Thursday, October 21, 2010

CHP Nedir?

Orhan Bursalı, CHP’yi irdeleyen dört yazı yazdı, bence “CHP nedir” sorusunu kaçınılmaz bir biçimde gündeme getirdi.

‘Yönetmek’ ve YÖNETMEK

CHP’liler anlaşılan çok kızmışlar. Ama partinin bugünkü durumu da ortada değil mi? Biz geçen seçimlerden önce, “bu böyle olmayacak” diye düşünüyorduk. CHP’liler belki ayırdında değil ama şimdi işleri çok daha zor. Bursalı da bu durumu görmelerine yardımcı olmaya çalışıyor.

Bursalı, CHP için “yönetemezsiniz” demiyor; YÖNETEMEZSİNİZ diyor. Çünkü, kapitalist devletin parlamenter biçiminde devletleri, kimi ender durumların dışında, bürokrasiler, müsteşarlar, sermayenin örgütlerinin temsilcileri, bu devletlerin ait oldukları hegemonya sistemlerinin öncelikleri (hatta gizli açık uzmanları) yönetiyor. Ekonomik, siyasi istikrarı, hükümetlerin yalpalamalarına karşı güvence altına almak için de zaten bu gerekiyor. Hükümetlerin görevleri de sermaye birikim rejiminin düzenleme araçlarını işletmek, ait oldukları uluslararası ilişkileri korumakla sınırlı kalıyor.

Bir de özgün bir muhalif söyleme, bu söylemi maddileştiren bir toplumsal harekete ait olan, bu hareketin programınıuygulamaya kararlı sıra dışı hükümetler var. Bunlar devletle hükümet arasındaki farkı, iktidarın nerede yattığını bilerek ama kendi programlarını uygulamak üzere hükümete geliyor, hemen kolları sıvayıp iktidar olmaya, oldukça da programlarını uygulamaya, YÖNETMEYE koyuluyorlar. Bu partilerin başarısı, kendilerini destekleyen sınıflar blokunu, ait oldukları hareketi koruyabilmelerine, devlet makinesi üzerindeki etkilerini arttırmaya devam edebilmelerine bağlı oluyor. Bir nokta, arzuladıkları rejimin hukuksal çerçevesi, meşrulaştırıcı söylemi yerleştikten sonra, toplumda çoğunluğu temsil edip etmemelerinin de bir anlamı kalmıyor.

AKP’nin ikinci gruba ait, sıra dışı bir parti olduğu, ikinci döneminde, gerçekten YÖNETME aşamasına geçtiği söylenebilir. Bursalı, CHP’nin bugün YÖNETECEK parti gibi durmadığına dikkat çekiyor. Çünkü hükümete gelip, devleti,bürokrasinin, uluslararası ilişkilerin oto pilotuna bağlayarak yönetme konforuna yerleşmek artık söz konusu değil. Bu konforun koşulları AKP YÖNETİMİ döneminde ortadan kalktı. Şimdi ortada yeniden yapılanma sürecinde büyük yol almış bir devlet makinesi var. CHP, bu makine üzerinde yönetmeye çalışacaksa AKP’lileşmesi de kaçınılmaz olacaktır.

Yok eğer, CHP, YÖNETMEK istiyorsa, bir harekete, yaygın örgütlenmeye, büyük maddi olanaklara, güçlü söyleme sahip, devlet makinesini kullanabilen bir parti karşısında, önce seçimleri kazanabilecek, sonra da bu devle makinesine müdahale edebilecek yapıya ulaşmalıdır. Bunun için de CHP’nin önce yapması gereken, arzuladığı temsil ilişkisini, bu ilişkinin önüne koyduğu öncelikler listesini, hangi toplumsal dinamiklere, hareket(ler)e dayanmak istediğini, tüm bunları hangi söylemle ifade edeceğini, hem sözüyle hem de etkinlikleriyle topluma önermelidir.

Bu bağlamda CHP adına iyimser olmak kolay değil. Referandum döneminde CHP’nin çalışkan bir başkanı olduğunu gördük. Ama parti örgütünün durumu, partinin temsil ilişkileri, söylemi söz konusu olduğunda, karşımıza çok bulanık bir görüntü çıkmadı mı?

Bir kimlik sorunu var!

CHP kendini tanımlamakta zorlanıyor. Türkiye’de siyaset o kadar sağa kaydı, dincileşti ki “orta”nın solu, artık “sağ”içinde bir yere işaret ediyor. Sosyal demokrat tanımına gelince, o bugün iflas etmiş bir hareketin adı.

II. Dünya Savaşı sonrasında “sosyal demokrasi” sosyalizm hedefini terk ederek, kapitalizmi, toplumsal uzlaşma ve refah devleti yoluyla, büyük kitle sendikalarına dayanarak yönetmeyi amaçlayan bir düzenleme partisine dönüşmüştü.

1970’lerde kapitalizmin yapısal kriziyle birlikte, sermaye toplumsal uzlaşmayı bozunca SD’lerin bir krize, gerileme dönemine girdiğini görüyoruz. SD, bu gerilemeyi, Tony Blair döneminde, neoliberal küreselleşmeyi, serbest piyasa ilkesini benimseyerek, emekçi sınıflarla temsil ilişkisini kopararak, “orta sınıfa” yönelerek bir süre için durdurabildi. Mali krizle birlikte, sosyal demokrasinin krizi yeniden başladı. Şimdi, orta sınıflar hızla yoksullaşır, en gerici refleksleri öne çıkarken sosyal demokrasinin kimi temsil ederek hangi uzlaşmanın aracı olacağı belli değil.

Ancak, CHP liderliği, yeni durumun bu özelliklerinin (sınırlarının, olasılıklarının) farkında görünmüyor. Hareket, örgüt ve söylem inşa etmek yerine, sermayeden, yerli, yabancı medyadan onay almak için, “serbest piyasa” diyor, Amerikan sağını anımsatan “tek oranlı gelir vergisi” fikriyle oynuyor. CHP, AKP’nin söyleminin alanına girerek, kendi görüntüsünü bulanıklaştırıyor. Böylece CHP bırakın emekçi kesimleri, sermayeye bile bir ekonomik, sosyal program öneremiyor...

Bu yüzden “CHP nedir?” sorusu hâlâ cevabını arıyor!

Thursday, October 14, 2010

Çin ve küresel “dengesizlikler”

Hafta sonunda yapılan IMF - World Bank toplantısında, küresel dengesizliklerin giderilmesi için uluslararası işbirliğinin önemi vurgulandı. IMF Başkanı Strauss Kahn, işbirliği gerçekleştirilemezse, ulusal ve uluslararası alanlarda siyasi istikrarsızlıkların kaçınılmaz olacağını savundu.

"Dengesizlikler”… Ama kimin için?"

ABD’de yönetimi, IMF ve Dünya Bankası, ekonomik toparlanmanın geleceği açısından uluslararası dengesizliklerin (ABD ticaret açığı –Çin’in döviz rezervleri) giderilmesini, Çin’in Yuan’ı yüzde 40-50 oranında revalüe etmesini istiyorlar. Çin’in tavrıysa ilk anda izleyicileri şaşırtıyor: Nasıl olur da dünyanın ikinci büyük ekonomisi, dengesizliklerin giderilmesi için kendisine düşeni yapmaz?

