermaye gruplarının (ekonominin) hammadde ve enerji tedarikinin güven altına alması, talep yetersizliği, sermaye fazlası sorunlarını hafifletmek için yeni piyasaların bulunması (“açılması”) gerekiyor. Hammadde ve enerji kaynaklarının denetiminden elde edilen rantların, bu denetimin getireceği siyasi jeopolitik avantajların önemli adeta geometrik bir hızla artıyor. Kant’çı küresel yönetişim fantezileri, yerini Hobbes’çi “itin iti yediği” bir dünyaya bırakmaya başlıyor.

Üçüncüsü, hem emekçi sınıfların mücadele kapasitesini sabote edecek, borç balonu sönerken krizin yükünün halkın sırtına yıkılmasına itiraz edebilecek sesleri, özellikle komünistleri susturacak, hem de enerji ve Pazar rekabetinde, gündeme gelecek çatışmalarda kullanılacak bireyleri üretecek bir ideolojik-kültürel ortamın oluşması gerekiyor.

Ya da “Geleceğe dönüş”

Avrupa Birliği ülkelerinde, hükümetlerin bitici süreç bağlamında gündeme getidiği “kemer sıkma” önlemlerini protesto etmek için geçen hafta, tüm Avrupa çapında 13 başkente, gerçekleşen görkemli protesto eylemler işçi sınıfının sessiz kalmayacağı gösteriyor. İspanya’daki genel greve10 milyon işçi katıldı, Fransa’da yaklaşık 18 kentte toplam bir milyon kişinin katıldığı eylemler gerçekleşti. Almanya’dan, Polonya’dan gelen tersane işçilerin de katılımıyla Brüksel’de yaklaşık100,000 kişilik bir eylem yapıldı. Yunanistan’da doktorlar, Slovenya’da kamu işçileri greve cıktı. Pazartesi günü de Londra’da metro istasyonları görevlilerinin grevi vardı.

Ancak bu krizde de yoksulluk derinleşir, sınıf mücadelesi sertleşirken aşağı orta sınıfların (küçük burjuvazi) korkuları, kendilerine günah keçisi arama refleksleri güçleniyor. Irkçı, yabancı düşmanı sağ popülist partiler, gruplar, entelektüeller, sosyal demokratların kimi, işsizlikle, emeklilerle ilgili politikalarını de benimseyerek (Spiegel online, 28/09), Hollanda’da, Danimarka’da, İsveç’te, İtalya’da, Fransa’da, Polonya’da bu reflekslere cevap veriyor, hızla büyümeye, ülkelerin siyasi iklimini etkilemeye başlıyorlar. Bu süreçte merkez sağ partiler de konumlarını koruyabilmek için daha da sağa kaymaya başlıyorlar. Fransa’da Sarkozy göçmen işçi düşmanlığını, Roman’ların sınır dışı edilmesine kadar vardırıyor; İsviçre’de minareler, Belçika’da Çarşaf yasaklanıyor. Almanya da saygın bir banka müdürü Thilo Sarazzin, Türklerin ekonomi üzerinde yük oluşturduğunu ileri sürüyor.

Bir önceki büyük kriz de Yahudileri üzerinde odaklanan günah keçisi arama çabaları, şimdi göçmen işçileri, özellikle Müslümanları hedef alıyor. Bu sırada, sosyal demokrat partilerin, her hangi bir reform önerisi üretemez hale geldiği, sağa giden trene atlayarak, çöplükten enerji elde etmeye çalıştıkları görülüyor.

Mali sermayenin sağda Wolf, solda Krugman gibi etkili entelektüellerinin, Pazartesi yazımda aktardığım, emperyalist politikalara açılan önerileri, bu resmi tamamlıyor. Merkez ülkelerin basınının da uluslararası alanda kendine günah keçisi olarak Çin’i seçerek, bu zeminde bir hegemonya söylemi oluşturmaya çabaladığı görülüyor.

Özetle, sınıf mücadeleleri keskinleşirken, çalışanları yerli ve göçmen olarak bölen, küçük burjuvazinin korkularından enerji alan faşit ideoloji, siyasi akımlar güçleniyor. Afganistan, Ortadoğu ve Afrika’da yaşanan kaynak savaşlarının formatına kolaylıkla uyabilecek bir kültürel iklim ile emperyalist savaşlara yatkın, bireylerin üretimi, kültür endüstrisinin de yardımıyla hızlanıyor. Böylece geçmişteki bir karanlığı anımsatan bir geleceğe açılma potansiyelleri çok yüksek bir “kusursuz fırtına” ortamı oluşuyor.

