Saturday, June 27, 2009

Devrim, Kitle, sınıf ve “Blankist refleks” üzerine sürmekte tartışmalarla ilgili bir not

(Alıntılar ve aktarmalar aklımda kaldığı kadarıyla… doğrudan, orijinal metinlerden değil. Ama gerekirse buluruz)

Benim devrim anlayışım, devrimin, yapılan değil olmaya başlayan bir “olay” olduğu doğrultusunda. Özne bu noktada, başlayan devrime yön vermek, yeninin doğuşunu hazırlamak için katılıyor.

Bu bağlamda aklıma iki örnek geliyor: Biri Lenin’in devrimi yapmakta erken davrandık diyen yoldaşına sanırım (Sukanov’du ismi) bunu bilemeyiz içine gireriz ve sonra görürüz ( Napolyon’un sözlerini anımsatır: “On s’engage et puis on voit”) ne olacağını darken, bence aklında olan devrim kavramı. Lenin, olmakta olan bir şeyin içine girerek ondan sonra karar vermekle ilgili bir saptama yapıyor.

Temmuz Ağustos (1917) ayaklanmalarının tanımlanmasıyla ilgili olarak Stalin’le Lenin arsındaki fark da çök önemli. Stalin bunları “kostümlü prova” olarak nitelerken, Lenin hiç bir parti örgütü vb bu kadar çok insanı, sınıfı vb sokağa dökemez, onlar kendiliklerinden çıktılar diyordu…

İkinci örnek Troçki’nin Futurist’lerle yaptığı sanat tartışmasına ilişkin. Troçki onlar kendilerini devrimin içinde buldular, biz ise bilerek içine atladık diyordu…

Böyle bakarsak bence, Blankist, Darbeci, ben yaparım olur gibi hadi Stalin’in bir değimiyle “sol sapmalar” dan sakınabiliriz. Lenin de genellikle Sol çoukluk hastalığı kavramını kullanırdı diye düşünüyorum…

Bir de çok önemli bir felsefi nokta var anlaşılması gereken: Poletarya (salt işçi sınıfıyla sınırlı değil, siyasi bir kategori olarak) sosyalist devrimin hem nesnesi hem de öznesidir. Proletarya, çeşitli tabakalardan oluşan, bir maddi yapısı bir de öznel şekillenmesi (örgütleri, bilinç biçimleri vb…) olan bir “şey”. Buradan aşağıdaki dört noktayi göz önüne aldıktan sonra

a) Birbirine eklemlenmiş parçalardan oluşan bir adeta üzüm salkımı gibi bir toplumsal oluşum düşünmek gerekiyor

b) Bunun için de liderlik ve ideolojik hegemonya savaşı sürüyor. Tony Cliff esas savaş proletaryanın içinde süren, birliği oluşturma savaşdır, Yoksa Dönüp hep birlikte tükürseler burjuvaziyi boğarlar derdi

c) Öznenin çalışma alanı, devrimci potansiyellerini gerçekleştireceği zemin, birlik oluşturma burası…

d) Kitle parti ilişkisi üzerine Mao Tzedung’un yazınları son derecede değerli analizlerle doludur

Proletarya devrimin nesnesi ve öznesi, birey olarak öznenin zemini proteryanın kendisi sonuçlarına ulaşabiliriz.

Buradan da Blankist ve darbeci siyasi projelerin proletaryanın varlık koşullarına uymadığı, tarihsel işlevine ve devrimine ters, hatta engelleyici bir etki yapacağı sonucuna ulaşabiliriz.

Friday, June 26, 2009

İran Molla rejiminin dış mihrakları suçlamaları üzerine bir not

Egemen sınıfların seçkinleri (organik aydınları- Liberallerden faşistlere kadar) hep aynı görüşü savunurlar: Gerçek devrim yoktur. Her devrim, hatta her kitlesel tepki muhalefet, birilerinin iradesinin manipülasyonun sonucudur. Diğer bir değişle, kitle, sınıf değil bireyler, kahramanlar, ya da iblisler vardır. Diğer bir değişle sınıf çelişkisi, değil bireylerin iradesi ve ihtirası tarihi ve toplumu belirler.

Bu yaklaşımın temelinde, savunanlar, inananlar ayırtında olsun veya olmasın varlığa ilişin bir ontolojik varsayım yatıyor. Varlık “Bir”dir (“One” is!). Karşıt varsayım da, varlık çoklukların çokluğundan (multiplicty of the multiplicity) oluşur. Birinci varsayım dini kozmolojiye, son tahlilde de siyasi olarak da totaliter rejimlere açılır. İkinci varsayım, materyalist diyalektiğe açılır ve eşitlikçi demokrasiyi (egaliberte) ya da daha iyi bir değimle “komünist hipotezi” düşünmeye olanak sağlar…

İran ve CIA, dış mihraklar savına gelirsek. Her egemen sınıf kendi “koyunlarının” aslında durumu kabul ettiğini, memnun ve mutlu olduğunu var sayar (kendine ve “koyunlarına” bu masalı anlatır), her türlü sözde itiraz aslında “dış mihrakların”, kışkırtıcıların işidir. Diğer bir değişle, başka çobanların…

Sorun şu ki, hayatından hoşnut olan insanları kimse riskli işlere, sokaklarda polis kurşunlarına hedef olmaya, intihar eylemcisi olmaya vb ikna edemez… Önce insanlar durumdan hoşnut olmayacak, anlatılan öyküye itiraz etmeye hazır hale gelirler, sonra, “dış mihraklar” etki yapacakları bir zemine kavuşabilirler. Bu noktadan sorma onların manipülasyonlarının etkisi eğer varsa bile ikincildir.

İran Mollalarına gelince, onlarınki tam bir şımarıklık. Bu rejim de, her rejim gibi, etkisini, kurulduğundan bu yana başka ülkelere ve bölgesine yaymaya çalışıyor… Her devlet, devlet hem içerde maniple eder hem de dışarıda… İran egemen sınıfları, başka ülkelerin, “dış” mihrakların manipülasyonlarından yakınacaklarına halkının taleplerine kulak verse çok daha doğru ve gerçekçi bir iş yaparlar. Hatta belki sefil rejimlerini bu sayede biraz daha uzatabilir… Ama, ömrünün sonuna gelen egemen sınıflar bu gerçeği göremezler. Tarihe baktığımızda her egemen sınıfın, iktidarı yılmadan önce hep “en yanlış” işleri yaptığını, kendi sonunu kendisinin hazırladığını görüyoruz. Bu da tarihin bireylerin zekası ya da, aptallığı, zayıf yada güçlü iradesi üzerinden değil, sınıf mücadelelerinin ve uzun erimli toplumsal yapısal hareketlerin dinamiğine bağlı olarak yapıldığını gösteriyor. Yapı sınif mücadelelerinin basıncıyla çözülmeye başlayınca, artık bir olay alanı oluşmuş değişi gündeme gelmiş demektir.