Pazartesi yazımı “Ya Çin bu dengesizlikleri azaltmak istemiyorsa?” sorusuyla bitirmiştim. Pazartesi günü Financial Times’da Güney Afrika maliye bakanı Prasad Cornell’in “Çin’i dinlediğinizde yaşanmakta olanların bir yorumuyla, ABD’yi dinlediğinizde bir başka yorumla karşılaşıyorsunuz” diyordu.

ABD’ye göre, Çin, yatırıma, ihracata öncelik veren dengesiz bir büyüme modelinde ısrar ediyor. Halbuki parasının değerlenmesine izin verse, iç tüketimini güçlendirmeye odaklansa çok daha dengeli bir yapı oluşturabilir. Böylece hem, Çin halkının refahı artar, hem de ABD, Çin’deki talepten yararlanma, dış ticaret açığını azaltma olanağı bulur, dünya ekonomisindeki dengesizlikler ortadan kalkar.

Ancak bu senaryo, Çin açısından hem ihracat sektörünün, hem de dünya ekonomisinde doğal kaynaklara, kıymetli minerallere, enerji mallarına ulaşmasına, arzu ettiği yabancı şirketleri satın almasına, hükümetleri ucuz-kredi yoluyla kendine bağlamasına olanak sağlayan rezervlerinin imha edilmesi anlamına geliyor.

Bu sırada Çin’in halkının refahı belki bir süre için yükselecek ama aynı dönemde ülkeye dolan mali sermaye bu refahın zeminini çürüterek, Çin’i gelişmekte olan ülkelerin düzenli olarak yaşadığı mali krizlerin döngüsüne itecek.

Dengesizlik Çin’e yarıyor

Carnegie Endowment for Peace’in üst düzey görevlisi, Dünya Bankası, Çin Masası eski direktörü Yukon Huang’a göre, “Dengesiz büyüme Çin için çok yararlı” olmuş. Huang “hızlı ekonomik büyümenin (sermaye birikiminin-EY) motoru, tüketim, yatırım ve ihracattır. Hiç bir ülke ekonomik büyümeyi salt tüketime dayalı bir yaklaşımla uzun süre sürdüremez” diyor, “genel kanının aksine geçtiğimiz 10 yıl boyunca ekonomik büyümenin yalnızca yüzde 10-15’inin ihracattan kaynaklandığına” işaret ediyor. Huang’a göre, “Çin gibi bir ülke 20 yıllık yüksek ekonomik büyümeyi, yüksek bir yatırım hızı olmadan sürdürmezdi”. Çin’de yatırımların banka sistemi ve oto-finansman yoluyla gerçekleştirildiğini, mali bir krizde durumunda, zararları devletin emmesi halinde bunun kısmen bütçe açığı anlamına geleceğini savunan Huang, Çin’in (borç/GSMH) oranı çok düşük, döviz rezervleri çok güçlü olduğu için bir finansman sorunuyla karşılaşmayacağını düşünüyor. Huang, aslında tüketimin de yılda ortalama yüzde 8-10 oranında büyümekte olduğuna dikkat çekiyor. Özetle Çin’in ekonomik modelini değiştirmek için şimdilik bir nedeni yok.

Peki, ABD’nin döviz savaşları tehdidiyle Çin’i zorlama şansı var mı? Bence, dört nedenle yok. (1) Döviz savaşları, doların zayıflaması anlamına gelecek. Pekin’li ekonomist Dee Woo’nun işaret ettiği gibi, ABD ile Yunanistan’ın mali krizi arasındaki tek fark, doların uluslararası statüsü. Doların zayıflamaya devam etmesi bu statüyü sarsıyor. (2) Doların zayıflaması, ABD işçi sınıfının refah düzeyinin korunmasına olanak sağlayan, Çin kaynaklı ucuz malların fiyatını yükseltecek, işçi sınıfının gerçek gelirlerini düşürecek. Bu toplumsal çelişkilerin derinleşerek siyasi istikrarı tehdit etmesi anlamına geliyor (Wall Street Journal, 08/10). Ayrıca bu malları Çin’den ithal eden, Wall- Mart, Home Depot, Best Buy gibi dev şirketlerin, sermayelerinin, yarattıkları istihdamın çapından dolayı ABD siyasetinde büyük ağırlıkları var ve bunlar bir döviz savaşına karşılar. (3) David Pilling’in Financial Times’da gösterdiği gibi, Çin’in ucuz iş gücü nüfusu ve iç pazarının potansiyelleri çok büyük. Bu hem ona çok güçlü bir üretim, rekabet kapasitesi, hem de dünyanın geri kalanına, Çin’in koşullarını kabul ettikleri oranda, Pazar, finansman olanaklar sunuyor. (4) Bu yüzden ABD, Çin’le iş yapan ülkeleri, Avrupa Birliği ve Brezilya dahil, Çin’e karşı kendi etrafında toplayamıyor…

Özetle, “dengesizlikler”, ABD hegemonyası altında şekillenmiş dünya ekonomisine ait ve Çin’in yükselişiyle de ilişkili. “Dengesizliklerin” giderilmesi, bu hegemonyanın restorasyonuna açılıyor, Çin’in ise bu dengesizliklerde kendi yükselişine hizmet eden dinamikler görüyor.

Thursday, October 07, 2010

“Kusursuz Fırtına”nın öncü rüzgarları mı?

Mali krizle birlikte güçlenen kimi eğilimlerin toplumsal açından “kusursuz fırtına” kavramını düşündürecek biçimde su yüzüne çıkmaya başladıkları görülüyor. Örmeğin Pazartesi yazımda değindiğim gibi emperyalist eğilimler ve hegemonya rekabeti sertleşiyor. Büyük işçi eylemleri tüm Avrupa’yı sarsıyor. Üçüncü olarak Avrupa siyasi coğrafyasında bir yabancı (özellikle Müslüman) düşmanlığı artık iyi belirginleşiyor.

Bu mali krizle birlikte güçlenen bu eğilimlerin arasında, henüz birbirini besleyen bir döngü oluşmadı, ama böyle bir döngünün oluşarak adeta bir “kusursuz fırtına”ya yol açma olasılığı artıyor.

Kapitalizmin üçlü süreci…

Gerçekten de çok sert ekonomik, kültürel ve siyasi, çalkantılara gebe bir döneme giriyoruz. Kriz 1980’lerden bu yana geçerli, bir ölçüde sorunları ötelemeyi başaran, kriz yönetim modeli, neo-liberal küreselleşmenin (finansallaşma) tüm enerjisinin tükendiğini gösteriyor. Artık sermayenin önünde, üçlü bir süreç var:

Birincisi, karların restorasyonu açısından, üretkenliğin artırılmasından, emek maliyetlerini düşürülmesinden başka seçenek kalmadı. Emek disiplininin arttırılması, ücretlerin düşürülmesi gerekiyor.

İkincisi, ulus devletin, temsil ettiği sermaye gruplarının (ekonominin) hammadde ve enerji tedarikinin güven altına alması, talep yetersizliği, sermaye fazlası sorunlarını hafifletmek için yeni piyasaların bulunması (“açılması”) gerekiyor. Hammadde ve enerji kaynaklarının denetiminden elde edilen rantların, bu denetimin getireceği siyasi jeopolitik avantajların önemli adeta geometrik bir hızla artıyor. Kant’çı küresel yönetişim fantezileri, yerini Hobbes’çi “itin iti yediği” bir dünyaya bırakmaya başlıyor.

