Uluslararası piyasalarda, Türkiye’de, önemli
tartışmalardan birini de Yükselen Piyasalar olarak tanımlanan
ekonomilerin (YPE), özellikle Rusya, Brezilya, Türkiye ve geçen hafta
bunlara katılan Güney Afrika paralarının dolar karşısındaki gerileme
eğilimi oluşturuyor.
Bu eğilim üzerinde düşünürken, kendine yeni “değerlenme alanları”
arayan finans kapitalin uluslararası hareketlerini de göz önüne almak
yararlı olabilir. Sermaye YPE piyasaların yöneldiğinde bu ülkelerin
paralarına talep artıyor, bu paralar değerleniyor. Çıkmaya başlayınca da
bu paralar değer kaybediyor.
Bu gelgitin
içinde, merkez bankalarının, hükümetlerin ekonomi politikaları,
paraların değer kaybetme eğilimini yavaşlatabiliyor ya da hızlandırarak
çöküntülere, döviz krizlerine yol açıyor ama tersine çeviremiyor.
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Tuesday, March 17, 2015
Thursday, March 12, 2015
Kadın, Erkek, Eşitlik
Doğru, kadın-erkek eşit değil. Kadın, erkekten
üstün. Dahası, bilimsel, teknolojik gelişmeler, erkeği giderek
gereksizleştiriyor.
Amerikan ordusunda komando eğitimine kadınların alınmasıyla ilgili bir deneyin filmini izlemiştim. Deney, kadınların erkeklerden, bedensel dayanıklılık eğitimlerinde bile geri kalmadığını gösteriyordu. Programda eğitim komutanı kadınların en az üç alanda erkeklerden daha etkin savaşçılar olabileceğini açıkladı.
(...)
yazaının devamını okumak için "tık" laynız
Amerikan ordusunda komando eğitimine kadınların alınmasıyla ilgili bir deneyin filmini izlemiştim. Deney, kadınların erkeklerden, bedensel dayanıklılık eğitimlerinde bile geri kalmadığını gösteriyordu. Programda eğitim komutanı kadınların en az üç alanda erkeklerden daha etkin savaşçılar olabileceğini açıkladı.
(...)
yazaının devamını okumak için "tık" laynız
Wednesday, March 04, 2015
‘Cihatçı Con’, Yapay Zekâ, SETI
Bir sorunun cevabını bulduğunuzda karşınıza yeni,
daha zor sorular çıkabiliyor. Tutsakların boğazlarını kesmeden önce
Londra aksanlı bir İngilizceyle attığı nutukları televizyonlarda
izlediğimiz “Cihatçı Con”un gerçek kimliği belli olunca ortaya daha zor sorular çıktı.
‘Kökündeki sorun’..
Batı’da cihatçı teröre karşı savaşta iki yaklaşım egemen: “Bu savaşı onları öldürerek kazanamayız. Bu insanların, bu gruplara katılmasına yol açan nedenlerin köküne inmeliyiz.
(...)
“Bu kökünde bir neden arama anlayışı yanlış. Bunlar aslında uygarlığımıza düşman, bunları öldürmekten başka çare yok”
(...)
Yazının tamamını okumak için "tık"layınız
‘Kökündeki sorun’..
Batı’da cihatçı teröre karşı savaşta iki yaklaşım egemen: “Bu savaşı onları öldürerek kazanamayız. Bu insanların, bu gruplara katılmasına yol açan nedenlerin köküne inmeliyiz.
(...)
“Bu kökünde bir neden arama anlayışı yanlış. Bunlar aslında uygarlığımıza düşman, bunları öldürmekten başka çare yok”
(...)
Yazının tamamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, February 25, 2015
SYRİZA Deneyimi Ne Söylüyor?
