Wednesday, March 31, 2010

Katolik Kilisesinde Kriz

Katolik Kilisesi büyük bir ahlak skandalıyla çalkalanıyor. Vatikan sorunun üzerine gideceğine, komplo teorilerinden söz ediyor,“kol kırılır yen içinde kalır” havasında, dünyadan iç işlerini istediği gibi yürütme ayrıcalığını kabul etmesini bekliyor.

Bu arada Papa Ratzinger’in istifa etmesini isteyen sesler giderek yükseliyor. Çünkü, Ratzinger’in en az 20 yıldır bu skandalların tam ortasında olduğu anlaşılıyor. Vatikan kilisesinin içine düştüğü durum, dini kurumların iç işlerinin seküler (laik) devlet yönetimlerinin, hukukun denetiminin, erişiminin dışında tutulması ayrıcalığınınsakıncaları, bu ayrıcalığın özgürlük kategorisine sokularak savunulmasınınabesliği üzerine ışık tutuyor...

Bir ahlak polisi olarak Ratzinger

Adam Papa. Papa olmadan önce, 1980’lerden bu yana Vatikan’ın, Katolik kilisesinin, genelde Katoliklerin ahlak ve günah sorunlarıyla, doktrinin saflığının korunmasıyla görevli bölümünün başındaymış. Kadınların ayin yönetmesine, rahiplere evlenme hakkı verilmesine her zaman ısrarla karşı çıkmış. Kardinal iken rahibelere, uysal davranmalarını, erkelere zorluk çıkartmamalarını öneriyormuş.

Adam cinsel davranış kurallarına, yasaklarına özellikle ilgi duyuyor. Örneğin sürekli cinsel perhiz öneriyor. AIDS salgınına, savaşlarda tecavüzün gittikçe artan oranda silah olarak kullanılmasına, yaygın yoksulluğa karşın doğum kontrolüne, prezervatif kullanılmasına, kürtaja, kendisinden önceki Papa gibi bu da asla izin vermiyor.

Ama, son iki Papa’nın, bilimle, akılcılıkla, laiklikle, komünizmle mücadele edip cinsel günahlara özellikle önem verirken Vatikan’ın içinde “cinsel günahları” gizlemekle meşgul olduğu da anlaşılıyor; özellikle, şimdiki Papa Ratzinger’in…

Geçen haftalarda öğrendiğimiz gibi, 1960’lardan bu yana Katolik kilisesi bünyesinde, dünyanın hemen her yerinde, hiç de azımsanmayacak kadar çok sayıda rahip, sistemli olarak, bakımlarına emanet edilen çocuklara tecavüz ediyorlarmış.

Ratzinger, 1980’lerden bu yana en az 20 yıl başında bulunduğu ahlak denetim bölümünde, kendisine gelen şikâyetleri, büyük bir gizlilik içinde soruşturuyor, dışarı sızmasını engellemek için özel çaba gösteriyormuş. “Crimen Sollicitationis” olarak adlandırılan gizli bir kararnameyle, psikoposlara, kurbanları, sessiz kalmaları için yemin ettirmeye zorlamış. Tacizciler de görevlerinden alınıp başka bölgelere tayin ediliyorlarmış (The Independent, 19/03). Onlar da gittikleri bölgelerde “etkinliklerine”devam ediyor, taciz edilen çocuk sayısı artıkça artıyormuş.

Örneğin, Visconsin’den Rahip Murphybakımına verilen sağır çocuklardan en az 200’ünü taciz etmiş, tecavüz etmiş. Görevinden alınması, kiliseden atılması doğrultusunda yapılan bir ihbar (ihbarı yapan rahip, daha sonra, erkek sevgilisine kilise kasasından ödeme yaptığı için istifa etmek zorunda kalmış) görmezden gelinmiş. Dahası, Ratzinger, Murphy’yi olaylar zamanaşımına uğradığı için cezalandırmamış. Olayı aktaran Maureen Dowd, “Ne zamandan beri günahlar zamanaşımına uğruyor” diye soruyor. (The New York Times,28/03)

Din ve laik devlet

Katolikler için çok acı bir durum. Papa’nın, suçluları korumak bir yana, “yanılmaz”olması gerekiyor. Ama ortaya çıkan görüntü vahimdir. Papa’nın geçen pazar, Kutsal Hafta’nın başlangıç günü yönettiği ayinde bu sorunlara değinmemesi, ama üstü kapalı bir biçimde, “düşmanlarının dedikodularının onu korkutamayacağını” söylemesi daha da vahimdir.

Ama, bu vesileyle, Tanrı adına hareket ettiklerini savunan dini kurumların, örgütlenmelerin, liderlerinin işlerini yasaların erişiminden, halkın gözlerinden, saydamlıktan uzak bir biçimde sürdürmek istemelerinin de ne kadar sakıncalı olduğu bir kez daha kanıtlanmış oluyor. Seküler devletlerin yasalara dayanarak “bakalım burada ne oluyor, şu hesapları görelim, şu şikâyetleri inceleyeceğiz” yaklaşımlarını, temel özgürlüklere ve demokratik haklara aykırı görme eğilimleri de... Dini inançlara sahip olanların, kendilerine toplumdaki diğer inançlardan farklı bir ayrıcalık, hassasiyet hakkı tanınmasını istemelerinin ne kadar sakıncalı olduğu ortada.

Tüm bunların, henüz dikkat çekmeyen ama önemli bir yan etkisi daha olacak. Papa Ratzinger Avrupa kimliğinin dini aidiyetler üzerinden inşa edilmesi, bu arada Ortodoks, Anglikan ve Katolik ayrımının aşılmasıyla, Müslümanları dışlayan bir ortak zemin oluşturulması yolunda çalışıyordu… Şimdi, bu projenin de büyük bir darbe alması kaçınılmaz.

Saturday, March 20, 2010

‘Bağımsızlaşan’ Türkiye

Ulusalcılara”, “AB karşıtlarına” karşı AKP’yi destekleyenlerle, AKP’yi emperyalizmin basit bir maşası olarak görenler sanırım, bugünlerde aynı şaşkınlığı yaşıyorlar.

AKP, ABD’ye, İsrail’e ve Avrupa’ya kafa tutuyor, adeta Türkiye’nin “bağımsızlığını” ilan ediyor, ülkenin dış politikasını imparatorluk tarihini canlandıracak biçimde yeniden düzenliyor.

İmparatorluğun tarihi ağır bir trajediyle sonuçlanmıştı. Osmanlıcılık bu kez bir komediyle sonuçlanacak gibi görünüyor. Ama bu, Marcuse’un deyimiyle (aktaran Zizek) trajediden çok daha korkunç olabilir…

Bir ‘bağımsızlaşma’ süreci…

“Bağımsızlaşmanın” ilk işaretleri 2006’da Hamas’ın, 2008’de Sudan Devlet Başkanı El Beşir’in ziyaretleriyle, AB sürecine olan ilginin azalmasıyla ortaya çıkmaya başlamıştı. Davos’taki “one minute” ile süreç olgunlaştı. Artık, Türkiye, Batı ile İran arasındaki nükleer silahlar gerginliğinde yerini İran’ın yanında belirliyor, füze kalkanına katılmak istemediğini belirtiyor, bir Türkiye-İran-Suriye ekseninin oluştuğundan söz ediliyordu. Başbakan Erdoğan’ın yıldızı İslam dünyasında parlıyordu. Öyle ki, Suudi Arabistan kendisine İslama yaptığı hizmetlerden dolayı Kral Faysal ödülünü veriyordu.

“Ermeni soykırımını anma günü” ile ilgili yasa tasarısının ABD Dış İlişkiler Komitesi’nde kabul edilmesinin ardından bu “bağımsızlaşma” ivme kazandı. Önce, ABD’ye diplomasinin inceliklerine aldırmadan sert bir biçimde çıkışıldı. Büyükelçi süresiz olarak geri çekildi. Ardından İsveç’e ağzının payı verildi. Şimdi, şüphesiz sıra diğer ülkelere de gelecek. AKP hükümeti “açılım sürecini” de çoktan kapatmıştı. Modern zamanlarda Türkiye’nin başına bela olmuş bir kurum olan IMF’ye de “pabuç bırakmıyorduk” artık. Ülkede krizin etkilerine, katlanarak artan kredi kartı iflaslarına karşın, belli ki, üç kuruş için IMF’nin elini bu ülkeye sokmayacaktık.

Batı’dan, emperyalizmden “bağımsızlaşan”, yüzü Doğu’ya dönük bir Türkiye var şimdi. Ama insan yine de kaygılanmadan edemiyor; özellikle, köşe yazarlarına atılan fırçayı, parti kapatma yetkisini Meclis’e alma niyetini, “yargı bağımsız değil tarafsız olmalıdır” (Cumhurbaşkanımız gibi, örneğin) taleplerini, Davutoğlu’nun “yeni Kissinger” lakabını düşününce…

Ya, gerçekte, bağımsızlaşan Türkiye değil de başka bir şeyse? Ya, siyasal İslam tüm kazanımlarından sonra, “pasif devrim süreci” içinde geldiği noktada, bugüne kadar kendisini sınırlayan iç ve dış dinamiklerden bağımsızlaşıyorsa? Ya bu “bağımsızlaşma”, ABD ile bölgeye ilişkin yeni ve daha derin bir işbirliğine açılırsa? Ya bu “bağımsızlaşma” Türkiye’yi totaliter eğimlerin, savaş olasılıklarının giderek güçlendiği ufuklara götürüyorsa?

Ve ‘bağımsızlık’ üzerine bir başka bakış…

Her fırsatta emperyalizmi eleştirdim. Ama eleştirilerimin, içine kapalı, “otarşik” bir kapitalizmi amaçlamadığını, uluslararası ilişkilerin, iç pazarın, bu ülkede yaşayanların gereksinimlerine öncelik verilecek biçimde kontrol altına alınması anlamına geldiğini birçok kez vurguladım.

Bugüne kadar, her antiemperyalist eleştiriyi, “ulusalcılıkla” suçlayanları, Cumhuriyet olayının, modernizmini, “ulusal projesini” yok saymaya kalkanlarıFrantz Fanonun “siyah ten beyaz maske” kavramıyla eleştirdim. Buna karşılık, beraberinde bir sosyal program önermeyenlerin, “ulusalcılık”iddialarını da “Truva atı” olarak niteledim.

Gerçekten antiemperyalist olmak isteyenlerin sosyal programının da siyasal İslamın reflekslerinden farklı olarak, ülke halkını finans kapitalin dalgalanmalarına karşı koruma, neoliberalizmin vahşetinden kurtulma çabasının ürünü olması gerektiğini düşünüyorum. Bu program, kendi kaderini ekonomik siyasi olarak eline almak, tüm etnik, dini farklılıkların barış içinde, karşılıklı zenginleştirici (ve dönüştürücü), kaynaştırıcı dinamiği içinde yaşanmasına, bu zeminde yeniden vatandaşlık kimliğine ulaşılmasına, olanak sağlayabilecek bir asgari savunmayı amaçlamalıdır.

Dahası bu yeni ortam, kapitalizmin sınırlarının, ötesine bakmak isteyenlerin de toplumun geri kalanıyla konuşmalarına olanak sağlayacak demokratik bir zemin de sunabilmelidir.

Bu diyalog önemli, çünkü kapitalizmin ufkunun ötesine nasıl geçeceğimizi, bunun alacağı yeni biçimi henüz bilemiyoruz. Geçen yüzyılın deneyleri, kapitalizmin dinamiklerini anlayacak teorilerimizi zenginleştiriyor, neyin nasıl olmaması gerektiğini söylüyor. Hatta bu deneyler, kritik “durumlardan” başarıyla çıkan siyasetçilerin, cesaretini, sadakatini ve mantığını, üzerinde çalışılması gereken örnekler olarak bize taşıyor. Ama o kadar!

Şimdi, henüz başında olduğumuz “yolu” yeniden düşünmek zorundayız. Kapitalizmin ötesine açılan, olasılıkları koruyacak, “yapıya” teslim olmadan var olmaya imkân veren asgari (olmazsa olmaz) bir tutanak (ilkeler kümesi) saptamak, ne olursa olsun ona sadık kalma cesaretini göstermek, bugünün en önemlierdemini oluşturuyor.

Wednesday, March 10, 2010

Gri ve Yeşil

ABDnin 24 NisanıErmeni soykırımınıanma günüilan etmesini öngören yasa tasarısının Temsilciler Meclisi gündemine alınması, Dış İlişkiler Komitesinin 4 Mart oylamasında kabul edildi. Bu haberin yayımlandığı gün gazete köşelerinde, özellikle AKP yanlısı yazarlarda egemen hava, Teori gridir ama hayat yeşildirilkesinin kendini bir kez daha dayattığını gösteriyordu.

