Wednesday, June 11, 2014

Dünyanın V. Köşesi (II)

Pazartesi yazımda “Dünyanın V. Köşesi” olarak nitelediğim İslamcı-cihatçı terörist hareket, ABD ve AB dış politikasının önemli konularından birini oluşturuyor. 

Geçen günlerde bir intihar saldırısındaki teröristin ABD vatandaşı oluğunun anlaşılmasından, Belçika’da bir sinagoga yönelik, bir Fransız vatandaşı tarafından gerçekleştirildiği anlaşılan silahlı saldırıdan sonra tartışmalar yoğunlaştı. Pazartesi yazımda değindiğim Rand Corporation raporu; Al Monitor’un El Safir gazetesinden aktardığı Gilles de Kerchove söyleşisi, Mustafa Tlili’nin, The New York Times’da yayımlanan denemesi, Batı’nın nihayet durumu kavramaya, siyasal İslamın ılımlı ve radikal kanatları arasında bir ayrım yapmaktan vazgeçmeye başladığını düşündürüyor.
(...)

Yazının tamamını okumak için tıklayınız

Wednesday, June 04, 2014

‘Gezi Olayı’ ve ‘XI. Tez’

Gezi Olayı’nın 1. yılında “Filozoflar dünyayı yalnızca, çeşitli biçimlerde yorumladılar. Esas önemli olan değiştirmektir” diyen “XI. Tez”in (“Feuerbach üzerine tezler” K. Marx) uyarısını bir kez daha anımsamak yararlı olabilir. 

“Gezi” sözcüğünün yanına çeşitli, “isyan”, “direniş”, “hareket” gibi betimlemeler konularak anlamlandırılmaya çalışılan toplumsal sarsıntıyı ben, “Olay” kavramı kapsamında analiz etmeye çalışmıştım. “Gezi Olayı”nın ardından “Ne oldu?”, “Neydi?”, “Bitti mi?”, “Tekrarlanabilir mi?”, “Peki ne değişti” sorularını hep birlikte cevaplamaya çalıştık, hâlâ da çalışıyoruz. Bu durum verili bilgi sisteminin içine bir delik açan yeni soruları getiren “şey”lere ilişkin “olay” kavramının kullanımını da destekliyor.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, May 28, 2014

Tarih Olarak Bazı Güncel Olaylar

Tarih, olaylarla aramıza bir mesafe koyar; “uzaktan” bakınca, ayrıntılar kaybolur, ana çizgiler belirginleşir, aralarındaki ilişkileri değerlendirebilme şansı oluşur. 
Son aylarda, izlediğimiz, örneğin, Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sonuçları, Tayland askeri darbesi, Boko Haram ve El Şebap saldırıları gibi kimi olaylara aramıza mesafe koyarak bakabilir miyiz? 

Hatta, bir adım daha geri çekilerek, küreselleşmenin, finansallaşma aşamasının krizini, bu krizle birlikte yoğunlaşan işsizlik, gelir dağılımı bozulması, yoksullaşma, eşitsizlik, küresel ısınma bağlamında gıda fiyatları tartışmalarını resmin içine alabiliriz. O zaman göreceğiz ki, bu tartışmalara neden olan gelişmelerle, önceki paragrafta dikkat çektiğim olaylar arasında çok yakın bir nedensellik ilişkisi kurulabilir.


Yazıyı okumak için" tık"layınız

Wednesday, May 21, 2014

Felaketin Ertesinde

Soma felaketi anlaşılması, açıklanması zor, kabul edilmesi olanaksız bir sarsıntıyla büyük bir toplumsal travma yarattı. 

Bu,
felaketin yasının tutularak, tarihe terk edilebilmesi (travmanın aşılabilmesi) için, gerek doğrudan etkilenenlerin, gerekse de toplumun bilincinde anlamlandırılması, öncelikle “adalet” duygusunun tatmin olması, sonra tekrarını önleyecek adımların atılmakta olduğu konusunda bir mutabakatın oluşması gerekecektir. Felaket karşısında oluşan çaresizlik, edilgenlik, değersizleştirilmişlik duygusu, doğrudan etkilenenlerin, toplumun bilincinden, simgesel sisteminden silinmelidir. Bu temizliğin, iyileştirmenin, bir anlamda “tedavinin” gerçekleştirilebilmesi için, öfke, acı, haklı haksız suçlamalar serbestçe ifade edilmeli, felaketin tüm boyutları, veçheleri, ilgili neden-sonuç zinciri açıkça tartışılmalı “yaşanmış olan şey” tümüyle saydamlaştırılmalıdır.