Friday, June 19, 2009

Söz totaliter rejimlerden açılmışken

Hedefimiz her Türkün cemaatle ilişkisi olması

Gülen Enstitüsü Başkanı Dr. Alp Aslandoğan,“Türkiye’nin her şehrinde hareketin bir şubesi ya da bir yapısı var. Cemaatin hedefi, her Türk vatandaşının bir şekilde hareketle içli dışlı olmasıdır. Herkes potansiyel hedeftir” dedi

ABD’nin Houston kentinde faaliyet gösteren Gülen Enstitüsü Başkanı Dr. Y. Alp Aslandoğan, Washington’daki Uluslararası ve Stratejik Çalışmalar Merkezi (CSIS) Türkiye Programı Direktörü Dr. Bülent Alirıza’nın yönettiği bir panelde, cemaatin son dönemde içinde bulunduğu tartışmalı konularla ilgili açıklamalarda bulundu.
Konuşmasında cemaatin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile bir sorunu olmadığını belirten Aslandoğan, “Son olaydan sonra Gülen bir açıklama yaparak, Türk ordusunu yıpratmanın doğru olmadığını söylemiştir. Ordu hepimizin ordusudur. TSK’da münferit olarak cemaati sevmeyenler olabilir. Ama bazı emekli askerlerin de cemaate büyük sempati beslediğini biliyoruz” dedi.

Gülen cemaatinin 1960’larda Fetullah Gülen’in İzmir’deki vaazlarıyla başladığını ve Kestane Pazarı’ndaki dershanenin öğrencileri aracılığıyla yayıldığını anlatan Aslandoğan, “Hareket sadece gönüllülerin ve aynı değerlere bağlı insanların desteğiyle 40 yılda yardım teşkilatı, okulları, hastaneleri, bankaları, işadamı grubu ve medya ayağı olan uluslararası bir hareket haline geldi” diye konuştu. Hareketin bir hiyerarşisi ve bir merkezi olmadığını belirten Aslandoğan, “Türkiye’nin her şehrinde hareketin bir şubesi ya da bir yapısı var. Hareket, devletin diğer organlarına olan güvensizlikten doğdu. Halk, bu hareketin paralarını alıp gitmeyeceğini gördü. Cemaatin hedefi, her Türk vatandaşının bir şekilde hareketle içli dışlı olmasıdır. Herkes potansiyel hedeftir. Kapı herkese açıktır” dedi.

Hamaney’in konuşması üzerine ilk notlar

Az önce biten, son derecede ilginç konuşmayı dikkatle izledim. İlk izlenimleri şöyle (bunlar ilk ve teorinin süzgecinden tam olarak geçmemiş izlenimler):

1- Bu endişeli, geleceğe olan güveni sarsılmış bir insanın, savunmaya dayalı bir konuşmaydı. Seçimlere katılımın bu kadar yüksek olmasının devlete ve rejime verilen bir desteğin kanıtı olduğunu, konuşmanın içinde bu kadar uzun bir süre, döne döne vurgulanmasını başka türlü anlamak olanaklı değil. Seçimlere birilerinin rejimi bu yolla değiştirmek için katılabileceklerine ilişki bir olasılığın yadsınmasının gerçekçi olmadığını herkes kolaylıkla kabul edebilir. Bu olasılığı, en azından sokaklara çıkmış olanların görüntülerinden ve beklentilerinden öğrenmek olanaklıydı. Ama, geçtiğimiz yıllarda, İran’daki ekonomik krize tepkinin, dini yaşam tarzının (biyopolitiğin) dışına çıkarak serbestleşmek isteyenlerin getirdiği basınçları yakından izleyenler de zaten bu durumun farkındaydılar. Rejimin de farkında olduğu Hamaney’in vurgusundan belli oluyordu.
2- Gerçekten de Hamaney, İran molla rejiminin ve İran’ın karşı karşıya olduğu sorunların tümüyle farkında ve bunları, egemen “devlet kapitalisti” sınıfın bakış açısıyla çok tutarlı bir biçimde yorumladı. İran devrimi 30.yılında bir dönüm noktasına gelmiş. Sokak gösterileri devletin ve siyasi iktidarın (aşağıda değineceğim gibi İran’da bu ikisi kaynaşıktır) meşruiyetine büyük bir tehdit oluşturuyor; ne yönde gelişecekleri belli değil son derecede büyük riskler söz konusu. Siyasal iktidar (devlet kapitalist molla sınıfı) ne pahasına olursa olsun devleti “devrimi” korumaya niyetli.
3- Hamaney, seçimlere katılan tüm adayların, devletin siyasal iktidarın parçaları olduğunu vurguladı. Böylece iktidar içinde görüş ayrılıkları ve geleceğe ilişkin proje farkları olduğunu da kabul etmiş oldu. Ama toplumda, bu projelerin dışında bir bekleyişin olduğunu da, sokaklara inmeyin işin sonun nereye varacağı belli olmaz, gelişmelerden siz sorumlu olursunuz uyarısı, seçimlerden sonra idari yapı içindeki tartışmalarla çözeriz yaklaşımıyla kabul etmiş oluyor; halkın içinde farkı ve aynı zamanda giderek güçlenen beklentiler olduğunun da farkında olduğunu gösteriyordu.
4- Hamaney konuşmasında devlet kapitalisti sınıfın ve bununla özel sermaye kesiminin arasındaki çelişkilerin en tepedeki yansımalarına da değindi. Ahmedinejat’a ve Rafsanjani’ye ilişkin eleştirilere onlar adına cevap verdi. Yolsuzluk üzerinde durdu ve Rafsanjani’yi korudu. Ama aynı zamanda bu konuda adını hedefe koymuş oldu.
5- Hamaney’in konuşmasının, devlet, toplum ve yönetici kesim arasında bir ayrımı gözetmemesi, rejimin totaliter özelliğini açıkça ortaya koyuyordu. Bu rejimde seçimlerin yegane işlevi bu totaliter rejimi desteklemek ve ona meşruiyet sağlamaktır. Rejimin kendini tanımlamakta kullandığı parametrelerin yeniden düzenlemeyi yada dışına çıkılmasını önermek kabul edilemez. Bu da totaliter rejimlerin kendi içlerinden herhangi bir kırılmaya, devlet içi savaşa uğramadan evrimleşerek değişme olasılıklarının çok zayıf olduğunu gösteriyor.
6- Nihayet Hamaney, taraflardan sokakları boşaltmalarını isteyerek çok büyük bir risk altına girdi. Bu risk şöyle özetlenebilir. Eğer taraflar, bu çağrıya uymazlarsa a) “Cumhuriyet” (totaliter) hızla bir askeri diktatörlüğe dönüşür. Daha doğrusu askeri diktatörlük özellikleri belirleyici olur; b) Sokaklardaki gelişme büyümeye devam eder, diğer kentleri ve sınıfları da de etkisi altına alarak, dış güçlerin de müdahalesine açık bir iç savaşa doğru evrimleşir.
7- Özetle Iran Molla rejimi bu yol konjonktürden yara almadan, değişmeye başlamadan çıkamaz. Iran halkının kaderi bu değişmenin ne yönde ve ne hızda olacağına bağlı

Thursday, June 18, 2009

‘Ma Mitavanim’

İran seçimleri Batı’da ve Ortadoğu’da medyanın, siyasi analistlerin büyük çoğunluğunun, rejimin gerçek niteliğini, seçimlerde çalışan dinamikleri hâlâ anlayamadıklarını gösteriyor. Bu yüzden “bir renkli devrim daha” hayaliyle sokaklardaki hareketliliği abartmaya devam ediyorlar.