Bu ilkenin kendini dayattığı durumların en çarpıcı örneklerinden birine ABD Merkez Bankası önceki başkanıGreenspanın Senato komisyonunda verdiği ifadeyi izlerken şahit olmuştuk. Greenspan, gerçekliğin, yaklaşık kırk yıldır dünyayı anlamlandırmakta kullandığı düşünsel sistemine uymadığını görmekten dolayı çok şaşkın olduğunu söylüyordu.

Mali kriz, Greenspanın, serbest piyasanın kendiliğinden dengeye geldiğini, ekonomik özneler rasyonel beklentilerle davrandıklarını savunanteorisininhayatın yeşilinden ne kadar uzak olduğunu ortaya koydu. Greenspan gibiler, şimdi pişman olmuş insan taklidi yapıyorlar, ama bu serbest piyasa dogmatizminin yol açtığı felaketleri ortadan kaldırmıyor.

Şimdi benzer bir yeşil ve gri ilişkisinin Türkiyenin dış politika doktrini ve uygulamaları alanında şekillenmekte olduğunu görüyoruz.

İki saptama ve bir varsayım

AKP iktidara gelirken yapılan tartışmalara ve dış politikaya yön veren Stratejik derinlik tezlerine bakınca, iki temel saptama ve bir varsayım dikkat çekiyor. Saptamalardan biri, AKPnin iktidara gelişinin arkasındaki tarihsel ve jeopolitik gerekliliğeilişkin olaraktarihte ilk kez iç ve dış dinamiklerin çakıştığını ileri sürüyordu. Diğer bir deyişle, Türkiyede güçlenen bir akımın planlarıyla, uluslararası güçlerin beklentileri örtüşmüş, bu ikisi arasında bir sinerji oluşmuştu.Stratejik derinlikbaşlıklı kitabın teorik sonuçları da, Türkiyenin bölgede güç yansıtabilmek için uluslararası bir büyük gücün kaldıracına (desteğine) gereksinim olduğuna ilişkindi. Böylece, Türkiyeye bir alt-emperyalist işlev biçiliyordu. Türkiye hem komşularıylasıfır sorunilkesine dayalı bir dış politika izleyebilir, hem de tarihsel kültürel zenginliğine dayanarak Ortadoğudan Orta Asyaya kadar geniş bir coğrafyada bir Osmanlı barışıalanı oluşturabilirdi.

Bir kapitalist devletin dış politika hedefleri açısından (ideolojik cilasını kazımaya kalkışmazsak) bu sıfır sorunve barış alanıhedeflerinin, kabul edilebilir hatta arzu edilebilir olduğu söylenebilir. Ama ne yazık ki, gri renkli teorinin (doktrinin), hayatın yeşilliğinin hışmına uğrayarak dağılması gibi bir olasılık da vardır.

Eğer iç dinamiklerle dış dinamikler arasındaki uyumbozulursa, bölgede kaldıraç olarak kullanılacak olan büyük güçle, bu kaldıracı kullanmayı zorlaştıracak türden gerginlikler oluşmaya başlarsa, bölgede komşuların kendi aralarındaki yüksek oktanlı gerginlikler, kendilerini pratik sonuçlarıyla birlikte açığa vurmaya başlarsa, AKP hükümetinin ve dış politikasının ivmesine enerji veren dayanaklar ortadan kalkmaya başlayacaktır.

Gürcistan - Rusya savaşının ardından Başbakanın, inisiyatif kullanarak, bölgede çıktığı istikrar sağlama gezisi karşısında içerde ve dışarıda yükselen eleştirel sesleri anımsayınca, böyle bir sürecin Davos olayından önce başladığını düşünüyorum. Ama sanırım Davos olayı bir dönüm noktası oldu. Ondan sonra Türkiyenin Batıdan kopmaya başladığına ilişkin yorumlar ABD ve İngiltere medyasında giderek artan sıklıkta görülmeye başlandı. Aksini savunan, güven vermeye çalışan yorumlar ise giderek azınlıkta kalıyordu. Başbakanın son ABD ziyareti sırasında yaşananlar, bu ziyaretin arkasından, oluşan ağır hava da bir şeylerin iyi gitmediğini gösteriyordu. O sırada Russia Today televizyonunda biristihbarat uzmanının”, ilk anda gri propagandakokan Obama yönetimi Ergenekonun kendi ilişkilerini de destabilize etmeye başlamasından şikâyetçi, bunu da Erdoğana söyledilerdiyen yorumu da şimdi, son aylarda, ABD medyasında, Ergenekon, sonra da Balyoz bağlamında kimi kaygıları dile getiren yorumlardaki artışların ışığında daha bir ilginçlik kazanıyordu.

Giderek İrana yönelik ambargo olasılığı gündemde öne çıkar, tam bu sırada Türkiyenin İranla ilişkileri dikkatleri çekmeye başlarken yapılan ticaret anlaşmaları, Prof. Davutoğlunun bence çok haklı olarak yaptığıOrtadoğu Sorununda Quartet işlevini yitirdi, yol haritası değil, yolun sonuna ulaşmak gerekiyor saptamaları, büyük olasılıkla ABD tarafında Türkiye bağlamında oluşan belirsizlikleri ve kaygıları güçlendiriyordu.

AKPnin, kendisine açık uluslararası manevra alanına, hegemonyacı ortağının tolerans sınırlarınailişkin varsayımları zorlanırken dış politika doktrini, yaşamın yeşilliğine çarpmaya başlamış gibi görünüyor

Wednesday, February 24, 2010

Tekel Direnişi ‘Olayı’nın Gösterdiği

Yalnızca tek bir dünya var: Türk, Kürt, Laz, Müslüman (Sünni, Alevi) diğer dinlerden olanlar, ateistler; hepsi tüm farklarına karşın aynı dünyaya aitler. Sermayenin dünyasına... Bu dünyada ya emek tarafında yer alıyorlar ya da sermaye tarafında. Tekel direnişi bu gerçeği bir kez daha kanıtladı. Tekel direnişi, ancak emek tarafında bulunanların, farklılıklarını barış içinde, birlikte yaşayabildiklerini, bu farklılıklarla birbirlerini zenginleştirebileceklerini gösterdi.

Cesaret: Acı soğuklara, devletin, hükümetin tehditlerine, baskılarına karşı bugün 72. gününe giren direnişin adı. Tekel işçileriyle dayanışmak için ülkenin her yerinden gelen işçilerin erdemi... Tekel işçilerinin yardımına gelen, destekleyen esnaf, genel olarak halk sınıflarının dayanışma eylemleri, yardımları...

Hakikat: “Olay” patlak vermeden önceki, bilgi sisteminde var olmayan yeni şey. Olayla birlikte doğarak, verili bilgi sisteminde delik açan şey... 20 Şubat’ı 21 Şubat’a bağlayan gece, “sendika.org”dan yapılan canlı TV yayınında konuşan 50-60 yaşlarındaki Müslüman işçi, söze Allah’ın adıyla başlıyor. Biz ondan başka kimseye kulluk etmeyiz diyor. Başbakan’a, polis dayağı, biber gazı, üzerlerine sıkılan lağım suyu için teşekkür ettikten sonra, tüm dünya bizi gördü, bir sen görmedin diyor, AKP’nin sosyal-ekonomik politikalarını deneyimli bir sosyalisti aratmayacak sadelikte ve kesinlikte eleştiriyordu. Bu Müslüman işçi, biz kimseden bir şey istemiyoruz... Senden tek istediğimiz hain elini rızkımızdan çekmendir dedikten sonra üç kez tekrarladı: “Hakkımı sana helal etmiyorum...”

Yeni insan: Olay değiştirir, kendi “hakikatini” ve öznesini yaratır. Bir dostum şöyle diyordu: “Olur olmaz insanlar Facebook’a Tekel simgeleri koymaya başladı. Bu ne biçim iş?..” Bu işçi sınıfının hegemonya kurma dinamiğine girdiğini gösteriyor, ama bir başka şeyi de. Bu olayın “izi” ve izin yankılarıdır. Tekel olayını yaşayan herkes artık değişti. Önceki, bu olayın izini taşımayan haline göre artık o yeni bir insandır. Olaya sadakat geliştirmeye, bunu evrenselleştirmek için mücadele edecek özneye dönüşmeye hazır yeni insan...

Sadakat - I: Tekel işçisi, biz buraya gelirken kendi derdimize düşmüştük, şimdi tüm işçileri ve ezilenleri temsil ediyoruz diyerek “olay”ın evrensel karakterini açıklıyor ve ona sadakatini ilan ediyor, bunu anlatıyor, herkesi buna çağırıyor; bu hakikatin evrenselleşmesi için mücadele ediyor. Tekel işçisinin yanında yer alanlar da aynı sadakatin parçalarıdır.

Sadakat - II: Müslüman işçi Tayyip Erdoğan’ı eleştirirken artık başka bir hakikati dile getiriyor, ilan ediyor, hakkımı sana asla helal etmeyeceğim derken, karşısındakinin sadakatinin dine değil sermayenin düzenine olduğunu da vurgulamış oluyor.

Sadakat - III: Yeni-eski, solculuk iddialarıyla ortada dolaşırken bu eylemi görmezden gelenler, sınıf siyasetini terk etmek gerektiğini açıklayanlar, sermaye düzenine, liberal demokrasiye sadakatlerini açıklamış oluyorlar. Buna karşılık, ÖDP, TKP, Halkevleri, Tekel işçileriyle birlikte miting yaparken sermaye düzeninin karşısında, “olayın” yanında yer aldıklarını, Türkiye solunun geleceğe açık yüzleri olduklarını gösteriyorlar. Ben kendi hesabıma Emek Partisi’nden daha yoğun bir katılım beklerdim. CHP ve Deniz Baykal’ın Tekel işçilerini ziyaret ederek, yüzlerini doğru bir yere çevirdiklerini de görmek, ama henüz yolun çok başında olduklarını da teslim etmek gerekiyor...

***

Her “olay” biter, gündemden çıkar, ama geride iz bırakır. Yarattığı özneler, olayın hakikatine sadakatlerini ilan etmiş olanlar, olayın anlamını, sonuçlarını yaşatmaya devam ederler. Olay bittiğinde iki tutum daha oluşur. Birileri olay olmamış gibi davranırlar. İkincisi de olayın önemini kavrayan ama onun izlerini yok etmek için mücadeleye kararlı kesimlerin tavrıdır.

Olay olmamış gibi davrananlar, üçüncü kesimle buluşur onun değirmenine su taşırlar. Zaman içinde onun hakikatini kabul etmek zorunda kalırlar. Seçim öncesi Cumhuriyet mitinglerinin “hakikatini” kavrayamayanlar, ona olayın öncesindeki kavramlarla yaklaşanlar, onu içindeki şu veya bu unsurun niteliğine indirgemeye çalışarak mahkûm edenlerin hemen hepsi, zaman içinde, doğrudan ya da pratik sonuçları itibarıyla olayın izlerini yok etmeyi çalışanlarla buluştular... Onların ezici çoğunluğu, Tekel direnişini de tanıyamadı... Buna karşılık, Cumhuriyet mitinglerinin gerçek anlamını kavrayanların bugün Tekel direnişini de desteklediklerini görüyoruz. Bu bir rastlantı değil!

Wednesday, February 10, 2010

‘Aynı Hatta İki Tren’

Uluslararası medyada İran’la ilgili haberleri izlemeye çalışırken gözümün önünde “aynı hatta birbirine doğru ilerleyen iki tren” görüntüsü canlandı. AKP hükümetinin dış politikası, nükleer enerjiyi (ve silah programını) sürdürmeye kararlı İran “treniyle”, İran’ın bu programını gerekirse zora başvurarak durdurmaya kararlı ABD-Avrupa “treni” arasında sıkışacak gibi görünüyor.

‘İflas’ diyenler olursa…

Böyle bir durumda birileri, “iflastan” söz ederlerse bence haksızlık etmiş olmayacaklar.

Son yılların egemen söylemine göre, AKP hükümeti, önce Prof. Davutoğlu’nun danışmanlığında, sonra da bizzat Dışişleri Bakanı olarak yönetimi altında önemli hamleler yapmaya, Ortadoğu’da Türkiye’nin “yumuşak gücünü” arttırmaya, etki alanını genişletmeye başlamıştı. ABD savunma çevrelerinde Prof. Davutoğlu, gelmiş geçmiş en önemli dışişleri bakanı, Türkiye’nin Kissinger’i olarak niteleniyordu. Ne ki biz hem Kissinger’in Vietnam Savaşı’ndaki, Şili’de Pinochet darbesindeki rolünü düşünerek hem de “hiper/pro/aktivitenin” sonuç almak anlamına gelmediğini bilerek Prof. Davutoğlu’na aynı güveni göstermekte acele etmiyorduk.