SYRİZA’nın Avrupa Birliği temsilcileriyle yürüttüğü pazarlığın birinci aşaması, Çipras ve Varufakis, kazı ne kadar çevirseler boşuna, büyük ölçüde yenilgiyle sonuçlandı. Bunu, Alman Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble’nin “işte burunlarını sürttük”, hatta “içlerine bir bomba koyduk” anlamına da gelen “Atina hükümeti, bu anlaşmayı Yunan seçmenine anlatmakta epey zorlanacak” sözlerinden
de çıkarabiliyoruz. Kısaca özetlersek, SYRİZA, asla görüşmeyeceğim
dediği Troyka (Avrupa Merkez Bankası, IMF ve Avrupa Komisyonu) ile
masaya oturdu. Yardım alma programını yenilemeyeceğim derken, dört ay
uzatma aldı, buna karşılık Troyka’yı ama esas olarak Almanya’yı tatmin
edecek yeni bir “reform” (borç ödeme) programı hazırlamayı
kabul etti. Bunlara karşılık, SYRİZA hükümeti, var olan anlaşmalarda
ön-görülen bütçe fazlası oranını büyüme hızına bağlayarak Yunan halkına,
çok az da olsa bir rahatlama getirebilecek.
Böylece, daha önceki bir yazımızda sorduğumuz “Bugünün kapitalist dünya ekonomisinde (kriz, depresyon, jeopolitik sorunlar, servetin ve siyasi iktidarın yoğunlaşma düzeyi) tek ülkede demokratik reformlar başarıyla uygulanabilir mi? SYRİZA hükümeti nereye kadar, nasıl ilerleyebilir?” (“Tek Ülkede Demokratik Reform?”, 11/02/12) sorularının cevabı da belirginleşmeye başladı.
SYRİZA üzerine iki yanılgı
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Böylece, daha önceki bir yazımızda sorduğumuz “Bugünün kapitalist dünya ekonomisinde (kriz, depresyon, jeopolitik sorunlar, servetin ve siyasi iktidarın yoğunlaşma düzeyi) tek ülkede demokratik reformlar başarıyla uygulanabilir mi? SYRİZA hükümeti nereye kadar, nasıl ilerleyebilir?” (“Tek Ülkede Demokratik Reform?”, 11/02/12) sorularının cevabı da belirginleşmeye başladı.
SYRİZA üzerine iki yanılgı
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, February 18, 2015
Siyasal İslam ve Şiddet
“İslam Devleti” kafa kesiyor,
soykırım uyguluyor, kadınları, küçük kızları satmak için köle pazarları
kuruyor, tüm bu şiddeti dini metinlerle açıklıyor. Ama bu İslam değil. Bunlar İslamı temsil etmez! Boko Haram (Batı
eğitimi haramdır) örgütü okulları basıyor onlarca öğrenciyi katlediyor,
200 kız çocuğunu kaçırıyor, köy basıp katliam yapıyor. Ama bunlar İslam değil. Bunlar İslamı temsil etmez! Fransa’da iki militan...
(...)
Hadi bunlar terörist. Peki, şunlara ne demeli?
Şiddetin tek biçimi bu değil. Şiddetin karşısındakini sözle sindirmeye dayanan simgesel biçimleri de var. Türkiye’de siyasal İslama dayanan bir siyasi parti 12 yıldır iktidarda. Bu partiyi destekleyen Müslüman entelijansiya televizyon programlarında, gazetelerde boy gösteriyor, din ve ahlak özellikle de kadın ve cinsellik üzerine akıl dağıtıyor, topluma simgesel şiddet uyguluyorlar.
(...)
Yazının tamamını okumak için tıklayınız
(...)
Hadi bunlar terörist. Peki, şunlara ne demeli?
Şiddetin tek biçimi bu değil. Şiddetin karşısındakini sözle sindirmeye dayanan simgesel biçimleri de var. Türkiye’de siyasal İslama dayanan bir siyasi parti 12 yıldır iktidarda. Bu partiyi destekleyen Müslüman entelijansiya televizyon programlarında, gazetelerde boy gösteriyor, din ve ahlak özellikle de kadın ve cinsellik üzerine akıl dağıtıyor, topluma simgesel şiddet uyguluyorlar.