Bugünkü siyasi iktidar bu “temizliği”, toplumsal iyileştirmeyi gerçekleştirebilir mi? Ben, gerçekleştiremeyeceğini, aksine uyguladığı, susturucu baskı ve şiddetle bir “blokaj” oluşturduğunu düşünüyorum.

(...)

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, May 14, 2014

Nijerya’da Neler Oluyor?

Yaklaşık bir ay oldu, İslamcı terörist Boko Haram tarafından kaçırılan kız çocuklarının kaderi hâlâ belli değil ama şu belli: Nijerya “zamanın gürültüsü”nün tüm tonlarını taşıyor:

Liste uzun ama kısaca deneyelim: Enerji üreticisi ama gittikçe istikrarını kaybeden büyük bir ülke; zengin ve yozlaşmış egemen sınıflar; petrol denizinde yakıt sıkıntısı yaratacak kadar kötü bir yönetim; yoksul bir halk. Petrol üretimine çöreklenmiş uluslararası tekeller; petrol üretiminin atıklarının bir yandan, küresel ısınmanın öbür yandan yaşanmaz hale getirmeye başladığı topraklar; hızla kuruyarak küçülen Çad Gölü’nden geçinmeye çalışan dört ülkeden 30 milyon insan; kuraklıktan ve ekolojik krizden yaşamları altüst, köyleri ve hayvan sürüleri perişan kabileler üzerinde güçlenen, gelişen bir dinci-terörist hareket. (Emmanuel Mayah, Africa Review, 24/02/12)
Sonra büyük güçler filan ...
 (...)

Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, May 07, 2014

‘İmparatorluk’, Kan, Gözyaşı

Geçen hafta Prof. Arno Mayer, Counter Punch’daki yazısında, Gibbon’un, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü ayrıntılı biçimde analiz eden ünlü yapıtını anımsatıyordu. Gibbon, yapıtında “Geriye bir soru daha kalıyor: Nasıl bu kadar uzun süre ayakta kalabildi?” diye yazıyor, cevap olarak da “şiddet ve savaşın” bu çöküşü geciktirmekte önemli rol oynadığını saptıyormuş. Bu yazımın başlığı Gibbon’u anımsayınca oluştu. Yine gerileyen bir “imparatorluğun” çıkardığı savaşlardan, uyguladığı, tetiklediği şiddetten, entrikalardan kaynaklanan kan ve gözyaşına tanık oluyoruz. 

(...)
Yeni Delhi’deki Politika Araştırmaları Merkezi’nden Prof. Brahma Chellaney Project Syndicat’da yayımlanan “Asya’da Alarm Zilleri” başlıklı yorumunda, ABD’nin Asya’daki geleneksel müttefiklerinin güvenini kaybetmeye başladığını vurguluyordu. Prof. Chellaney “Asya ülkeleri geçen iki yıl üç kez sarsıcı biçimde uyandırıldılar” diyor.
 
(...)
 
Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, April 30, 2014

Yarın 1 Mayıs!

Yarın, toplumun gerçek “mağdurları” eşitlik, özgürlük, dayanışma arzularını dilegetirmek, tarihte bu arzular uğruna verilen mücadeleleri, yapılan fedakârlıkları, çekilen acıları anmak için Taksim Meydanı’nda toplanmayı planlıyorlar. Başbakan da buna izin vermeyeceğini açıklamış bulunuyor. 
(...)

Şimdi karşımızda, demokratik haklarını kullanmak isteyenlere “şımarıklık etmeyin”diyen bir Başbakan; internet yasaklarını, MİT Yasası gibi baskıcı yasaları hızlaonaylayan bir Cumhurbaşkanı, “AKP 500 yıl kalacak” diyen bir Dışişleri Bakanı, AYM Başkanı’nın anayasayı, hukuk devletini anımsatan konuşmasını adeta suratlarına atılmış tokat gibi algılayan bir TBMM Başkanı, tüm muhalefet mekânlarını kapatmaya kararlı bir hükümet var. 
(...)