Kissinger benzetmesini bir kenara bırakarak dış politikada alınan sonuçlara kısaca bakarsak, acele etmemekle iyi yaptığımızı görüyoruz. Sanırım şuradan başlayabiliriz: Türkiye, Suriye ve İsrail arasında arabuluculuk yaparak ABD ve Batı açısından bölgede vazgeçilmez ülke olduğunu kanıtlayacaktı. Şimdi bu arabulucuk bitti. İsrail ile ilişkiler kopma noktasında, Batı’da, birileri “Türkiye’yi kim kaybetti?” gibisinden yorumlar yayımlarken New York’taki Eurasia Group’un Başkanı Ian Bremmer 2009 yılı değerlendirmesinde “Kötüye dönüşen iyi haberler listesinin başında Türkiye geliyor” diyebiliyor. Bir diğer dış politika zaferi de “Ermenistan açılımı” olacaktı. Böylece Rusya - Gürcistan savaşının ardından başbakanıyla bir refleks, cumhurbaşkanıyla bir başka refleks gösterir konumuna düşen Türkiye, hem bu bulanık görüntüyü aşarak kuzeye doğru etki alanını genişletecekti hem de “soykırım” sorununu rafa kaldıracaktı. Ermenistan açılımının da bugün başarıyla sonuçlandığını söylemek olanaklı değil. Dahası bu arada, bölgedeki “kardeş ülkemiz” Azerbaycan’la ilişkiler soğudu ve garip bir rastlantıyla, oradan aldığımız gazın fiyatı aniden yüzde150 oranında artıverdi.

Kürt açılımını da Suriye ve İran ama özellikle Kuzey Irak bağlantıları bağlamında dış politika ile ilişkilendirebiliriz. Bu açılım da bir yere gidemeden duvara tosladı, yerini parti kapatma, tutuklama dalgasına bıraktı. Dahası, dış basında, örneğin Newsweek gibi tüm dünyada çok satan dergilerde Türkler ve Kürt arasındaki etnik gerginliklerin arttığına, daha önce görülmemiş düşmanlıklara, hatta çatışmalara yol açtığına ilişkin yorumlara, kimi çevrelerde AKP hükümetinin “demokratikleştirme” sicilinin yeniden gözden geçirilmesine yol açmaya başladı. Başbakan’ın son ABD ziyaretinin, Obama görüşmesinin de, gezinin arkasından basına yansıyanlardan, dahası yansıyamayanlardan, en iyimser deyişle “amaçlanan başarı düzeyine” ulaşılamadığını da biliyoruz.

ABD sertleşirken

Geçen haftalarda gelişmeler, “trenlerin” hızlanmaya başladığını düşündürüyor.

İran, balistik füze denemeleri yaptı, uzaya roket gönderdi, nihayet uranyum saflaştırma sürecini hızlandırmaya başladı; Avrupa Birliği’nin eleştirilerine karşın rejim muhaliflerini de idam etmeye devam ediyor. Bunlardan İran’ın nükleer enerji projesi bağlamında geri adım atmamaya kararlı olduğunu anlıyoruz.

ABD tarafındaysa, dış politika çevrelerinde İran’a karşı “önce kapsamlı yaptırımlar sonra askeri müdahale” davullarını çalanların sayısı giderek artıyor. Senato İç Güvenlik Komisyonu Başkanı Senatör Lieberman, ya sert ekonomik yaptırımlar ya askeri müdahale” (Haaretz, 06/02) diyor. İngiltere’de gelecek seçimlerde hükümete gelmesi beklenen Muhafazakâr Parti’nin savunma bakanı adayı, askeri müdahaleye destek vereceklerini açıklıyor (The Daily Telegraph, 08/02). Obama yönetiminin de İran konusunda sertleşmeye doğru attığı adımlar Bush dönemini anımsatmaya başlıyor. ABD, Körfez ülkelerine erken uyarı radarları, füze savunma sistemleri kurarak “İran füzelerine karşı bir ortak harekât sistemi” (Los Angeles Times, 31/01)oluşturmayı amaçlıyor; Basra Körfezi’ndeki varlığını da arttırıyor. Başkanın Ulusal Güvenlik Danışmanı General James Jones, Münih Konferansı’nda İran’ın uranyum zenginleştirme programını “Batı’nın ortak güvenliğine yönelik en büyük tehlike” olarak niteliyor. Konferansta konuşan Almanya Dışişleri Bakan Yardımcısı da aynı düşüncede… Aynı günlerde, ABD Savunma Bakanı Gates’in bölgedeki en yakın “stratejik”/“model” ortağı Türkiye’den katkı beklediği, İran sınırına yakın bir yere erken uyarı radar sistemi yerleştirmek istedikleri bildiriliyor.

Bana, bu trenler birbirlerine çarpmadan önce AKP hükümetinin dış politikasına çarpacaklar gibi geliyor.

Thursday, January 28, 2010

TEKEL işçilerinin direnişi, ‘Proletarya’nın geri dönüşü

TEKEL işçilerinin direnişini hayranlıkla, umutla, binlerce km. uzaktan www.sendika.org, www.sol.org.tr gibi sitelerin yorumlarından, haberlerinden, Şükran Soner’in derin deneyiminin imbiğinden damıtarak köşesine aktardığı, paha biçilmez gözlemlerinden izlemeye çalışıyorum. Sendika.org’un sitesinde olay yerinden yapılan canlı görüntülü yayın sayesinde, internet üzerinden biraz olsun havayı koklama, mücadelenin yüzlerini görme şansım oluyor.

Tüm toplumda silinmeyecek izler bırakacak bir “olay”la karşı karşıya olduğumuz kesin: TEKEL işçileri bu mücadeleyi kendiliğinden, özgün çıkarlarını savunmak için başlattılar. Şimdi, tüm sınıfın çıkarlarının, toplumun büyük çoğunluğunun, siyasi geleceğinin temsilcisi katına yükseliyorlar. Böylece “Proletarya”nın tarih sahnesine yeniden dönüşünün önü açılıyor.

Bazen ekonomik, siyasi, ideolojik birçok dinamiğin kesişmesiyle oluşan “durumlarda”, işçi sınıfının bir kesimin, yerel, kendine özgün mücadelesi, sınıfın diğer kesimlerinin ilgisini çekmeye, desteğini almaya, giderek onların çıkarlarının da ifadesi olmaya başlar. Bu özdeşleşme sürecine toplumun diğer kesimlerinden, emekçilerden, hatta orta sınıflardan, entelektüellerden gelen destekler ve katılımlarla, kendi somut (etnik, dini, cinsiyete ilişkin) aidiyetlerini ikinci plana atarak, egemen yapıya, evrensel bir temelde direnme eğilimi taşıyan bir kitle, Proletarya şekillenmeye başlar… Proletarya, katılanları, yaşamına dokunduklarını değiştirecek, mutlaka iz bırakacak, onlardan gündeme getirdiği evrenselliği savunmaya, genişletmeye yönelik bir sadakat talep edecektir… Böyle bir olanağın önünü açtıkları için TEKEL işçilerini selamlıyorum.

Bir başka grevin dersleri

Binlerce km. uzaktan, daha fazla yorum yapmaya, hele önerilerde bulunmaya çalışmak sağlıklı olmayacak. En iyisi, katılma olanağı bulduğum, çok önemli bir başka direnişin, 1984 İngiltere Kömür Madencileri Grevi’nin kimi derslerini aktarmayı denemek. Grev, bir tarafta 160 bin maden işçisi, aileleri, onları destekleyen toplumsal kesimler, öbür tarafta, neoliberal restorasyonu engelsiz uygulayabilmek için maden işçilerini dize getirmek gerektiğine karar vermiş Thatcher hükümeti, tam bir yıl, adeta bir iç savaş havasında sürdü.

Muhafazakâr Parti 1972 maden grevinden iki önemli ders çıkartmıştı: 1) İşçi sınıfının diğer kesimlerinin madencileri desteklemesini engellemeliyiz; 2) grevi tüm hazırlıkları tamamladıktan sonra başlatmalıyız. Muhafazakâr hükümet, önce, madenciler grevinden etkilenecek, enerji ve demir çelik gibi en stratejik dallarda toplusözleşmeleri hızla sonuçlandırarak aradan çıkarttı, polisi grevlerde savaşacak biçimde yeniden eğitti. İkincisi, kömür stoklarını mümkün olan en yüksek düzeye çıkarttı. Sonra da hükümet bir seri maden ocağını kapatmaya karar verdiğini açıklayarak savaşı ilan etti. Bir Mart 1984’te maden işçileri sendikası, grevi başlatmak zorunda kaldı. Bir yıl süren sert mücadelelere, atlı polislerle yapılan kanlı çatışmalara karşın grev başarıya ulaşamadı; 5 Mart 1985’te, madenciler madenlere geri döndüler.

1972 grevinin başarısının arkasında, İngiliz işçi sınıfının geliştirdiği, greve çıkanların, önce kendi dalında birliği sağlamasına, sonra da diğer dallardan destek almasına olanak sağlayan iki mücadele silahı yatıyordu. Birincisi “hareketli grev gözcülüğü” (flying pickets), ikincisi “kitlesel grev gözcülüğü” (mass picketing). Birincisinde, greve çıkan işçiler, küçük gruplar oluşturarak, önce kendi dallarında greve katılmasını istedikleri işyerlerinin kapısına göndererek işçileri, konuşarak tartışarak greve çıkmaya ikna ediyorlar. Sonra diğer işkollarındaki stratejik önemi yüksek işyerlerine gidip greve destekleyici eylemler yapmaları için onları ikna etmeye çalışıyorlar. Ayrıca konuşma becerisi yüksek işçiler, ülkenin çeşitli yerlerinde salon toplantılarında, kahvelerde grevi anlatıyor, destek oluşturmaya çalışıyorlar. Bu yöntem sonuç almaya başlayınca, bu kez, stratejik bir işkolunda, bir büyük fabrika, bir depo, bir ulaşım hattı gibi merkezi bir hedef seçiliyor, kararlaştırılan tarihte oraya işyerlerinden, destekleyen fabrikalardan olabildiğince (binlerce) işçi yığılarak geçilmesi çok zor, hatta olanaksız bir grev hattı oluşturuluyor.

1972 grevi bu yöntemler sayesinde başarılı oldu, hükümet istifa etmek zorunda kaldı. 1984 grevi, yerim sınırlı olduğundan anlatamadığım çeşitli nedenlerden, bu yöntemleri gereğince uygulayamadı; diğer işkollarının, toplumun desteğini yeterince alamadı, medyanın saldırılarına dayanamadı, toplumda yalnızlaştı.

Sosyalistler bu grevlere, çatışmalara sonuna kadar katıldılar, ülke çapında işçi toplantılarının düzenlenmesine yardım ettiler; işçi sınıfı mahallelerinde her akşam kapı kapı dolaşıp grevi anlattılar, para toplayıp bunu sendikanın grev fonu hesaplarına aktardılar… Sosyalistler, madencilerin sınıfın geri kalanıyla, genelde toplumla buluşmasına yardımcı olmaya çalıştılar.

Thursday, January 21, 2010

Demokratikleşme Tartışmalarına Bir Katkı

AKP hükümeti döneminde demokratikleşiyoruz diyenler var. Şimdi, fikrini değiştirip hayır sivil diktaya, totaliter bir rejime doğru gidiyoruz diyenler de. Bu tartışma sonuçlanacak gibi görünmüyor. Ben, yardımcı olmak için, Güngör Uras’ın geçen haftaki yazısına dayanarak somut bir ölçütü sunmak istiyorum.

Liberal demokrasi, ‘kişi özeli’ özel mülkiyet hakkı
Güngör Uras diyor ki: “Telefon dinleme yetmedi, Ankara cebimizdeki parayı izliyor, hatta gerektiğinde, bankadaki paramıza, bize sormadan el koyabiliyor.’ (Milliyet, 14/01/2010)

Bu “demokratikleşiyoruz” diyenler için iyi bir haber değil! Çünkü ‘liberal demokrasi’nin en önemli özelliklerinin başında kişi özelinin korunması, özel mülkiyet hakkı, yasalar önünde eşitlik, yasal prosedürlere sadakat, ifade özgürlüğü geliyor. Burjuva sınıfının yaşam alanı “sivil toplum” kişi özelinin korunmasını gerektiriyor. Kişi özelinin ihlaliyse “liberal bireyin” oluşmasını önlüyor.