(...)
Yazının tamamını okumak için tıklayınız
Wednesday, February 11, 2015
Tek Ülkede Demokratik Reform!
Wall Street Journal gazetesini birçok
şeyle suçlayabilirsiniz ama popülizme, sosyalizme sempatisi olduğunu
asla iddia edemezsiniz. Bu nedenle pazar günü yer verdiği bir yorumdaki “Yunanistan’ın
yıllardır ekonomik sarsıntılardan, siyasi itiş kakıştan yorulmuş
başkentinde alışılmadık bir duygu egemen: İyimserlik. Yeni hükümetin
kemer sıkma politikalarına direnişindeki kararlılık, seçimlerde
SYRİZA’ya oy vermemiş olanlarda bile yeni bir umut yaratıyor” ifadelerini ciddiye almak gerekir.
Başbakan Aleksis Çipras’ın ilk meclis konuşmasındaki “Seçimlerde verdiğimiz sözlere sadık kalacağız. Sözlerimizden geri dönmeyeceğiz” ifadeleri de bu umudu destekliyor. Destekliyor ama yine de aklımıza şu soruları getirmeden edemiyor: Bugünün kapitalist dünya ekonomisinde (kriz, depresyon, jeopolitik sorunlar, servetin ve siyasi iktidarın yoğunlaşma düzeyi) tek ülkede demokratik reformlar başarıyla uygulanabilir mi? SYRİZA hükümeti nereye kadar, nasıl ilerleyebilir?
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Başbakan Aleksis Çipras’ın ilk meclis konuşmasındaki “Seçimlerde verdiğimiz sözlere sadık kalacağız. Sözlerimizden geri dönmeyeceğiz” ifadeleri de bu umudu destekliyor. Destekliyor ama yine de aklımıza şu soruları getirmeden edemiyor: Bugünün kapitalist dünya ekonomisinde (kriz, depresyon, jeopolitik sorunlar, servetin ve siyasi iktidarın yoğunlaşma düzeyi) tek ülkede demokratik reformlar başarıyla uygulanabilir mi? SYRİZA hükümeti nereye kadar, nasıl ilerleyebilir?
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Wednesday, February 04, 2015
SYRİZA’nın Işığında Avrupa - II
Avrupa Birliği’nin varlığı ve geleceği, serbest
ticaret bölgesinin korunması, ortak para biriminin yaşamaya devam
etmesi, kurumsal yapının bu ikisini destekleyecek biçimde işlemesine
bağlı. Ancak çok sayıda ülkeyi, bu üç koşulun yerine gelmesine uygun
biçimde bir arada tutmak, yönlendirmek gerekiyor. Bu da bize liderlik
(hegemonya) sorununa, yalnızca Almanya’nın konumuna değil AB’nin
geleceğine ilişkin ciddi sorular getiriyor.
Gerçekten de, Der Spiegel, SYRİZA’nın başarısının, Almanya’nın Avrupa üzerindeki egemenliğine karşı direnci, tepkiyi güçlendireceğini, güçler dengesini bozabileceğini düşünüyor. Spiegel’in yorumuna göre SYRİZA bu tepkinin ve direncin en uç örneğini oluşturuyor (30/01/2015).
İki kriz
SYRİZA’nın zaferi ve hükümetiyle birlikte AB’nin geleceğini tehdit eden iki kriz Yunanistan üzerinde kesişti: Ekonomik kriz (neoliberal model) ve jeopolitik kriz (Ukrayna-Rusya politikası).
(...)
Yazının tamamınını okumak için tıklayınız
Gerçekten de, Der Spiegel, SYRİZA’nın başarısının, Almanya’nın Avrupa üzerindeki egemenliğine karşı direnci, tepkiyi güçlendireceğini, güçler dengesini bozabileceğini düşünüyor. Spiegel’in yorumuna göre SYRİZA bu tepkinin ve direncin en uç örneğini oluşturuyor (30/01/2015).
