Friday, December 24, 2010

‘Genciz, Yoksuluz, Ödemiyoruz!’

(17/11/2010)



İngiltere’de muhafazakâr-liberal koalisyon hükümetinin kamu hizmetlerinin, bu arada üniversite sisteminin finansal kaynaklarına yönelik saldırısının karşılıksız kalmayacağını hemen herkes biliyor, medyada yorumcular, hükümeti uyarıyorlardı. Geçen hafta Londra’da 50 binden fazla öğrencinin, öğretim üyesinin katılımıyla gerçekleşen protesto yürüyüşü, Muhafazakâr Parti’nin merkezinin bulunduğu binanın işgal edilmesinin de etkisiyle büyük ilgi çekti. Siyasi eğilimleri çok farklı yorumcular, en azından bir konuda birleşiyorlardı: Bu protesto gösterileri yeni bir iklimin başlangıcı olabilir.

Korkutucu ama o kadar değil
O gün ben parti binasının camlarının kırılarak işgal edilmesini, polisle itişmeleri televizyondan kaygıyla izledim: Benim kız bu olayın acaba neresindeydi? Sonra eve geldiğinde, “eylem çok başarılıydı ama bu camların kırılması…” filan demeye hazırlanıyordum ki, önce bana kendi geçmişim anımsatıldı, sonra da olayın anlamı üzerine bir söylev dinledim ve kendimi topladım.

Tabii ki parti binasının işgali bir şiddet olayı değildi, camlar kırılmış olsa bile. Dışarıdaki öğrenciler büyük bir heyecanla destekledi bu eylemi. Tabii ki, kendini kaybedip de damdan yangın söndürme aletini aşağıya fırlattığı için öğrencilerden hayatı boyu yetecek kadar küfür yiyen budaladan sorumlu değildi işgalciler. Protesto gösterisi, “bu doğrudan eylem” sayesinde sıradan bir yürüyüş olmaktan çıkıp televizyon ekranlarını, gazeteleri işgal etti. Etkisi ve başarısı ertesi gün Manchester Üniversitesi’nde gerçekleşen işgalin de gösterdiği gibi birçok yeni eylem projesine esin kaynağı oldu.

İlk anda öğrencilerin, harçlarına konan üst sınırın kaldırılmasına karşı bir protestosu gibi görünse de bu eylem çok daha geniş bir anlama sahipti. Eyleme üniversitelerden katılanların büyük çoğunluğu koalisyon hükümetinin bu kararından etkilenmiyordu, onlar mezun olmuş olacaktı o zamana kadar. Ama yine de buradaydılar. Protesto eylemlerine katılanların önemli bir bölümü, okuldan azar işitmeyi göze alarak gelen liselilerdi. Bir gazetecinin, olaylar sırasında bir kenara çekildiğinde, kendisine sigara ikram eden 16 yaşındaki delikanlıya yönelttiği “Korkutucu değil mi?” sorusuna aldığı “Doğru ama geleceğimiz üzerinde oynanan kumar kadar değil” cevabı, o gün orada “Genciz, yoksuluz, ödemiyoruz!” sloganıyla yürüyenler, toplumun tümünün sorumluluğunu üstlenmeye hazır yeni bir kuşağın geldiğini gösteriyordu.

Bu sırada barikatın öbür tarafında…
Barikatın öbür tarafındakiler de bu yeni dalganın farkındaydılar. 9/11’den bu yana iç güvenlik alanında, halka çeşitli yasaklar, kısıtlamalar getiren önlemleri uygulamaya koyuyorlar. Ancak, tarihin en deneyimli kapitalist sınıfının temsilcileri, son yıllarda bu önlemlerin yeterli olamayacağını düşünerek halkın davranışlarını, günlük yaşamında alacağı kararları belirleyecek ortamı oluşturmaya yönelik yeni bir model geliştirmeye başlamışlar.

“Gösteri toplumu, medya, zaten bunu yapmıyor mu?” diyebilirsiniz, ama “Davranış Ekonomisi” (Behaviour Economics) modeli beraberinde bir de kurumsal yapılanma getirmiş; muhafazakâr-liberal hükümetinin bünyesinde yeni bir bölüm oluşturulmuş. Bu bölümün çalışmalarına yön vermek için MINDSPACE (Ulak, Teşvikler, Normlar, Varsayımlar, Belirginlikler, İşlemeye hazırlama, Duygusal etki, Bağlanma ve Ego sözcüklerinin İngilizce karşılıklarının baş harflerinden oluşuyor) başlıklı bir de rapor var hükümetin (Cabinet Office) damgasını taşıyan.
Biri ekonomist, ikisi kamu yönetimi, bir de nöroloji bilim dalında üç uzmanın hazırladığı raporun (yazarlardan birinin İşçi Partisi hükümetine de danışmanlık yapmış olduğunu düşünürsek, partiler üstü bir politikayla karşı karşıya olduğumuzu görürüz) iki varsayımını aktarmakla yetineceğim burada. Rapor insanların çoğu zaman sistemli bir biçimde akla uygun olmayan (irrasyonel) yönde ve kısa döneme odaklı kararlar aldıklarını ileri sürüyor. İkincisi, hükümetlerin insanlara verileri sunarak bilgilenmelerini, böylece davranışlarını değiştirmelerini beklemesi genelde sonuç vermiyor. İnsanların düşünme süreçlerini, yaşamlarını yönetirken alacakları kararların toplumsal bağlamını, (simgesel ekolojiyi-E.Y) biçimlendirmeye çalışmak çok daha verimli olacak. “Dürtükleme” (Nudge) taktiği denen bu yaklaşımın da ilk önce sağlıklı beslenme gibi yaşam tarzı alanlarına (bio-politiğe) müdahale eden ek vergiler ve yasaklarla başlaması da ilginç. Bu yaklaşım, hükümetler açısından en iyisinin, kendini, karar vermekte zorlanan, yanlış karar veren halkın yerine, koyarak onun adına irade kullanacak bir kurum, “toplumsal beyin” (“Social Brain Project” diye bir şey de var) oluşturmak olacağını savunuyor.