“Kişi özeli” kavramı, burjuva sınıfı yükselirken, kendi yaşam alanını krala, kiliseye ve emekçi sınıflara karşı korumaya yönelik çabalarının sonucunda ortaya çıktı. Bir “İngiliz’in evi kalesiydi”, çünkü İngiliz (burjuva) evinin içerisini kale gibi girilemez, kendine ait bir alan olarak görmek istiyordu. Aristokrasinin ise zaten evi değil, gerçek bir kalesi vardı.

“Kişi özeli” konusuna ilişkin ilk sorunlar 18. yüzyılda, ilk tartışmalar 19. yüzyılın ortalarında patlak vermiş. Bu bağlamda, 1765’te Lord Camden CJ’in verdiği, evleri aramaya, belgelere el koymaya yönelik genel müzekkerelerin çıkarılamayacağına ilişkin karar çok önemli. Amerikan bağımsızlık savaşında, sömürge idaresinin bu tür genel müzekkereleri, İngilizlere yönelik nefretin önemli kaynaklarından biriymiş. İlk önemli, bugün de hâlâ atıfta bulunulan makalenin 1890’da Amerika’da Yüksek Hâkimler Kurulu üyesi Samuel Warren ile Bostonlu zengin bir sanayici olan Louis Brandeis’in imzalarını taşıması da anlamlı. Bu makale esas olarak burjuva sınıfının kimi işlerini açıklamak durumunda olmadığını, kişinin “kendi haline bırakılma” hakkını savunmuş.

Makalede, “Fotoğrafçılık ve gazetecilik, özel alanın ve aile içi yaşamın kutsal bölgelerine sızdı. Gelişmekte olan çeşitli mekanik gereçler, yakın gelecekte, dolabın içinde fısıldananların evin damından haykırılarak açıklanacağına ilişkin öngörüleri haklı çıkarıyor” saptaması yapılıyor.

1969’da bu tartışmaları toparlayan William Prosser, kişi özeli haklarının ihlalerini dört başlıkta özetlemiş: (1) Kişinin özel yaşamının, mahremiyetinin, özel işler alanının ihlali. (2) Bireyin özel yaşamına ilişkin kimi olguların onur kıracak biçimde açıklanması. (3) Kişiyi kamuoyunun gözünde yanlış tanıtacak yayımlar, beyanlar. (4) Birinin özelliklerini, bir başkasının yararına kullanılacak biçimde sahiplenmek.

Yerli ‘Panopticon’
Sermaye merkezileştikçe, oligarşik yapılar, bürokrasi, yeni teknolojiler geliştikçe izleme ve kontrol yöntemlerinin de geliştiğini, terorizme karşı savaş döneminde ülkelerin adeta birer “Panopticon”a (herkesin bir merkezden her an izlendiği tutukevi projesi) dönüştüğünü biliyoruz. Ama o ki birileri demokratikleştiğimizi iddia ediyorlar; en azından yukarıdaki dört alanda yaşanan gelişmeleri bize göstermeleri, Güngör Uras’ın aşağıda aktardığım saptamalarını açıklamaları gerekiyor.

“28 Eylül 2009 tarihinde Resmi Gazete’de ‘5510 Sayılı Kanunun 8’inci Maddesinin 7. Fıkrasının Uygulanması Hakkında Tebliğ’ başlığını taşıyan bir tebliğ yayımlandı… Bu tebliğe göre, parasal işlemlere aracılık eden tüm kuruluşlar, işleme konu vatandaşın kimlik numarası ile birlikte işlem konusunu SGK’ye hemen bildirmek zorunda…” Uras su, gaz, elektrik faturasından cep telefonu faturasına, bankaya kredi kartı taksitinden yapılan havaleye, mevduat hesabından çekilen 50 liraya kadar SGK’ye bildirilecek diyor. “Tapuda ne işlemler yapıldı, otomobil için ne vergi ödendi… Ankara’nın ekranında görülecek… [Ankara] insanların cebindeki parayı saati saatine izleyecek. Dahası, SGK’ye gerektiğinde hesaplardan ‘prim borçlarını bilgisayarla tahsil’ imkânı veriliyor. SGK görevlisi geçecek ekranın başına, ‘Ali Rıza Bey borçlu. Bankada hesabında para var’ diyerek.. banka hesabını bir başka hesaba aktaracak...”

Uras’ın bu saptamaları, AKP hükümeti döneminde yaygınlaşan telefon dinleme olaylarının ötesinde, kişi özeline ve mülkiyet hakkına yönelik ihlallerin had safhaya ulaştığını, liberal demokrasinin temel özelliklerinin daha da zayıfladığını, medyanın “taraf”laşmasını, Ergenekon’la ilgili ileri sürülen usulsüzlük iddialarını da düşündüğümüzde yukarıda değinilen dört maddede dile getirilen sorunların daha da ağırlaştığını gösteriyor. Buna karşılık, kişi özelini, yasal prosedürleri, mülkiyet hakkını hiçe saymanın totaliter rejimlerin özellikleri olduğunu biliyoruz.

Thursday, January 14, 2010

‘Risk Toplumu’ndan ‘Korku Toplumu’na

Geride bıraktığımız on yıl boyunca, hükümetlerin korkutarak yönetme eğilimi güçlendi; 1990’ların küreselleşme ve “risk toplumu” söylemleri, yerlerini giderek kriz ve korku söylemlerine bıraktı.

Halklarına daha iyi bir gelecek sunamayan yönetici sınıfların, konumlarını korumak için giderek daha çok “korkutma” ve “koruma” ve “disiplin” denklemine başvurarak toplumsal muhalefeti etkisizleştirmeye, bireylerin “özneye” dönüşmesini önlemeye çalıştıklarını söyleyebiliriz. Bu koşullarda kültür endüstrisinin de her gün “insanlığı yok edecek” yeni bir tehlike keşfederek, yaratılan korkudan para kazanması da eşyanın (sermayenin) doğasına uygun bir gelişme.

Korku toplumu ikliminin şekillenmesinin arkasında bir dinamik daha var. Geçen hafta Financial Times’da finans sayfaları editörü Gillian Tett’in, Moody’s’in yeni risk algısına ilişkin “Funding and patriotism test” başlıklı haberi de bu dinamikle ilgiliydi. Moody’s, devlet borçları risk değerlendirmeleri indekslerine ülkelerin “yurtseverlik, toplumsal uyum-kaynaşmışlık” düzeyini ölçen yeni bir değişkeni eklemeyi düşünüyormuş.

YK2’den H1N1’e
Yeni bir binyıl başlarken “bilgi toplumu” uygarlığına son verebilecek bir bilgisayar “sorunu” korkusu her yanı sardı. Bilgisayarlarda tarihi saymaya yönelik alt yazılım, 1999’da bitiyordu; 2000’de yeniden başa dönecek, tüm bilgisayarların kafası karışacaktı: Banka hesaplarından balistik füzeleri denetleyen mega bilgisayarlara kadar küresel çapta bir sistem çöküşü senaryosu gündeme geldi; üzerine filmler yapıldı. Bu YK2 (2000 yılı) sorununu çözmeye yönelik yeni bir endüstri doğdu. Sonunda hiçbir şey olmadı... Biz korktuğumuzla, bu korkuyu satanlar da kazandıkları milyonlarca dolarla kaldılar...

Sonra 11 Eylül ve terorizme karşı küresel savaş. El Kaide diye bir şey “özgürlüklerden nefret ediyordu”, tüm Batı uygarlığını adeta yok etmek üzereydi. Bali, Madrid, Londra, İstanbul, Bombay vb... Sonra bombalar birden sustu. Ama bu arada iki şey oldu: Birincisi, “başkası korkusu”, yabancı düşmanlığı (etnik-dini, uygarlıklar çatışması paradigması) canlandı. İkincisi, özgürlüklerimizi korumak adına, özgürlüklerimiz, özel yaşamımız, daha önce (Nazi döneminde, Stalinist rejimler dışında) hiç görülmeyen bir çapta kısıtlanmaya başlandı. Artık hemen tüm kamusal alanlarda kapalı devre TV kameralarıyla izleniyorduk, telefonlarımız dinleniyor, e-postalarımız, mektuplarımız okunuyor, en mahrem kişisel bilgilerimiz merkezi veri bankalarında toplanıyordu. Daha da vahim olanı emperyal (yasa tanımaz) bir “bio-politik” rejimi yaygınlaşmaya başladı: Sürekli izlenmenin ötesinde, “özgür bireyler”, “tutuklama için yasal karar gerekir” (habeas corpus) ilkesi, insan kaçırma, sınır ötesine taşıma, süresiz tutuklama gibi yollarla askıya alınarak “homo sacer” (bedeni siyasi-dini otoriteye ait -kurbanlık- insan) konumuna indirgenmeye başladılar. İmparatorun bir sözü yetiyordu vatandaşlık haklarının yok olması için. Doğal olarak işkenceler, yargısız infazlar da meşrulaşacaktı...

Bu sırada, finans-kapital-medya kompleksi, dünyayı, potansiyel olarak uygarlığa son verebilecek egzotik salgın hastalıklarla korkutmakla meşguldü: SARS, H5N1 (kuş gribi), H1N1 (domuz gribi) milyonlarca insanı öldürecek, toplumları, ekonomileri çökertecekti. Ölümler, yıllık grip salgınlarının düzeyine bile ulaşamadan bunlar da geldi geçti...

On yıl kapanırken, uzun bir süredir kendini göstermeyen “terorizm” yeniden başını kaldırıyor, korsanlar denizleri ele geçiriyor, TV, film endüstrisi insanlığın sonunu sergileyen “block busters” üretiyordu. Kapitalist uygarlık kendi sonunu simgeleyen senaryolara harıl harıl bilet kesiyordu...

Bu sırada mali sermaye...
Aslında her şey de senaryo değildi. Dünya ekonomisi ama en başta Atlantik kapitalizmi yüzyılın ikinci en büyük krizini yaşıyordu; kendi geleceğine güveni iyice sarsılmıştı. Küreselleşme fantezisi yerini toprağın, diğer bir deyişle, bir taraftan imparatorluğun öbür taraftan yurtseverliğin mantığına bırakmaya başlayınca, mali sermayenin denetimi elden kaçırma, devre dışı kalma kaygıları daha da arttı.

Gillian Tett’in aktardığına göre finans-kapital için riskleri ölçen Moody’s şimdi risk hesaplarına, devletlerin halklarına acı ilaç içirme, denetim altına alma kapasitesini ölçen yeni bir değişken katmanın yollarını arıyormuş. Çünkü “eğer geçmiş iki yıl küresel mali piyasalar için yaşamsal bir sınav olduysa, gelecek yıllar Batı devletler sistemi için aynı derecede yaşamsal bir sınav olacakmış”.

Bildiğiniz gibi gündemde, bankalara yapılan yardımlardan kaynaklanan bir borç krizi var. Bu borçlar ödenecekse, ülkelerin halklarını büyük fedakârlıklar, sıkıntılar bekliyor. Ya bunlara katlanmak istemezlerse... Ya korkunun disiplini sağlamaya yetmediği bir nokta gelirse...

Wednesday, January 06, 2010

Nostos Algos (*)

Medya “sirkinin” bir parçası gibi durmadığından, ayrıca bir siyaset bilimci olduğundan, “köşesini” düzenli olarak izlemeye çalıştığım bir yazarı, son günlerde okurken, “şimdi bunları söylüyor, ama aslında ne diyor” diye düşünmeden edemiyorum.

Düş kırıklığı
Sayın yazarın morali bozuk. Belli ki gerçeklik, Greenspan’ın bir sözünü ödünç alırsak, “dünyayı anlamakta kullandığı modele” uymamış. Olaylar, yazarın öngörülerine, umutlarıma uygun yönde gelişmemekte ısrar ediyor.