İki kriz
SYRİZA’nın zaferi ve hükümetiyle birlikte AB’nin geleceğini tehdit eden iki kriz Yunanistan üzerinde kesişti: Ekonomik kriz (neoliberal model) ve jeopolitik kriz (Ukrayna-Rusya politikası).
(...)
Yazının tamamınını okumak için tıklayınız
Wednesday, January 28, 2015
SYRİZA: Seçimlerden Önce ve Sonra...
SYRİZA’nın seçimleri kazanarak hükümet kurma noktasına gelmesiyle, yeni bir durum oluştu. İşin “kolay” kısmı
bitti, zor ve tehlikeli kısmı başladı. Şimdi, SYRİZA’ya, paradigma-mızı
değiştirerek bakmamız gerekiyor. Bu yeni durumun içinde SYRİZA’yı,
haritası yapılmamış tehlikeli denizlere açılmaya başlayan, “yapısal sağlamlığı” da şüpheli bir gemiye benzetmek olanaklı.
SYRİZA liderliğinin hem gemiyi yüzdürmesi, hem de yol haritasını, en azından arkadan gelecek olanlar için çizmesi gerekiyor. Tabii ki bu bir devrim değil ama yine de aklıma Charles Dickens’ın sözleri geliyor: “Zamanların en iyisiydi ve de zamanların en kötüsü”...
Yeni duruma uyum sağlamak..
SYRİZA’nın dışındaki “radikal” solun içinden bir kesim, seçimleri gerçek güçler arası değil de siyasi çizgiler arasında bir çatışmaymış gibi algıladı, SYRİZA’yı seçimlerde desteklemedi. Seçim sonuçları, SYRİZA’nın, bu desteğin getirebileceği yüzde 5-6 oya gerek kalmadan başarılı olduğunu gösteriyor. Böylece, SYRİZA’yı desteklememekte ısrar eden sol partiler, bir muhafazakâr partinin iktidara gelmesine, dolayısıyla bir felakete neden olmaktan kurtuldular. Yalnızca, hatalı, siyasi sonuçları (varlıkları ile yoklukları arasında bir fark) olmayan bir kampanya yürütmüş olmakla kaldılar. Başta Yunanistan halkı olmak üzere hepimize geçmiş olsun!
Artık seçimlerden sonra oluşan yeni duruma uyum sağlamak gerekiyor. Tüm farklı akımlarıyla birlikte sol hareketin, şimdi SYRİZA hükümetini, sağdan (uluslararası mali sermayeden, faşistlerden, kiliseden, yargıdan, güvenlik güçlerinden) gelecek saldırılara karşı korumaya, soldan da “markaja” almaya çalışması gerekiyor, verdiği sözlere, yarattığı umuda sadık kalmasını sağlamak için...
Ancak bu yeterli olmayacak, çünkü SYRİZA, programının temel çerçevesini hem halkın yaşam koşullarını iyileştirmek hem de ekonomik krizi aşmak olarak saptamıştı.
Yazının devamını okumak için tıklayınız
SYRİZA liderliğinin hem gemiyi yüzdürmesi, hem de yol haritasını, en azından arkadan gelecek olanlar için çizmesi gerekiyor. Tabii ki bu bir devrim değil ama yine de aklıma Charles Dickens’ın sözleri geliyor: “Zamanların en iyisiydi ve de zamanların en kötüsü”...
Yeni duruma uyum sağlamak..