Bir yorumcunun deyimiyle, devleti yönetenler artık yalnızca aklımızı şekillendirmekle kalmak istemiyor, daha da ileri giderek bizim aklımız olmak istiyor. Liberal demokrasi, yaşamın hemen her alanının kapitalizmin ekolojisine hapsedilerek yönetildiği totaliter bir kâbusa dönüşüyor derken işte bunları düşünüyorduk. Ama böyle kurumların çoktan oluşturulduğundan haberimiz yoktu…

G20 toplantısı – “Kırmızı Pazartesi”

(10/11/2010)

Geçen hafta Pazartesi ve Çarşamba yazılarımı çok kötümser bulanlar oldu. Ancak yarın Seul’de başlayacak olan G20 liderler toplantısı öncesindeki tartışmalara bakınca, nasıl iyimser olacağımı bilemiyorum.

“Kırmızı Pazartesi” gibi bir şey
Adeta, Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” (“Cronica De Una Muerte Anunciada”  -önceden açıklanmış bir cinayetin günlemi) öyküsünün dünya ekonomisi için yazılmış bir versiyonunu izliyoruz. Dünya ekonomisinin nereye doğru gittiğini tüm siyasi liderler biliyorlar, ama bu gidişi durduracak bir şeyler yapmaya gelince adeta hepsinin elleri bağlı.
G20 toplantıları başladığından bu yana, önlerindeki yapılacaklar listesinin başında uluslararası dengesizlikler (ABD’nin dış ticaret açığı ve borçları- başta Çin olmak üzere kimi ülkelerin ticaret fazlası ve birikmiş döviz rezervleri) sorunu var. Seul toplantısına giderken, gündemi döviz savaşları, korumacılık eğilimleri, sermaye kontrolleri, yeni bir resesyon olasılığı, “küreselleşmenin sonu” gibi korkular dolduruyor; liderlere yönelik,  “lütfen bir an evvel bu konularda anlaşın” çağrıları artıyor. Bu yazı yazılırken, gazeteler, ABD’nin ticaret fazlasına bir üst limit getirme talebinden vazgeçmeye, buna karşılık, Çin’in de ABD merkez bankasının Niceliksel Genişleme (para basma) politikalarına yönelik eleştirilerini yumuşatmaya karar verdiğini aktarıyordu. Liderler anlaşıyorlar, ama sorunları çözeme konusunda değil, durumu aynen koruma konusunda…
Peki, bu durumda neden aklımıza “Kırmızı Pazartesi” öyküsünü geliyor.
“Cinayetin günlemini” şöyle özetleyebiliriz. Mali krizin ardından önce, açık kapalı döviz savaşları başlıyor, sonra doğrudan korumacılık ve ticaret savaşları başlıyor. Bu noktada dünya ekonomisinin serbest ticaret ağları çözülmeye başlıyor. Bu çözülme kimi merkez ülkelerdeki yüksek işsizlik oranları, kaynak sıkıntıları, dış pazar gereksinimleri ile birleşince, devreye doğrudan siyasi refleksler girmeye başlıyor. Ne de olsa kimse kendi ülkesinde iktidarını tehlikeye sokacak siyasi krizler istemiyor. Bir aşamada durduracak işbirlikleri gerçekleşmezse, bu süreç sonuna kadar gidiyor…

Peki bu kötümserlik neden?
ABD Merkez Bankası gelecek Haziran’a kadar toplam 600 milyar dolarlık Niceliksel Genişlemeye (NG) gideceğini açıkladı: Yeni dolar basılacak, FED bu dolarlarla piyasadan bono satın alarak uzun dönemli faizleri düşürmeye dolayısıyla yatırımları teşvik etmeye çalışacak. Ama bu arada NG doların diğer dövizler karşısındaki değerini düşürecek. Bu hem ABD’li ihracatçıların rekabet gücünü arttıracak, hem de doların değer kaybetmesine paralel olarak ABD dış borcunun bir kısmını siliyor olacak.
Bu yüzden Almanya Maliye Bakanı, FED’in kararını, “hem Çin’i döviz manipülasyonuyla suçlayacaksın hem de NG ile paranın değerini düşüreceksin… FED ne yaptığını bilmiyor… ABD modeli iflas etmiştir” gibi çok sert ifadelere eleştirdi. Çin Başbakan yardımcısı, “ABD’den bir açıklama bekliyoruz” dedi. Bu sertleşmenin ardından, yukarda değindiğim uzlaşma gerçekleşti. Diğer bir değişle herkes bildiğini yapmaya devam edecekti. Salı günü Wall Street Journal, FED kararına karşı uluslararası bir tepkinin yükselmekte olduğunu söylüyordu. Kimi ekonomistler, mali kriz atlatıldı, ülkeler rahatladılar, işbirliği ondan zorlaştı diyorlar. Halbuki, ülkelerin liderleri, mali sarsıntısının ardından, krizin derinliğinin ve kalıcılığının ayırdına vardılar, kendi ülkelerinin ekonomilerini korumaya yönelik tedbirlere öncelik vermeye çalışıyorlar. ABD’nin dünyada dayattığı küreselleşme modelinin geleceği kimsenin umurunda değil. İşte tam bu noktada “Kırmızı Pazartesi” öyküsüne geri dönebiliriz.
Kenneth Rogoff’un “küreselleşme yol ayrımında” başlıklı yazısı (The Guardian 07/11) bize yardımcı olabilir. Rogoff, özetle, işbirliği yapılamaz, “ABD’nin dünya ekonomisi üzerinde zayıflayan hegemonyasından bir yenisine yumuşak geçiş yapılamazsa, küreselleşme sert bir biçimde tersine dönmeye başlar” dedikten sonra, kötümser bir ifadeyle ekliyor, “Bu ilk kez yaşanıyor olmayacak” (Bkz 1930’lar ve II. Dünya savaşı)
Peki Rogoff, “yumuşak geçiş”, işbirliği derken nasıl bir çözüm öneriyor?  Şuna bakar mısınız: “Yükselen piyasalar, kendi ticaret kurallarıyla oynamalarına izin verilemeyecek kadar büyük ve önemli hale geldiler. Liderleri yerel çıkarları dizginlemeli, yabacı rekabeti desteklemelidir”. Türkçesi, sizin dünya ekonomisine kendi koşullarınıza uygun yeni kurallar getirmenize izin veremeyiz. Siz iç piyasalarınızı ve yatırım alanlarınızı yabancı sermayeye açınız.