Üçüncüsü, hem emekçi sınıfların mücadele kapasitesini sabote edecek, borç balonu sönerken krizin yükünün halkın sırtına yıkılmasına itiraz edebilecek sesleri, özellikle komünistleri susturacak, hem de enerji ve Pazar rekabetinde, gündeme gelecek çatışmalarda kullanılacak bireyleri üretecek bir ideolojik-kültürel ortamın oluşması gerekiyor.

Ya da “Geleceğe dönüş”

Avrupa Birliği ülkelerinde, hükümetlerin bitici süreç bağlamında gündeme getidiği “kemer sıkma” önlemlerini protesto etmek için geçen hafta, tüm Avrupa çapında 13 başkente, gerçekleşen görkemli protesto eylemler işçi sınıfının sessiz kalmayacağı gösteriyor. İspanya’daki genel greve10 milyon işçi katıldı, Fransa’da yaklaşık 18 kentte toplam bir milyon kişinin katıldığı eylemler gerçekleşti. Almanya’dan, Polonya’dan gelen tersane işçilerin de katılımıyla Brüksel’de yaklaşık100,000 kişilik bir eylem yapıldı. Yunanistan’da doktorlar, Slovenya’da kamu işçileri greve cıktı. Pazartesi günü de Londra’da metro istasyonları görevlilerinin grevi vardı.

Ancak bu krizde de yoksulluk derinleşir, sınıf mücadelesi sertleşirken aşağı orta sınıfların (küçük burjuvazi) korkuları, kendilerine günah keçisi arama refleksleri güçleniyor. Irkçı, yabancı düşmanı sağ popülist partiler, gruplar, entelektüeller, sosyal demokratların kimi, işsizlikle, emeklilerle ilgili politikalarını de benimseyerek (Spiegel online, 28/09), Hollanda’da, Danimarka’da, İsveç’te, İtalya’da, Fransa’da, Polonya’da bu reflekslere cevap veriyor, hızla büyümeye, ülkelerin siyasi iklimini etkilemeye başlıyorlar. Bu süreçte merkez sağ partiler de konumlarını koruyabilmek için daha da sağa kaymaya başlıyorlar. Fransa’da Sarkozy göçmen işçi düşmanlığını, Roman’ların sınır dışı edilmesine kadar vardırıyor; İsviçre’de minareler, Belçika’da Çarşaf yasaklanıyor. Almanya da saygın bir banka müdürü Thilo Sarazzin, Türklerin ekonomi üzerinde yük oluşturduğunu ileri sürüyor.

Bir önceki büyük kriz de Yahudileri üzerinde odaklanan günah keçisi arama çabaları, şimdi göçmen işçileri, özellikle Müslümanları hedef alıyor. Bu sırada, sosyal demokrat partilerin, her hangi bir reform önerisi üretemez hale geldiği, sağa giden trene atlayarak, çöplükten enerji elde etmeye çalıştıkları görülüyor.

Mali sermayenin sağda Wolf, solda Krugman gibi etkili entelektüellerinin, Pazartesi yazımda aktardığım, emperyalist politikalara açılan önerileri, bu resmi tamamlıyor. Merkez ülkelerin basınının da uluslararası alanda kendine günah keçisi olarak Çin’i seçerek, bu zeminde bir hegemonya söylemi oluşturmaya çabaladığı görülüyor.

Özetle, sınıf mücadeleleri keskinleşirken, çalışanları yerli ve göçmen olarak bölen, küçük burjuvazinin korkularından enerji alan faşit ideoloji, siyasi akımlar güçleniyor. Afganistan, Ortadoğu ve Afrika’da yaşanan kaynak savaşlarının formatına kolaylıkla uyabilecek bir kültürel iklim ile emperyalist savaşlara yatkın, bireylerin üretimi, kültür endüstrisinin de yardımıyla hızlanıyor. Böylece geçmişteki bir karanlığı anımsatan bir geleceğe açılma potansiyelleri çok yüksek bir “kusursuz fırtına” ortamı oluşuyor.

Thursday, September 30, 2010

‘İleri’ Demokrasi

Referandumdan sonra yeni bir kavram türedi: “İleri demokrasi”. Başbakan’ın medya ile yaptığı toplantıdaki konuşmasında da rastladığım bu kavramdaki “ileri” sözcüğü, demokrasinin temel özelliklerinde, referandumdan önceki duruma göre, bir “ilerlemeye” işaret ediyor. Ama hangi yönde?

Garip sorular…

“Demokrasi” iki anlamı birden içerir. Birincisinde, demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi, ikincisinde bir devlet biçimi anlamına geliyor. Birinci anlam, halkın kendi kendini yönetme kapasitelerinin giderek gelişebileceğine işaret ediyor. İkinci anlamıyla demokrasi karşımıza, halktan ayrı, bir kurum olarak devletin özgün yapısının ve egemenliğin uygulanmasının bir biçimi olarak çıkıyor.

Halkın kendi kendini yönetme kapasitesinin gelişme süreci, bir aşamada, halkın bizzat devlet olması, devletin de halktan ayrı bir kurum olarak ortadan kalkmasına ulaşacaktır. Bu saptama bizi şu garip soruya götürüyor. Başbakan’ın, AKP hükümetinin “devletin ortadan kalktığı” bir noktaya doğru ilerlemeye çalıştığı söylenebilir mi?

Egemenlik birileri tarafından (kurumsal olarak devlet ve onun yönetimindekiler) bir başkaları üzerinde uygulanan bir şey olduğuna göre, bu kez başka garip bir soruyla karşılaşıyoruz: “Bu egemenlik kime ait?” Klasik bir ifadeyle “bu egemenlik kimin için demokrasi, kimin için (egemenlik -baskı- altında olma durumundan dolayı) diktatörlük anlamına geliyor?”

Siyasetin alanı ve sınırları

Anlaşılan “ileri demokrasiyi” konuşurken birinci anlamı dışarıda bırakmak gerekiyor. İkinci anlam da bizi, “egemen olanlarla”, “egemenlik altında olanlar” arasındaki ilişkinin yönetimine, siyaset alanının sınırlarına getiriyor. Bu “ileri” demokrasi, bu sınırların yeniden çizilmesiyle, kapsamının genişlemesiyle ilgili olsa gerek.

Aristotales, insanların konuşabildikleri için adalet ve adaletsizlik konularını gündeme getirebildiğini söylüyordu. Hayvanlar ise yalnızca acı ve haz belirten sesler çıkarabiliyorlar. Platon, üreticilerin (çalışanların) kendi yaptıkları işten başka bir işe burunlarını sokmamalarına büyük önem veriyordu. Çünkü onların yaptıkları işlerden başka şey yapmaya zamanları yoktur. Sanat da, sanatçı kendi kimliğinden bir başka kimlikleri canlandırabilme özelliğinden (tiyatro) dolayı site yaşamı açısından zararlı bir etkinliktir.

Jacques Ranciere, Platon ve Aristotales’in bu saptamalarından da yararlanarak, siyasetin, toplumda,sesleri anlam kazanamayanların, adalet üzerine konuşma hakkı talep etmeye, üreticilerin üretimden başka şeyler için zaman yaratmaya, başka mekânları edinmeye başladığı, sanatçının, başka kimlikleri canlandırma hakkını kullanmaya başladığı noktada gündeme geldiğine işaret ediyor.

‘İleriye’ ama nereye?

Öyleyse “ileri” demokrasinin, “ileri” sayılabilmesi için, söylenebilir, görünebilir, duyumsanabilirolanın, zamanın, mekânın paylaşımının sınırlarını genişletmesi gerekmez mi?