Yazarımız, zamanında tüm tepkilere rağmen başörtüsünü, AKP’nin sistem içinde varlığını, net biçimde dindar kesimin hakkını savunmuş. Şimdi, demokrasi diye diye tek parti rejimine doğru koşuyor olmamızdan korkuyor. Bugünkü iktidar demokrasi adına, her icraatında daha da otoriterleşiyormuş. Sivil otoriter, tek parti rejimine doğru gidiyormuş. Daha otoriter bir siyaset yaklaşımından daha demokratik olana gitmek için başladığımız değişimde gelinen noktada böyle büyük bir savruluş yaşanıyormuş. Uzun vadede, gerçekten vesayet siyasetinden kurtulmanın yolu, sadece askeri kendi sınırına çekmek değil, sivil siyasetin kırıp dökmeden yönetebilme kabiliyetine sahip olmasıymış. Yoksa diyor, asker gider, sivil dikta gelir. Statükoyu beğenmediğimiz, daha iyisini istediğimiz için yola çıkmışız. Eğer bunun sonunda ulaşacağımız yer statüko bile değil, daha da gerisi olacaksa kaygı duymamız gerekirmiş. Örneğin, Kürt meselesinde, artık daha kötü bir noktadaymışız.

Devrim olmadan devrim
Yazarımız iki koro arasında solo yapmanın müthiş ağırlığını hissediyormuş; fikir yürütürken akılcı, hakça bir yaklaşım sergilemeye çalışıyormuş. Ama son günlerde, iktidar yanlıları tarafından olmadık suçlamalara maruz kalıyormuş. Türkiye’nin çivisinin çıktığına inanıyormuş, ama bunu söyleyince kendisine statükocu diyorlarmış. Tarih bu dönemi çok karanlık bir dönem olarak yazacakmış. Buna eminmiş. Ama görmek, bakmak istemeyenler karanlığı bile göremezmiş!

Yazarımız, bugün komplo teorilerinden halkın artık kimseye inanmadığından da yakınıyor. Daha önceleri AK Parti’ye inanç daha fazlaymış. Mesela e-muhtırada büyük olay olmuş. Şimdi suikast falan dendi mi insanlar pek de ilgilenmiyorlarmış. Asıl tehlike de buymuş.

Gidişin sonuçlarını da maalesef 2010’da göreceğiz diye düşünüyor. Şimdiki iyi gidiş diye takdim edilen şeyin, zaten hali hazırda bir tür sivil otoriter tek parti rejimine doğru bir gidiş olduğuna inanıyor. Türkiye’de bir devrim olmadan, devrim niteliğinde değişiklikler gerçekleştirilmek istendiğini düşünüyor.

Bu içinde yaşadığımız günleri tarih yazacakmış. Ama çok karanlık dönemler olarak yazacakmış; bundan eminmiş. Ama hâlâ AKP’n ilk döneminin iyi bir rehabilitasyon olduğunu düşünüyormuş…
‘Tehlikenin farkında mısınız?’ diyorduk da…

Bugün yazarımızın gerçekleşiyor olmasından korktuğu her şeyin, olacağını daha bu süreç başlarken (ilk dönemden önce) yazmamış mıydık? AKP’nin tek başına değerlendirilmesinin yanlış sonuçlara yol açacağını vurgulamadık mı? AKP’yi siyasal İslamla birlikte, siyasal İslamın dinamiklerini de hem bu hareketin kendi özellikleri, hem de bölge jeopolitiği içinde düşünmek gerektiğini söylemedik mi? Tehlikenin İran tipi şeriat rejimi değil, totaliter rejim olasılığı olduğunu vurgulamadık mı? İki farklı “hakikat rejiminden”, siyasal İslamın “rejiminin”, totaliter özelliklerinden söz etmedik mi? Siyasal İslamın ideolojik kodları ve “bio-politiği” açısından demokrasiye yabancı olduğunu defalarca vurgulamadık mı?

Bu ülkede yaşananları İran’la karşılaştırmanın yanlış olduğunu, Mısır deneyimine bakmak gerektiğini yazmadık mı? Siyasal İslamın siyasal, ekonomik ve kültürel iktidarı, devrim yoluyla değil bir “pasif devrim” süreci içinde, AKP aracılığıyla, cemaatlere dayanarak ele geçirmekte olduğunu defalarca vurgulayıp uyarmadık mı? “Türban türban değildir”, olsaydı sorun yoktu, oysa “türban topluma bir hegemonya kristalleştirme nesnesi” olarak dayatılıyordu. Siyasal İslamın demokrasi söylemine, bu hareketin amaçladığı hakikat rejimini, bio-politiği, Cumhuriyet” (modernite) düşmanlığının reaksiyoner köklerini, uluslararası ilişkilerini göz önüne almadan, destek verenler ile ilgili olarak “liberal entelijensiyanın yavaş intiharından” söz etmedik mi?

Halkın artık kimseye inanmadığına gelince, Aydınlanma geleneğine saldırının, postmodernizmin “bedenler ve diller” saplantısının “yapının” “simgesel verimliliğini” yıkacağına da işaret ettik. Ondan sonra herkes, her olayda, “Adamın arkasındaki adamın arkasındaki adam kim?” diye sormaya başlayacaktı…

“Biz tehlikenin farkında mısınız?” derken, esas vesayet rejimi, sermayenin vesayet rejimidir diyerek uyarmadık mı?.. “Büyük başkası” (sermaye) dururken etnik, dini “başkası” aramanın olası sonuçlarının bizi buralara getireceğini öngörmedik mi?

Şimdi, yazarımızı okurken o günlere “kederli bir dönüş” duygusu yaşıyorum. “Acaba neden derdimizi anlatamadık?”, “Başka türlü mü söyleseydik?”, “Hata acaba bizde mi?” diye düşünerek… Ama içimden bir ses “abartmayın, moralinizi bozmayın, aslında çok az insan kendisini zeitgeist’in cazibesinden kurtarabilir” diyor.

Thursday, December 31, 2009

Avrupa’da Kimlik Savaşları

2009 yılında, Avrupa’da modern tarihin en karanlık yanlarını anımsatan kimlik siyaseti tartışmalarının yoğunlaştığına şahit oluyoruz. Krizin etkisiyle toplumda emek-sermaye çelişkisi üzerinden kutuplaşmaların ilk işaretleri belirginleşirken bu kutuplaşmayı sabote edecek kimlik siyaseti tartışmalarının yoğunlaşması gerçekten çok ilginç.

Minare yasağından ‘Beyaz Noel’e
Avrupa ülkelerinin çevre ülkelerden ithal ettikleri göçmen nüfusun sayısı 20 milyona yaklaştı. Avrupa ülkelerinin yoksulları arasında “işlerimizi alıyorlar”, “sosyal hizmetleri kapıyorlar”, gibi söylemlerle başlayan bir yabancı düşmanlığı, 11 Eylül New York, 2004 Madrid, 2005 Londra bombalı saldırıları, film yapımcısı Theo van Gogh’un öldürülmesi, Hollanda karikatür krizi üzerinden “ulusal, tarihsel kimliğimizi tehdit eden Müslüman istilası” söylemiyle açık bir Müslüman düşmanlığına dönüştü. Avrupa’da muhafazakâr partiler, şimdi bu yoksulların oylarını almak için, en düşük ücretlerle en pis işlerde çalıştırılan, gettolarda yaşamaya zorlanan yabancı işçiler nüfusundan kurtulmak istiyormuş gibi davranıyorlar.

Yabancı düşmanlığı, 2009’da, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, ırkçı partilere grup kurabilecek sayıda temsilci çıkarma olanağı sağladı. İsviçre’de genel bir halkoylaması camilerin minarelerini yasakladı. Dahası, kamuoyu yoklamaları “yasağa hayır” oyu çıkacağını söylerken sandıktan kesin bir evet oyu çıkması, bu düşmanlıkların yüzeyde görünenden daha derin olduğunu düşündürüyordu. Belçika’da laikliği güçlendirmeyi amaçlayan bir yasa tasarısı, İsviçre oylamasının sonuçlarının da etkisiyle, Hıristiyan grupların direnişine takıldı. Fransa’da Başkan Sarkozy, Fransız ulusal kimliği üzerine doğrudan yabancıları hedef alan bir tartışma başlatırken, peçeyi ve çarşafı yasaklamayı amaçlayan bir yasa taslağı meclise gelmeyi bekliyor. İtalya’da ırkçılık, bu yıl bazı kasabalarda “Beyaz Noel” kampanyasına, yabancıların evlerine yapılan polis baskınlarına yol açtı. İtalya’da da cami yapılmasını önleyecek bir yasa tasarısı meclise geliyor. Musevi grupları da Avrupa çapında Yahudi düşmanlığının belirgin bir biçimde artmaya başlamasından yakınıyorlar.

‘Tek bir dünya’ ve ‘başkası’
Diğer taraftan, geride bıraktığımız 20 yılın küreselleşme tartışmalarını, teknolojik gelişmeleri, finansallaşma süreçlerini, toplumsal, kültürel anlamları bağlamında düşündüğümüzde karşımıza iki gerçek çıkıyor.

Birincisi, sermaye birikimi sürecinin metalaştırma dinamiklerinin giderek daha etkin biçimlerde dayattığı bir evrenselliktir. Metalaştırma ve sermaye evrenselliği, (“kâr makinesi”) toplumsal yaşamın üretildiği ve yeniden üretildiği “dünyaların”, coğrafi, ekonomik yapılarını, kültürel kodlarını çözüyor, homojenleştiriyor, özgünlüklerini yok ediyor. İkincisi, bu evrenselleştirme süreci içinde, güçlenen askeri /sinai-finans-medya-bilişim tekelleri üzerinde, her şeye egemen, kimi araştırmacılara göre sayıları 10 bini geçmeyen, bir oligarşi şekilleniyor (Örneğin: David Rothkopf, Superclass: The Global Power Elite and the World They Are Making, 2008)

İkincisi: Bu çözülmeye ve homojenleştirmeye karşı, dini, etnik reflekslerle direnme eğilimi körükleniyor. Ne yazık ki, bir giysiyi giyme, bir dili konuşma, bir kimliği yaşama hakkı, tek tek bireyler açısından ne kadar önemli olursa olsun, sermayenin, metalaştırma süreci yaşam dünyalarını altüst ederken “yaşamı” koruyacak etkili bir direniş seçeneği oluşturamıyor. Sermayenin homojenleştirme süreci, bu kez direniş araçlarını metalaştırarak, yeni “direniş piyasaları” oluşturarak, “özgürleşen dillerin”, seçkinlerinin, mülk sahibi sınıflarının etkilerini kullanarak yoluna devam ediyor.

Diğer taraftan, kimlik siyaseti, “başkasını” tanıma talebi üzerinde yükselen direniş stratejileri, çok büyük, ama gerçekle alakası olmayan bir varsayım üzerine inşa ediliyor. Le Novel Observateur’de gerçekleştirilen Badiou-Finkielkraut tartışmasında, Badiou’nun vurguladığı gibi, bu “başkası” söylemi, yaşadığımız dünyada gerçek düşmanların var olmadığı, “başkasını” tanır ve sayarsak demokratik bir barışın bizi beklediğini varsayıyor.

Ne yazık ki, tüm “yaşam dünyalarına” sonuna kadar nüfuz etmiş bir metalaştırma sürecinin, kapitalizmin, hatta emperyalizmin egemen olduğu bir dünyada (“tek bir dünyada”) yaşıyoruz. Ve bu, son derecede kırılgan, sürekli krizler, savaşlar ve bu altüst oluşlar içinde de sürekli “günah keçileri” üreten bir dünya. Dün Yahudiler, bugün Müslümanlar, Türkler için Kürtler, Kürtler için Türkler… Dünyayı dolaştıkça bu listeyi uzatmaya devam edebiliriz. Adeta, kuzuların, mezbahaya gitmekte olan bir kamyonun içindeki sıkışıklıktan birbirlerini suçlaması gibi: “Biraz öteye gidip bana biraz yer açsan, bak her şey nasıl düzelecek…” Evet, iyi fikir, ama sonunda kamyonun menziline varmasını engellemeyecek!

Wednesday, December 16, 2009

‘Blut und Boden’

Tokat saldırısı, DTP’nin kapatılması, Taksim’deki tabancalar, döner bıçakları… “Açılım” denen süreç başladığından bu yana giderek derinleşen, birkaç gündür gazete köşelerinde dile getirilen korkuların haksız olduğu söylenebilir mi?

Korkular haklı, çünkü 1923’te Cumhuriyet kurulurken açılan “olasılıklar kapısını” kapatmak için, sanırım Özal döneminde, “II. Cumhuriyet” söylemiyle ivme kazanan süreç son aşamasına girdi. Bu aşamada, dini söylemlerle bastırılması olanaksız bir “Blut und Boden” (Kan/etnisite ve toprak/vatan) denkleminin(1) siyasal yaşama egemen olmaya başladığını görüyoruz. Tarih bu denklemin, iç savaşlara, soykırıma açıldığını gösteriyor.