FED’in Niceliksel Genişlemesi de bunu yapıyor. Doların rekabet gücünü arttırırken, Carry Trade’i, gelişmekte olan piyasalara yönelik sermaye hareketlerini körüklüyor. Bu hareketler hem o ülkelerdeki birikmiş servetleri talan ediyor (spekülatif hareketlerle), ithalatı, köpük üzerinde büyümeyi körüklerken, ihracatı zorlaştırıyor.
Rogoff ve benzerleri de sakın korumacılığa gitmeyiniz, sermaye hareketlerini denetlemeyiniz, kendi ticaret kuralarınızı getirmeyiniz bizimkilerle oynamaya devam ediniz, diyorlar. Yoksa…   

Thursday, November 04, 2010

Seçimlerden Sonra Savaş mı Var? –II

ABD’de Meclis ve Senato ara seçimlerinin sonuçlarının, Obama yönetiminin dış politikası üzerindeki olası etkileri üzerine tartışmalar Pazar ve pazartesi günü yoğunlaşınca, “yeni bir savaş olasılığı” üzerinde biraz daha durmaya karar verdim.

Demokratların hesabı…

Siz bu yazıyı okurken büyük bir olasılıkla Cumhuriyetçiler çok sayıda radikal sağcı ve tecrübesiz (henüz parti kültürüne asimile edilememiş) üyeleriyle Mecliste belki de Senato’da çoğunlu ele geçirmiş olacaklar. Ancak, Demokrat Partiye yakın yazarların yorumlarından anladığım kadarıyla, DP, böyle ağır bir yenilgi gerçekleşse bile, 2012 seçimlerini kazanabileceğine inanıyor. Bu hesaba göre, Cumhuriyetçi parti Obama’yı devirme, yönetimini işlemez hale getirme saplantısıyla, saldırgan uzlaşmaz, ekonomiyi canlandırma, iş yaratma politikalarını sabote eden tutumuyla, Sarah Palin gibi bir başkan adayıyla ABD seçmenini korkutacak. Cumhuriyetçilerin bu kavgacı tutumu, Obama’nın yeniden popüler olmasına ve 2010 seçimlerini kazanmasına olanak sağlayacak.

Ancak şöyle bir olasılık da var: Birinci aşamada Cumhuriyetçi Parti, Çay Partisi’nin fanatik taraftarları yoluyla Obama yönetimini işlemez hale getirir. Sonra, Sarah Palin’i ön seçimlerde bir kenara iterek, o noktaya kadar artık kavgadan bıkmış bir seçmenin karşısına partinin geleneksel çizgisine uygun, uzlaşmacı, Palin karşısında kendini kanıtlamış, hatta Demokrat Parti’nin sağ kanadını da etkileyebilecek bir adayla çıkarak, birlik, beraberlik yenilenme sloganlarıyla seçimleri kazanabilir.

Yeni savaş senaryosu

İşsizlik, yoksullaşma, ev piyasalarının krizi, kredi piyasalarındaki tıkanıklıklar, giderek daha sık vurgulanan talep yetersizliği sorunu ABD ekonomisinin canlandırılmasını gerektiriyor. Ekonomi “sitimüle (canlandırma yönünde uyarılmalıdır) edilmelidir” önerisine “Obama sen git kendini sitimüle et” sloganıyla direnen “Çay Partisi” taraftarlarının mecliste etkin olacağı bir dönemde, talebi canlandıracak genişlemeci parasal ve maliye politikalarını uygulamaya koymak son derecede zor olacak. Üretimi etkilemeden yalnızca talebi canlandırma çabalarının bir süre sonra enflasyonist bir krize yol açma olasılığı da (bugünkü koşullarda ne kadar saçma görünse bile) çok korkutuyor. Öyleyse, hem sağ muhalefete çarpmayacak, hem enflasyonist korkuları ikinci plana atabilecek bir mali, parasal genişleme nasıl gerçekleştirilebilir?

Bu soruya, geçtiğimiz bir ay içinde, II. Dünya Savaşı’nın Büyük Bunalım’ın aşılmasına yaptığı katkıyı anımsatarak cevap veren üç yoruma rastladım. Ekim Başında Demos, Century Foundation, Economic Policy Institute’ün birlikte düzenledikleri bir toplantıda, iki yüksek oktanlı ekonomist, Demokrat Partiye yakın Prof Krugman ve muhafazakar kesimden Prof Feldstein “Kimseye savaş açmaya niyetimiz olduğunu sanmıyorum ama, bize II Dünya savaşındakine benzer bir mali genişleme gerekiyor” saptamasında birleşmiş görünüyorlarmış. ” (Hirsh, The National Journal, 05/10)

Üçüncü yorum da ayın son günü çıkan Washington Post’da gözüme çarptı. Yazar, Obama’nın ekonomik büyümeyi canlandıracak güçleri hareket geçiremezse 2012 seçimlerini kazanamayacağını vurguladıktan sonra, iki olasılığı değerlendiriyor. Birincisi iş döngüsü (business cycle) kendiliğinden toparlanma aşamasına geçer. Obama bu dalganın üzerinde seçimlere girer. Ancak bu olasılık çok düşük. “Peki ekonomiyi başka ne canlandırabilir?” Diye soruyor yazar, soruyu, “bunun cevabı çok açık ama sonuçları da bir o kadar korkutucu” diyerek cevaplandırıyor ve devam ediyor “Geçen sefer ekonomik krizi nihayet ne sonlandırdı? II. Dünya Savaşı”.

Bu noktada seçimlerden sonraki meclise dönersek, Cumhuriyetçilerin, engellemelerinin hemen her alanda militarist yönde olacağı görünüyor. Cumhuriyetçiler’in meclis çoğunluğunun, Afganistan ve Irak’tan asker çekilmesine, Rusya ile START (nükleer başlıkların azaltılması) anlaşmasının onaylanmasına, Ortadoğu’da İsrail’e daha fazla baskı yapılmasına karşı çıkmaları, İran ve Çin ile ilişkilerde daha sert tutum almaktan yana olmaları bekleniyor (Los Angeles Times 28/10). Tony Karon’un, The National’da işaret ettiği gibi, “eğer Obama gerçekten sinik (cynic) bir devlet başkanıysa Cumhuriyetçilerin bu engellemelerini, İran’a savaş açarak aşabilir”. Böylece hem savunma sanayi ve Pentagon istediklerini alabilirler, hem savunma harcamaları ekonomiyi stimüle eder, hem de Cumhuriyetçiler, savaşın ortasında Başkanı zayıflatan muhalefet durumuna düşmekten çekinirler. Obama’da seçimlere, başında defne dalından bir taçla başkomutan imajıyla girebilir…

Böyle bir süreç başlarsa, birçok iskemleye birden oturmaya çalışan AKP’ dış politika projesine ne olur dersiniz?