Yazının tamamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, April 23, 2014

Ukrayna Krizinin Aynasında...

Ukrayna krizi ABD’ye, Rusya karşıtlığı üzerinden uluslararası hegemonyasını restore etme şansını getirmiş gibi görünüyordu (Godot Geldi Galiba, 31 Mart, 2014). Pazartesi günü, New York Times’da Peter Baker de, Başkan Obama’nın “Putin Rusyası’nın dış dünyayla ekonomik, politik bağlarını keserek, yakın çevresinde genişleme heveslerini sınırlayarak, fiilen bir parya devlete dönüştürmeyi planladığını” aktardı.

Bu strateji Rusya’ya karşı bir uluslararası mutabakatın kurulmasını gerektiriyor. ABD, Batı medyası da, Ukrayna krizi Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesine yol açtığından bu yana sürekli “uluslararası topluluk”, “Rusya tecrit oldu” gibi propaganda kalıplarını tekrarlıyorlar.

Devler arası sistemin koşulları, dün ABD’nin, gerileyen uluslararası üstünlüğünü, bir imparatorluk projesiyle korumasına olanak vermemişti. Prof. Niall Ferguson’un değimiyle, Neoconlar Irak’ta, neoliberaller de mali krizde boylarının ölçüsünü almışlardı.” Gelişmeler, Obama’nın da imparatorluk projesinin enkazı üzerinden ABD hegemonyasını restore etmesine izin vermedi. Mali krizin etkileri altında, uluslararası dengeler daha da karmaşıklaştı, bugün Rusya’yı tecrit etme politikası üzerinden ABD hegemonyasını restore etme projesinin de pek bir şansı yok.

Yazının devamını oumak için "tık"layınız 

Wednesday, April 16, 2014

Bir Dönüşümün Eşiğinde - II

Pazartesi yazımda, uygarlığın geleceği, küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerine iki önemli araştırmanın çok kritik bulgularını aktardım. Sonra da Thomas Pikkety’nin büyük yankı uyandıran “21. Yüzyılda Sermaye” başlıklı çalışmasını (açıkçası, yansıttığı anksiyeteye dikkat çekmek için) çok kısaca aktardım.

Şimdi bu resme, Goldman Sachs’ın baş ekonomistiyken BRICS kavramını yaratan Jim O’Nneil ile Bruegel Enstitüsü uzmanlarından Alessio Terzi’nin birlikte hazırladıkları, Bruegel Enstitüsü tarafından yayımlanan “Ticaretin değişen kalıpları Avrupa ve dünyanın değişmeyen yönetişimi” (Changing trade patterns, unchanging European and global governance) başlıklı çalışmalarını eklemeye çalışacağım. 

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, April 09, 2014

Çılgınlığın Tanımı

Einstein, bir seferinde, çılgınlığı, “bir hareketi tekrar tekrar, her seferinde öncekilerden farklı sonuç almayı umarak, ısrarla yapmaya devam etmek” olarak tanımlamıştı. Günümüzde uygarlığı yönetmeye çalışanların akıl durumu bu tanıma çok uyuyor. 

(...)

Okumaya devam etmek için "tık"layınız

Wednesday, April 02, 2014

Seçim Sonuçlarından Çıkardıklarım…

Seçim gecesi iki farklı haber ajansı, iki farklı eğilime işaret eden veriler yayımlamaya devam ettiler. Anadolu Ajansı, ilk kez seçim sonuçlarını vermek gibi siyasi bir sürece katıldı. Sıra dışı sıklıkta elektrikler kesildi. Çok sayıda hile ihbarı yapıldı. AKP İstanbul ve Ankara’yı az farkla da olsa elinde tuttu. 

Bu yerel seçimlerde AKP’nin aldığı oylar; ister 2011’de, ister 2009’da aldıklarıyla karşılaştıralım, iki şeye tanıklık ediyor: Birincisi “Gezi Olayına”, 17 Aralık skandallarına, en son dinleme olayına karşın AKP’nin seçmeni yorulmamış, partisine sadakatini kaybetmemiştir. İkincisi AKP elindeki olanakları, seçim sonuçlarını etkileyecek yönde etkin biçimde kullanmayı başarmıştır.