Ne yazık ki bu “durumdan” “sağduyuya”, “iyi niyete” dayanarak çıkamayacağız. “Öteki/başka” söylemine, “çok kültürlülük” fantezisine daha fazla sarılarak süreci bastırmak da olanaklı değil. Zayıflamak için sirke içip ülser olanı, sirke içirerek tedavi edemezsiniz.

Cumhuriyetin açtığı kapı
Çok kültürlü bir imparatorluğun enkazı üzerinde, zamanın uluslararası dengeleri içinde modern bir devlet, ancak bu etnik, dini farklılıklar aşılarak kurulabilirdi. Bu yüzden Cumhuriyet, “etnik dini kimlikleri” aşan bir vatandaşlık kimliğini yasalaştırarak, pratikte gerçekleşmesini de modern bir kapitalist ekonomi ve demokratik devlet yapısının kurulmasına indeksledi. Cumhuriyetin açtığı bu olasılığın yeterince gerçekleştirilemediğini biliyoruz. Ama bu olasılığın kapısını, ilk kez Cumhuriyetin açtığı da yadsınamaz.

Cumhuriyetin açtığı bu olasılık kapısı karşısında üç tepki şekillendi. Birincisi, bu kapının daha fazla açılmasına, gerektiğinde zor kullanarak direnirken kapitalizmin gelişmesine, dünya ekonomisine eklemlenmeye öncelik veren egemen sınıf tepkisiydi. İkincisi, eski rejimin Cumhuriyet döneminde marjinalleşen entelektüellerinden, dini cemaatlerin, etnik grupların liderliklerinden oluşan “çokluğun”, bu kapıyı kapatarak Cumhuriyet öncesinin kimliklerine geri dönmek çabası. Üçüncüsü de iç ve dış iktidar ilişkilerinin, dünya ekonomisinin basınçlarının (emperyalizm) elinde yarıda kesilmiş vatandaşlık kimliğini koruyabilmek, ilerletebilmek için onu kapitalizmin ufkunu aşan bir ekonomik politik zeminle desteklemek gerektiğine inanan solun (sosyal demokratlar, sosyalistler) özverili çabaları.

Küreselleşme ve Cumhuriyet
1980’lerden başlayarak “ekonomiyi siyasi sonuçlarından, siyaseti de ekonomik dinamiklerinden soyutlayarak tüm toplumu, kültürel bir yüzeye indirgeyen” post-modern, neo-liberal bir anlayışın giderek egemen olduğunu, 1990’larda buna siyasal İslamın da katılmasıyla bir “liberal demokrasi” blokunun şekillendiğini gördük.

Bu blok küresel kapitalizmin sınırlarını kabul ediyor, demokrasiyi birbirini “tanıyan” “öteki’lerin/başka’ların”, seçimlerde çözümlenen bir pazarlığına indirgiyor, liberal demokrasi dışındaki tüm siyasi seçenekleri totaliter bir tavırla reddediyordu. Böylece küresel kapitalizmin ilerleyişini yavaşlatan iki engeli denetim altına alabilecek bir “büyük söylemin” şekillendiğini gördük.

Bu engellerden biri, bölgesel siyasi, ekonomik, kültürel direnişleri yoğunlaştırarak büyütebilme, piyasalara, doğal kaynaklara erişimi engelleme kapasitesine sahip ulus devletti. İkincisi de bizzat kapitalizmi ulusal, küresel düzlemlerde hedef alabilecek sınıf şekillenmeleri süreci. Üstelik bu ikisinin birbirini beslemesi olasılığı da 1999-2003 arasında küreselleşme karşıtlığı hareketinde, Venezüella deneyiminde gördüğümüz gibi giderek yükseliyordu.

“Öteki’ni/başka’yı” tanıma ahlakına dayalı liberal demokrasi anlayışı hem vatandaşlık kurumunu parçalayarak ulus devletin, hem de sınıf sekilenmelerini bozarak çalışanların, küresel kapitalizme karşı direnişini zayıflattı. Ancak bu sırada, gittikçe derinleşen ekonomik krizin, sertleşen uluslararası ortamın yarattığı güvensizlik ve gelecek korkusu içinde, bireyler “ötekini/başka’yı” tanırken aynı anda kendilerini de ötekinin ötekisi olarak tanımlamaya başlamışlardı. Bu süreç “ötekini” sevmeyi değil, onu “yaşam dünyasına” nüfuz ederek “bütünlüğünü” bozan “yabancı” unsur olarak algılama eğilimlerini güçlendiriyordu. Buradan bir adım sonrasının ise “Blut und Boden” söylemi olması kaçınılmazdı artık.

“Kürt açılımı” bu sürecin çok ilerlediği bir noktada gündeme geldi. Dahası her iki taraftan da ölenlerin sayısı on binlerle ifade ediliyordu. Yukarıda değindiğim üç yaklaşımdan birincisi “Siyasal İslam”ın egemenliği altına girerek etkinliğini kaybetmişti. İkincisi, uluslararası gelişmelerin de katkısıyla tarihte hiç görülmemiş bir düzeyde güçlenmişti. Öyleyse bu “Blut und Boden” söylemini besleyen durumdan çıkmanın olasılığı üçüncü yaklaşımın, sosyalist seçeneğin güçlendirilmesinden geçiyor.

Bugün karşımızdaki “çözümü olanaksız” bir “durum”dur. Böyle “durum”larda, imkânsız olanı düşünmek gerekir. Bu yüzden, bugün bu “durum”dan çıkma olasılığı öncelikle Kürt Sosyalistleri’nin, sürecin önünü kesecek radikal bir refleks gösterebilme kapasitelerine bağlıdır. Ancak böylece, Türk ve Kürt sosyalistleri ve emekçileri, hızla güçlenmeye başlayan “Blut und Boden” söylemine karşı ortak bir mücadele hattı oluşturma şansını yakalayabilirler. Yoksa modern Cumhuriyetin açtığı kapının kapanmasıyla birlikte, çok acılı bir sürecin sonunda kendimizi “Blut und Boden” ilkesi üzerine kurulmuş iki devletle karşı karşıya bulabiliriz.
................................
(1) Bu denklem için bakınız: 1930’lar Almanyası.

Thursday, December 10, 2009

11. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi

Türkiye Sosyal Bilimler Derneği’nin Ankara’da ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi salonlarında düzenlediği Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi (USBK) bugün başlıyor. Kongre, Türkiye’de sosyal bilimlerin hem andaki düzeyi, hem de geleceği açısından her iki yılda bir, o yılın en önemli olayı olmaya aday olarak başlar, katılanları da asla düş kırıklığına uğratmaz. Bu yıl da öyle olacağına hiç kuşkum yok.

Bir bilgi şöleni
USBK’de, 70 oturumda sunulacak 250’den fazla tebliğ üç gün boyunca tam bir bilgi şöleni oluşturacak. Kongre birinci güne emek sorunlarını hemen her açıdan tartışan, kimileri saha araştırmalarına dayanan tebliğlerle başlıyor. Konu başlıkları arasında yerel, uluslararası ilişkiler, ideolojik, siyasi boyutların yanı sıra Ankara’da Dikmen Vadisi’nde kentsel dönüşüm sorunlarına ilişkin oturumlar dikkat çekiyor. Medya, Türkiye sağının söylemleri, toplumsal cinsiyet başlıkları da ilginç konulara işaret ediyor.

İkinci gün, günümüzde yaşamsal önem kazanan bir konuda, değerli dostumuz Prof. Dr. Türkel Minibaş’ın anısına düzenlenen iki oturumla başlıyor: Kapitalizmin krizi ve doğa insan tahribatı. O gün oturumlarda, eğitim politikalarıyla neoliberalizmin ilişkisinden, medyadan mizaha, sağlık politikalarına, kalkınma, İstanbul’da kentsel dönüşüm, AKP’li yıllardaki değişimlere kadar birçok konu ele alınıyor. Her yıl ürettikleri, yıllık değerlendirme kitabıyla, ülkede piyasa ekonomistlerinden başka bir damarın da olduğunu göstererek, ekonomi politik kültürüne, tartışmalara büyük bir katkı yapan Bağımsız Sosyal Bilimciler grubunun düzenlediği iki oturum kongrenin ikinci gününde gerçekleşecek. Oturumlara değerli hocalarımız, Prof. Oktar Türel ve Prof. Dr. Korkut Boratav başkanlık edecekler. Praksis dergisinin düzenlediği oturum da aynı günün programında yer alıyor. Dini kimlikler, küresel eğilimler başlıklı oturumun da ilginç olacağına inanıyorum.

Üçüncü gün, değerli hocamız, Prof. Dr. Tülay Arın’ın anısına, kriz üzerine, ama bu kez daha çok, kavramsal araçlar, ekonomik, finansal dinamikler üzerinde yoğunlaşan iki oturumla açılıyor. Kürt sorunu, Türkiye’de devletin otoriterleşmesi, toplumsal cinsiyet, 2000’li yıllarda tarımsal üretimde dönüşümler, kapitalist zihniyet ve etik gibi konuları irdeleyen oturumların yanı sıra, değerli bilim insanı Prof. Dr. Mübeccel Kıray’ın anısına düzenlenen bir toplantıyla devam ediyor. Üçüncü günün programında, kriz kuramları, medya, sanayileşme, toplumsal cinsiyet konularının yanı sıra, Ortadoğu’da dönüşümler, din ve siyaset, milliyetçilik ve kimlikler gibi ilginç oturumlar dikkat çekiyor. USBK, “Toplum Bilimlerde Kriz mi?” başlıklı bir kapanış oturumu ile sona erecek.

Tarih hızlanırken
Tarihin hızlandığı yıllarda yaşıyoruz. Bu üç günlük konferans, anın “durumunu” yakalayabilmek açısından çok değerli bir fırsat. Programdaki tebliğlerin başlıklarının hepsini birden bir seferde okumak bile, okuyanın gözünün önünde, dünyanın durumuna ilişkin bir resim yaratmaya başlıyor.

Ekonomik ve ekolojik krizlerin sertleşmesine bağlı olarak tartışmaların yalnızca Türkiye’de değil genelde hızlanmaya başladığını görüyoruz. Örneğin geçen ay Londra’da filozof Alain Badiou’nın düşüncesi üzerine yapılan bir günlük konferansta, 350 kişilik salon ağzına kadar doluydu, çok yoğun, hatta kimi zaman esoterik tartışmalara rağmen gün boyunca da hiç boşalmadı. Önceki hafta Tarihsel Materyalizm dergisinin, School of Oriental and African Studies salonlarında düzenlediği üç günlük konferans toplam 800’den fazla katılımla büyük ilgi çekti. Konferansın son gününde Frederic Jameson’un “Kapital’in I. cildine ilişkin yeni bir okuma önerisi” başlıklı toplantısında 350-400 kişilik salon ağzına kadar doluydu.

Geçtiğimiz yıllarda Transkritik kitabıyla büyük ilgi çeken, Japon felsefeci Kojin Karatani de, bu hafta Londra Tate Galerisi konferans salonunda “Kapitalizmin sonu? Devrim ve Tekrar” başlıklı bir sunuş yapacak; Middlesex Üniversitesi Swedenborg Hall’de de, Kant-Hegel-Marx başlıklı bir toplantıda konuşacak.

Radikal eleştirel düşünceye ilginin yeniden artmaya başladığı kesin. Jameson’un konuşmasına bir katkı yapan Peter Thomas (The Gramscian Moment Philosophy, Hegemony - Brill, 2009) son bir yıldır Avrupa’da Kapital okuma gruplarının sayısında, daha önce görülmemiş bir patlamanın yaşandığını aktardı. Almanya ve Hollanda’da yüzlerce yeni grup oluşmuş, bu gruplar adeta yeni bir örüntü oluşturmaya başlamışlar. Thomas konuşmasında, “Kapital’e yönelik ilgideki bu artış, bir şeylerin şekillenmekte olduğuna işaret ediyor” dedi.

Wednesday, December 02, 2009

Bir ‘Kötülük Merkezi’ Olarak Dubai

Dubai’nin borcunun derdi, “herkesi” gerdi. Ama Dubai denen şeyin, serbest piyasası, köle emeği, feodal üst yapısıyla, insanlık onuru açısından ne anlama geldiğini pek düşünen yok. Esas skandal da burada…

Bir kötülük üretme makinesi: ‘Küreselleşme’
Küreselleşme, geleceğe açılan aydınlık bir yol değil adeta bir kötülük üretme makinesiydi. 1980’lerde yeni bir “kriz yönetim” modeli olarak başladı; “Neoliberalizm” yoluyla öncelikle işçi sınıfının geçmiş kazanımlarını hedef aldı. Sonra da sermayenin aşırı üretim/birikim sorununa cevap olarak, aşırı (işlevsel değil hazza dayalı) tüketimi, bunu destekleyecek finansallaşmayı körüklemek için piyasalar üzerindeki kısıtlamaları, denetimleri kaldırdı.