Seçimlerden Sonra Savaş mı Var? –II

ABD’de Meclis ve Senato ara seçimlerinin sonuçlarının, Obama yönetiminin dış politikası üzerindeki olası etkileri üzerine tartışmalar Pazar ve pazartesi günü yoğunlaşınca, “yeni bir savaş olasılığı” üzerinde biraz daha durmaya karar verdim.

Demokratların hesabı…

Siz bu yazıyı okurken büyük bir olasılıkla Cumhuriyetçiler çok sayıda radikal sağcı ve tecrübesiz (henüz parti kültürüne asimile edilememiş) üyeleriyle Mecliste belki de Senato’da çoğunlu ele geçirmiş olacaklar. Ancak, Demokrat Partiye yakın yazarların yorumlarından anladığım kadarıyla, DP, böyle ağır bir yenilgi gerçekleşse bile, 2012 seçimlerini kazanabileceğine inanıyor. Bu hesaba göre, Cumhuriyetçi parti Obama’yı devirme, yönetimini işlemez hale getirme saplantısıyla, saldırgan uzlaşmaz, ekonomiyi canlandırma, iş yaratma politikalarını sabote eden tutumuyla, Sarah Palin gibi bir başkan adayıyla ABD seçmenini korkutacak. Cumhuriyetçilerin bu kavgacı tutumu, Obama’nın yeniden popüler olmasına ve 2010 seçimlerini kazanmasına olanak sağlayacak.

Ancak şöyle bir olasılık da var: Birinci aşamada Cumhuriyetçi Parti, Çay Partisi’nin fanatik taraftarları yoluyla Obama yönetimini işlemez hale getirir. Sonra, Sarah Palin’i ön seçimlerde bir kenara iterek, o noktaya kadar artık kavgadan bıkmış bir seçmenin karşısına partinin geleneksel çizgisine uygun, uzlaşmacı, Palin karşısında kendini kanıtlamış, hatta Demokrat Parti’nin sağ kanadını da etkileyebilecek bir adayla çıkarak, birlik, beraberlik yenilenme sloganlarıyla seçimleri kazanabilir.

Yeni savaş senaryosu

İşsizlik, yoksullaşma, ev piyasalarının krizi, kredi piyasalarındaki tıkanıklıklar, giderek daha sık vurgulanan talep yetersizliği sorunu ABD ekonomisinin canlandırılmasını gerektiriyor. Ekonomi “sitimüle (canlandırma yönünde uyarılmalıdır) edilmelidir” önerisine “Obama sen git kendini sitimüle et” sloganıyla direnen “Çay Partisi” taraftarlarının mecliste etkin olacağı bir dönemde, talebi canlandıracak genişlemeci parasal ve maliye politikalarını uygulamaya koymak son derecede zor olacak. Üretimi etkilemeden yalnızca talebi canlandırma çabalarının bir süre sonra enflasyonist bir krize yol açma olasılığı da (bugünkü koşullarda ne kadar saçma görünse bile) çok korkutuyor. Öyleyse, hem sağ muhalefete çarpmayacak, hem enflasyonist korkuları ikinci plana atabilecek bir mali, parasal genişleme nasıl gerçekleştirilebilir?

Bu soruya, geçtiğimiz bir ay içinde, II. Dünya Savaşı’nın Büyük Bunalım’ın aşılmasına yaptığı katkıyı anımsatarak cevap veren üç yoruma rastladım. Ekim Başında Demos, Century Foundation, Economic Policy Institute’ün birlikte düzenledikleri bir toplantıda, iki yüksek oktanlı ekonomist, Demokrat Partiye yakın Prof Krugman ve muhafazakar kesimden Prof Feldstein “Kimseye savaş açmaya niyetimiz olduğunu sanmıyorum ama, bize II Dünya savaşındakine benzer bir mali genişleme gerekiyor” saptamasında birleşmiş görünüyorlarmış. ” (Hirsh, The National Journal, 05/10)

Üçüncü yorum da ayın son günü çıkan Washington Post’da gözüme çarptı. Yazar, Obama’nın ekonomik büyümeyi canlandıracak güçleri hareket geçiremezse 2012 seçimlerini kazanamayacağını vurguladıktan sonra, iki olasılığı değerlendiriyor. Birincisi iş döngüsü (business cycle) kendiliğinden toparlanma aşamasına geçer. Obama bu dalganın üzerinde seçimlere girer. Ancak bu olasılık çok düşük. “Peki ekonomiyi başka ne canlandırabilir?” Diye soruyor yazar, soruyu, “bunun cevabı çok açık ama sonuçları da bir o kadar korkutucu” diyerek cevaplandırıyor ve devam ediyor “Geçen sefer ekonomik krizi nihayet ne sonlandırdı? II. Dünya Savaşı”.

Bu noktada seçimlerden sonraki meclise dönersek, Cumhuriyetçilerin, engellemelerinin hemen her alanda militarist yönde olacağı görünüyor. Cumhuriyetçiler’in meclis çoğunluğunun, Afganistan ve Irak’tan asker çekilmesine, Rusya ile START (nükleer başlıkların azaltılması) anlaşmasının onaylanmasına, Ortadoğu’da İsrail’e daha fazla baskı yapılmasına karşı çıkmaları, İran ve Çin ile ilişkilerde daha sert tutum almaktan yana olmaları bekleniyor (Los Angeles Times 28/10). Tony Karon’un, The National’da işaret ettiği gibi, “eğer Obama gerçekten sinik (cynic) bir devlet başkanıysa Cumhuriyetçilerin bu engellemelerini, İran’a savaş açarak aşabilir”. Böylece hem savunma sanayi ve Pentagon istediklerini alabilirler, hem savunma harcamaları ekonomiyi stimüle eder, hem de Cumhuriyetçiler, savaşın ortasında Başkanı zayıflatan muhalefet durumuna düşmekten çekinirler. Obama’da seçimlere, başında defne dalından bir taçla başkomutan imajıyla girebilir…

Böyle bir süreç başlarsa, birçok iskemleye birden oturmaya çalışan AKP’ dış politika projesine ne olur dersiniz?