SYRİZA’nın dışındaki “radikal” solun içinden bir kesim, seçimleri gerçek güçler arası değil de siyasi çizgiler arasında bir çatışmaymış gibi algıladı, SYRİZA’yı seçimlerde desteklemedi. Seçim sonuçları, SYRİZA’nın, bu desteğin getirebileceği yüzde 5-6 oya gerek kalmadan başarılı olduğunu gösteriyor. Böylece, SYRİZA’yı desteklememekte ısrar eden sol partiler, bir muhafazakâr partinin iktidara gelmesine, dolayısıyla bir felakete neden olmaktan kurtuldular. Yalnızca, hatalı, siyasi sonuçları (varlıkları ile yoklukları arasında bir fark) olmayan bir kampanya yürütmüş olmakla kaldılar. Başta Yunanistan halkı olmak üzere hepimize geçmiş olsun!
Artık seçimlerden sonra oluşan yeni duruma uyum sağlamak gerekiyor. Tüm farklı akımlarıyla birlikte sol hareketin, şimdi SYRİZA hükümetini, sağdan (uluslararası mali sermayeden, faşistlerden, kiliseden, yargıdan, güvenlik güçlerinden) gelecek saldırılara karşı korumaya, soldan da “markaja” almaya çalışması gerekiyor, verdiği sözlere, yarattığı umuda sadık kalmasını sağlamak için...
Ancak bu yeterli olmayacak, çünkü SYRİZA, programının temel çerçevesini hem halkın yaşam koşullarını iyileştirmek hem de ekonomik krizi aşmak olarak saptamıştı.
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Wednesday, January 21, 2015
‘İslamofobi’nin Bazı ‘Faydaları’
“İslamofobi”, “postmodern” zamanlarda
kimlik siyasetinin yaygınlaşmasına paralel olarak üretilen, hemen
ırkçılıkla eşanlamlı olarak kullanılmaya başlanan bir kavram.
Charlie Hebdo, Koşer süpermarket saldırılarından sonra oluşan tepkilere karşı, “Aman İslamofobi yaparak ırkçıların ekmeğine yağ sürmeyelim” uyarısı yaygın biçimde gündeme geldi. Bu uyarıda bir haklılık payı var ama, dikkatle bakınca, “İslamofobi” kavramının, ırkçılara hizmet etmekten öte, ilk anda dikkat çekmeyen başka işlevlerinin olduğu da görülebiliyor.
‘Double coding’ ve fazlası..
“İslamofobi”, postmodernizmle birlikte ideoloji-kritik alanına, yapısöküm pratiği bağlamında giren “double coding”e (iki farklı anlama birden açık olma) çok güzel bir örnek oluşturuyor, hem de fazlasıyla.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Charlie Hebdo, Koşer süpermarket saldırılarından sonra oluşan tepkilere karşı, “Aman İslamofobi yaparak ırkçıların ekmeğine yağ sürmeyelim” uyarısı yaygın biçimde gündeme geldi. Bu uyarıda bir haklılık payı var ama, dikkatle bakınca, “İslamofobi” kavramının, ırkçılara hizmet etmekten öte, ilk anda dikkat çekmeyen başka işlevlerinin olduğu da görülebiliyor.
‘Double coding’ ve fazlası..
“İslamofobi”, postmodernizmle birlikte ideoloji-kritik alanına, yapısöküm pratiği bağlamında giren “double coding”e (iki farklı anlama birden açık olma) çok güzel bir örnek oluşturuyor, hem de fazlasıyla.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, January 14, 2015
‘Je Suis Charlie’ ve Ötesi - II
Paris katliamı, 4 milyon katılımlı protesto gösterisi, önemli bir tartışma alanı açtı. Bu tartışma alanında, “İslamafobi”, “mizah sanatının sınırı” konuları benim de ilgimi çekiyor.