Bir ‘sadakat’ sorunu 

AKP dönemi başladığından bu yana, tüm seçimlerde hep AKP’ninmomentumunun kırılmasının önemini vurguladım. Çünkü momentum sürdükçe bir başka şey güçlenerek ilerliyordu: AKP yönetimi altında, bu herhangi bir parti değil de bir toplumsal hareketin mızrak başı olduğundan, egemen kılmayı amaçladığı yeni “hakikat rejimi”nin, beden-nüfus politikasının (biopolitik), bilgi denetim süreçlerinin yarattığı etkilerle toplumda sıradan Müslüman (mütedeyyin) kimlikten farklı yeni bir “kimlik” şekilleniyordu.

(...)

Wednesday, March 26, 2014

Kitleler ve Diktatörler

Mısır’da, iki duruşmalık bir yargılamanın ardından pazartesi günü 529 Müslüman Kardeşler üyesi idama mahkûm edildi. Salı günü 700 sanıklı yeni bir dava başladı. Mısır egemen sınıfları (ki ordu da bu sınıfların bir parçası) Mübarek öncesi iktidarı, her türlü örgütsel ve kitlesel muhalefeti yıldırarak restore etmeye kararlı. Tahrir Meydanı’nda Ocak 2011 “devrimini” yaşayanlar açısından acı bir durum. 
Mısır tek örnek değil. Doğu Bloku çökerken, kitleler çürümüş iktidarlara karşı Fransız Devrimi sloganlarıyla ayaklanıyorlardı. Kalkan toz duman yatıştığında, kamu malları talan edilmiş, hırsız oligarklar devleti ele geçirmiş, dünün yöneticileri bugünün egemen sınıfları oluvermişti. İfade, seyahat özgürlüğüyse tüketme özgürlüğüne indirgenmişti, o da paraya bağlıydı. 
 
Ukrayna’da 2004-2005 Portakal “Devrimi” bu düş kırıklığına bir tepkiyi dile getirdi. Dışardan dejenere olana kadar manipüle edildi. O da bir hırsız grubunu devirdi, ama onların yerine daha becerikli, daha açgözlü hırsızlar geldi. Geçenlerde Kiev’de aynı senaryo yeniden yaşandı. Bu kez, faşist fanatikler yönetime sızdı, ülkenin bir kısmı ayrılıp başka bir ülkeye katıldı. “Maidan” niye oldu? Ölenler niye öldü.. diye soranlara hak vermemek elde değil. 

 
Bunlardan ne “toplumsal olaylar” yararlı sonuçlar üretmiyor sonucu, ne de “hadi bir daha, daha iyisini yapalım” sonucu çıkar.


Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, March 19, 2014

İsyanlar Boşuna Değil: Uygarlık Tehlikede

(...)

İsyanların arkasında proleter gençliğin (Gerek klasik işçi sınıfından, gerekse yeni “orta sınıf”tan olsun...) adalet ve özgürlük talebi var. Kapitalist uygarlık gençlerin yaşamlarını bu ilkelere uygun biçimde yönlendirmelerine olanak verecek bir ilke sunamıyor. Aksine bu uygarlık, hızla bir çöküşe doğru koşuyor.
Bu sonuncusunu ben söylemiyorum, ABD’nin uzay araştırmaları kurumu NASA’nın finanse ettiği bir çalışma, endüstri uygarlığının (Siz kapitalist olarak okuyabilirsiniz.) on yıllarla ölçülecek kadar kısa bir süre içinde geri çevrilemez bir çöküşe gittiğini ortaya koyuyor.


(...)

Yazının tamamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, March 12, 2014

Yine Bir Şey mi Olacak?

Aralık ayında, mali piyasa analistlerinin bloglarında, ABD borsasının 1929’daki ani çöküşünü, günümüzdeki borsa grafiğiyle karşılaştıran ilginç bir grafik dolaşıyor, yeni bir borsa balonu oluştuğundan söz ediliyordu. Bu yıl 26 Ocak’tan bu yana dünyanın çeşitli yerlerinde toplam 10 üst düzey bankacı şüpheli koşullar altında öldü. 