Thursday, October 28, 2010

Her Şey Ne Kadar Değişmiş!

G20 toplantısı dünyanın “yeni durumunun”fotoğrafını çekmek için bir fırsat yarattı. Bu“yeni durum” üzerine ilginç yorumlar yapıldı, iki de rapor yayımlandı. Bunlardan biriEuropan Council on Foreign Relations’ın (ECFR) Avrupa’da Çokkutupluluk Hayaleti”(Spectre of multipolarity in Europe) başlığını taşıyordu. Amerika’nın eski Ankara büyükelçilerinden Edelman da Stratejik ve Bütçesel Değerlendirmeler Merkezi (The Centre for Strategic and Budgetary Assessments) için Amerika’nın Tartışmalı Üstünlüğü” (Understanding America’sa The Contested Primacy) başlıklı bir rapor hazırlamış. Edelman’ın raporunda Türkiye ile ilgili ilginç bir not var. Ama onu en sona saklayacağım.

Fanteziler her yerde (idi)

ECFR’nin raporunun yazarlarından Mark Leonard ve Ivan Kastev Financial Times’daki tanıtma yazılarında, 1990’larda birçok yazar Avrupa’nın güçler dengesine dayanmayan bir postmodern kıta haline geldiğine inanıyordu. Ulusal egemenliğin, iç, dış ilişkiler ayrımının öneminin çok azaldığını düşünüyordu” diyor.

Yazarlar, NATO’nun genişlemeye devam ederek Ukrayna ve Gürcistan’ı etkisi altına almasını Türkiye’nin üyelik yolunda istikrarlı bir biçimde ilerlemesini bekliyorlarmış. Ancak yazarların bu beklentileri gerçekleşmemiş. Yazarlar, “Bu tek kutuplu Avrupa düzeni projesinin şimdi sönmekte olduğunu”düşünüyor. Almanya, Fransa, Rusya hatta Türkiye gibi ulus devletlerin etkileri öne çıkıyormuş.

Bu rapora daha sonra dönmek üzere şimdi bir başka düş kırıklığını aktarmak istiyorum.Financial Times’ın uluslararası ilişkiler başyazarı Gideon Rachman, pazartesi günü “Toplamı sıfır olan dünya” (Zero-Sum world) başlıklı yazısında adeta günah çıkarır gibi, “bir zamanlar nelere inanıyorduk”temasını işliyordu. Rachman yazısına özgeçmiş özetiyle başlıyor: 1980’lerde,Thatcher yıllarında BBC World Service,Gorbaçov Rusyası; 1990’larda The Economist, 1992 Clinton; 1997 Tony Blair; liberal enternasyonalizm. 1991-2008 arasında Batı’nın “iyimserlik çağı”. “Her şey daha iyi olacak diye düşünüyorduk”… Bu bir “Kazan-kazan dünyasıydı” Rachman’a göre “2008 krizi uluslararası ilişkilerin mantığını değiştirdi”… Şimdi birinin kazancı öbürünün kaybı olarak algılanıyor.

Rachman, 2008 öncesinde egemen ideolojinin beş sava dayandığını söylüyor: Birincisi, Fukuyama’nın “tarihin sonu”, bundan sonra yalnızca liberal demokrasi. İkincisi, piyasaların devletler üzerindeki zaferi kaçınılmazdır. Üçüncüsü, teknoloji, refah, demokrasi ve küreselleşme yönünde dönüştürücü bir güçtür. Dördüncüsü demokrasi ve kapitalizm geliştikçe savaş olasılığı azalır. Nihayet bu düzenin bir güvenlik poliçesi olarak, son tahlilde ABD dünyada yenilmez bir güçtür. Rachman, “Bu düşünceleri yakından biliyorum, çünkü o yıllarda The Economist’te her hafta hep bunları savunduk” diyor.

Her şey ‘birden’ değişti…

Rachman, “ABD’nin özgüveninin temelini oluşturan bu beş sav, daha Obama yönetime geldiğinde iyice aşınmıştı” diyerek devam ediyor. Rachman, gelecekteki daha tehlikeli ekonomik siyasi sorunlara, çevre sorunlarına, savaş olasılıklarına değinerek “Bundan sonra daha kötü olacak” temasıyla bitiriyor.

O yıllarda bu beş iddianın emperyalizmi, dayatılan yeni modeli gizleyen birer “fantezi”olduğunu savunduğumuz için “dinozor”olmakla suçlanıyorduk. Dün bize dinozor diyenler şimdilerde “demokratik değişim”fantezileri satmakla meşguller.

Bu her şey birden değişti” teması Edelman’ın raporunda da göze çarpıyor. Edelman, raporuna CIA’nin Ulusal İstihbarat Konseyi’nin (NIC) 2004 ve 2008 raporlarının“gelecek” tanımlarındaki değişmeyi vurgulayarak başlıyor. NIC 2004’te gelecek 15 yıl boyunca tek kutuplu bir dünyada yaşamaya devam edeceğimizi savunuyordu. 2008 raporunda, “2025’e giderken çokkutuplu bir dünyada yaşıyor olacağız” diyor.

Edelman’ın raporu, yeni yükselen güçlerin ABD üzerindeki sınırlayıcı etkilerini göz önüne alarak “kutup” kavramı yerine,“tartışmalı üstünlük (contested primacy) kavramını öneriyor. 2004’te biz, tek kutuplu dünya artık geri kaldı diyorduk. Bizi, dinozor olmakla suçlayanlar, “tek süper güç”masalında ısrar esiyorlardı. Geçen yıl aniden“çokkutupluluğu” keşfettiler. Hatta buna Türkiye’nin yükselen güç olduğuna ilişkin fanteziyi de eklediler. Büyük olasılıkla şimdi Edelman’ın, (ne de olsa yakın “dostları”)kavramını satmaya başlarlar.

Edelman’ın raporunda ilginç bir durum var demiştim… O da Türkiye’nin yükselen güç olduğuna ilişkin savlarla ilgili. Dünyadaki dengeleri, “değişimi” değerlendiren yüz küsur sayfalık raporda Türkiye’nin adı yalnızca iki kez geçiyor. Birincisinde, Edelman’ın özgeçmişi bölümünde. İkincisinde de yükselen güçlerin etkilerini tartışırken dikkate alınmayacağının vurgulandığı paragrafta…

Thursday, October 21, 2010

CHP Nedir?