İran’da “devrim oluyordu ama mollalar son anda çaldılar” şamatalarına karşılık, Financial Times’ın “Yoksullar için değişim, aş ve iş anlamına gelir, kıyafet tarzı ya da kadın erkek birlikte eğlenme özgürlüğü değil… İran’da siyaset, dinden çok sınıf savaşımlarıyla ilgilidir” (15/06) saptaması gerçeğe çok daha yakın. Ahmedinejad’ın“Ma mitavanim” (yapabiliriz) sloganının anlamını da ayrıca düşünmek gerekiyor.

‘Yeşil devrim’…
Batı basını, Tahran’ın varsıl mahallelerinden sokaklara dökülen “özgürlükçü”, “reformcu”(küreselleşmenin tüketim normlarını arzulayan) orta sınıf kalabalıklarını öyle bir abarttı ki, adeta İran’da o “renkli devrimlerden” biri yaşanıyor. Ama böylece demokrasiyi genel seçimlere indirgeyen fantezi bir kez daha satışa çıkarılmış oluyor.

İran’da adaylar rejimin koruyucuları tarafından özenle seçilmiş, seçimlerin sınırları daha baştan, molla rejimine karşı hiçbir gerçek muhalefetin şekillenmesine izin vermeyecek biçimde çizilmiş ve kapatılmıştı. Seçimler, rejimin içinden gelen, eski Başbakan Musavi, onun etrafında toplanmışRafsancani, Hatemi gibi karakterlerle, Devlet Başkanı Ahmedinejad arasında, egemen kurumsal yapının ve ideolojinin sınırları içinde gerçekleşti.

Bu nedenlerle, molla rejiminin kendini korumak için seçimlerde hile yapmasına gerek yoktu. Seçim hileleri, rejimi korumak kaygılarından daha çok, rejim içi bölüşüm savaşlarından kaynaklanıyor. Ancak hilelerin düzeyinin de rejimin kaynaklarını kendi taraftarları arasında dağıtabilme kapasitesiyle ters orantılı olduğunu da saptamak gerekir.

İran’da sınıf savaşları ve seçimler
Ahmedinejad’ı devlet başkanlığına yükselten ilk seçimler, İran’da 1980’lerde şekillenen, kabaca dört bileşenli “sınıflar matrisinin” varlığını sürdürdüğünü gösteriyordu. Bu seçimlerde de bu “matrisin” dört ana unsuru arasındaki ilişki belirleyici oldu. Birincisi: 1980-82’de devletin şiddet araçlarını, bürokrasiyi, ekonominin dağıtım mekanizmalarını ele geçirerek devletleşen molla örgütlenmesi temelinde oluşan bir devlet kapitalisti sınıf. İkincisi: Bu molla tabakasının içinden gelerek, ama bu ilişkileri sayesinde servetine servet katmaya başlayanların önderliğinde şekillenen bir özel sektör kapitalisti sınıf. Üçüncüsü: İran’da büyük kentlerde, bir kanadını iş çevreleri, aydınlar, üniversite öğrencileri, diğer kanadını da çarşı esnafının oluşturduğu kentli orta sınıflar. Dördüncüsü: Sanayi ve hizmet işçilerinden, kent ve kır yoksullarından, informal (türedi) sektör ve lümpen proletaryadan oluşan emekçi sınıflar.

Bu seçimlerde de mücadele, Ahmedinejad’ın temsil ettiği, ordu ve güvenlik güçlerini içeren birinci kesim ile Musavi etrafında, Rafsancani ve Hatemi’nin desteğiyle şekillenen ikinci kesim arasında yaşandı. Sokak gösterileri hâlâ yaşanmaya devam ettiğini gösteriyor. New York Times, Financial Times’ın da teslim ettiği, The Guardian’da Abbas Barzegar’ın dikkat çektiği gibi, birinci kesim, devletin kaynaklarını az da olsa dağıttığı, sürekli zenginleri yolsuzlukla suçladığı için emekçi sınıfların desteğini aldı. Rockefeller Fonu’nca finanse edilen bir kamuoyu yoklaması, seçimlerden önce seçmenin yüzde 75’ine yakınının Ahmedinejad’ı destekleme eğiliminde olduğunu ortaya koymuştu (Washington Post, 15/06).

Seçimlerde, kent orta sınıflarının yine ikiye bölündüğünü, varsıl, “tüketim semtlerinde” (kavramı Ece Temelkuran’dan alıyorum; Milliyet, 17/05) yığışmış, cep telefonlu, internetli, çoğu İngilizce konuşabilen kesimin Musavi kampını desteklerken Çarşı esnafının, kır ve kent emekçilerinin, köylü sınıfların, seçmenin geniş kesimlerinin, dini ideolojinin de katkısıyla Ahmedinejad kampını desteklediği görülüyor.

İşte Ahmedinejad’ın “Ma mitavanim” sloganı, bu zeminde düşünüldüğünde rejimin esas karakterini gözler önüne seriyor: Tüm ülke dini “hakikat rejiminin” egemenliği altında, ordu, polis, bürokrasi devlet kapitalisti sınıfın parçası, emekçi kesimler bu sınıfın hegemonyası (ideolojisinin ve baskı gücünün etkisi) altında… 1979-2009, dinci rejim hâlâ ideolojik, siyasi kültürel yaşamı denetleyip seçim sonuçlarını belirlemeye devam ediyor… Bir “hakikat rejimi”, bir sınıf egemenliği ve bir devlet biçimiyle birlikte bir kez yerleşti mi kendisi çökmeye başlamadan, reformlarla, dış basınçlarla değişemez!

Üniversite öğrencileri, orta sınıf muhalefeti Şah rejimini devirmeye yetmemişti; 2009’da toplumda derin kökleri olan molla rejimini hiç yıkamaz. Ancak karşımızda yeni (bilişim, hizmet sektörü) işçi sınıfının(“yeni orta sınıf” olarak nitelenebiliyor) bir refleksi varsa molla rejimi çözülmeye başlayabilir. 1979’da da rejimin kaderi işçi sınıfı ve diğer emekçi sınıflar devreye girdikten sonra belirlenmişti.

Tuesday, June 16, 2009

Bir rica...

Arkadaşlar, birbirimize sıfatlar takarak, şucu bucu havasıyla suçlamak yerine, tartışmayı olaylarla sınırlarsak, bu arada teorik sorunları da ihmal etmezsek hepimiz daha çok yararlanırız gibi geliyor bana.

Thursday, June 11, 2009

“Devlet”, “Hükümet” ve “Değişim” üzerine

Devlet ve hükümet karşı karşıya koyma yaklaşımının saçmalığına karşı ve devletin dönüştürülerek ele geçirilmekte olduğuna ilişkin iyi bir örnek.

Bu haberi, CHP kızgınlığına ( bu kızgınlığın haklı temelleri olsa bile) kapılmadan “kurumsalcı” bir bakış açısıyla, “pasif devrim” kavramını da düşünerek okumak yararlı olacaktır.

" Cumhuriyet 11.06.2009

CHP’li Okay, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı tasarısına sert tepki gösterdi

‘F tipi istihbarat’

AKP hükümetinin hazırladığı tasarının istihbaratın tek elde, F tipi örgütlenmenin hâkimiyetinde toplanmasını hedeflediğini belirten CHP’li Okay, “Bu AKP’nin kendi derin devletini inşa çalışmalarının yeni bir örneğidir” dedi.

ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı kurulmasına ilişkin yasa tasarısını eleştirirken“İstihbaratın tek elde, F tipi örgütlenmenin hâkimiyetinde toplanması amaçlanıyor” dedi.

Okay, dün parlamentoda düzenlediği basın toplantısında tasarıyla ilgili çeşitli endişelerini dile getirirken, öngörülen yapılanmanın dinlemeyle ilgili yapıyı anımsattığını vurguladı. “Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı da böyle gecekondu tipi bir örgütlenme olarak kamu yönetimi sistemine eklemlenmişti. Bu birimin nasıl siyasi hedeflere ulaşmada bir silah olarak kullanıldığını yaşayarak gördük” diyen Okay, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu kurumda nasıl F tipi örgütlenmeye gidildiğini biliyoruz. Bu tasarı ile de istihbaratın tek elde, F tipi örgütlenmenin hâkimiyetinde toplanması amaçlanmaktadır. Terörle mücadelenin kapsamı nedir? Ergenekon soruşturması gibi algılamalar bu müsteşarlığın görevleri kapsamında mı olacaktır? Tasarıda bu konunun çerçevesini çizen bir hüküm bulunmamaktadır. Müsteşarlığın bütçesine örtülü ödenek konulması öngörülmüştür. Operasyonel bir görevi olmayan müsteşarlık için neden örtülü ödenek konulması düşünülmüştür?”

Okay, “taşra teşkilatı” örgütlenmesi ile ilgili kaygılarını da “Bu birimin İçişleri Bakanlığı teşkilatına eklenmesi, F tipi örgütlenmenin ilçe ölçeğine yayılması amacına yöneliktir. Faşist devlet anlayışının ürünüdür. Her ilde olağanüstü yetkilerle donatılmış İçişleri Bakanlığı’na bağlı kadrolar ihdas edilecek. Her ilde sıkıyönetim komiserleri belirlenecek” sözleriyle dile getirdi.

Hedef kadrolaşma

Tasarının AKP tipi kadrolaşmayı hedeflediğini belirten Okay, “70 milyonu dinlemek için oluşturulan İletişim Başkanlığı gibi bu sefer tüm istihbaratı takip etmek amacıyla yeni bir yapı kurulmak istenmektedir. Bu AKP’nin kendi derin devletini inşa çabasıdır” dedi."

Lübnan Seçimleri: Hizbullah ‘Kaybetti’

Ortadoğu’da, ama özellikle Doğu Akdeniz’de hiçbir şey göründüğü gibi değildir; çoğu kez “evdeki hesap çarşıya uymaz”… Lübnan’da yapılan 7 Haziran seçimlerinin sonuçları da bu kuralı bozmadı.

Hizbullah paradoksu

Seçimden önce Hizbullah’ın liderliğini yaptığı 8 Mart Koalisyonu’nun, az farkla da olsa kazanacağına, böylece Lübnan’ın İran ve Suriye’nin etkilerine daha da açılacağına ilişkin korkular egemendi.Netanyahu, Obama’yı uyarıyor, Dışişleri Bakanı Clinton, Başkan Yardımcısı Biden, Lübnan ziyaretlerinde, seçimleri Hizbullah kazanırsa mali yardımın kesilebileceğini ima ediyordu. Suudi Arabistan, Mısır gibi Sünni Arap ülkeleri de kaygılıydı.

Bu yaklaşımlara göre, Hizbullah koalisyonu seçimleri kazansaydı İsrail’in güvenliğini, Ortadoğu’da Batı’nın çıkarlarını olumsuz etkileyen bir durum gerçekleşmiş olacaktı. İsrail Hizbullah’ın tecrit edilmesi için kampanya yapacak. İran etkisinin artmakta olduğundan yakınacak; 2006 yenilgisinin rövanşını almak, İran’a saldırmak için uygun gerekçeler oluşabilecekti.

Diğer taraftan, ABD Obama yönetiminin, barış süreci bağlamında İsrail’e baskı yapması da çok zorlaşacaktı. ABD ve “uluslararası topluluk” Lübnan’ı mali yardımı kesmekle tehdit edecek, Hizbullah’ın üzerindeki baskılar artacaktı: “Askeri yapını, özerk idari yapını dağıt yoksa...” Böylece ekonomik kriz derinleşirken Hizbullah, Hamas’ın içine düştüğü açmazla karşı karşıya kalacak, çok kritik bir dengeyi yönetmeye kalktıkça ya uyum sağlayacak, ya iç uyumunu kaybetmeye başlayacak ya da yeni bir savaş çıktığında, bu kez tüm sorumluluğu üstlenmek, tüm saygınlığını kaybetme durumunda kalabilecekti.

Özetle, Hizbullah, belki seçimleri kazanacaktı ama, siyasi, ekonomik, askeri açılardan siyasi geleceğini tehdit edecek kayıplarla yüz yüze kalabilecekti.

‘Ah keşke kazansaydı?’

Seçim sonuçları ABD ve Batı yanlısı 14 Mart Koalisyonu’nun, 128 temsilcilikten 71’ini alarak kazandığını gösteriyor. Bu sonuçlar Yedioth Ahranot’un yorumcularından Dror Ze’evi’nin seçimlerden önce yazdığı“Ümit edelim ki Hizbullah kazansın” başlıklı yazıda dile getirdiği gibi, İsrail’in hesaplarına uymadı. Ze’evi’ye göre, Hizbullah’ın seçimleri kazanması ve Lübnan devletinin yönetimi üstlenmesi, örgütün stratejik konumunu olumsuz etkileyecek, bu da İsrail’in güvenliği açısından olumlu bir gelişme olacaktı.

Gerçekten de Hizbullah’ın muhalefette kalmaya devam etmesi, çıkarlarına ve “durumuna” çok daha uygun. Seçim sonuçlarına bakınca, Hizbullah’ın alabileceği tüm oyu aldığını, kendi bölgelerinde hiçbir kayba uğramadığını görüyoruz. Hizbullah koalisyonunun seçimleri kazanması tümüyle Hıristiyan ortağı General Aoun’un oylarındaki bir artış olasılığına bağlıydı. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesi halinde, Aoun’un Hizbullah karşısında pazarlık gücü artacak, bir “ulusal uzlaşma” hükümeti kurulması sürecinde Hizbullah’ı kabul etmeye hazır olmadığı uzlaşmalara zorlayabilecekti. Hükümetin kurulması geciktikçe de Hizbullah’a çıkan fatura büyüyecek, Batı’nın hesaplarına uygun bir biçimde örgüt Lübnan içinde yalnızlaşmaya başlayacaktı.

Tüm bu gelişmeler, kendi askeri, idari, ekonomik örgütleriyle, zaten devlet içinde devlet olan Hizbullah’ın gücüne bir şey katmayacaktı, aksine elini kolunu bağlamaya başlayacaktı.

Halbuki seçim sonuçları, Hizbullah’ın Doha anlaşmasında elde ettiği parlamento içinde “veto hakkına sahip azınlık” statüsünü, taraftarlarını gerektiğinde sokağa dökme kapasitesini korumaya devam ettiği sürece, konumunu korumaya devam etmesine olanak sağlayacak biçimde gerçekleşti.