Thursday, September 30, 2010

‘İleri’ Demokrasi

Referandumdan sonra yeni bir kavram türedi: “İleri demokrasi”. Başbakan’ın medya ile yaptığı toplantıdaki konuşmasında da rastladığım bu kavramdaki “ileri” sözcüğü, demokrasinin temel özelliklerinde, referandumdan önceki duruma göre, bir “ilerlemeye” işaret ediyor. Ama hangi yönde?

Garip sorular…

“Demokrasi” iki anlamı birden içerir. Birincisinde, demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi, ikincisinde bir devlet biçimi anlamına geliyor. Birinci anlam, halkın kendi kendini yönetme kapasitelerinin giderek gelişebileceğine işaret ediyor. İkinci anlamıyla demokrasi karşımıza, halktan ayrı, bir kurum olarak devletin özgün yapısının ve egemenliğin uygulanmasının bir biçimi olarak çıkıyor.

Halkın kendi kendini yönetme kapasitesinin gelişme süreci, bir aşamada, halkın bizzat devlet olması, devletin de halktan ayrı bir kurum olarak ortadan kalkmasına ulaşacaktır. Bu saptama bizi şu garip soruya götürüyor. Başbakan’ın, AKP hükümetinin “devletin ortadan kalktığı” bir noktaya doğru ilerlemeye çalıştığı söylenebilir mi?

Egemenlik birileri tarafından (kurumsal olarak devlet ve onun yönetimindekiler) bir başkaları üzerinde uygulanan bir şey olduğuna göre, bu kez başka garip bir soruyla karşılaşıyoruz: “Bu egemenlik kime ait?” Klasik bir ifadeyle “bu egemenlik kimin için demokrasi, kimin için (egemenlik -baskı- altında olma durumundan dolayı) diktatörlük anlamına geliyor?”

Siyasetin alanı ve sınırları

Anlaşılan “ileri demokrasiyi” konuşurken birinci anlamı dışarıda bırakmak gerekiyor. İkinci anlam da bizi, “egemen olanlarla”, “egemenlik altında olanlar” arasındaki ilişkinin yönetimine, siyaset alanının sınırlarına getiriyor. Bu “ileri” demokrasi, bu sınırların yeniden çizilmesiyle, kapsamının genişlemesiyle ilgili olsa gerek.

Aristotales, insanların konuşabildikleri için adalet ve adaletsizlik konularını gündeme getirebildiğini söylüyordu. Hayvanlar ise yalnızca acı ve haz belirten sesler çıkarabiliyorlar. Platon, üreticilerin (çalışanların) kendi yaptıkları işten başka bir işe burunlarını sokmamalarına büyük önem veriyordu. Çünkü onların yaptıkları işlerden başka şey yapmaya zamanları yoktur. Sanat da, sanatçı kendi kimliğinden bir başka kimlikleri canlandırabilme özelliğinden (tiyatro) dolayı site yaşamı açısından zararlı bir etkinliktir.

Jacques Ranciere, Platon ve Aristotales’in bu saptamalarından da yararlanarak, siyasetin, toplumda,sesleri anlam kazanamayanların, adalet üzerine konuşma hakkı talep etmeye, üreticilerin üretimden başka şeyler için zaman yaratmaya, başka mekânları edinmeye başladığı, sanatçının, başka kimlikleri canlandırma hakkını kullanmaya başladığı noktada gündeme geldiğine işaret ediyor.

‘İleriye’ ama nereye?

Öyleyse “ileri” demokrasinin, “ileri” sayılabilmesi için, söylenebilir, görünebilir, duyumsanabilirolanın, zamanın, mekânın paylaşımının sınırlarını genişletmesi gerekmez mi?

Acaba, adalet ve adaletsizlik üzerine söz söyleme hakkına sahip olanlarda toplumun tümüne oranla bir artış gözleyebiliyor muyuz? İkincisi çalışanların, çalışma dışında yeni zaman ve mekân edinmelerine yönelik herhangi bir gelişme var mı; refah düzeylerinin, örgütlenme ve konuşma haklarını kullanmalarının sınırları genişledi mi? Bu soruya Kürtlerin adalet ile ilgili konularda daha çok “konuşma” (temsil edilmeye, anadile vb… ilişkin) taleplerini de ekleyebiliriz. Çalışanlarla ve Kürtlerle ilgili soruya, referandum öncesi ve sonrası gelişmelere bakınca, olumlu cevaplar vermek zor.