Bu sürecin, en azından, üç kötülük ürettiğini kolaylıkla söyleyebiliriz. Kredi kartlarının ve bedensel hazların “hemen şimdi” tatminine dayalı tüketim tarzının şekillendirdiği, benmerkezci kısa dönemci öznellikler. Mega zenginlerle, sefil yoksulları, gökdelenlerle, teneke damlı mahalleleri birlikte üreterek hızla büyüyen “küresel kentler”. Aşırı tüketimin, mega kentlerin gereksinimleri üzerinde hızla geri dönülmez bir noktaya doğru koşan küresel ısınma dinamikleri.
Dubai, bu üç kötülüğün çakışmasıyla şekillenen bir “kötülük” merkezi olarak karşımıza çıkıyor.

Bir buçuk milyon nüfuslu, 1.6 milyar dolarlık iç pazarına karşılık, Dubai’de, 30 yılda New York’tan üç kez daha çok, gökdelen, alışveriş merkezi oluşmuş. Dünyanın en yüksek iki gökdeleni, en büyük iki alışveriş merkezi Dubai’de.

Dünyanın en sıcak bölgelerinden biri olan Dubai’de dünyanın en büyük kapalı ski slalomu, suyun 100 metre altına kadar inen, denizaltı oteli, bir dinozor parkı, sahilinde yapay ada kompleksleri var. Dubai dünya haritası biçiminde bir adalar kompleksi de inşa etmekteydi.

Bunların küreselleşmeyle ne ilgisi var? En büyük miktarda sermayeyi, en küçük alana, en kısa sürede nasıl gömersiniz? Oraya bir gökdelen dikerek… Peki, tüketimin en yoğun biçimde, en kısa sürede gerçekleşmesini nasıl sağlarsınız? Kendi bedenine odaklanmış, genç kalmak için her türlü fiyatı ödemeye hazır öznellikleri yaratma sürecini, biraz zaman aldığını düşünerek bir kenara koyarsak, geriye, çekici bir alışveriş merkezi inşa etmek kalıyor. Bir yanda yoksulluğun, öbür yanda en üst gelir diliminin servetinin hızla arttığı bir dönemde, en gerçekçi strateji, bu gökdelenleri, alışveriş merkezlerini ve dünyanın en yüksek gelirli kesimlerini bir araya toplayabilecek bir mekân oluşturmak değil mi?

İşte size Dubai..
İşte, süper zengin turistlere, Irak’tan tatile gelen kiralık askerlere, kara para mafyasına hizmet veren Dubai, bir gecelik oda ücreti 5 bin dolardan başlayan, müşterilerini havaalanından Rolls Royce’larla getiren, isteyene uşaklarıyla, özel mutfağıyla, aşçısıyla (hatta Rusya’dan, sarı saçlı, uzun bacaklı uzmanlarıyla) birlikte gelen “suit”ler sunabilen otellerle, dünyanın en pahallı markalarını, en zengin altın, elmas tacirlerini, eğlence parklarını içeren alışveriş merkezleriyle, böyle bir mekân.

Peki sermaye, petrol gelirleri önemsiz, sanayi, tarım üretim kapasitesi sıfır olan Dubai’yi neden seçti? Birincisi Dubai sermaye için, Hayek’in, Friedman’ın bile rüyalarında göremeyecekleri olanaklar sunuyor: Vergi yok, mülk edinmek, kârını alıp gitmek serbest. Sendikalar, siyasi partiler gibi istikrarsızlık unsurları yok. Emir Dubai’yi özel bir işletme gibi yönetiyor. Diğer bir değişle, Neo-liberalizmin, “piyasa devletinin” en saf biçimi burada.

İyi de, 1.5 milyon nüfuslu bir ülkede tüm bunlar nasıl mı gerçekleşti? Öncelikle, 300 bin yabancı işçinin sırtından. Şöyle: Çoğu diğer Müslüman ülkelerden, büyük vaatlerle işçi ithal edeceksin, gelmelerini kolaylaştırmak için borç vereceksin. Sonra kapıdan girerken pasaportlarına el koyacaksın, kamyonlara (pardon, görüntüyü bozduğu için çelik kasalı otobüslere) doldurup, kentin dışında, havalandırması olmayan, beton binalarda bir odaya 10-15 kişi olmak üzere tıkacaksın.

Bu işçileri, 45-50 °C sıcağın altında günde 14 saat, sürekli terleyerek bir işçinin deyimiyle, bazen günlerce çişe gitmeye gereksinim duyurmayan koşullarda, çalıştıracaksın.

Bunlardan, örneğin yalnızca Hindistanlılar arasında bir yılda 900’den fazlası intihar ederse, kazalarda ölürse, saymaktan vazgeçeceksin. Maraba gibi çalıştırabilmek için borçlarını ödemelerine olanak vermeyeceksin; eğer ölürlerse borçlarını ailelerinden istemeyi ihmal etmeyeceksin…

Dün Dubai Emiri’ne ev sahipliği yapan “demokratları” düşündüğünüzde, yarın, “biz Dubai’de çok iş yaptık” diye böbürlenen “mütedeyyin” vatandaşlarla karşılaştığınızda umarım bunları anımsarsınız.

Saturday, November 28, 2009

Thursday, November 26, 2009

Bir Çatlak Daha…

Avrupa Konseyi Başkanlığı’na Von Rompuy’un atanması Türkiye’nin dış politikasındaki çatlaklara bir yenisini ekledi. Üstelik bu çatlağı kapatmak, İsrail ve Azerbaycan’la olan ilişkilerdeki çatlakları kapatmaktan çok daha zor…
AB ile ilişkilerde ortaya çıkan çatlak yeni değil, ama Rompuy’un atanması, bu çatlağın genişlemekte olduğunu gösteriyor. Bu genişlemenin bir nedeni AB’nin hegemonya projesininevrimiyse bir diğeri de AKP yönetimindeki Türkiye’nin yaşamakta olduğu kültürel, siyasi değişim.

Almanya, Fransa ekseni
AB Konseyi Başkanlığı için önce Blair’in adı geçiyordu. Her ne kadar İngiltere ve ABD medyası, Blair’i “biçilmiş kaftan”olacağını anlatmaya başlamış olsalar da bu adaylığı Doğu Avrupa ülkelerinden ve İtalya’dan başka ülke desteklemiyordu.

Blair’in adaylığına kesinlikle karşı olan Almanya, Fransa’yı da ikna edince yeni bir başkan adayı arayışı başladı. Blair’in adaylığının ölümünün arkasında iki neden vardı. Birincisi, AB liderliği, kamuoyu, Blair’in ABD’nin “adamı”olduğuna, İngiltere’nin politikalarının AB sürecinin gelişmesini engellediğine inanıyordu. İkincisi, AB, tüm liberal fantezilere karşın, içinde ciddi bir hegemonya süreci yaşanan ulus devletler topluluğuydu. Bu hegemonya sürecinin başını çeken Almanya ve Fransa, çevrelerindeki ülkeler, ulus devletlerinin gücünü azaltacak etkin, dahası Blair gibi kendine özgün gündemi olan güçlü bir başkan istemiyorlardı.

Leparmantier’in, Rompuy’un atanma sürecinin arkasındakileri anlatan ayrıntılı yazısının (Le Monde, 20/11) da gösterdiği gibi Blair’in devreden çıkması, Fransız-Alman eksenini güçlendirdi. Merkel’in Hıristiyan muhafazakâr kanattan, dengelere dikkat edecek, bu ikilinin iradesini sorgulamayacak bir aday isteği egemen oldu. Leparmantier, Merkel’in ilk adayının, eski Avusturya Şansölyesi, 2000’de faşist Haider’le işbirliği yapan Schüssel olduğunu, daha sonra, Almanya ve Fransa’nın Rompuy konusunda 30 Ekim toplantısında anlaşarak, sürece damgalarını vurduklarını aktarıyor. The Guardian’ın,“Franco-Alman mutabakatı tepki çekiyor” başlıklı yorumu da (18/11), Leparmantier’in saptamalarını doğruluyor. Böylece konsey başkanlığı süreci Almanya-Fransa ekseninin hegemonya sürecini güçlendiren yönde gelişiyor.

Wolfgang Munchau (Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masası’nın görüşlerine çok yakındır) da AB’nin gereksinimi “güçlü başkanlık, liderlik sorunu değil, belirgin siyasi hedefler koymakta ve izlemekteki başarısızlık, ama en önemlisi eşgüdüm ve kriz yönetimi oluşturmaktaki yetersizliklerdir” diyor (Financial Times22/11). Diğer bir deyişle, Rompuy’un atanması, hegemonya sürecinin arkasındaki sınıf blokunun tercihlerine de uygun.

‘Benmerkezci yanılsamalar’
Rompuy’un 2004 yılında yaptığı bir konuşmasındaki tarihsel, dini gerekçelere göndermeyle, “Türkiye Avrupa’nın parçası değil, asla da olmayacak” sözlerinin atanmasından bir gün önce basına sızdırılması da bu hegemonya sürecinin bir parçasıydı. Türkiye’deki AB lobisinin, “ama konuşma beş yıl önce yapılmıştı”avuntusuna aldırmayın. Beş yıldır gelişmeler, AB kamuoyunun Türkiye’nin üyeliğine muhalefetini güçlendirmedi mi? Almanya ve Fransa’nın üyelik dışı seçeneklere yaptığı vurgu daha da güçlenmedi mi? Bir hegemonya projesi, az çok tutarlı bir metafizik (örneğin din) boyuta sahip olmak zorunda değil mi?

Bu koşullarda Türkiye Dışişleri, ya olup bitenlere aldırmıyor ya da kendini, daha kötüsü bizleri aldatıyor.

Dışişleri Bakanı Prof. Davutoğlu,Türkiye’nin üyelik sürecini canlandırmak amacıyla, çıktığı Avrupa gezisinin Madrid ayağında yaptığı konuşmada, “Türkiye’nin Avrupa kültürünün parçası olduğuna ilişkin size yüz gerekçe gösterebilirim. En az 15 Avrupa ülkesinin tarihini, Osmanlı arşivlerine bakmadan anlayamazsınız”demiş. Belli ki, sözlerindeki ironininayırdına varmadan…

Avrupa “kültürünün parçası” ifadesi en az bu 15 ülke açısından iki anlamı var. Birincisi: Osmanlı, Avrupa kültürünün parçasıydı, ama askeri, siyasi ekonomik, özellikle dini açılardanolumsuz bir vurguyla kodlanmış“öteki” olarak… İkincisi: Modern Türkiye gerçekten, Avrupa açısından bu kez olumlu bir vurguyla kodlanmış olarak Avrupa kültürünün bir parçası, ama Davudoğlu’nun sandığı gibi değil. Modern Türkiye, Avrupa’nın dini, siyasi, askeri “ötekisi” olarak yaşamış bir imparatorlukla bağlantısını keserek aydınlanma geleneğini, laikliği, kadın haklarını, kapitalist hukuku, modern kapitalist devlet biçimi Cumhuriyeti benimseyerek, Avrupa’ya açılarak kültürüne eklemlenmiş bir ülke.

İroni şurada: AKP’nin Türkiye’yi, Müslümanlık özelliklerini öne çıkararak yönetme, Prof. Davutoğlu’nun da Yeni Osmanlı projeleri bu “parçası olma”ifadesindeki olumlu kodlamayı çözüyor, olumsuz kodlamayı yeniden kurguluyor. Siz Müslümanlık kültürünüzü, Osmanlı mirasınızı biteviye vurgulayacaksınız, ama karşınızdaki bunun tarihsel sonuçlarını anımsayarak bir korunma refleksiyle, birleştirici evrensel değer olarak Hıristiyanlığı vurgulayınca huysuzlanacaksınız… Bu da“benmerkezci yanılsamalarla” ilgili…

Thursday, November 19, 2009

‘Benmerkezci Yanılsamalar’

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, Suriye Devlet Başkanı Esad’ın “görüşmelere Türkiye aracılığıyla yeniden başlama” çağrısına verdiği cevap, AKP’nin “çok başarılı dış politika” imajının cilasını çizdi. Netanyahu “aracının tarafsız, adaletli biri olması koşuluyla” görüşmelere yeniden başlamaya hazırmış. “Türkiye Başbakanı’nın yaklaşımları objektif, adaletli bir aracı imajını güçlendirmiyor” demiş (Jerusalem Post, 15/11/09).