Şimdi, hükümeti kurmak için 8 Mart muhalefetini ikna etmek, gereken tavizleri vermek, Batı yanlısı 14 Mart Koalisyonu’na kaldı. Her ne kadar 14 Mart Koalisyonu’nun lideri Hariri, “azınlık veto” hakkını kaldırmak istiyorsa da koşulların buna izin vermeyeceğini, aksine Hizbullah kendi bölgelerini Beyrut’un yerel yönetiminin idari yapısı içine sokarak etkisini arttırma planını gerçekleştirme şansının artacağını düşünüyorum...

Bu sırada ABD ve Batı, Hizbullah’ı zayıflatmak umuduyla,14 Mart yönetimini mali ve siyasi olarak desteklemeye devam edecek. Lübnan ekonomisinin güçlenmesi, siyasi istikrarının korunması Hizbullah’ın ekonomik olarak güçlenmeye, direniş “örgütü” kimliğini ve 2006 savaşının saygınlığını korumaya devam etmesi anlamına gelecek.

İsrail’e gelince, Obama’nın Kahire konuşmasının ertesindeki iklimde, ABD yanlısı bir hükümetin seçimleri kazandığı ülkeye bir kez daha doğrudan ya da dolaylı olarak müdahale etmesi artık daha zor. Evet seçimleri Hizbullah kaybetti, ama bu Hizbullah’ın seçimlerden kazançlı çıkmadığı anlamına gelmiyor…

Wednesday, June 03, 2009

Faşizm Üzerine Bir Not

Ekonomik, siyasi ve kültürel krizin derinleşmeye devam ettiği bir dönemde faşizm kavramını yeniden tartışmaya başlamak gerekiyor. Prof. Emre Kongar’ın Neo-faşizm üzerine yazıları bu açıdan çok değerli bir katkı oldu. Ben de bazı noktaları vurgulamak istiyorum.

Faşizmin dört özelliği

Faşizmi siyasi baskıya, milliyetçiliğe, ırkçılığa, diğer bir deyişle bileşenlerinden birine indirgeme eğilimine liberal entelijansiyada, kaba Marksistler arasında sıkça rastlıyoruz.

Gerçekteyse faşizm bir özelliğine indirgenemeyecek kadar karmaşık, özgün bir kitle-parti-devlet ilişkisini içerir. Birincisi, faşizm, orta sınıf içerikli bir kitle tabanına dayanan hiyerarşik, totaliter ve mistik özelliklere sahip bir örgütlenmeyi/partinin varlığını gerektirir. İkincisi faşizmin bu kitle tabanı, örgütlenme dinamiği enerjisini totaliter (liderlik kültünü de içerebilecek) bir ideolojiden alır. Üçüncüsü faşist devlet, “sivil toplumu” tümüyle asimile etmeye eğilimli bir devlet biçimidir. İktidardaki faşizm, te- kelci sermayenin ekonomik, siyasi çıkarlarını korumaya, yayılma arzusunu gerçekleştirmeye hizmet eder. Dördüncüsü tekelci sermaye, ekonomik ve siyasi kriz dönemlerinde orta sınıf desteğini kaybetmeye, yalnızlaşmaya başlar, kendini demokratik, parlamenter rejimlerin sınırları içinde ya da diğer baskıcı rejimlerle koruyamayacağı zaman faşizme yönelir. Ama önce faşist hareket kitleselleşerek yönetebilecek düzeye geldiğini, tekelci sermayenin programını benimsediğini kanıtlamalıdır.

Irkçılık ve baskı

İtalya, İspanya örneklerinde gördüğümüz gibi, ırkçılık, faşist ideoloji içinde her zaman belirleyici olmayabilir. Zizek’in işaret ettiği gibi faşist ideoloji halkın barış, huzur, toplumsal güvenlik, dayanışma gibi insani talepleri üzerinde inşa edilir. Faşist ideoloji, bu insani talepleri, toplumda totaliter bir bütünlük sağlamaya hizmet edecek biçimde, bir “birleştirici unsurun” (ana gösterge)anlamlandırıcı hegemonyası altında birleştirir. Bu “ana gösterge” Nazi Almanyası’nda Yahudi düşmanlığı, Franco İspanyası’nda Cumhuriyet ve komünizm düşmanlığı, Katolik dincilik olmuştu. Diğer taraftan, Katolikliğin Yahudi düşmanlığını tarihsel olarak içerdiğini, Müslümanlığın belli kesimlerinin de İsrail devleti kurulduktan sonra bir Yahudi düşmanlığı geliştirdiğini biliyoruz.

Faşist devlet, Askeri Diktatörlük, Bonapartizm gibi diğer olağanüstü rejimlerden farklı bir yapılanmadır. Bu baskıcı rejimlerde devlet toplumla organik bağlar kuramaz, “sivil toplumun” içine nüfuz edemez. Faşizmdeyse parti ve örgüt, devleti “işgal” eder.Goebbels’in vurguladığı gibi “Her parti üyesi devlet memuru olsa bile öncelikle parti üyesi olarak kalmak ve parti yönetimiyle yakın işbirliği içinde olmak zorundadır”. Faşist devlet, devletin ideolojik aygıtlarını (din, eğitim sistemi, dernekler, meslek örgütleri, sendikalar) tümüyle devletin içine alarak bütünselleşmiş bir baskı, terör uygulama alanı yaratır. Faşizm topluma, parti, devlet, toplum ayrımlarını silerek, bireyin günlük yaşamını da mikro düzeyde denetleyen bir “biyopolitik” dayatarak organik bir bütün yaratmaya çabalar.

Türkiye’ye dönersek, önce “mahalle baskısı” kaygısı, arkasından Prof. Toprak’ın araştırması, sonra sonuçları geçen hafta açıklanan Bahçeşehir Üniversitesi araştırması, Türkiye toplumunda, dini birleştirici bir unsur olarak kullanan örgütlenmelere uygun bir toplumsal taban oluştuğunu düşündürüyor. Türkiye’de siyasal İslamın AKP döneminde devletle toplum arasındaki diyaframıdeldiğini, “devletin ideolojik aygıtlarını” eline geçirmeye başladığını da biliyoruz. AKP hükümetinin, neo-liberalizm, bölge jeopolitiği gibi konularda ABD ve AB’ye güven verdikten sonra iktidara geldiğini de… Tüm bunlara, telefon dinleme, internette izleme, internet sitelerini yasaklama, muhalefetin entelijansiyasının önde gelen isimlerini sabah baskınlarıyla toplama gibi kişi özelini ihlal eden uygulamalarla, DTP’ye, işçi hareketine yönelik saldırgan politikaları ve genişlemeci “yeni-Osmanlı” hayalini de ekleyebiliriz.

Tüm bunlardan AKP yönetiminin Türkiye’de faşist bir devlet kurduğu anlamı çıkmaz, ama faşist bir devlete benzer bir oluşuma geçiş için gerekli, toplumsal siyasi koşulların büyük ölçüde oluştuğu, oluşmaya da devam ettiği sonucu çıkar… Faşizmin bir diğer özelliği de entelijansiyayı, çeşitli olanaklar sunarak baştan çıkarma becerisidir. Benzer bir süreci Türkiye’de de görüyoruz: Siyasal İslam, kimi kafası karışık “sosyalistlerden” yeni “yararlı salaklar” üretmeye bu ileri aşamada bile devam edebiliyor.