Acaba, adalet ve adaletsizlik üzerine söz söyleme hakkına sahip olanlarda toplumun tümüne oranla bir artış gözleyebiliyor muyuz? İkincisi çalışanların, çalışma dışında yeni zaman ve mekân edinmelerine yönelik herhangi bir gelişme var mı; refah düzeylerinin, örgütlenme ve konuşma haklarını kullanmalarının sınırları genişledi mi? Bu soruya Kürtlerin adalet ile ilgili konularda daha çok “konuşma” (temsil edilmeye, anadile vb… ilişkin) taleplerini de ekleyebiliriz. Çalışanlarla ve Kürtlerle ilgili soruya, referandum öncesi ve sonrası gelişmelere bakınca, olumlu cevaplar vermek zor.

Birinci soruya cevap vermeye başladığımızdaysa ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Başkentte çiftlerin davranışlarına yönelik yeni “ahlak polisi” etkinlikleri, Tophane’de galerilere saldırı olayı, Ankara’ya yürüyen TAYAD’lı ailelere yönelik saldırılar, AKP’nin dünya görüşüne yakın kesimlerin, seslerini yükseltme, kendi adalet anlayışlarını dayatma haklarını daha da genişlemekte olduğunu düşündürüyor. Daha önce, Çevre Bakanı’nın Allianoi bağlamında Tarkan’a, “burnunu sokmasın”tepkisi de akla Platon’u getiriyor.

Başbakan’ın medya ile yaptığı toplantıdaki konuşmasında, yalnızca yapıcı eleştirileri kabul edeceğini, kendisine karşı bir medya istemediğini, açıkça belli eden uyarılarını da göz önüne aldığımda, bu“ileri” demokrasinin yönünü kavramaya başladığımı düşünüyorum:

“İleri” demokrasinin, “demokrasinin” sınırlarını, siyasal İslamın konuşma, yeni mekânları denetleme, kendi estetiğini dayatma olanaklarını geliştiren, toplumun diğer kesimlerinin haklarını, özellikle liberal entelijansiyanın gözbebeği yaşam tarzının mekânlarını daraltan yönde gerçekleştiğini görüyoruz.

Tophane olayının (gelin, kendiliğinden olduğunu varsayalım) bir boyutunun “halkın mekânlarının kaybolmasına tepki göstermesiyle” ilgili olduğu yadsınamaz. Ama bu tepkinin hangi söylemin hegemonyası altında, nasıl dışa vurulduğunu da unutmamak gerekir.

Tophane olayının bir diğer boyutu da “liberal entelijansiyanın yavaş intiharı” ile ilgilidir. Dün, devletin halkına bakma yükümlülüklerinden sıyrılmasını, liberal ekonominin, siyasal İslamın “pasif devrim”sürecini demokrasinin gereği olarak destekleyenler, bugün boşalan yere giren siyasal İslamın getirdiği yaşam tarzının sonuçlarıyla karşılaşıyor.

Friday, September 24, 2010

Referandum Sonrası ‘Evet’çi ‘Entelektüeller’in Dramı

Referandumdan “evet” çıkartmak için büyük çaba gösteren liberal, sol liberal yazarların sinirleri yatışmıyor. Birileri onlara, referandumun bittiğini, isteklerinin yerine geldiğini söylese iyi olur. Artık sakinleşebilirler.

Bu tiplerin görevi, ülkede sol olarak bilinen kesimi özellikle sosyalistleri referandumda AKP’nin peşine takmaktı. Bu görevi başaramadılar, AKP’nin demokratikleştirici bir güç olduğuna sosyalistleri inandıramadılar Kürt hareketini boykot kararından vazgeçiremediler. Ama bu görevlerini yerine getirmek için başvurdukları savları, sonuç vermemesine karşın ısrarla, “hayır” cephesinin morali bozuk, travma yaşıyor gibi fantezilerle birlikte tekrarlıyorlar. Realiteden gittikçe uzaklaşan histerilibir ruh hali var karşımızda. Büyük olasılıkla “bu işi beceremedik, peki şimdi bize ne olacak” korkusu enerji veriyor bu hırçın ruh haline.

Evet, peki şimdi bunlara ne olacak? Önlerinde tek seçenek var; girdikleri yolda ilerleyerek AKP ile sol arasında bir yerde duruyor taklidi yapmaktan vazgeçip açık seçik AKP propagandisti, demagoglar olmaya yönelmek… Bu yolculuğun ilk örneklerini de görmeye başladık sanıyorum.

Halka güveneceksin kardeşim!

Evet konusunda ikna edicisi tüm savlar tükendikten sonra sıra popülist demagogların en çok başvurduğu, ucuz ve gerici bir sava gelmiş anlaşılan.

Bir yazar adeta bir ültimatom verir gibi açıklıyor, “İşçiler, köylüler, çalışanlar, alt sınıflar; büyük çoğunluğuyla 1982 Anayasası’nın demokratik yönde değiştirilmesi yönünde oy kullandılar. Bu solcular açısından umarım bir anlam ifade eder… Halkın sağduyusuna bir kez daha tanık olarak, geleceğe daha olumlu bakabileceğimiz bir döneme girdiğimize inanıyorum. Uzun sözün kısası: Halka güveneceksin kardeşim!”

Kısacası, eğer halka evet demiyorsan “halk düşmanı” sayılabilirsin!

Aktardığım satırlar, solcu bir geçmişe sahip, hâlâ sosyalist olduğunu iddia eden bir yazara aittir. Yazarın yaşamına bakınca, kolaylıkla, “bu saçmalıkları savunamayacak kadar mürekkep yalamış olması gerekmez mi” diye düşünebiliriz. Peki ama neden şimdi ayan beyan yanlış ve gerici olduğunu bilmesi gereken bahaneleri bize satmaya çalışıyor?

Aynı düzeye inerek şöyle cevap verebileceğimizin bile farkında değil. “Biz de halka güveniyoruz, ama evet diyenlerine değil. Geride kalan yüzde 42’sinin sağduyusuna… Ne yani bunların sağduyusu, AKP seçmeninin sağduyusundan daha mı az değerli?

Neyse biz daha ilginç ve yararlı sorularla devam edelim. Örneğin, AKP yanlısı seçmeni iradesini halkın tümünün iradesinin yerine ikame etmek olanaklı mı? Halkın iradesi denen şey gerçekten halkı oluşturan çokluğun iradesi sayılabilir mi? Halk diye homojen bir şey var mı? Her sosyalist halkın “bir çuval patates” olmadığını bilmez mi?

Halk denen şey aslında bir sınıflar karmaşıklığı değil mi? Sınıflar karmaşıklığı her zaman belli hegemonya ilişkileri içinde hareket etmez mi? Bu hegemonya ilişkilerini destekleyen hâkim fikirler, toplumsal yapının dağılmaya başladığı, çok özel kopuş, altüst oluş anları dışında hâkim sınıfların fikirleri değil mi?

Bunun böyle olması için çok geniş, yaşamın hemen her anına nüfuz eden bir medya, ideolojik aygıtlar ağı yok mu? Medyanın, toplantı salonlarının vb. yüzde 99.99 egemen fikirleri üretenlerin mülkiyetinde değil mi? Bu güç ilişkileri bu referandum sürecinde bir kez daha açığa çıkmadı mı?

Diğer bir deyişle, “sağduyu”, gerçekte, “yapıyı” koruyan sağ bir duyu değil mi?