Birinci soruya cevap vermeye başladığımızdaysa ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Başkentte çiftlerin davranışlarına yönelik yeni “ahlak polisi” etkinlikleri, Tophane’de galerilere saldırı olayı, Ankara’ya yürüyen TAYAD’lı ailelere yönelik saldırılar, AKP’nin dünya görüşüne yakın kesimlerin, seslerini yükseltme, kendi adalet anlayışlarını dayatma haklarını daha da genişlemekte olduğunu düşündürüyor. Daha önce, Çevre Bakanı’nın Allianoi bağlamında Tarkan’a, “burnunu sokmasın”tepkisi de akla Platon’u getiriyor.

Başbakan’ın medya ile yaptığı toplantıdaki konuşmasında, yalnızca yapıcı eleştirileri kabul edeceğini, kendisine karşı bir medya istemediğini, açıkça belli eden uyarılarını da göz önüne aldığımda, bu“ileri” demokrasinin yönünü kavramaya başladığımı düşünüyorum:

“İleri” demokrasinin, “demokrasinin” sınırlarını, siyasal İslamın konuşma, yeni mekânları denetleme, kendi estetiğini dayatma olanaklarını geliştiren, toplumun diğer kesimlerinin haklarını, özellikle liberal entelijansiyanın gözbebeği yaşam tarzının mekânlarını daraltan yönde gerçekleştiğini görüyoruz.

Tophane olayının (gelin, kendiliğinden olduğunu varsayalım) bir boyutunun “halkın mekânlarının kaybolmasına tepki göstermesiyle” ilgili olduğu yadsınamaz. Ama bu tepkinin hangi söylemin hegemonyası altında, nasıl dışa vurulduğunu da unutmamak gerekir.

Tophane olayının bir diğer boyutu da “liberal entelijansiyanın yavaş intiharı” ile ilgilidir. Dün, devletin halkına bakma yükümlülüklerinden sıyrılmasını, liberal ekonominin, siyasal İslamın “pasif devrim”sürecini demokrasinin gereği olarak destekleyenler, bugün boşalan yere giren siyasal İslamın getirdiği yaşam tarzının sonuçlarıyla karşılaşıyor.

Friday, September 24, 2010

Referandum Sonrası ‘Evet’çi ‘Entelektüeller’in Dramı

Referandumdan “evet” çıkartmak için büyük çaba gösteren liberal, sol liberal yazarların sinirleri yatışmıyor. Birileri onlara, referandumun bittiğini, isteklerinin yerine geldiğini söylese iyi olur. Artık sakinleşebilirler.

Bu tiplerin görevi, ülkede sol olarak bilinen kesimi özellikle sosyalistleri referandumda AKP’nin peşine takmaktı. Bu görevi başaramadılar, AKP’nin demokratikleştirici bir güç olduğuna sosyalistleri inandıramadılar Kürt hareketini boykot kararından vazgeçiremediler. Ama bu görevlerini yerine getirmek için başvurdukları savları, sonuç vermemesine karşın ısrarla, “hayır” cephesinin morali bozuk, travma yaşıyor gibi fantezilerle birlikte tekrarlıyorlar. Realiteden gittikçe uzaklaşan histerilibir ruh hali var karşımızda. Büyük olasılıkla “bu işi beceremedik, peki şimdi bize ne olacak” korkusu enerji veriyor bu hırçın ruh haline.

Evet, peki şimdi bunlara ne olacak? Önlerinde tek seçenek var; girdikleri yolda ilerleyerek AKP ile sol arasında bir yerde duruyor taklidi yapmaktan vazgeçip açık seçik AKP propagandisti, demagoglar olmaya yönelmek… Bu yolculuğun ilk örneklerini de görmeye başladık sanıyorum.

Halka güveneceksin kardeşim!

Evet konusunda ikna edicisi tüm savlar tükendikten sonra sıra popülist demagogların en çok başvurduğu, ucuz ve gerici bir sava gelmiş anlaşılan.

Bir yazar adeta bir ültimatom verir gibi açıklıyor, “İşçiler, köylüler, çalışanlar, alt sınıflar; büyük çoğunluğuyla 1982 Anayasası’nın demokratik yönde değiştirilmesi yönünde oy kullandılar. Bu solcular açısından umarım bir anlam ifade eder… Halkın sağduyusuna bir kez daha tanık olarak, geleceğe daha olumlu bakabileceğimiz bir döneme girdiğimize inanıyorum. Uzun sözün kısası: Halka güveneceksin kardeşim!”

Kısacası, eğer halka evet demiyorsan “halk düşmanı” sayılabilirsin!