Orhan Bursalı, CHP’yi irdeleyen dört yazı yazdı, bence “CHP nedir” sorusunu kaçınılmaz bir biçimde gündeme getirdi.

‘Yönetmek’ ve YÖNETMEK

CHP’liler anlaşılan çok kızmışlar. Ama partinin bugünkü durumu da ortada değil mi? Biz geçen seçimlerden önce, “bu böyle olmayacak” diye düşünüyorduk. CHP’liler belki ayırdında değil ama şimdi işleri çok daha zor. Bursalı da bu durumu görmelerine yardımcı olmaya çalışıyor.

Bursalı, CHP için “yönetemezsiniz” demiyor; YÖNETEMEZSİNİZ diyor. Çünkü, kapitalist devletin parlamenter biçiminde devletleri, kimi ender durumların dışında, bürokrasiler, müsteşarlar, sermayenin örgütlerinin temsilcileri, bu devletlerin ait oldukları hegemonya sistemlerinin öncelikleri (hatta gizli açık uzmanları) yönetiyor. Ekonomik, siyasi istikrarı, hükümetlerin yalpalamalarına karşı güvence altına almak için de zaten bu gerekiyor. Hükümetlerin görevleri de sermaye birikim rejiminin düzenleme araçlarını işletmek, ait oldukları uluslararası ilişkileri korumakla sınırlı kalıyor.

Bir de özgün bir muhalif söyleme, bu söylemi maddileştiren bir toplumsal harekete ait olan, bu hareketin programınıuygulamaya kararlı sıra dışı hükümetler var. Bunlar devletle hükümet arasındaki farkı, iktidarın nerede yattığını bilerek ama kendi programlarını uygulamak üzere hükümete geliyor, hemen kolları sıvayıp iktidar olmaya, oldukça da programlarını uygulamaya, YÖNETMEYE koyuluyorlar. Bu partilerin başarısı, kendilerini destekleyen sınıflar blokunu, ait oldukları hareketi koruyabilmelerine, devlet makinesi üzerindeki etkilerini arttırmaya devam edebilmelerine bağlı oluyor. Bir nokta, arzuladıkları rejimin hukuksal çerçevesi, meşrulaştırıcı söylemi yerleştikten sonra, toplumda çoğunluğu temsil edip etmemelerinin de bir anlamı kalmıyor.

AKP’nin ikinci gruba ait, sıra dışı bir parti olduğu, ikinci döneminde, gerçekten YÖNETME aşamasına geçtiği söylenebilir. Bursalı, CHP’nin bugün YÖNETECEK parti gibi durmadığına dikkat çekiyor. Çünkü hükümete gelip, devleti,bürokrasinin, uluslararası ilişkilerin oto pilotuna bağlayarak yönetme konforuna yerleşmek artık söz konusu değil. Bu konforun koşulları AKP YÖNETİMİ döneminde ortadan kalktı. Şimdi ortada yeniden yapılanma sürecinde büyük yol almış bir devlet makinesi var. CHP, bu makine üzerinde yönetmeye çalışacaksa AKP’lileşmesi de kaçınılmaz olacaktır.

Yok eğer, CHP, YÖNETMEK istiyorsa, bir harekete, yaygın örgütlenmeye, büyük maddi olanaklara, güçlü söyleme sahip, devlet makinesini kullanabilen bir parti karşısında, önce seçimleri kazanabilecek, sonra da bu devle makinesine müdahale edebilecek yapıya ulaşmalıdır. Bunun için de CHP’nin önce yapması gereken, arzuladığı temsil ilişkisini, bu ilişkinin önüne koyduğu öncelikler listesini, hangi toplumsal dinamiklere, hareket(ler)e dayanmak istediğini, tüm bunları hangi söylemle ifade edeceğini, hem sözüyle hem de etkinlikleriyle topluma önermelidir.

Bu bağlamda CHP adına iyimser olmak kolay değil. Referandum döneminde CHP’nin çalışkan bir başkanı olduğunu gördük. Ama parti örgütünün durumu, partinin temsil ilişkileri, söylemi söz konusu olduğunda, karşımıza çok bulanık bir görüntü çıkmadı mı?

Bir kimlik sorunu var!

CHP kendini tanımlamakta zorlanıyor. Türkiye’de siyaset o kadar sağa kaydı, dincileşti ki “orta”nın solu, artık “sağ”içinde bir yere işaret ediyor. Sosyal demokrat tanımına gelince, o bugün iflas etmiş bir hareketin adı.

II. Dünya Savaşı sonrasında “sosyal demokrasi” sosyalizm hedefini terk ederek, kapitalizmi, toplumsal uzlaşma ve refah devleti yoluyla, büyük kitle sendikalarına dayanarak yönetmeyi amaçlayan bir düzenleme partisine dönüşmüştü.

1970’lerde kapitalizmin yapısal kriziyle birlikte, sermaye toplumsal uzlaşmayı bozunca SD’lerin bir krize, gerileme dönemine girdiğini görüyoruz. SD, bu gerilemeyi, Tony Blair döneminde, neoliberal küreselleşmeyi, serbest piyasa ilkesini benimseyerek, emekçi sınıflarla temsil ilişkisini kopararak, “orta sınıfa” yönelerek bir süre için durdurabildi. Mali krizle birlikte, sosyal demokrasinin krizi yeniden başladı. Şimdi, orta sınıflar hızla yoksullaşır, en gerici refleksleri öne çıkarken sosyal demokrasinin kimi temsil ederek hangi uzlaşmanın aracı olacağı belli değil.

Ancak, CHP liderliği, yeni durumun bu özelliklerinin (sınırlarının, olasılıklarının) farkında görünmüyor. Hareket, örgüt ve söylem inşa etmek yerine, sermayeden, yerli, yabancı medyadan onay almak için, “serbest piyasa” diyor, Amerikan sağını anımsatan “tek oranlı gelir vergisi” fikriyle oynuyor. CHP, AKP’nin söyleminin alanına girerek, kendi görüntüsünü bulanıklaştırıyor. Böylece CHP bırakın emekçi kesimleri, sermayeye bile bir ekonomik, sosyal program öneremiyor...