Halka güveneceksin kardeşim” demek, bu sağduyunun “doğru olanı” temsil ettiğini kabul edeceksin demek değil mi? Felsefe, ekonomi politik, sosyoloji, antropoloji, siyaset bilimleri, psikanaliz vb. teorik alanları terk edeceksin, çoğunluğun sağduyusunu, doğrunun (örneğin evrim teorisini değil de yaradılış teorisinin) tek ölçüt olarak kabul edeceksin demek değil mi?

Diğer bir deyişle eleştirel düşünceyi gömeceksin, teoriden vazgeçip, egemen güçlerin saptadığı doğrularla, yani kanaatlerle yaşamayı kabul edeceksin, “yapıya”, tümüyle teslim olacaksın...

Artık kızmak bile olanaklı değil bu insanlara. Teslimiyetin boyutları karşısında, hüzünlü bir iç çekişten başka bir şey kalmıyor geride…


Wednesday, September 08, 2010

İnternet ve Devlet

Geçen hafta The Economist’te yayımlanan“sanal karşıdevrim” başlıklı denemeyi görünce, internet ve siyaset üzerine yazmayalı on yıldan fazla olduğunu anımsadım. Yazmaya da gerek yoktu aslında… The Economist’in, bugün“karşıdevrim” olarak gördüklerinin hepsinin gerçekleşmesi kapitalizmin doğası gereği kaçınılmazdı. Tüm bunlara karşın The Economist’in denemesinde öne çıkarılan bir saptama, bu konuya bir kez daha bakmayı ilginç kılabilir diye düşünüyorum.

İnternetin ikinci dönemi

The Economist’e göre, “küresel birleştirici bir ağ (Network) olarak ortaya çıktıktan 15 yıl sonra, internet ikinci dönemine girmiş görünüyor: İnternet Balkanlaşmaya doğru gidiyor gibi görünüyor; birbirinden ayrı fakat birbiriyle ilişkili üç güç tarafından parçalanmaya doğru çekiliyor.” Bunlar,hükümetler, bilişim teknolojisi (IT) alanında etkin büyük şirketler ve ağların sahipleri.

Devletler, internet üzerinde, gittikçe artan oranda egemenliklerini kuruyorlar. Diğer bir deyişle “citizen”in (vatandaş) yerini almaya başlayacağı iddia edilen “netizen”e, (ulus devlet sınırları ve denetimi ötesinde internette yaşadığı varsayılan bireyler) sınıflı toplumda, kapitalizmde yaşadığı, devletin disiplin, ceza ve denetim alanının dışına çıkmanın öyle kolay olmadığı anımsatılıyor. Dahası internet artık, disiplin, ceza, denetim aracı olarak çalışmaya başlamıştır. Google’un, Skype’in, Facebook’un, Black Berry’in başına gelen ve gelmekte olanları, devletlerin bireyin yaşamına ait bilgileri nasıl merkezileştirdiğini düşünmek yeter… Dünya ekonomisinin, alt birimlerini sermaye adına yöneten devlet,“kimse benim denetimimin dışında kalmayacak” diyor ve coğrafyanın mantığını dayatıyor.

Büyük IT şirketleri, kendi dijital alanlarını kuruyorlar. Diğer bir deyişle, sermaye ve dev şirketler, 19. yüzyılın sonunda yeni coğrafyaları nasıl sömürgeleştirdilerse, bugün de büyük IT şirketleri, ağlardan oluşan sanal coğrafyayı (“cyber space”) sömürgeleştiriyorlar. İnternetin fiziki altyapısının, fiber optik ağların belli bölümlerinin mülkiyetine sahip şirketler, bu alanları sermayenin gereksinimlerine ve güç ilişkilerine göre, hızlı ve yavaş yollar yaratarak, öncelik protokolleri uygulayarak en verimli, kârlı biçimde kullanmak istiyorlar.

Bunların böyle olacağı 1990’ların ortasından bu yana zaten belliydi. Ama yine de The Economist’in ağzından, çok ilginç, bir o kadar da “kitaba uygun” gelişmeyi not etmek istiyorum. The Economist, devlet, şirket ve mülkiyet etkisinin internetin verimliliğini, yaratıcılığını yok etmeye, giderek yıkımını hazırlamaya başladığından yakınıyor. Bunu kendi dilimize çevirirsek, kapitalizm, bir potansiyel özgürlük aracını daha, kendi siyasi ekonomik dinamiklerine tabi kıldıkça, bu araç da sermayenin yıkan, parçalayan süreçlerini aynen yansıtıyor.

Fantezi ve gerçek

İnternet 1990’ların ortasında birden bire icat edilmedi. İnternet The Economist’in de anımsattığı gibi, yıllardır, bir akademik ve savunma haberleşme ağı olarak kendi kendine organik bir biçimde gelişiyordu. Bu nedenle 1990’ların ortasında geniş kullanım açıldığında birden bire patlama yapınca herkesin gözünü kamaştırdı. Ulusal sınırları yıkıyor, denetlenemez bir özgürlük alanı doğuyor, çelişkisiz kapitalizme geçiyoruz gibisinden fanteziler her yeri kapladı. Aynı anda bilgisayarlar hızla gelişiyordu… Bir-iki yıl içinde, 1990’ların sonunda dot.com bubble denen internet piyasalarında çalışan şirketlere yatırılan paralar üzerinde oluşan borsa köpüğü başladı.

Bir adım geri çekilip bakarsak, yükselen piyasalar, 1997-89 Asya krizi ve sermayenin merkeze dönme eğilimi, finansallaşmanın hızlanması, bu hızlanmayı, besleyen bilgi işlem haberleşme teknolojilerinde, devreye giren yenilikler, bu yenilikleri düşünsel ve mali olarak besleyen finansallaşma… Derken, hızla büyüyen borsa köpükleri, teknoloji, telekomünikasyon sektöründe çığ gibi büyüyen yatırımlar ve kapasite fazlası…

2000’lerin başında borsa köpükleri patlar, depresyon iklimine girilir, bu büyük bir mali genişlemeyle ertelenir ve… 2007-08 borç köpüğünün delinmesiyle mali kriz… Mali krizle birlikte, dün geri çevrilemez denen küreselleşmenin (finansallaşmanın, küresel serbest piyasanın) geleceği konuşulmaya başlanır, “devlet ekonomiye geri döner” vb…İnternetin ikinci dönemi işte bu yeni iklimi yansıtıyor. Sermayenin kâr, devletin disiplin, denetim makinesi, birlikte interneti yeniden, mali krizin dinamiklerine göre şekillendiriyorlar. Siyaset ve ekonomik çıkar gerektirirse, var olan parçalanır, birçok bölgesel internet yaratılabilir.

Diğer bir deyişle sermayenin dünyasında yeni bir şey yok. Platon’un metaforunu ödünç alırsak, mağaranın duvarındaki gölgelerin şekilleri yine değişiyor, ama dışarıdaki, bu gölgeleri yaratan şey (reel), sermaye ilişkisi, değişmeden varlığını sürdürüyor…

Wednesday, August 25, 2010

Liberalizmin Son Sığınağı, Çakma ‘Marksizm’ (II)

Geçen hafta, ‘Zaman’ yazarlarından Ömer Taşpınar’ın, bir yazısını (Türkiye’nin Marksist Analizi-I ) değerlendirirken ikinci kısmını beklemeye gerek duymadan iki saptama yapmıştım:

“Tüm savları iflas eden liberal ‘düşünür’ son bir çabayla, ekonomik determinizme dayalı bir ‘apologia’ya (savunmaya) sarılmayı deniyor. Aklınca kapitalizmi… eleştirenleri, kendi silahlarıyla vuracaktır. Bunlar arasında anlamadığı bir konuda konuşmakta olduğunu bir süre başarıyla saklayabilenlere rastlanabiliyor… Taşpınar bunlardan biri değil.”