Müslümanları da kapsayan, soldan sağa geniş bir yelpazede, entelijensiya, bu olayların “İslam’la alakası yok”, “bu bir korku değil bir fobi çünkü gerçeklikte bir karşılığı yok. Bu korkuya sahip olanlar aslında ruh hastası” noktasında birleşiyor. Avrupa solunda, bu kavramı ırkçılıkla eşitleme eğilimi görülüyor. Bu yaklaşımların doğru yanları var, ancak korkular tamamen de temelsiz değil.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Müslümanları da kapsayan, soldan sağa geniş bir yelpazede, entelijensiya, bu olayların “İslam’la alakası yok”, “bu bir korku değil bir fobi çünkü gerçeklikte bir karşılığı yok. Bu korkuya sahip olanlar aslında ruh hastası” noktasında birleşiyor. Avrupa solunda, bu kavramı ırkçılıkla eşitleme eğilimi görülüyor. Bu yaklaşımların doğru yanları var, ancak korkular tamamen de temelsiz değil.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, January 07, 2015
2014 Yılında Zengin, Yoksul, Ünlü
Geçen yılın en çok tartışılan konularından biri “gelir dağılımı ve kapitalizm” ilişkisiydi. Yılın ünlüler arasına katılan yeni ismi de “bir türlü okumayı başaramadım” dediği Marx’ın, “Das Kapital”ini çağrıştıran bir kapak tasarımıyla yayımlanan kitabın yazarı Thomas Piketty idi.
Piketty, eşitsizliğin kapitalizmin ürünü olduğunu gösterip, “malumu ilan ederek” üne kavuştu. Piketty’nin ileri sürdüğü en önemli çözüm önerisine de, dünyanın en zengin adamı Bill Gates’in “kitaptaki her şeyi çok sevdim ama daha fazla vergi vermek istemiyorum” tepkisi de madalyonun öbür tarafındaki malumu ilan etmiş oluyordu.
(...)
oplam yeni servetin yarısı..
Bloomberg’in yayımladığı “Milyarderler İndeksi”ne göre dünyanın en zengin 400 milyarderi 2014 yılında servetlerine 92 milyar dolar eklemişler.
(...)
Bu çalışmalarda, uzun devrelerle büyük savaşlar arasındaki ilişkiyi, kendi çalışmalarımdaki bulguları da parantez içinde ekleyerek kısaca şöyle özetleyebilirim sanıyorum:
Küresel savaş -> egemen gücün küresel hegemonyası (bir egemen “Sermaye Birikim Rejiminin” ve “Düzenleme Sisteminin” oluşması) ->(Yapısal ekonomik kriz) Hegemonyacının liderliğinde kurulan küresel düzenin meşrutiyetini kaybetmesi -> (Krizi yönetme/düzenleme sisteminin etkisini kaybetmesi- mali buhran) -> Küresel sistemde merkezkaç eğilimlerin artması (yeni güçlerin yükselmesi) -> Küresel savaş...
Peki bu modele göre acaba neredeyiz?
(...)
Yazının tamamını okumak için tıklayınız
Piketty, eşitsizliğin kapitalizmin ürünü olduğunu gösterip, “malumu ilan ederek” üne kavuştu. Piketty’nin ileri sürdüğü en önemli çözüm önerisine de, dünyanın en zengin adamı Bill Gates’in “kitaptaki her şeyi çok sevdim ama daha fazla vergi vermek istemiyorum” tepkisi de madalyonun öbür tarafındaki malumu ilan etmiş oluyordu.
(...)
oplam yeni servetin yarısı..
Bloomberg’in yayımladığı “Milyarderler İndeksi”ne göre dünyanın en zengin 400 milyarderi 2014 yılında servetlerine 92 milyar dolar eklemişler.
(...)
Bu çalışmalarda, uzun devrelerle büyük savaşlar arasındaki ilişkiyi, kendi çalışmalarımdaki bulguları da parantez içinde ekleyerek kısaca şöyle özetleyebilirim sanıyorum:
Küresel savaş -> egemen gücün küresel hegemonyası (bir egemen “Sermaye Birikim Rejiminin” ve “Düzenleme Sisteminin” oluşması) ->(Yapısal ekonomik kriz) Hegemonyacının liderliğinde kurulan küresel düzenin meşrutiyetini kaybetmesi -> (Krizi yönetme/düzenleme sisteminin etkisini kaybetmesi- mali buhran) -> Küresel sistemde merkezkaç eğilimlerin artması (yeni güçlerin yükselmesi) -> Küresel savaş...