Thursday, May 28, 2009

Acaba bir Dil sürçmesinden mi, yoksa aradaki farkı önemsememekten mi kaynaklanıyor?

Cumhurbaşkanı Gül Obama’ ya şöyle demiş ( Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 28/05/09)

"Sayın Cumhurbaşkanımız: Bu konuyla ilgili ben de fikirlerimi paylaşmak istiyorum. 
Bu konu tabii çok tartışılan bir konu ama bu konu bir hukuki ve siyasi konu değil. Bahsedilen konu tarihi bir olaydır. 
1915 yılında yaşanmış, Birinci Dünya Harbi şartlarında, dört cephede o günkü Osmanlı İmparatorluğu çarpışırken, maalesef kendi ülkesi içerisindeki bazı vatandaşları, bazı ülkeler tarafından çok provoke edilmiş.

Amacım bu saptamayla tartışmak değil. Yalnızca Cumhurbaşkanı’nın Osmanlı imparatorluğunda yaşayanlar için “vatandaş” kavramını kullanmasına işaret etmek istiyorum. İmparatorlukların vatandaşları olmaz, tebaaları olur. Vatandaş olmak için imparatorlukları yıkmak ve bir cumhuriyet kurmak gerekir. 

Thursday, May 07, 2009

Kriz, Tehlike ve Fırsat

Kriz sözcüğü, Çincede, tehlike (Wei) ve fırsat (Ji) karakterlerinden oluşuyormuş! Bugünlerde insanlığın bu iki durum arasında bir yerde olduğunu düşünüyorum. Büyük tehlikeler ve büyük tarihsel olanaklar bizleri bekliyor.

2007 mali kriziyle birlikte egemen sermaye birikim modelini destekleyen ideolojik yapı çatırdamaya başlayınca hem bireysel hem de toplumsal ölçekte çok patlayıcı bir ortam oluşmaya başladı. Bireysel ölçekte, trajik sonuçlara yol açan kimlik krizleri yaşanıyor. Toplumsal düzeyde, yerleşik sınıf uzlaşmaları bozuluyor, “yönetilenler, eskisi gibi yönetilmek istemediklerini” çeşitli yollardan ifade ediyorlar.

Tarih bize, bu koşullarda, egemen sınıfların seçkinlerinin var olanı korumaya yönelik siyasi kültürel (çoğu zaman, kimlik siyasetine dayalı) stratejilere, daha baskıcı rejimlere yöneldiklerini gösteriyor. Bu yüzden “Ji” yi değerlendirmek, çıkış yolu bulmak, halk kitlelerinin ortak davranma kapasitelerine kalıyor.

Kimlik krizlerinden…

Yaklaşık 30 yıldır, hemen tüm toplumsal süreçleri, ekonomik verimlilik, alınıp satılabilirlik ölçütleriyle değerlendiren, tüketimi ne pahasına olursa olsun körükleyen bir “piyasa popülizmi” egemendi. Bu kültürde zaman “hemen şimdi”ye, bireyin kimliğinin istikrarı, hazlarının “hemen şimdi” tatmin edilmesine, yaşamlarının her ayrıntısını yakından izlemeye zorlandığı “ünlülerin” kullandığı, hazları temsil eden markalara indeksleniyordu.

Bu kimlikler, krizle birlikte kendilerini, alıştırıldıkları realitenin çözülmeye başladığı bir ortamda buldular. Artık, ücretlerini, kredi kartlarını, gözlerini kamaştıran markalara ulaşmanın araçlarını, geleceğe ilişkin planlarını hızla yitiriyorlardı. New York Times’ın aktardığına göre, geçtiğimiz bir yıl içinde çalışanlar arasında, anksiyete, depresyon, kronik uykusuzluk, “panik atak” olaylarında, intihar, uyuşturucu kullanma eğilimlerinde çok belirgin artışlar gözleniyormuş.

Bir süredir, uluslararası medya, bu insanların sergiledikleri, akıl dışı tepkilerin örnekleriyle dolu. Yalnızca mart ayı içinde ABD’de, silahlı saldırılarda, okullarda gerçekleştirilen toplu öldürme olaylarında 60’tan fazla insan yaşamını yitirdi. Almanya, Finlandiya gibi iki ülkede de benzer olaylar yaşandı. İngiltere’deyse 14-19 yaş arası gençler arasında, silahlı çatışmalarda, geçen yılın başından bu yana, 32’si siyah 50’si beyaz 90 genç yaşamını yitirdi.

Le Monde’un aktardığı bir araştırma, Fransa’da, 16-25 yaş arası gençliğin gelecekten, iş bulma, ev, aile sahibi olmaktan umutlarını kestiğini ortaya koyuyor. Der Spiegel’in ve Financial Times’ın aktardığına göre Almanya’da, özellikle 15 yaş civarındaki gençlerin Neo-Nazi örgütlere ilgisi hızla artıyormuş.

Prof. Klare, The Asia Times’da yayımlanan bir çalışmasında, küresel çapta artmaya başlayan yoksulluğun, işsizliğin, Meksika’dan Yeni Gine’ye, küresel bir suç dalgası yarattığına dikkat çekiyordu. İnsanlar yoksullaştıkça suç örgütlerinin ağına düşme olasılıkları, gelişmekte olan ülkelerde güvenlik güçleri arasında yoksulluk ve rüşvet artıyormuş.

Prof. Dominique Moisi, ABD’de yaşananları, Fransız Devrimi öncesi koşullara benzetiyor. O dönemin ekmek kıtlığı, bugünün ev krizine, iş krizine benziyor. Fransız monarşisini yönetenlerinin umarsızlığı, aristokrasinin aşırı yaşam tarzı da, mali sektör üst düzey çalışanlarınınkine… G20 protestolarında göze çarpan “Bankacıları yiyiniz” sloganı, başka benzerliklerin de olabileceğine işaret ediyor.

Kitle refleksine…

Fransa, İtalya’dan Yunanistan’a, Baltık ülkelerine, Doğu Avrupa’ya, hatta Tayland’a, G20 ve NATO toplantılarına kadar yaygın, şiddet unsurları da içermeye başlayan grevler, genel grevler ve protesto gösterileri, bu yılın yaygın, olaylı 1 Mayıs kutlamaları, şekillenmekte olan yeni kitle refleksine, sendikaların birlikte davranma eğilimlerindeki artış yeni bir ruh haline tanıklık ediyor. İnanılır gibi değil ama bu yıl ABD’de yapılan kapsamlı bir kamuoyu araştırmasına göre halkın yalnızca yüzde 53’ü, kapitalizmin sosyalizmden daha iyi olduğunu düşünüyormuş. Wall Street Journal, halkın yüzde 55’i popülist oldu, diyor.

Kitle eylemlerindeki canlanma geleneksel işçi sınıfıyla, öğrencilerle sınırlı değil. Foreign Policy dergisinde Josua Kurlantzick,“Burjuva Devrimi” başlıklı yazısında, küresel çapta oluşan “yeni orta sınıfın” Latin Amerika’dan Asya’ya kadar “demokrasiye”, “seçilmiş hükümetlere” karşı ayaklanmaya başladığından yakınıyordu. İlk önce, bizim de aktardığımız, bir İngiliz Savunma Bakanlığı raporunda saptanan bu “yeni orta sınıf ” kavramı, “küreselleşme döneminde”, finans, hizmet sektörlerinde yaşanan işçi sınıfı şekillenmesini de yansıttığından, aslında çok daha karmaşık bir olguya işaret ediyor ve geleceğin kritik hegemonya mücadelelerinin çoktan başladığını haber veriyor.