Birinci bölüm “yazının ikinci bölümünün, AKP iktidarını, Türkiye’de siyasal İslamın yükselişini doğallaştıran, Marksistlere de ‘ilerleme’, ekonomik belirleyicilik adına kabul ettirmeyi amaçlayan bir ‘apologia’ olacağı izlenimi yaratıyor”.

Cehalet devam ediyor
Birinci yazısında Taşpınar’ın “üretim tarzı” kavramını duymuş ama anlamaya zahmet etmeden kullanmaya başlamış olduğu anlaşılıyordu. İkinci yazıda, bu cehalet kendini çok daha açık bir biçimde gösteriyor. Taşpınar’a göre Özal, Türkiye’nin, kapitalist potansiyellerini serbest bırakarak, “ekonomik sistemini” değiştirmiş. Böylece devletçi korumacı “yarı-kapitalizm” (!) sona ermiş. Taşpınar klasik neoliberal uygulamaları saydıktan sonra “Bütün bu etkenler yeni bir üretim tarzının ortaya çıkmasına yol açtı” diyor.

Taşpınar’ın bu saptamalarından ne öğreniyoruz: (1) Özal Türkiye’de burjuva demokratik devrimini tamamlayan adamdır - 12 Eylül darbesi de böylece yeni, hatta ilerici devrimci bir anlam kazanmış oluyor. (2) Özal’dan sonra Türkiye’de artık yeni bir üretim tarzı vardır. Burada, eğer üretim tarzı Marksist terminolojiye göre kullanılıyorsa, bizim de “Özal’dan önce Türkiye’de kapitalizm yoktu!” sonucuna ulaşmamız gerekir.

Hadi gelin Taşpınar’a, bu saçmalık çukurundan çıkması için bir ip atalım. Acaba, Taşpınar, “Türkiye’de, Özal’dan önce kapitalizm egemen üretim tarzı değildi; Özal’dan sonra egemen hale geldi” mi demek istiyor? Ama bu Marksist bir ip olacağından, tutunsa bile çıktığı yerde Taşpınar, kendini, kapitalizmi, tek bir piyasa (serbest piyasa) modeline indirgemiş olmanın gülünçlüğüyle karşı karşıya bulacaktır: 1930’larda ABD’deki, 1960’larda Almanya’da, İngiltere’deki üretim tarzı kapitalist değil miydi? “Hiç olmazsa git Polanyi oku” diyeceğim ama…

“Git Hegel oku” da dememiz gerekiyor, “Hegelci ilkeye göre her tez kendi antitezine dönüşür” saptamasını okuyunca. Çünkü Hegel’de (çok kaba bir betimlemeyle) tez ve antitez birlikte bulunur, buradaki diyalektik ilişkiden bir sentez ortaya çıkar. Tez ve antitez, zıtların birliği ilkesine aittir; bir tarafı olmadan öbürü var olamayan bir birlikteliğe işaret eder. Örneğin, kapitalist (burjuva-sermaye) işçiye (proletarya-emek) dönüşmez. İkisinin, çelişikli birliği (varlığı), her ikisini birden, aynı anda tanımlar.

Kafa karışıklığı da
Özal’a dönersek, Özal’ın, bu yeni kapitalist dönüşümleriyle, yeni bir kapitalist sınıf doğmuş: Anadolu Burjuvazisi. Weberci kültürel deterministler, İslamcı bir karşı devrim korkusuyla titrerken, Marksist ekonomik deterministler AKP’nin arkasında kapitalist demokratik statükodan yana olan bu yeni bir burjuvaziyi görüyorlarmış.

Peki, bu saptamalardan ne anlıyoruz: “Yeni üretim tarzının” doğuşunu gerçekleştiren “büyük dönüşüm”ün arkasında, ekonomik dinamikler, sınıf mücadeleleri filan yok. Aksine Özal’ın, bir siyasetçinin (bir darbe sayesinde), uygulamaya koyduğu yasalar/reformlar var. ‘Yeni üretim tarzının’ arkasında tek bir adam ve onun tasarımları (yasalar ve reformlar tasarlandıkları noktada, kültürel alana aittirler - Taşpınar’ın ikilemine göre) var. Çünkü Taşpınar, bunları hangi sınıf mücadelesinin gündeme getirdiğini bize söylemiyor.

Diğer bir deyişle, Taşpınar, kendi, kurduğu ikilemde, “Kemalistlerle”, Özal’ı aynı yere (kültürel devrimciler kategorisine) koymuş oluyor. Dahası, Taşpınar’a göre bugün Özal reformlarına sahip çıkan sınıf, bizzat Özal reformları (kültür) tarafından yaratılmış bir sınıftır. Olabilir, bunu (yeni bir sermaye birikim -üretim değil!!!!- tarzının, ek olarak yeni sınıflar da yaratmasını) kabul etmek zor değil. Ama bu sınıfın burjuva devriminin temsilcisi olduğunu ima etmek, önce devrimin (Özal eliyle) geldiğini, ilgili sınıfın, hatta ilgili ‘üretim tarzının’ bu devrimi arkadan izlediğini söylemek olmuyor mu?..

Neyse kafanız karıştıysa fazla takılmayın. Çünkü, Taşpınar’ın yazısı, AKP iktidarını, Türkiye’de siyasal İslamın yükselişini doğallaştıran, Marksistlere de “ilerleme”, ekonomik belirleyicilik adına kabul ettirmeyi amaçlayan, üstelik de çok amatör, bir ‘apologia’ dan başa bir şey değil. Tek ilginç yanı, liberalizmin özgüvenini, bir “çakma Marksizm”e sığınacak kadar yitirdiğini sergilemesi.

Ha bir şeyi daha sergiliyor: “İmparatorluğun” en mutena düşünce kuruluşlarındaki, harp akademilerindeki, entelektüel düzeyi…

Thursday, August 19, 2010

Liberalizmin Son Sığınağı, Çakma ‘Marksizm’

‘Zaman’ yazarlarından Ömer Taşpınar, Türkiye’nin Marksist Analizi-I başlıklı bir yazıya başlamış. Siyasal İslamla neo-liberalizmin ortak propaganda aracının aniden Marksizme ilgi göstermesine şaşırmadım.

Sosyalistlerin, “hayır” kampanyası etrafında güçlerini birleştirmeye başlaması belli ki kimi çevrelerde kaygı yaratıyor; çakma Marksist savlarla solu etkileme aymazlığına yol açıyor. Tüm savları iflas eden liberal “düşünür” son bir çabayla, ekonomik determinizme dayalı bir “apologia”ya (savunmaya) sarılmayı deniyor. Aklınca kapitalizmi, andaki yapısını eleştirenleri, kendi silahlarıyla vuracaktır. Bunlar arasında anlamadığı bir konuda konuşmakta olduğunu bir süre başarıyla saklayabilenlere de rastlanabiliyor.

Kendin pişir kendin ye...

Karşımıza, kültürel determinizm- ekonomik determinizm ikilemiyle çıkan Taşpınar bunlardan biri değil. Marksizm açısından, kültür ve ekonomi ikilemine ilişkin tartışmanın, hangisinin hangisini belirleyeceğine değil, birini ötekine indirgemenin sorunlarına ilişkin olduğunu belli ki bilmeyen Taşpınar, projesini daha baştan boşlukta inşa etmeye başlamış oluyor.