Peki bu modele göre acaba neredeyiz?
(...)
Yazının tamamını okumak için tıklayınız
Wednesday, December 31, 2014
2015 Yılında ‘Disiplin’
Yeni yıla, özellikle ABD ve Avrupa ülkelerinde “Disiplin”in zayıflamakta olduğu bir dönemde giriyoruz. Bu trendin 2015 yılında ivme kaza-nacağını düşünüyorum.
Gramsci’den, hegemonya, “tarihsel blok”, entelijansiya (çeşitli işlevleriyle) gibi kavramları öğrendik. “Disiplin” kavramını da Foucault’tan: Kapitalizm ile “disiplin” bir madalyonun, birbirini tamamlayan, üreten iki yüzünü oluşturur, biri olmadan öbürü var olamaz.
Olgunlaşma ve çürüme
“Eski rejime” karşı bir “tarihsel bloku” eşitlik, özgürlük, demokrasi sloganıyla kurabilen burjuva sınıfı hemen, alt sınıfların, siyasi olarak en düşük maliyetle denetlenmesi, ekonomik olarak en verimli biçimde üretime sokulması sorunuyla karşı karşıya kaldı. Topraktan, üretim araçlarından kopmuş nüfusun servete saldırmasının engellenmesi; yeni, üretim birimlerinin düzenlenmesi, denetlenmesi gereksinimleri, bilimsel gelişmelerle birleşerek bu sorunu çözecek unsurların toplamı olarak “Disiplini” üretti.
Foucault bize, “Disiplinin” salt devlet politikasının bir ürünü değil, daha çok, ekonomik, hukuksal ve siyasi, bilimsel gelişmelerin sentezi, yalnızca yukardan aşağı uygulanan baskı değil aynı zamanda tabanda, mikro, hatta bireysel düzeyde çalışan bir “üretken güç” olduğunu da gösterdi.
Böylece, bir taraftan burjuva-demokratik toplum, alt sınıflara, görünüşte bir eşitlik, yöneticilerini belirleme gücü sunuyor, aynı anda “Disiplin” bu gücü alt sınıfların elinden alıyordu.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, December 24, 2014
‘Hoş Geldin Küba’ - II
Dün SSCB’nin çöküşünü, Gorbaçev’in “ihanetiyle” açıklayan kolaycılık, yarın Küba “sosyalizminin” çöküşünü Raul’un ihanetiyle açıklayacak.
Ancak “felaketi” insanlara indirgememek gerekiyor. Sosyalizm, kapitalizmin aşılması, üretici güçlerin serbestçe gelişmeye başlaması değil mi? 50-70 yıl boyunca bu gelişme içinde yaşandıktan sonra, nasıl oluyor da bu toplumlar, bir-iki haininin eliyle kapitalizme, sosyalist toplumun insanının hiçbir sınıfsal direnişiyle karşılaşmadan, kolaylıkla geri dönebiliyorlar? Yoksa bir iki haninin değil de hâlâ tanımlanmayı bekleyen bir egemen sınıfın tercihleriyle mi karşı karşıyayız? Sakın bu toplumlardaki toplumsal sistem, sosyalizm değil de kapitalizmle (kolaylıkla “geri dönebilecek” kadar) ortak yanları olan bir şey olmasın?
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Ancak “felaketi” insanlara indirgememek gerekiyor. Sosyalizm, kapitalizmin aşılması, üretici güçlerin serbestçe gelişmeye başlaması değil mi? 50-70 yıl boyunca bu gelişme içinde yaşandıktan sonra, nasıl oluyor da bu toplumlar, bir-iki haininin eliyle kapitalizme, sosyalist toplumun insanının hiçbir sınıfsal direnişiyle karşılaşmadan, kolaylıkla geri dönebiliyorlar? Yoksa bir iki haninin değil de hâlâ tanımlanmayı bekleyen bir egemen sınıfın tercihleriyle mi karşı karşıyayız? Sakın bu toplumlardaki toplumsal sistem, sosyalizm değil de kapitalizmle (kolaylıkla “geri dönebilecek” kadar) ortak yanları olan bir şey olmasın?