Bu yüzden “CHP nedir?” sorusu hâlâ cevabını arıyor!

Thursday, October 14, 2010

Çin ve küresel “dengesizlikler”

Hafta sonunda yapılan IMF - World Bank toplantısında, küresel dengesizliklerin giderilmesi için uluslararası işbirliğinin önemi vurgulandı. IMF Başkanı Strauss Kahn, işbirliği gerçekleştirilemezse, ulusal ve uluslararası alanlarda siyasi istikrarsızlıkların kaçınılmaz olacağını savundu.

"Dengesizlikler”… Ama kimin için?"

ABD’de yönetimi, IMF ve Dünya Bankası, ekonomik toparlanmanın geleceği açısından uluslararası dengesizliklerin (ABD ticaret açığı –Çin’in döviz rezervleri) giderilmesini, Çin’in Yuan’ı yüzde 40-50 oranında revalüe etmesini istiyorlar. Çin’in tavrıysa ilk anda izleyicileri şaşırtıyor: Nasıl olur da dünyanın ikinci büyük ekonomisi, dengesizliklerin giderilmesi için kendisine düşeni yapmaz?

Pazartesi yazımı “Ya Çin bu dengesizlikleri azaltmak istemiyorsa?” sorusuyla bitirmiştim. Pazartesi günü Financial Times’da Güney Afrika maliye bakanı Prasad Cornell’in “Çin’i dinlediğinizde yaşanmakta olanların bir yorumuyla, ABD’yi dinlediğinizde bir başka yorumla karşılaşıyorsunuz” diyordu.

ABD’ye göre, Çin, yatırıma, ihracata öncelik veren dengesiz bir büyüme modelinde ısrar ediyor. Halbuki parasının değerlenmesine izin verse, iç tüketimini güçlendirmeye odaklansa çok daha dengeli bir yapı oluşturabilir. Böylece hem, Çin halkının refahı artar, hem de ABD, Çin’deki talepten yararlanma, dış ticaret açığını azaltma olanağı bulur, dünya ekonomisindeki dengesizlikler ortadan kalkar.

Ancak bu senaryo, Çin açısından hem ihracat sektörünün, hem de dünya ekonomisinde doğal kaynaklara, kıymetli minerallere, enerji mallarına ulaşmasına, arzu ettiği yabancı şirketleri satın almasına, hükümetleri ucuz-kredi yoluyla kendine bağlamasına olanak sağlayan rezervlerinin imha edilmesi anlamına geliyor.

Bu sırada Çin’in halkının refahı belki bir süre için yükselecek ama aynı dönemde ülkeye dolan mali sermaye bu refahın zeminini çürüterek, Çin’i gelişmekte olan ülkelerin düzenli olarak yaşadığı mali krizlerin döngüsüne itecek.

Dengesizlik Çin’e yarıyor

Carnegie Endowment for Peace’in üst düzey görevlisi, Dünya Bankası, Çin Masası eski direktörü Yukon Huang’a göre, “Dengesiz büyüme Çin için çok yararlı” olmuş. Huang “hızlı ekonomik büyümenin (sermaye birikiminin-EY) motoru, tüketim, yatırım ve ihracattır. Hiç bir ülke ekonomik büyümeyi salt tüketime dayalı bir yaklaşımla uzun süre sürdüremez” diyor, “genel kanının aksine geçtiğimiz 10 yıl boyunca ekonomik büyümenin yalnızca yüzde 10-15’inin ihracattan kaynaklandığına” işaret ediyor. Huang’a göre, “Çin gibi bir ülke 20 yıllık yüksek ekonomik büyümeyi, yüksek bir yatırım hızı olmadan sürdürmezdi”. Çin’de yatırımların banka sistemi ve oto-finansman yoluyla gerçekleştirildiğini, mali bir krizde durumunda, zararları devletin emmesi halinde bunun kısmen bütçe açığı anlamına geleceğini savunan Huang, Çin’in (borç/GSMH) oranı çok düşük, döviz rezervleri çok güçlü olduğu için bir finansman sorunuyla karşılaşmayacağını düşünüyor. Huang, aslında tüketimin de yılda ortalama yüzde 8-10 oranında büyümekte olduğuna dikkat çekiyor. Özetle Çin’in ekonomik modelini değiştirmek için şimdilik bir nedeni yok.

Peki, ABD’nin döviz savaşları tehdidiyle Çin’i zorlama şansı var mı? Bence, dört nedenle yok. (1) Döviz savaşları, doların zayıflaması anlamına gelecek. Pekin’li ekonomist Dee Woo’nun işaret ettiği gibi, ABD ile Yunanistan’ın mali krizi arasındaki tek fark, doların uluslararası statüsü. Doların zayıflamaya devam etmesi bu statüyü sarsıyor. (2) Doların zayıflaması, ABD işçi sınıfının refah düzeyinin korunmasına olanak sağlayan, Çin kaynaklı ucuz malların fiyatını yükseltecek, işçi sınıfının gerçek gelirlerini düşürecek. Bu toplumsal çelişkilerin derinleşerek siyasi istikrarı tehdit etmesi anlamına geliyor (Wall Street Journal, 08/10). Ayrıca bu malları Çin’den ithal eden, Wall- Mart, Home Depot, Best Buy gibi dev şirketlerin, sermayelerinin, yarattıkları istihdamın çapından dolayı ABD siyasetinde büyük ağırlıkları var ve bunlar bir döviz savaşına karşılar. (3) David Pilling’in Financial Times’da gösterdiği gibi, Çin’in ucuz iş gücü nüfusu ve iç pazarının potansiyelleri çok büyük. Bu hem ona çok güçlü bir üretim, rekabet kapasitesi, hem de dünyanın geri kalanına, Çin’in koşullarını kabul ettikleri oranda, Pazar, finansman olanaklar sunuyor. (4) Bu yüzden ABD, Çin’le iş yapan ülkeleri, Avrupa Birliği ve Brezilya dahil, Çin’e karşı kendi etrafında toplayamıyor…

Özetle, “dengesizlikler”, ABD hegemonyası altında şekillenmiş dünya ekonomisine ait ve Çin’in yükselişiyle de ilişkili. “Dengesizliklerin” giderilmesi, bu hegemonyanın restorasyonuna açılıyor, Çin’in ise bu dengesizliklerde kendi yükselişine hizmet eden dinamikler görüyor.