Taşpınar’ın yazısında bir hamlede “ekonomik determinizm” kavramından “üretim tarzı” kavramına sıçraması, ekonomiyle “üretim tarzını” adeta birbirinin yerine kullanmaya kalkması da bu kavramları anlamadığını, ya da aralarındaki farkları bilerek yadsımayı seçtiğini düşündürüyor.

“Yaradılış” mitini bir kenara bırakırsak, insan, biyolojik varlığından fazla bir şey olarak tanımlanabildiği noktada, sembol (el, yüz hareketleriyle, sesle) üreten, kullanan, toplumsal bir varlık olarak karşımıza çıkıyor. Üretim (gereksinimlerini ve türünü) yapıyorsa, hem nesne hem de simge üretimini, aynı anda ve bir topluluğun üyesi olarak yapıyor. Diğer bir deyişle, kültürün en temel bileşenleri, simge, hafıza, bilgi, üretimin organik koşulu olarak insanın yaşamının, toplumsal, siyasi, ideolojik biçimlerinin belirlenmesi sürecinde rol oynuyor.

‘Üretim tarzı’na gelince, bu “ekonomik” olanla sınırlı bir kavram değildir; üretici güçlerle (insan, araç, bilgi) üretim ilişkilerinin belli bir birlikteliğini ifade etmek için kullanılır. Marx’ın işaret ettiği gibi, emekçilerle üretim araçlarını bir araya getiren koşullar bize üretimin özgün biçimini verir (Capital. V-II, sf 120, Pelican,1978). Bu üreticiler üretim araçlarını verili toplumsal ilişkiler içinde kullanmaya devam edeceklerse, “yeniden-üretim” ilişkilerinden konuşuyoruz demektir. Bu da bizi yine ideoloji, siyaset, “simgesel evren” (en geniş anlamıyla kültür) kavramlarına götürür: Üretim her zaman yeniden üretimdir, öyleyse her zaman siyasi ve ideolojik bir boyuta sahip olacaktır. Bu yüzden belirleyicilikilişkisi, ne doğrudan üreticilerle üretim araçlarının özelliklerine, ne de bunların bir araya geliş biçimiyle, bunun sürekliliğini sağlayan siyasi, ideolojik koşullara indirgenebilir.

Sahte ikilemden ‘apologia’ya

Ama yazara göre, eğer kültürel belirleyiciliğe inanıyorsak, siyasi (!) ve ekonomik dinamikleri anlama çabalarımızın merkezine İslamı koyarmışız. Yok, eğer Marksçı isek, değişen, kültürel vesiyasi (!) dinamikleri, ülkenin sınıf dinamiklerinin, üretim tarzının ve kapitalizmin yapısının evrimine bakarak anlamaya çalışırmışız.

Taşpınar’ın yazısının birinci bölümünü bitirirken, yarattığı bu ikilem, bizi yazının ikinci bölümünün, AKP iktidarını, Türkiye’de siyasal İslamın yükselişini doğallaştıran, Marksistlere de “ilerleme”, ekonomik belirleyicilik adına kabul ettirmeyi amaçlayan bir ‘apologia’ olacağı izlenimi yaratıyor.

Dikkat ederseniz yazar, “siyaseti”, kurmaya çalıştığı ikilemin her iki tarafına da, (bir kez ekonomiyle, bir kez de kültürle yan yana) koymadan edemiyor... Neden? Koymazsa, bu ikilemi üzerine kurmaya hazırlandığı söylemin istikrarını koruyamaz da ondan. Eğer konuya, ekonomiyi ve kültürü karşı karşıya koyarak değil de, bunları birleştiren bir siyaset kavramıyla girersek yazarın hiç istemediği sonuçlara ulaşabiliriz de ondan:

1980’lerde uygulanmaya konan neo-liberalizm, Türkiye kapitalizminin yerleşik bölüşüm ilişkilerini, toplumsal dayanışma ağlarını kırmaya, devletin sosyal hizmetlerini yıkmaya başladı; sermaye içi sınıf çelişkileri de derinleşti. Bu zeminde, İslamın geleneksel (kendilerini siyasal iktidarın varoşlarına süren Cumhuriyet’le başından beri mücadele içinde olan) entelektüelleri, askeri darbenin solu imha etmiş olmasından da yararlanarak, tarihsel bir fırsat yakaladılar. Bunlar, küresel sermayenin önünü açmak için “ulus devlet” kavramını hedef alan liberal entelektüelleri de kazanarak (trasformismo), kimi sermaye kesimlerini de içeren, “dış dinamiklerce” de desteklenen yeni bir iktidar bloku inşa etmeye koyuldular. Taleplerinin Türkiye’nin devlet yapısına sığmayacağını düşünen Kürt entelektüellerinin ve halkın desteği de bu projeye “dönüşüm-statüko” ikilemi yoluyla kazanılmaya çalışıldı.

Kısacası, çakma Marksizmin kültür-ekonomi ikilemine kapılmazsak siyasal İslamın, Türkiye’nin özgül koşullarında, bir sınıf egemenliği ideolojisi, bir emek/beden kontrol (bio-politik) sistemi olarak karşımıza çıktığını görebiliyoruz.

Sunday, August 15, 2010

Yeni bir savaşı beklerken...

Bu yıl yaza Ortadoğu’da yeni bir savaş beklentisiyle girdik (“Yine Savaş Rüzgârları”, 12/07). Council on Foreign Relations’un “A Third Lebanon War” (Üçüncü Lübnan Savaşı) ve International Crisis Group’un “Drums of War: Israel and the ‘Axis of Resistance’” (Savaş Davulları: İsrail ve ‘Direniş Ekseni’) başlıklı raporlarının yayımlanmasının üzerinden daha 1 hafta geçmeden Akabe (Ürdün), Eilat (İsrail) kentlerine “Katyuşa” ve “Grad” tipi roketler düştü (kaynağı hâlâ tartışılıyor). Lübnan-İsrail sınırında çatışma çıktı, iki asker, bir gazeteci Lübnanlı ve bir İsrailli Albay öldü.

Cumartesi günü, Lübnan gazetesi The Daily Star, İsrail savaş uçaklarının Lübnan hava sahasında, korkutma amaçlı, saldırı taklidi yapan uçuşlar yaptıklarını yazıyordu.

Geçen hafta uluslararası medya da, özellikle İsrail’de ve Arap ülkelerinde yorumcular, kimsenin savaştan yana olmadığında, savaşın kimseye bir yarar getirmeyeceğinde, hemen herkesin hemfikir olmasına karşın yeni bir savaşın her gün biraz daha yakınlaşmaya devam ettiğini vurguluyorlardı.

Dahası, yeni bir savaşın Lübnan’la sınırlı kalması da artık zayıf bir olasılık. Bu kez, Suriye’den İran’a, Türkiye’den ABD’ye birçok ülkenin savaşın burgacına kapılması kaçınılmaz görünüyor.

İki rapor
ABD’nin dış ilişkiler alanında en etkili düşünce kuruluşu CFR’in, ABD’nin eski Mısır büyükelçilerinden Dan Kurtzer’e hazırlattığı “III. Lübnan Savaşı” başlıklı araştırmanın sonuçlarına göre, “ABD’nin yeni bir savaşı engelleme kapasitesi çok düşük”. Bu yüzden Kurtzer’e göre ABD Dışişleri’nin “önümüzdeki 12-18 ay içinde patlak vermesi olası bir savaşın”yayılmasını engellemeye yönelik önlemler üzerinde yoğunlaşması gerekiyor.