Sunday, April 26, 2009

Aşağıdaki yazılarla ilgili yapılan katkılara teşekkür ediyorum ve şöyle bir not düşmek istiyorum:


1)    1)   Burjuva devrimlerinin demokratik olması gerekir diye bir yasa yok. Hatta aksi savunulabilir. Daha doğrusu demokrasi,  burjuvazi (ne kadarsa ve hangi özelliklere sahipse o kadar) için (burjuvazi tarafından burjuvazinin çeşitli kanatlarıyla birlikte yine burjuvazi için) demokrasi  anlamına gelebilir. Ama burjuvazi dışındaki sınıf ve tabakalar için demokratik haklar zorla, demir, ateş ve kanla elde edilebilecek şeylerdir.  Notlara konan 1923 yorumlarının hemen hepsi, devlete ve demokrasiye iliskin burjuva liberal varsayımlardan hareket ediyorlar. 1923’e tarihsel özelliğini veren, bir imparatorluğun yıkıntısından bir “ulusal proje” ve modern devlet kurmaya başlamış olmasıdır. Bu gün bu modern devleti ve “ulusal projesi” imha etmek isteyenler öncelikle 1923’ün hala yaşamaya devam eden “sadakatlerini” yok etmek zorunda olduklarını biliyorlar. Bunu açıkça söylemek çok büyük bir tepki çekeceğinden,  burjuva liberalizminin etkilerinin sosyalist söylemde açtığı alandaki yanılgılara sığınarak “ama demokratik değildi…” diye başlıyorlar.

2)    2) Hiçbir devlet (bir sınıf iktidarının baskı aracı) baskı ve şiddet içermeyen bir süreçten, “büyük felaketlerden” geçmeden oluşmaz.

3)    3) Bu “büyük felaketler”, demokrasi eksikliği, Bonapartist yapı vb… bu devletin tarihsel (Benzer bir saçmalığı, hatta ilkelliği, “Mustafa” filmiyle ilgili olarak da yaşamıştık) anlamını ortadan kaldırmaz.  Yukarıdaki katkılarda dile getirilen yakınmalar doğru bile olsalar (?)  Asyatik/ feodal ama kapitalizmin ve emperyalizmin etkileri altında çürümeye başlamış, paylaşılmak üzere büyük devletlerin “Haute Finance’ın” masasına yatırılmış bir “eski rejimin” yıkıntılarından yeni bir üretim tarzını ifade eden bir devlet ve rejim doğmuş olduğu gerçeğini değiştirmez.

4)    Bu tartışmaya sağlıklı bir biçimde devam edebilmek için önce hangi devlet teorileri alanında hareket ettiğimize karar vermememiz gerekiyor.  İkincisi şu soruya da cevap vermeye hazırlıklı olmamız gerekiyor. 1923 olayı yanlış ise, darbe ise, “kurtuluş savaşı denen şey bir yalan ise” ise, o zaman, Sevr sınırlarını, Sultanlığı, hilafeti koruyarak devam etmek mi gerekiyordu? Bunu savunanlar var hatta kimileri bunu “hiç olmazsa dinimizi yaşardık” teziyle de destekleyerek savunuluyor. Ki ben bu yaklaşımın “dini hakikat rejimi” içinde son derecede tutarlı olduğunu düşünüyor ve saygıyla karşılıyorum. Ama katılmıyorum ve karşı çıkıyorum.

5)    Wittgenstein’in dediği gibi, "söylenebilecek her şey açıkça söylenebilir” .Bu tartışmaya devam etmek için açıkça konuşmak gerekiyor, “ama öyle değildi ama böyle değildi” diye sızlanarak değil ve de, ileri sürülen savları mantıki sonuçlarına kadar götürmeye hazır olarak!

Thursday, April 23, 2009

Kafalar Yine Karıştı

(Yazının köşenin boyutlarına uydurmak için -benim tarafımdan- kesilmeden önceki versiyonu)

“Obama bizden ne istiyor?”, “Ergenekon’un 12. dalgasının anlamı ne; DTP’ye yönelik operasyonla bir ilgisi var mı?” derken Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasındaki “cemaat” vurgusu. Cemaatin sözcülerinin, modern toplum ve cemaatler üzerine çokbilmiş açıklamaları… Nihayet, “Marksist”Serdar Turgut’un ülkenin sorunlarını ‘Ordu’yla ‘Cemaat’in diyaloguna havale etmesi…

Obama ne istiyor?

Obama’nın konuşmasını herkes (özellikle “sorunların” çözümlerini “imparatorun” iradesinden bekleyen kesimler) kendi umutlarına, beklentilerine, çıkarlarına göre algılamayı tercih etti. Konuşma da zaten bunu amaçlayan, bir “kamu diplomasisi”, “imaj parlatma” olayı olarak planlanmıştı.

ABD dış politikası, Bush dönemin derslerini de yedeğine alarak, Büyük güçlerle (Avrupa, Rusya, Çin) diyalog (çok yönlü dış politika), Ortadoğu’da demokratikleştirme söylemi bağlamında rejim değişikliği ve liberal entelijansiyaya dayanmak yerine,  “molla”, “media” ve “military” ile iyi geçinmeyi, “etnik sorunları” kabul ederek desteklemeyi içeren daha “realist” bir yönde şekilleniyor. Başkanlık seçimlerini, Hillary’nin değil de Obama’nın kazanması, yeni başkanın kullandığı, adeta herkese “mavi boncuk dağıtan” dil de bu yönelimin kamı diplomasisi üzerindeki yansımaları.

Diğer taraftan,  ülkelerin dış politikaları, uluslararası ilişkilerdeki talepleri, bu taleplerin taşıyıcılarına göre değişmez. Bu nedenle “Obama ne istiyor?” yerine, “İmparatorluk projesi duvara çarpan ABD’nin, mali kriz, enerji ve kaynak krizleri, yükselen güçler ortamında çıkarları nelerdir? ABD bunları nasıl tanımlayacak ve savunacaktır?” gibi sorularla başlamak daha gerçekçi olur. Bu sorulara cevap ararken, pazartesi günü yayımlanan iki yorum (Financial Times, Wall Street Journal) yararlı olabilir: Obama’nın, Avrupa gezisi, “yumuşak güç” yansıtma taktikleri henüz bir sonuç vermemiş. Dolayısıyla ABD dış politikası, yeniden, zorunlu olarak,  diğer bir değişle yumuşak güç kapasitesinin kalmadığının ayırtına vararak,“sert güç” kavramına doğru eğilmeye başlayabilir.

“Aşırı biçim” ve sürecin hakikati

Ergenekon’un 12. dalgasında, davanın “sonuna kadar arkasında” olduklarını açıklayan liberal entelijansiyaya göre, ÇYDD’nin genel başkanı Türkan Saylan’ın evinin aranması, Tijen Mergen’in iki gün nezarette tutulması, davaya gölge düşüren aşırılıklarmış. Bu “aşırılığın ayırtına varanların hiç değinmediğine bakarak, Manisalı hocamızın ve diğer aydınların daha baştan suçlu addedildiğini, liberal entelijansiyanın da, artık “düşünce polisine” dönüştüğünü görüyoruz.