Aktardığım satırlar, solcu bir geçmişe sahip, hâlâ sosyalist olduğunu iddia eden bir yazara aittir. Yazarın yaşamına bakınca, kolaylıkla, “bu saçmalıkları savunamayacak kadar mürekkep yalamış olması gerekmez mi” diye düşünebiliriz. Peki ama neden şimdi ayan beyan yanlış ve gerici olduğunu bilmesi gereken bahaneleri bize satmaya çalışıyor?

Aynı düzeye inerek şöyle cevap verebileceğimizin bile farkında değil. “Biz de halka güveniyoruz, ama evet diyenlerine değil. Geride kalan yüzde 42’sinin sağduyusuna… Ne yani bunların sağduyusu, AKP seçmeninin sağduyusundan daha mı az değerli?

Neyse biz daha ilginç ve yararlı sorularla devam edelim. Örneğin, AKP yanlısı seçmeni iradesini halkın tümünün iradesinin yerine ikame etmek olanaklı mı? Halkın iradesi denen şey gerçekten halkı oluşturan çokluğun iradesi sayılabilir mi? Halk diye homojen bir şey var mı? Her sosyalist halkın “bir çuval patates” olmadığını bilmez mi?

Halk denen şey aslında bir sınıflar karmaşıklığı değil mi? Sınıflar karmaşıklığı her zaman belli hegemonya ilişkileri içinde hareket etmez mi? Bu hegemonya ilişkilerini destekleyen hâkim fikirler, toplumsal yapının dağılmaya başladığı, çok özel kopuş, altüst oluş anları dışında hâkim sınıfların fikirleri değil mi?

Bunun böyle olması için çok geniş, yaşamın hemen her anına nüfuz eden bir medya, ideolojik aygıtlar ağı yok mu? Medyanın, toplantı salonlarının vb. yüzde 99.99 egemen fikirleri üretenlerin mülkiyetinde değil mi? Bu güç ilişkileri bu referandum sürecinde bir kez daha açığa çıkmadı mı?

Diğer bir deyişle, “sağduyu”, gerçekte, “yapıyı” koruyan sağ bir duyu değil mi?

Halka güveneceksin kardeşim” demek, bu sağduyunun “doğru olanı” temsil ettiğini kabul edeceksin demek değil mi? Felsefe, ekonomi politik, sosyoloji, antropoloji, siyaset bilimleri, psikanaliz vb. teorik alanları terk edeceksin, çoğunluğun sağduyusunu, doğrunun (örneğin evrim teorisini değil de yaradılış teorisinin) tek ölçüt olarak kabul edeceksin demek değil mi?

Diğer bir deyişle eleştirel düşünceyi gömeceksin, teoriden vazgeçip, egemen güçlerin saptadığı doğrularla, yani kanaatlerle yaşamayı kabul edeceksin, “yapıya”, tümüyle teslim olacaksın...

Artık kızmak bile olanaklı değil bu insanlara. Teslimiyetin boyutları karşısında, hüzünlü bir iç çekişten başka bir şey kalmıyor geride…


Wednesday, September 08, 2010

İnternet ve Devlet

Geçen hafta The Economist’te yayımlanan“sanal karşıdevrim” başlıklı denemeyi görünce, internet ve siyaset üzerine yazmayalı on yıldan fazla olduğunu anımsadım. Yazmaya da gerek yoktu aslında… The Economist’in, bugün“karşıdevrim” olarak gördüklerinin hepsinin gerçekleşmesi kapitalizmin doğası gereği kaçınılmazdı. Tüm bunlara karşın The Economist’in denemesinde öne çıkarılan bir saptama, bu konuya bir kez daha bakmayı ilginç kılabilir diye düşünüyorum.

İnternetin ikinci dönemi

The Economist’e göre, “küresel birleştirici bir ağ (Network) olarak ortaya çıktıktan 15 yıl sonra, internet ikinci dönemine girmiş görünüyor: İnternet Balkanlaşmaya doğru gidiyor gibi görünüyor; birbirinden ayrı fakat birbiriyle ilişkili üç güç tarafından parçalanmaya doğru çekiliyor.” Bunlar,hükümetler, bilişim teknolojisi (IT) alanında etkin büyük şirketler ve ağların sahipleri.