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, March 05, 2014

Bir Semptom Olarak Ukrayna

Ukrayna krizinde ortaya çıkan trajikomik, hatta absürd durumlar acaba neyin semptomu?
ABD Dışişleri Bakanı Kerry, NBC televizyonuna konuşurken, “Gidip bir ülkeyi sahte gerekçelerle işgal edemezsiniz” demiş. Kazanın tencereye dibin kara demesine benziyor...

Ukrayna’da halk, bir hırsızlar sürüsüne karşı “yeter artık” diyerek sokaklara döküldü. Şimdi, hırsız oldukları için bir önceki seçimlerde halktan oy alamamışlardan oluşan “kerameti kendinden menkul” bir hükümet var; Ukrayna’nın en zengin oligarklarını, ekonomik açıdan önemli bölgelerin başına yönetici olarak atıyor. 

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, February 26, 2014

Meydan Var, Maidan Var Ama Halk da Var

Kiev’de yaşananlar “Gezi”yi çağrıştırınca hemen iki kanaat oluştu: Maidan “Kiev’in Gezisi”dir. Maidan emperyalizmin oyunudur.

Bir üçüncü yaklaşımı Deniz Yıldırım (Birgün), Fatih Yaşlı (SoL) dile getirerek, ülkenin özgün koşullarını, Maidan’dakilerin ekonomik, siyasi iktidar yapısının karşısındaki tutumlarını düşünmek gerektiğini vurguladılar.

Ben de bu üçüncü yaklaşımın içinde var olan bir boyutun üzerinde düşünmek istiyorum. Evet “Ukrayna’da filler tepişiyor”, Maidan’da irili ufaklı faşist gruplar var. Ama Maidan’da “halk” da var. Bu halk 1991’den önce, yozlaşmış bir siyasi liderliğin elinde kötü yönetilen bir ülkede yaşıyordu. 1991’den sonra bu yönetici kesimin bir kısmı karşılarına kamu mallarını mülk edinerek zenginleşen “Mafioza - oligarklar”, bir kısmı da “Mafioza-politikacılar” olarak çıktı; 1991 sonrasında Ukrayna halkı “kızgın tavadan dışarı atlarken, ateşin içine düşmenin” düş kırıklığını yaşadı.Bu halkın tepkisini yargılamadan önce şu üç soruyu cevaplamaya çalışmak gerekiyor.

Yazının devamını okumak için tık"layınız 

Wednesday, February 19, 2014

‘Rejimin Adı Ne?’

Önceleri demokratikleşmekte olduğumuzu düşünen kimi yazarlar şu sırada “Rejimin adı ne” diye soruyorlar. Belli ki “demokratikleşme” söylemi artık bitti, şimdi ne diyeceklerini pek bilemiyorlar.

Bu sanıldığı gibi akademik bir soru da değil; yaşadığımız toplumun yapısı üzerine sorulabilecek en politik sorudur. Çünkü bu sorunun cevabı doğrudan siyasi iktidara, adalete ilişkindir. Dahası bu, salt gözlemlere dayanılarak, hele olmayana ergi metoduyla cevaplandırılabilecek bir soru da değildir...

İktidara, adalete ilişkin en politik soru deyince de Aristotales’i anımsayarak başlamanın yararlı olabileceğini düşünüyorum

 Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, February 12, 2014

Türkiye Sosyalist Solu Üzerine...

Türkiye sosyalist solunun tarihinin, içerdiği farklı geleneklerin, 12 Eylül öncesi ve sonrası deneyiminin üzerine “düşünmek” bir yana dursun, bu hareketin parçası bile olmayan, tarihsel hedeflerini paylaşmayan yazarların kanaatleri, “öyle yapsın böyle yapsın” önerileri artık kabak tadı verdi. 

Aslında, ürettikleri “söylem pratikleri” bağlamında bakıldığında, bu yazarların esasişlevinin sosyalist sola akıl verme postunun altına, sosyalist sola ilişkin olumsuz önyargıları güçlendirmek, düzenin tüm siyasi akımlarının çürüdüğü bir ortamda, okuyucularının gözlerinde sosyalizmin bir seçenek haline gelmesini önlemekurdunu gizlemek olduğu bile söylenebilir.