Kurtzer’in bu kötümserliğinin arkasında, Hizbullah’ın, 2006’dan bu yana, Birleşmiş Milletler kararlarına karşın, edindiği gelişmiş füze sistemlerinin, İsrail’in güvenlik açısından kabul etmeye hazır olduğu sınırı aşmış olabileceği düşüncesi yatıyor. Kurtzer, Hizbullah’ın yerden havaya füze sistemi edinme olasılığının, İsrail’in Lübnan hava sahasındaki üstünlüğüne son vereceği için, İsrail ordusu tarafından kabul edilemez olduğunu düşünüyor.

Kurtzer’in İsrail’in güvenlik kaygılarını eleştirisiz kabullenmesi, ABD’nin Hizbullah’ı etkisizleştirecek tedbirler geliştirmesine ilişkin önerileri adeta İsrail’e yeşil ışık yakıyor. Nitekim Kurtzer, ABD’nin, büyük çaplı, yayılma eğilimi taşıyacak bir operasyonu engellemek veya ötelemek için İsrail’i daha küçük çaplı bir operasyona teşvik edebileceğini de düşünüyor. Özetle CFR’nin raporu kötümser bir yerden kalkıyor ve çok tehlikeli bir noktaya ulaşıyor.

International Crisis Group’un “Savaş Davulları: İsrail ve Direniş Ekseni” başlıklı raporuna göre 2006 savaşından dört yıl sonra bölgede durum, “olağanüstü sakin ve bir o kadar da tehlikeli”. Taraflar yeni bir savaşın, hem 2006’dakinden daha yıkıcı olacağının, hızla genişleyebileceğinin bilincinde olarak, savaşa yol açabilecek adımlardan kaçınıyorlar. Bugünkü koşullarda, Hizbullah çok daha iyi silahlanmış, Lübnan hükümetinin parçası haline gelmiş durumda; Lübnan’daki toplumsal saygınlığı da çok yüksek. Bu yüzden Hizbullah’ın siyasi durumunu tehlikeye atacak bir adım atma olasılığı çok düşük. Buna karşılık, yine bu yüzden İsrail’in bir savaş sırasında, Lübnan resmi güçleriyle Hizbullah, sivillerle askeri hedefler arasında bir ayrım gözetme olasılığı çok düşük, bu nedenle yıkımın çok daha büyük olacağı kesin. Ancak, yine aynı nedenlerden, bu savaşın Hizbullah’ı tasfiye etme şansı 2006 savaşından daha düşük; ama Hizbullah roketlerinin İsrail’de sivillere zarar verme şansı çok yüksek. Diğer taraftan, “direniş ekseni” olarak nitelenen İran, Suriye, Hamas ve Hizbullah arasındaki ilişkiler çok daha derin. Bu yüzden birine yönelik bir saldırıya, “eksen”in diğer üyelerinin de cevap vermesi olasılığı yüksek. Tüm bu etkenler taraflar üzerinde caydırıcı bir etki yapıyor.

Ancak rapora göre bunlar öykünün iyimser yanı. Kötümser yandaysa, bu görüntünün altında “gerginliklerin basıncının, herhangi bir güvenlik vanasından yoksun olarak yükselmeye devam ediyor olması” var. Rapora göre Lübnan krizi bölgesel sorunlardan kaynaklanıyor ve bu sorunlar çözülemediğinden, savaşı engelleyen en büyük etken, tarafların ortaya çıkacak bir felaketin büyüklüğüne ilişkin korkularıyla sınırlı kalmaya devam ediyor.

Eksen sorunu...
Olaylar, gerginliklerin bu iki raporun gözlemleri doğrultusunda artmaya devam ettiğini gösteriyor. Örneğin Lübnan-İsrail sınırında yaşanan çatışma, İsrail askerleriyle Hizbullah arasında değil, Lübnan ordusu ile yaşandı. Ama çatışmanın hemen ardından Hizbullah’ın direniş gücünü Lübnan ordusunun hizmetine vermeye hazır olduğunu açıklaması, “Hizbullah ve hükümet, Şiiler ve diğerleri” ayrımlarının artık geçerli olmadığını gösteriyor. Nitekim, cumartesi günü gazeteler, Lübnan Devlet Başkanı Süleyman’ın “İsrail’in saldırganlığı karşısında orduyu gelişkin silahlarla donatacağı açıkladığını” yazıyordu (Haaretz, The Daily Star).

Bu gelişmelere ek olarak, Hariri suikastını soruşturmak için uluslararası mahkeme bulgularını açıklamaya hazırlanıyor. Sızan bilgiler, mahkemenin Hizbullah’la ilişkili kimi isimleri suçlayacağını düşündürüyor. Yorumcular mahkemenin doğrudan Hizbullah’ı suçlaması halinde Lübnan’ın bir iç savaşın eşiğine geleceğini ileri sürüyorlar. Bu gözlemler, bölgede bir Şii-Sünni çatışmasına yatırım yapan güçlerin süreci iç savaş yönde etkilemeye çalışacağını düşündürüyor. Buna karşılık, Hariri’nin oğlu, Başbakan Saad Hariri’nin böyle bir olasılığı engellemek için, Hizbullah’ı değil, “kimi denetim dışı unsurları” suçlamaya hazırlandığı anlaşılıyor. Hizbullah’ın lideri Nasrallah da, daha panelin sonucu açıklanmadan İsrail’i suçladı, bugün (pazartesi) iddiasını destekleyecek somut verileri açıklayacağını söyledi. Tüm aksi yönde çabalar karşın, Hariri soruşturması bölgeyi ateşleyecek fünye görevini kolaylıkla üstlenebilecek.

Lübnan savaşının bölgeyi etkileme olasılığı, aslında İran’la ilgili bir dinamik. İsrail ve ABD medyası, “bölgede tüten tüm dumanların İran’dan kaynaklandığını”, İran’ın Lübnan’dan Afganistan’a, Irak’a barış ve istikrar önünde büyük bir engel oluşturduğunu, nükleer silah edinme sürecinin engellenemediğini ısrarla savunuyor.

İddialar, İran’ın Beyaz Rusya üzerinde S-300 füzeleri almasından, Suriye üzerinden Hizbullah’ı silahlandırmaya devam etmesine kadar uzanıyor. Uzanırken de, geçen hafta İsrail Savunma Bakanı Barak’ın ısrarla tekrarladığı gibi Türkiye’den geçiyor. İsrail tarafı geçmişte Türkiye’nin, İran’ın Hizbullah’a, Türkiye üzerinden silah taşımasını engellediğini, ancak yeni MİT başkanının İran’la yakınlığından dolayı bu durumun değişmesinden kaygı duyduklarını söylüyor.

Bu eksen tartışmaları sürerken, Zaman gazetesinin “Dışişleri Bakanı Davutoğlu: Türkiye kendi eksenini saptar”başlıklı haberi oldukça düşündürücüydü. Çünkü “Türkiye’nin kendisini ilgilendiren konularda kendi sesinin olması”nı istemesi bir şey, dünyanın geri kalanında bu sesin, İran, Suriye ve Hamas’ın sözcüsü olarak algılanmaya başlanmasıysa başka bir şey, özellikle bu günlerde...