(Yazının köşenin boyutlarına uydurmak için -benim tarafımdan- kesilmeden önceki versiyonu)
“Obama bizden ne istiyor?”, “Ergenekon’un 12. dalgasının anlamı ne; DTP’ye yönelik operasyonla bir ilgisi var mı?” derken Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasındaki “cemaat” vurgusu. Cemaatin sözcülerinin, modern toplum ve cemaatler üzerine çokbilmiş açıklamaları… Nihayet, “Marksist”Serdar Turgut’un ülkenin sorunlarını ‘Ordu’yla ‘Cemaat’in diyaloguna havale etmesi…
Obama ne istiyor?
Obama’nın konuşmasını herkes (özellikle “sorunların” çözümlerini “imparatorun” iradesinden bekleyen kesimler) kendi umutlarına, beklentilerine, çıkarlarına göre algılamayı tercih etti. Konuşma da zaten bunu amaçlayan, bir “kamu diplomasisi”, “imaj parlatma” olayı olarak planlanmıştı.
ABD dış politikası, Bush dönemin derslerini de yedeğine alarak, Büyük güçlerle (Avrupa, Rusya, Çin) diyalog (çok yönlü dış politika), Ortadoğu’da demokratikleştirme söylemi bağlamında rejim değişikliği ve liberal entelijansiyaya dayanmak yerine, “molla”, “media” ve “military” ile iyi geçinmeyi, “etnik sorunları” kabul ederek desteklemeyi içeren daha “realist” bir yönde şekilleniyor. Başkanlık seçimlerini, Hillary’nin değil de Obama’nın kazanması, yeni başkanın kullandığı, adeta herkese “mavi boncuk dağıtan” dil de bu yönelimin kamı diplomasisi üzerindeki yansımaları.
Diğer taraftan, ülkelerin dış politikaları, uluslararası ilişkilerdeki talepleri, bu taleplerin taşıyıcılarına göre değişmez. Bu nedenle “Obama ne istiyor?” yerine, “İmparatorluk projesi duvara çarpan ABD’nin, mali kriz, enerji ve kaynak krizleri, yükselen güçler ortamında çıkarları nelerdir? ABD bunları nasıl tanımlayacak ve savunacaktır?” gibi sorularla başlamak daha gerçekçi olur. Bu sorulara cevap ararken, pazartesi günü yayımlanan iki yorum (Financial Times, Wall Street Journal) yararlı olabilir: Obama’nın, Avrupa gezisi, “yumuşak güç” yansıtma taktikleri henüz bir sonuç vermemiş. Dolayısıyla ABD dış politikası, yeniden, zorunlu olarak, diğer bir değişle yumuşak güç kapasitesinin kalmadığının ayırtına vararak,“sert güç” kavramına doğru eğilmeye başlayabilir.
“Aşırı biçim” ve sürecin hakikati
Ergenekon’un 12. dalgasında, davanın “sonuna kadar arkasında” olduklarını açıklayan liberal entelijansiyaya göre, ÇYDD’nin genel başkanı Türkan Saylan’ın evinin aranması, Tijen Mergen’in iki gün nezarette tutulması, davaya gölge düşüren aşırılıklarmış. Bu “aşırılığın ayırtına varanların hiç değinmediğine bakarak, Manisalı hocamızın ve diğer aydınların daha baştan suçlu addedildiğini, liberal entelijansiyanın da, artık “düşünce polisine” dönüştüğünü görüyoruz.
12. dalga, Ergenekon sürecine gölge düşürmedi, aksine Mehmet Altan’ın “AKP’yi aşan bir irade Ergenekon’un peşinde” saptamasının işareti ettiği gibi,“hakikatine” ışık tuttu. Daha önce de birçok kez vurguladığımız gibi, AKP’yi kapsayan, aynı zamanda da aşan bir irade var. Bu siyasal İslamın “pasif (karşı)devrim” sürecini yöneten cemaatlerin iradesidir. Bu yüzden 12. dalga bir “sapma” değil; Beckett’ın “Oyunun Sonu” piyesinde, Hamm’ın “Ne oluyor” sorusuna, uşağı Clov’un, “Ne olacak, süreç kendi seyrinde ilerliyor” cevabındaki gibi bir şey aslında… Halen internette sürmekte olan “O bir misyonerdir” kampanyası da zaten bunu göstermiyor mu?
“Pasif (karşı)devrim” süreci, siyasal egemenlikten önce, kültürel egemenlik kurmayı amaçlar. Bu egemenliğin kurulması, korunabilmesi için de karşı hamle yapabilecek kültürel akımların, yapıların, kurumların ve düşünürlerin zaman içinde tasfiye edilmesi gerekir. İşin ilginci, (Yoksa bir ironi mi?) yerel seçimlerden bu yana DTP’ye yönelik saldırılar da aynı mantıktan kaynaklanıyor: Kürt kimliğinin, kültürel siyasi birikiminin temsilcisi olarak DTP, Aydınlanma geleneğinden kaynaklanan kimi özellikleriyle, salt AKP’nin değil, siyasal İslamın “pasif (karşı)devriminin” önünde önemli bir engel oluşturuyor. Diğer taraftan, siyasal İslamın “cemaat” anlayışı, Kürtlüğü, Müslümanlık (cemaat) içinde eritmeyi hedeflediğinden, ve bunu, var olan feodal kalıntıların (Ağa Şayh ikilisinin) sağladığı zeminde çok kısa sürede yapabileceğinden, Kürt kimliğine yönelik çok radikal bir tehlikedir.