Bu pratiğin son örneklerinden biri kendince durumu şöyle özetliyor: “Kürt siyasihareketi kendini yoktan var etti ve bugün sadece Türkiye’nin değil aynı zamanda da Ortadoğu’nun en önde gelen aktörlerinden biri haline geldi. 1970’li yılların önde gelen siyasi güçlerinden olan Türk sosyalist solu ise zamanla yok olmaya yüz tuttu.” 
(…) 

Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Monday, February 10, 2014

Çok “kritik” bir genel seçimler



[27 Nisan 2911- Bu yazı yazıldığında bloga koyamamıştım çünkü Internet erişimi yine engelleniyordu. Yine seçimlere giderken belki yararlı olur diye şimdi koyuyorum]


Türkiye’de, tipik bir kapitalist demokrasinin (“iyi devletin”) tanımlayıcı özelliklerinden farklı olmak anlamında “olağan üstü” bir devlet biçiminin şekillenmekte olduğunu artık liberal demokrat / sol kesimler de görmeye başladılar.
Bu “olağan üstü” biçime zemin hazırlayan süreçleri, dayanılmaz bir yüzeysellikle, demokratikleşme adına destekleyenlerin, savunanların şimdi “askeri vesayetten kurtulmak isterken sivil vesayet altına girmeye” ilişkin yakınmalarını ibretle izliyoruz. Dahası “cemaat” kavramı altında tartışılanlar, bu kesimlerin, bir siyasi partinin çok ötesinde bir siyasi-kültürel hareket olgusuyla karşı karşıya olduklarını kavramaya başladıklarını da gösteriyor.
Bu “olağan üstü” devlet biçimini inşa etmekte olan siyasi hareket, önümüzdeki seçimlerden sonra süreci hızlandırma, başkanlık sistemine geçmek gibi yeni kurumsal adımlarla projesini tamamlama şansına sahip olacaktır.
Burada, bu “olağan üstü” biçimi kurmakta olan siyasi hareketin hegemonya inşa süreçlerine yakın zaman kadar yardımcı olan yararlı salaklarla, farkında hainler (kendi ilkelerine aykırı davranmak anlamında) arasında bir ayrım yapmak durumunda değiliz. Tiksintimizi ifade edip devam edelim.

“Olağan” kapitalist devlet

Kapitalist devletin “olağan üstü” bir biçiminden söz ettiğimize göre, “olağan” kapitalist devletin kimi tipik özeliklerinden üçünü kısaca anımsamakta yarar olabilir. Ama, önce kapitalist devletin (biçimi ne olursa olsun) varlık nedeninin kapitalist üretim tarzının istikrarını sağlamak, temel ilişkilerini korumak, bu anlamda bir devrimi önlemek olduğunun vurgulayalım.
(1) Devlet, “sivil toplum” içinde doğrudan değil,  varlığını doğallaştıran, ekonomi siyaset ayrımı görüntüsünü koruyan düşünce, algı ve varsayımları üreten, cami/kilise ve diğer dini örgütlenmeler, eğitim kurumları, aile, medya, kapitalist sınıf örgütleri, hatta spor kulüpleri ve “sarı” sendikalar yoluyla var olur. Devletin bu varlığı ne kadar “zayıf”, “dolaylı” bu aygıtların “bağımsızlığı” ne kadar güçlüyse, kapitalist devlet de “iyi devlet” kategorisine o kadar yakınlaşır.
(2) Devletin ordu ve polis gibi şiddet aygıtları, personelleri ve uygulamalarıyla, egemen sınıfları temsil eden siyasi örgütlenmelerden, devleti yöneten siyasilerden ne kadar uzak, bağımsız, yasalara ve yasal süreçlere saygılı bir görüntüsü sunabiliyorlarsa, devlet “sınıflar üstü” fantezisini, bütünü asla kavranamayan bir yüce varlık (sublime object) olma durumunu o kadar koruyabilir. Böylece kapitalist devlet bir “iyi devlet” olarak şiddeti açık biçimde (yasalara aldırmadan) uygulamaktan kaçınabilir.
(3) “İyi kapitalist devlet”, vatandaşlarının devletin etki ve erişim alanı dışında bir özel yaşamı, yaşam alanı olduğuna ilişkin varsayımı kabul eder, yasalarla korur; buna burnunu sokmadığına ilişkin görüntüyü de...