İlginç bir ironi
Obama’nın Asya gezisini izlerken düşündüm: “AKP’nin dış politikası, bugünkü dünyanın içinde ne anlama geliyor?” Aklıma, Prof. Davutoğlu’nun Journal of International Affaires’deki makalesinde (Aralık 1997/Ocak 1998) rastladığım “benmerkezli yanılsamalar” (egocentric illusions) kavramı geldi. Davutoğlu bu kavramı Fukuyama’nın, “Tarihin Sonu” savını Batı’nın değerlerinin hegemonyasını, Huntington’un “Uygarlıklar Çatışması” teorisini de Batı’nın üstünlüğü varsayımını meşrulaştırdığı için eleştirirken, Toynbee’den alarak kullanıyordu.

AKP döneminde, Prof. Davutoğlu’nun önderliğinde yeni bir dış politika şekillendi. Bu yeni dış politika sayesine, Türkiye, Suriye ile İsrail’i barıştıracak, bu sayede Filistin sorununun çözümünü belirleyecek, Ermenistan’la anlaşacak, İran’la Batı arasında sorunların aşılmasına yardımcı olacak, bu arada AB’ye girecek, enerji koridoru, uygarlıklar arası köprü olacak. AKP yönetimi Kürt sorununu çözecek, Kuzey Irak’a, Büyük Ortadoğu’ya istikrar getirecek, bu arada Müslüman dünyasının liderliğine yükselecekti. Zaman gazetesinin pazartesi günü aktardığına göre Türkiye, Kopenhag zirvesindeki tıkanıklığı açarak küresel ısınmaya bile çare bulabilirmiş.

Kısacası, “önce Türkiye, sonra bölge, sonra Müslüman dünyası ve nihayet dünya”... Neden olmasın? Osmanlı’nın mirasçıları değil miyiz? Stratejik derinliğimiz yok mu?

Şimdi, Suriye-İsrail arasında aracılık işlevini Fransa üstlenmeye hazırlanırken, Türkiye’nin AB üyeliği, büyük olasılıkla “Kürt açılımı”yla birlikte “yok bööle bişi” listesine yazılırken, dönüp bu yeni dış politika yönelimi için “benmerkezci yanılsamalar” deyimini kullansak haksızlık mı yapmış oluruz?
Ama teorisi de var...
Davutoğlu’nun, Fukuyama ve Huntington’un savlarını “benmerkezci yanılsamalar” olarak nitelerken, kendine çok büyük özellikler atfeden bir dış politika izlemesi bir ironi oluşturmuyor mu? Oluşturuyor, ama dahası var: Dayandığı karmaşık teorik zemine dikkatle bakınca, bu “ironinin” giderek bir “trajediye” açılma olasılığı çok yüksek.

Bu teorik zeminin katmanlarının en altında, Mackinder’in, dünyayı kontrol etmek için Avrupa, Büyük Ortadoğu ve Asya ile çevrelenen Avrasya’yı kontrol etmek gerekir, diyen “Heartland” teorisi var. İkinci katta Spykman’ın “Rimlands” (kıyı/çevre/sınır topraklar) teorisi var. Bu teori Mackinder’in teorisinden kalkıyor, ama “Kıyı/çevre toprakları (Avrupa Kıyıları, Büyük Ortadoğu ve Asya muson bölgesi) kontrol eden Avrasya’yı kontrol eder” sonucuna ulaşıyor. Spykman’ın hemen üstünde, Thomas Barnett’ın, “Pentagon’un yeni haritası” çalışmasındaki “Çekirdek” (küreselleşmiş ülkeler), “Çatlak” (Irak, Afganistan, İran gibi küreselleşmeyenler) ve bu ikisini birbirine bağlayan “menteşe ülkeler” modeli var. Barnett’a göre Pentagon “çatlağı”, “menteşe” ülkelerin yardımıyla kapatmayı amaçlıyor.

Davutoğlu, İran devriminin ardından, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Spykman’ın “Rimlands” olarak saptığı bölgede, Kuzey-Güney ekseniyle, Doğu-Batı ekseninin kesiştiği yerde (Büyük Ortadoğu), bir “iktidar boşluğu” oluştuğunu saptıyor. Davutoğlu’na göre Fukuyama ve Huntington’un İslam dünyasını bir sorunlu “öteki” olarak saptamalarının arkasında da “Batı’nın” bu “boşluğun” yerel olarak doldurulmasını engelleyecek müdahalelerini meşrulaştıracak teorik gerekçeler sunma amacı yatıyor.

Davutoğlu, bu boşluğu Araplar değil ancak bölgesel güçler doldurabilir, diyor; büyük güçlerin (ABD ve SSCB/Rusya) İran’ı engellemek için Saddam’ı desteklediklerini, Körfez Savaşı’nda da Irak’ı bastırmak için güç birliği yaptıklarını vurguluyor.

Davutoğlu’nun işte bu zeminde, kıyı ülke - menteşe ülke tanımlarını birleştiren, bölgedeki iktidar boşluğunu, ABD’nin eğilimlerini göz önüne alarak, doldurmayı amaçlayan bir dış politika ürettiği söylenebilir. Bölgeyi kontrol edenin (boşluğu dolduranın) küresel çapta önünün açılacağını düşününce: Bugün Ortadoğu, yarın dünya…

Yukarıda değindiğim ironinin trajediye dönüşme olasılığıysa iki eksenin kesişmesiyle ortaya çıkıyor. Birincisi, yukarıda değinilen teoriler hegemonya konumundakilerin, hegemonya paradigmalarının ürünü. Bu teorilerle hareket edenler bu paradigmalara hizmet ediyorlar. İkincisi, ABD-AB ekseninden gelen bakış, Türkiye’nin işlevini bu boşluğun doldurulması değil, doldurulmasının engellemesi olarak tanımlıyor; Türkiye’nin boşluğu dolduracak yönde güçlenmesini engelleyecek “sigortaları” da içeriyor… Kurtlar sofrasına gitmeden bir konuda emin olmak çok önemli: Masada mısınız yoksa menüde mi?

Thursday, November 12, 2009

1979 mu, 1989 mu?

Duvarın yıkılışının 20. yıldönümünde, 1989’da dünyanın nasıl değiştiğine ilişkin yorumları okurken, kendimi muhafazakâr, emperyalist tarihçi Niall Ferguson’la aynı yerde buluverdim. Ferguson’a göre “Demir Perde’nin yıkılışını boş verin, 1979’da olanlar çok daha önemlidir” (Newsweek, 30/10).

Ekim Devrimi’nin ölümü

Niall Ferguson, Thatcher’in iktidara gelişinin, Deng Siao Ping’in Amerika ziyaretinin, Humeyni rejiminin tarihsel etkilerinin, Duvar’ın yıkılmasından daha önemli olduğunu söylüyor; genelde, Afganistan’ın işgalini de ekleyerek katılıyorum.

Ferguson, (bir sözcük oyunuyla) 1989’un aslında bir devrim (revolution) değil bir açığa çıkma (revelation) olduğunu savunuyor. Ona göre Doğu Bloku, ama özellikle SSCB’nin çöküşü, yozlaşmış komünist seçkinlerin gerçek yüzünü açığa çıkardı.

“1989”da yaşananların bir “açığa çıkma” durumu olduğuna ben de katılıyorum. Ama bir farkla: Sosyalizmin, Ekim Devrimi’nin kazanımlarının, 1989’da değil, ondan 55-60 yıl önce, grev hakkını, fabrikalarda işçi yönetimini ortadan kaldıran I. Sanayi Planı atılımıyla, 1930’larda sanatta Avant Garde’ın, ilk devrimci Bolşevik kuşağın, liderlerinin (Kamanev, Zinoviev, Radek, Piatokov, Bukharin, Troçki vb…), biri hariç Merkez Komite üyelerinin tümünün Vişinski mahkemelerinde, cinayetlerde tasfiyesiyle öldüğünü biliyorum. “1989”, sosyalizmi öldüren sınıfın, halkını aldatamaz hale geldikten sonra, ekonomik, siyasi yapılarıyla dünya piyasasında rekabet edemeyeceğinin ayırdına varmasının sonucu, “deri değiştirmeye” çalışırken, gerçek karakterini açığa vurmasıydı… 1989’da yaşananları bir sermaye birikimi modelinden ötekine geçişin sancıları olarak da görebiliriz.

Gerçekten de duvarın, SSCB’nin çökmesi, Rusya’nın parçalanarak, sermayesinin, doğal kaynaklarının paylaşılmasına yol açmadı. SSCB egemen sınıflarının en seçkin kesimi, devletin kolektif mülkiyeti altındaki malları, kısa bir sürede çeşitli özel mülkiyet biçimlerine dönüştürerek servetlerine katmayı, çalınanları geri almayı becerdiler. Yaklaşık on yıl içinde KGB, yeni kapitalist sınıfla birlikte yönetimi yeniden ele geçirdi; Rusya’nın dış politikası da eski “nüfuz alanlarının” yeniden ele geçirilmesi amacına odaklandı.

Thatcher - Deng, Humeyni

1979 yılına dönersek, Thatcher’in iktidara gelişi, Deng’in ABD ziyareti kapitalizmde bir ekonomik, kültürel “restorasyonun” başladığını gösteriyordu. Restorasyon döneminde, işçi hareketinin 150 yıllık kazanımları, “sınıf şekillenmesinin” maddi, psikolojik, ideolojik hatta kurumsal öğeleri (kolektif dayanışma refleksi, sendikal hareket, siyasi partileri) çok büyük ölçüde imha edilecek, üyelerinin kendilerini vergi mükellefi, tüketici olarak tanımlama (atomizasyon) eğilimi güçlenecekti. Restorasyon süreci 1990’larda seri mali krizlere, “liberal emperyalizme” dayalı askeri müdahalelere, sonra da “terorizme karşı savaş” gerekçesiyle sömürgeci savaşlara yol açtı.

Humeyni’nin iktidara gelmesi ve Afganistan’ın işgali siyasal İslam’ın, 1978’de iktidara gelen Deng’in 1979’daki ABD ziyareti, Çin’in yükselme süreçlerini başlatıyordu. Restorasyonun aksamaya başladığı 90’lı yıllarda bu iki eğilimin güçleniyor olmasıysa bugün hâlâ uluslararası jeopolitiğin dilini kirletmeye devam eden “uygarlıklar çatışması” savının doğumuna ebelik edecekti.

Bugün, “yüzyılın en büyük krizinin” etkisiyle, Neoliberalizm iflas etmiş durumda. Çin’in yükselişiyse daha da hızlandı. Siyasal İslamın “ılımlı İslam” kanadı Ortadoğu’da, emperyalizmle el ele, en etkin siyasi akım haline geldi; gelişme çizgisi, ekonomik, siyasi, kültürel alanlarda Çin’in gelişme süreciyle kesişmeye başladı.

Yazımı, Çin Başbakanı Wen Jiabo’nun cumartesi günü Arap Birliği’nin Kahire merkezinde yaptığı “Uygarlıkların Çeşitliliğine Saygı” konuşmasına değinerek bitirmek istiyorum.

Wen, konuşmasında, “bütün uygarlıkların eşit, aynı derecede değerli olduğunu” vurguladıktan sonra, “gelin birlikte Çin ile Arap ülkelerinin işbirliğini yeni bir düzeye çıkaralım”, “gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını korumak, adil ve makul bir yeni dünya düzeni (E.Y) kurmak için uluslararası düzeyde birbirimizi desteklemeye, işbirliği yapmaya devam edelim” dedi. Arap dünyasıyla Çin arasındaki ticaretin geçen iki yılda 37 milyar dolardan 133 milyar dolara, yatırım projelerinin toplam 100 miyar dolara ulaştığına dikkat çeken Wen, Batı’da yükselen “yeni sömürgecilik” eleştirilerine cevap olarak, “Koşullar ne olursa olsun Çin halkı Arap halkının en güvenilir dostu olmaya devam edecektir” dedi. Wen, ertesi gün Çin-Afrika zirvesinde de, 2008 yılında, Çin’le ticareti yüzde 48 artan bu bölgeye, 10 milyar dolarlık, düşük maliyetli yeni bir kredi paketini açıkladı. IMF’nin Afrika ülkelerine yönelik “Çinli kaynaklardan çok fazla borçlanıyorsunuz” uyarısına, “En yoksul ülkelerin borçlarını silebiliriz” söyleriyle cevap verdi.

Bunlar, 1979’un, dünyayı 1989’dan daha köklü bir biçimde değiştirdiğini göstermiyor mu?