12. dalga, Ergenekon sürecine gölge düşürmedi, aksine Mehmet Altan’ın “AKP’yi aşan bir irade Ergenekon’un peşinde” saptamasının işareti ettiği gibi,“hakikatine” ışık tuttu. Daha önce de birçok kez vurguladığımız gibi, AKP’yi kapsayan, aynı zamanda da aşan bir irade var. Bu siyasal İslamın “pasif (karşı)devrim” sürecini yöneten cemaatlerin iradesidir. Bu yüzden 12. dalga bir “sapma” değil; Beckett’ın “Oyunun Sonu” piyesinde, Hamm’ın “Ne oluyor” sorusuna, uşağı Clov’un, “Ne olacak, süreç kendi seyrinde ilerliyor” cevabındaki gibi bir şey aslında… Halen internette sürmekte olan “O bir misyonerdir” kampanyası da zaten bunu göstermiyor mu?

“Pasif (karşı)devrim” süreci, siyasal egemenlikten önce, kültürel egemenlik kurmayı amaçlar. Bu egemenliğin kurulması, korunabilmesi için de karşı hamle yapabilecek kültürel akımların, yapıların, kurumların ve düşünürlerin zaman içinde tasfiye edilmesi gerekir. İşin ilginci, (Yoksa bir ironi mi?) yerel seçimlerden bu yana DTP’ye yönelik saldırılar da aynı mantıktan kaynaklanıyor: Kürt kimliğinin, kültürel siyasi birikiminin temsilcisi olarak DTP, Aydınlanma geleneğinden kaynaklanan kimi özellikleriyle, salt AKP’nin değil, siyasal İslamın “pasif (karşı)devriminin” önünde önemli bir engel oluşturuyor. Diğer taraftan, siyasal İslamın “cemaat” anlayışı, Kürtlüğü, Müslümanlık (cemaat) içinde eritmeyi hedeflediğinden, ve bunu, var olan feodal kalıntıların (Ağa Şayh ikilisinin) sağladığı zeminde çok kısa sürede yapabileceğinden, Kürt kimliğine yönelik çok radikal bir tehlikedir.

Modernite ve ‘cemaat’

Fehmi Koru’nun “cemaat gerçeği modern hayatla yakından ilişkilidir” saptaması, araya sıkıştırılan “yalnızlık”, “teknoloji” gibi bir iki “anlam yüklü” sözcükle, rakibinin cahilliğine yatırım yapmaya çalışan sinsi uyanıklıklara iyi bir örnek oluşturuyor.

Modern toplumun en önemli özelliği, ‘cemaat’ aidiyetlerini daha kapsayıcı aidiyetler, ulusal, sınıfsal kimlikler, içinde erimeye zorlamak oldu. Bu süreç, dinin eleştirisine, birey, bireysel özgürlükler kavramının gelişmesine paralel ve onunla yakından bağlantılı bir biçimde ilerledi. Diğer bir değişle özgürlük kavramı, “birey öznelliği”,  dinin eleştirisine, cemaat kimliğinin kırılmasına ve aşılmasına bağlı olarak doğdu ve gelişti.

Cemaatlerin yeniden canlanmasıysa, “modern” yaşama değil, “geç kapitalizmin” Fordist sermaye birikim rejiminin kriziyle ilgili bir olgu. Fordist rejimin krizi bu rejimi destekleyen merkezi toplumsal örgütlenmeleri, denetleme, bastırma araçlarını (Refah Devleti, sendikalar vb…) çözmeye başlayınca “cemaat” gibi cesetler canlanmaya başladılar. Cemaat”, Fordizmin krizinin kültürü olan “post-modernizmin” ürettiği öznelliklerle ilişkili bir olgu.

Post-modernizmin bireylerinin (“Anti-Oedipus”un mutlu göçebelerinin) bu parçalanmış, merkezini kaybetmiş, giderek daha fazla sanallaşan dünyada, “risk” toplumunda, özgürleşmek, mutlu olmak yerine, neo-liberalizmin darbesini de yiyince, derin bir tatminsizlik, yeis içine düştüklerini görüyoruz.  Türkiye, Post-modernizmin benzer bir sürecini 12 Eylül darbesinden sonra yaşamaya başladı ve çöküşünün sonuçlarına da 1990’larda şahit oldu.

Entelijansiyanın Türkiye’deki serüveni de bu kapitalizmi terk etme seçeneğini “düşünemeyen”  nostaljik “kurtulma” eğilimini iki biçimde yansıtır. Bir kesim, kimlik siyaseti,  demokratikleşme fantezisi bağlamında kendine yeni efendiler aramaya başlar. vatandaşlık kurumunun içini boşatan somut aidiyetleri ve cemaatleri desteklemeye başlar.

 “Cemaat” işte bu bireylerin, “durumlarından” kapitalizmi aşarak kurtulmak yerine, nostaljik bir refleksle merkezi, otoritesi, efendisi belli (uyumlu, ahenkli, güvenli bir geçmiş fantezileriyle de desteklenen) bir dünya arayışlarının sonucu. “Cemaat” post-modernizmin, Aydınlanma geleneğini iyice hırpaladıktan sonra gelen iflasının gerici aşiretçi projelere yol açmasıyla yakından ilgili bir gelişme. Bu yüzden Koru boşuna nefes tüketiyor, “cemaat” modernliğin, demokrasi, vatandaşlık gibi ürünleriyle bağdaşmaz, liberalizmin duyarlılıklarıyla da… Serdar Turgut’a gelince, Oray Eğin’in dünkü yazısı yardımcı olabilir…

İkincisi kesim ise, bir başka nostaljinin etkisindedir. Kapitalizmin Aydınlanma geleneğini terk ederek, “nihilist” (artık bir gelecek vaat edemeyen ve “başka dünyalara” tahammül edemeyen) bir aşamaya girdiğini, emperyalizmle kapitalizm arasındaki organik bağı, göz ardı eder. Böylece daraltılmış bir “Aydınlanmacı” ve anti-emperyalizm refleksle, Cumhuriyetin kuruluş anına olan “sadakati”, onun ilkelerini savunma ve evrenselleştirme çabasının “ahlakını”, onu tekrarlama çabasına indirgeyerek aslında etkisizleştirir.  Bu ikinci kesim,”durumdan” çıkış olasılığının, Cumhuriyetin “kazanımlarının” evrensel boyutlarının (Aydınlanma, modernist refleks, halkçılık, Laiklik, otonomi, bağımsızlık ) üzerinden, bu evrenselliği kapitalizmin ufkunu da aşarak daha da genişletecek siyasi refleksleri “düşünmekte” yattığını göremez.

Türkiye’de yaşanan bu ikilem aslında, küresel düzeyde kendini gösteren, adeta evrenselleşmiş bir “durumun” yansımasıdır. Bir “dönem” biterken, henüz başlamamış bir başkasına “geçiş” sürecinde olduğumuzun da kanıtı… Marx ve Engels’ın “Alman İdeolojisi” yapıtını anımsarsak, yine Barbarlıkla, Sosyalizmin (“Komünist hipotezi” – Badiou- bir kez daha deneme olasılığının)  yol ayrımındayız…