Seçimden sonra...

Kapitalist devlet, bu üç koşulu ihlal eden bir “dönüşüm”, “değişim” sürecine girmişse, artık “iyi devletten” değil, bu koşullardan uzaklaşmanın derinliğine ve yaygınlığına bağlı olarak çeşitli otoriter veya totaliter biçimlerden söz etmeye başlayabiliriz.
AKP hükümetinin, özellikle, “Cumhuriyet Mitingleri”  korkusunun, buna karşılık uluslararası desteğin getirdiği cesaretin diyalektiği ile başlayan ikinci döneminde, devletin, yukardaki üç koşuldan, uzaklaşma sürecinin yeniden hızlanmasına, devletin biçiminde niteliksel bir değişim yaratmaya başlamasına şahit olduk.
AKP hükümeti ve onu destekleyen, taşıyan siyasi akımlar, önümüzdeki genel seçimlere, “Cumhuriyet Mitingleri”ne kıyasla, çok daha yaygın, çok daha “halk” içerikli, çok daha somut, toplumsal yaşamın çok çeşitli alanlarında patlak vermiş bir “hak mücadeleleri” dalgasının basıncı, korkusu altında giriyorlar.  AKP bu dalganın karşısına getirdiği sorunları yönetemiyor, bildik “egemen ama muhalif” söylemini sürdüremiyor. Dahası, AKP’nın uluslararası desteği bu kez, 2007 seçimlerindeki kadar güçlü değildir. Bu kez AKP’nin karşısından yenilenmiş bir muhalefet partisi var.  AKP, “egemen ama  muhalif” söylemine olanak veren, “Kürt sorununu çözme iddiasını”, “devletle savaşan parti” görüntüsünü, “yararlı salakların” ve “farkında hainlerin” en azından bir kısmının desteğini, yardımını kaybetmiş olarak giriyor. Devletin şiddet aygıtlarının eylemlerinin düzeyi de yasaları aşan bir “açıklık” kazanmaya başlamış gibidir.
AKP ve “hareket” bu seçimleri kazandıkları taktirde, toplumsal muhalefetin daha da yükselerek, bir ekonomik krizle de çakışarak “rejimini” tehdit edecek düzeye ulaşmasını önlemek için çok daha kararlı hızlı ve uzlaşmaz davranacaktır. Bu siyasetçilerin bireysel niyetlerinden bağımsızdır; ekonomik ve siyasi iktidarların yapısal özellikleri gereği böyle olacaktır...

Wednesday, February 05, 2014

Münih’te İki Proje

Her yıl, Davos zirvesinden yaklaşık bir ay sonra, Münih Güvenlik Konferansı (MGK) toplanır. Bu yıl, 50. yılına giren MGK’de Batı ülkelerinin, savunma, dışişleri bakanlarından, uzmanlarından, savunma şirketlerinin, bankaların, düşünce kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan yaklaşık 400 kişilik bir topluluk, Batı merkezli dünyanın yönetişim sorunlarını ve geleceğini tartıştı.

ABD, ilk kez bu yıl hem savunma, hem dışişleri bakanlarıyla katıldı. Alman Devlet Başkanı Gauck’ın, yeni Savunma Bakanı Leyen’ın, Alman devletinde, yeni bir savunma doktrininin şekillenmekte olduğunu düşündüren konuşmaları, bu yıl MGK’nin önemini daha da artırdı. 


ABD’li, Alman konuşmacıların sunumlarında yaptıkları vurgular, gelecek yıllarda birbiriyle yakından ilgili iki konuya özellikle dikkat etmemiz gerektiğini gösteriyor. Birincisi, karşımızda iki farklı proje var. Bunlar birbirlerini destekleme olasılığı kadar, çelişme hatta çatışma olasılıklarını da barındırıyorlar. İkinci konu da Çin’in yükselmeye devam ederken Japonya ile arasındaki gerginliklerin gündeme getirmeye başladığı bir savaş olasılığı ve Batı’nın bu süreci öngörerek gereken önleyici adımları atıp atamayacağı ile ilgili.


Yazının devamını okumak için "tık"layınız