Devletler, internet üzerinde, gittikçe artan oranda egemenliklerini kuruyorlar. Diğer bir deyişle “citizen”in (vatandaş) yerini almaya başlayacağı iddia edilen “netizen”e, (ulus devlet sınırları ve denetimi ötesinde internette yaşadığı varsayılan bireyler) sınıflı toplumda, kapitalizmde yaşadığı, devletin disiplin, ceza ve denetim alanının dışına çıkmanın öyle kolay olmadığı anımsatılıyor. Dahası internet artık, disiplin, ceza, denetim aracı olarak çalışmaya başlamıştır. Google’un, Skype’in, Facebook’un, Black Berry’in başına gelen ve gelmekte olanları, devletlerin bireyin yaşamına ait bilgileri nasıl merkezileştirdiğini düşünmek yeter… Dünya ekonomisinin, alt birimlerini sermaye adına yöneten devlet,“kimse benim denetimimin dışında kalmayacak” diyor ve coğrafyanın mantığını dayatıyor.

Büyük IT şirketleri, kendi dijital alanlarını kuruyorlar. Diğer bir deyişle, sermaye ve dev şirketler, 19. yüzyılın sonunda yeni coğrafyaları nasıl sömürgeleştirdilerse, bugün de büyük IT şirketleri, ağlardan oluşan sanal coğrafyayı (“cyber space”) sömürgeleştiriyorlar. İnternetin fiziki altyapısının, fiber optik ağların belli bölümlerinin mülkiyetine sahip şirketler, bu alanları sermayenin gereksinimlerine ve güç ilişkilerine göre, hızlı ve yavaş yollar yaratarak, öncelik protokolleri uygulayarak en verimli, kârlı biçimde kullanmak istiyorlar.

Bunların böyle olacağı 1990’ların ortasından bu yana zaten belliydi. Ama yine de The Economist’in ağzından, çok ilginç, bir o kadar da “kitaba uygun” gelişmeyi not etmek istiyorum. The Economist, devlet, şirket ve mülkiyet etkisinin internetin verimliliğini, yaratıcılığını yok etmeye, giderek yıkımını hazırlamaya başladığından yakınıyor. Bunu kendi dilimize çevirirsek, kapitalizm, bir potansiyel özgürlük aracını daha, kendi siyasi ekonomik dinamiklerine tabi kıldıkça, bu araç da sermayenin yıkan, parçalayan süreçlerini aynen yansıtıyor.

Fantezi ve gerçek

İnternet 1990’ların ortasında birden bire icat edilmedi. İnternet The Economist’in de anımsattığı gibi, yıllardır, bir akademik ve savunma haberleşme ağı olarak kendi kendine organik bir biçimde gelişiyordu. Bu nedenle 1990’ların ortasında geniş kullanım açıldığında birden bire patlama yapınca herkesin gözünü kamaştırdı. Ulusal sınırları yıkıyor, denetlenemez bir özgürlük alanı doğuyor, çelişkisiz kapitalizme geçiyoruz gibisinden fanteziler her yeri kapladı. Aynı anda bilgisayarlar hızla gelişiyordu… Bir-iki yıl içinde, 1990’ların sonunda dot.com bubble denen internet piyasalarında çalışan şirketlere yatırılan paralar üzerinde oluşan borsa köpüğü başladı.

Bir adım geri çekilip bakarsak, yükselen piyasalar, 1997-89 Asya krizi ve sermayenin merkeze dönme eğilimi, finansallaşmanın hızlanması, bu hızlanmayı, besleyen bilgi işlem haberleşme teknolojilerinde, devreye giren yenilikler, bu yenilikleri düşünsel ve mali olarak besleyen finansallaşma… Derken, hızla büyüyen borsa köpükleri, teknoloji, telekomünikasyon sektöründe çığ gibi büyüyen yatırımlar ve kapasite fazlası…

2000’lerin başında borsa köpükleri patlar, depresyon iklimine girilir, bu büyük bir mali genişlemeyle ertelenir ve… 2007-08 borç köpüğünün delinmesiyle mali kriz… Mali krizle birlikte, dün geri çevrilemez denen küreselleşmenin (finansallaşmanın, küresel serbest piyasanın) geleceği konuşulmaya başlanır, “devlet ekonomiye geri döner” vb…İnternetin ikinci dönemi işte bu yeni iklimi yansıtıyor. Sermayenin kâr, devletin disiplin, denetim makinesi, birlikte interneti yeniden, mali krizin dinamiklerine göre şekillendiriyorlar. Siyaset ve ekonomik çıkar gerektirirse, var olan parçalanır, birçok bölgesel internet yaratılabilir.

Diğer bir deyişle sermayenin dünyasında yeni bir şey yok. Platon’un metaforunu ödünç alırsak, mağaranın duvarındaki gölgelerin şekilleri yine değişiyor, ama dışarıdaki, bu gölgeleri yaratan şey (reel), sermaye ilişkisi, değişmeden varlığını sürdürüyor…