Thursday, October 07, 2010

“Kusursuz Fırtına”nın öncü rüzgarları mı?

Mali krizle birlikte güçlenen kimi eğilimlerin toplumsal açından “kusursuz fırtına” kavramını düşündürecek biçimde su yüzüne çıkmaya başladıkları görülüyor. Örmeğin Pazartesi yazımda değindiğim gibi emperyalist eğilimler ve hegemonya rekabeti sertleşiyor. Büyük işçi eylemleri tüm Avrupa’yı sarsıyor. Üçüncü olarak Avrupa siyasi coğrafyasında bir yabancı (özellikle Müslüman) düşmanlığı artık iyi belirginleşiyor.

Bu mali krizle birlikte güçlenen bu eğilimlerin arasında, henüz birbirini besleyen bir döngü oluşmadı, ama böyle bir döngünün oluşarak adeta bir “kusursuz fırtına”ya yol açma olasılığı artıyor.

Kapitalizmin üçlü süreci…

Gerçekten de çok sert ekonomik, kültürel ve siyasi, çalkantılara gebe bir döneme giriyoruz. Kriz 1980’lerden bu yana geçerli, bir ölçüde sorunları ötelemeyi başaran, kriz yönetim modeli, neo-liberal küreselleşmenin (finansallaşma) tüm enerjisinin tükendiğini gösteriyor. Artık sermayenin önünde, üçlü bir süreç var:

Birincisi, karların restorasyonu açısından, üretkenliğin artırılmasından, emek maliyetlerini düşürülmesinden başka seçenek kalmadı. Emek disiplininin arttırılması, ücretlerin düşürülmesi gerekiyor.

İkincisi, ulus devletin, temsil ettiği sermaye gruplarının (ekonominin) hammadde ve enerji tedarikinin güven altına alması, talep yetersizliği, sermaye fazlası sorunlarını hafifletmek için yeni piyasaların bulunması (“açılması”) gerekiyor. Hammadde ve enerji kaynaklarının denetiminden elde edilen rantların, bu denetimin getireceği siyasi jeopolitik avantajların önemli adeta geometrik bir hızla artıyor. Kant’çı küresel yönetişim fantezileri, yerini Hobbes’çi “itin iti yediği” bir dünyaya bırakmaya başlıyor.

Üçüncüsü, hem emekçi sınıfların mücadele kapasitesini sabote edecek, borç balonu sönerken krizin yükünün halkın sırtına yıkılmasına itiraz edebilecek sesleri, özellikle komünistleri susturacak, hem de enerji ve Pazar rekabetinde, gündeme gelecek çatışmalarda kullanılacak bireyleri üretecek bir ideolojik-kültürel ortamın oluşması gerekiyor.

Ya da “Geleceğe dönüş”

Avrupa Birliği ülkelerinde, hükümetlerin bitici süreç bağlamında gündeme getidiği “kemer sıkma” önlemlerini protesto etmek için geçen hafta, tüm Avrupa çapında 13 başkente, gerçekleşen görkemli protesto eylemler işçi sınıfının sessiz kalmayacağı gösteriyor. İspanya’daki genel greve10 milyon işçi katıldı, Fransa’da yaklaşık 18 kentte toplam bir milyon kişinin katıldığı eylemler gerçekleşti. Almanya’dan, Polonya’dan gelen tersane işçilerin de katılımıyla Brüksel’de yaklaşık100,000 kişilik bir eylem yapıldı. Yunanistan’da doktorlar, Slovenya’da kamu işçileri greve cıktı. Pazartesi günü de Londra’da metro istasyonları görevlilerinin grevi vardı.

Ancak bu krizde de yoksulluk derinleşir, sınıf mücadelesi sertleşirken aşağı orta sınıfların (küçük burjuvazi) korkuları, kendilerine günah keçisi arama refleksleri güçleniyor. Irkçı, yabancı düşmanı sağ popülist partiler, gruplar, entelektüeller, sosyal demokratların kimi, işsizlikle, emeklilerle ilgili politikalarını de benimseyerek (Spiegel online, 28/09), Hollanda’da, Danimarka’da, İsveç’te, İtalya’da, Fransa’da, Polonya’da bu reflekslere cevap veriyor, hızla büyümeye, ülkelerin siyasi iklimini etkilemeye başlıyorlar. Bu süreçte merkez sağ partiler de konumlarını koruyabilmek için daha da sağa kaymaya başlıyorlar. Fransa’da Sarkozy göçmen işçi düşmanlığını, Roman’ların sınır dışı edilmesine kadar vardırıyor; İsviçre’de minareler, Belçika’da Çarşaf yasaklanıyor. Almanya da saygın bir banka müdürü Thilo Sarazzin, Türklerin ekonomi üzerinde yük oluşturduğunu ileri sürüyor.

Bir önceki büyük kriz de Yahudileri üzerinde odaklanan günah keçisi arama çabaları, şimdi göçmen işçileri, özellikle Müslümanları hedef alıyor. Bu sırada, sosyal demokrat partilerin, her hangi bir reform önerisi üretemez hale geldiği, sağa giden trene atlayarak, çöplükten enerji elde etmeye çalıştıkları görülüyor.

Mali sermayenin sağda Wolf, solda Krugman gibi etkili entelektüellerinin, Pazartesi yazımda aktardığım, emperyalist politikalara açılan önerileri, bu resmi tamamlıyor. Merkez ülkelerin basınının da uluslararası alanda kendine günah keçisi olarak Çin’i seçerek, bu zeminde bir hegemonya söylemi oluşturmaya çabaladığı görülüyor.

Özetle, sınıf mücadeleleri keskinleşirken, çalışanları yerli ve göçmen olarak bölen, küçük burjuvazinin korkularından enerji alan faşit ideoloji, siyasi akımlar güçleniyor. Afganistan, Ortadoğu ve Afrika’da yaşanan kaynak savaşlarının formatına kolaylıkla uyabilecek bir kültürel iklim ile emperyalist savaşlara yatkın, bireylerin üretimi, kültür endüstrisinin de yardımıyla hızlanıyor. Böylece geçmişteki bir karanlığı anımsatan bir geleceğe açılma potansiyelleri çok yüksek bir “kusursuz fırtına” ortamı oluşuyor.