Modernite ve ‘cemaat’
Fehmi Koru’nun “cemaat gerçeği modern hayatla yakından ilişkilidir” saptaması, araya sıkıştırılan “yalnızlık”, “teknoloji” gibi bir iki “anlam yüklü” sözcükle, rakibinin cahilliğine yatırım yapmaya çalışan sinsi uyanıklıklara iyi bir örnek oluşturuyor.
Modern toplumun en önemli özelliği, ‘cemaat’ aidiyetlerini daha kapsayıcı aidiyetler, ulusal, sınıfsal kimlikler, içinde erimeye zorlamak oldu. Bu süreç, dinin eleştirisine, birey, bireysel özgürlükler kavramının gelişmesine paralel ve onunla yakından bağlantılı bir biçimde ilerledi. Diğer bir değişle özgürlük kavramı, “birey öznelliği”, dinin eleştirisine, cemaat kimliğinin kırılmasına ve aşılmasına bağlı olarak doğdu ve gelişti.
Cemaatlerin yeniden canlanmasıysa, “modern” yaşama değil, “geç kapitalizmin” Fordist sermaye birikim rejiminin kriziyle ilgili bir olgu. Fordist rejimin krizi bu rejimi destekleyen merkezi toplumsal örgütlenmeleri, denetleme, bastırma araçlarını (Refah Devleti, sendikalar vb…) çözmeye başlayınca “cemaat” gibi cesetler canlanmaya başladılar. Cemaat”, Fordizmin krizinin kültürü olan “post-modernizmin” ürettiği öznelliklerle ilişkili bir olgu.
Post-modernizmin bireylerinin (“Anti-Oedipus”un mutlu göçebelerinin) bu parçalanmış, merkezini kaybetmiş, giderek daha fazla sanallaşan dünyada, “risk” toplumunda, özgürleşmek, mutlu olmak yerine, neo-liberalizmin darbesini de yiyince, derin bir tatminsizlik, yeis içine düştüklerini görüyoruz. Türkiye, Post-modernizmin benzer bir sürecini 12 Eylül darbesinden sonra yaşamaya başladı ve çöküşünün sonuçlarına da 1990’larda şahit oldu.
Entelijansiyanın Türkiye’deki serüveni de bu kapitalizmi terk etme seçeneğini “düşünemeyen” nostaljik “kurtulma” eğilimini iki biçimde yansıtır. Bir kesim, kimlik siyaseti, demokratikleşme fantezisi bağlamında kendine yeni efendiler aramaya başlar. vatandaşlık kurumunun içini boşatan somut aidiyetleri ve cemaatleri desteklemeye başlar.
“Cemaat” işte bu bireylerin, “durumlarından” kapitalizmi aşarak kurtulmak yerine, nostaljik bir refleksle merkezi, otoritesi, efendisi belli (uyumlu, ahenkli, güvenli bir geçmiş fantezileriyle de desteklenen) bir dünya arayışlarının sonucu. “Cemaat” post-modernizmin, Aydınlanma geleneğini iyice hırpaladıktan sonra gelen iflasının gerici aşiretçi projelere yol açmasıyla yakından ilgili bir gelişme. Bu yüzden Koru boşuna nefes tüketiyor, “cemaat” modernliğin, demokrasi, vatandaşlık gibi ürünleriyle bağdaşmaz, liberalizmin duyarlılıklarıyla da… Serdar Turgut’a gelince, Oray Eğin’in dünkü yazısı yardımcı olabilir…
İkincisi kesim ise, bir başka nostaljinin etkisindedir. Kapitalizmin Aydınlanma geleneğini terk ederek, “nihilist” (artık bir gelecek vaat edemeyen ve “başka dünyalara” tahammül edemeyen) bir aşamaya girdiğini, emperyalizmle kapitalizm arasındaki organik bağı, göz ardı eder. Böylece daraltılmış bir “Aydınlanmacı” ve anti-emperyalizm refleksle, Cumhuriyetin kuruluş anına olan “sadakati”, onun ilkelerini savunma ve evrenselleştirme çabasının “ahlakını”, onu tekrarlama çabasına indirgeyerek aslında etkisizleştirir. Bu ikinci kesim,”durumdan” çıkış olasılığının, Cumhuriyetin “kazanımlarının” evrensel boyutlarının (Aydınlanma, modernist refleks, halkçılık, Laiklik, otonomi, bağımsızlık ) üzerinden, bu evrenselliği kapitalizmin ufkunu da aşarak daha da genişletecek siyasi refleksleri “düşünmekte” yattığını göremez.
Türkiye’de yaşanan bu ikilem aslında, küresel düzeyde kendini gösteren, adeta evrenselleşmiş bir “durumun” yansımasıdır. Bir “dönem” biterken, henüz başlamamış bir başkasına “geçiş” sürecinde olduğumuzun da kanıtı… Marx ve Engels’ın “Alman İdeolojisi” yapıtını anımsarsak, yine Barbarlıkla, Sosyalizmin (“Komünist hipotezi” – Badiou- bir kez daha deneme olasılığının) yol ayrımındayız…