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, December 17, 2014
14 Aralık’ta Ne Oldu?
Zaman gazetesine, kimi televizyon kanallarına yönelik operasyonlara tepki olarak “mazlum olanın yanında olmak gerekir” gibi öneriler ileri sürülüyor.
Bu önerileri benimsemek çok zor. Zaman gazetesi, Taraf gazetesiyle birlikte, AKP rejimi kurulurken “değişim”, “darbe tehlikesi” gibi söylemlerle tüm muhalefete karşı harekete geçirilen sınır tanımaz bir simgesel şiddetin en etkili üreticilerinden biriydi. Ürettiği söylem, liberal entelijansiyanın demokrasi fantezilerini, siyasal İslamın hegemonya inşa sürecini yedeğine alıyor, araçsallaştırıyordu.
(...)
yazının devamını okumak için tıklayınız
Bu önerileri benimsemek çok zor. Zaman gazetesi, Taraf gazetesiyle birlikte, AKP rejimi kurulurken “değişim”, “darbe tehlikesi” gibi söylemlerle tüm muhalefete karşı harekete geçirilen sınır tanımaz bir simgesel şiddetin en etkili üreticilerinden biriydi. Ürettiği söylem, liberal entelijansiyanın demokrasi fantezilerini, siyasal İslamın hegemonya inşa sürecini yedeğine alıyor, araçsallaştırıyordu.
(...)
yazının devamını okumak için tıklayınız
Wednesday, December 10, 2014
Sıra ‘Ötekinin’ Dilini Kesmeye Geldi
AKP döneminde, “pasif devrim” modeli içinde ilerleyen bir geçiş sürecindeyiz. Bu siyasal
İslamın, liderliğini yapan Sünni-Müslüman entelijansiyanın simgesel
üretim araçlarına sahip olma özellikleri-ne göre şekillenmiş totaliter bir kapitalist devlet biçimine geçiş sürecidir.
Bu sürecin üzerinde düşünmeden, Latin harf-lerine geçişle ilgili olarak, “bir gecede halkı/milleti/toplumu cahil bıraktılar” yakınmasının kini, “Osmanlıca eğitime, Arapça harflere dönme” arzuları tam olarak kavranamaz.
Üretim araçları yalnızca, kazma, kürek, makine, bilgisayar gibi nesnelerden oluşmaz. Bilgi de olmazsa olmaz bir üretim aracıdır. Sermayenin simgesel üretimi (kültürü) birikim sürecinin içine giderek daha fazla çektiği son 50 yılda, üretim, yeniden üretim araçlarının içinde bilginin yeri, önemi giderek artmıştır.
‘Bilgiye’ dayanarak sömüren bir ‘sınıf’
(...)
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Bu sürecin üzerinde düşünmeden, Latin harf-lerine geçişle ilgili olarak, “bir gecede halkı/milleti/toplumu cahil bıraktılar” yakınmasının kini, “Osmanlıca eğitime, Arapça harflere dönme” arzuları tam olarak kavranamaz.
Üretim araçları yalnızca, kazma, kürek, makine, bilgisayar gibi nesnelerden oluşmaz. Bilgi de olmazsa olmaz bir üretim aracıdır. Sermayenin simgesel üretimi (kültürü) birikim sürecinin içine giderek daha fazla çektiği son 50 yılda, üretim, yeniden üretim araçlarının içinde bilginin yeri, önemi giderek artmıştır.
‘Bilgiye’ dayanarak sömüren bir ‘sınıf’
(...)
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Wednesday, December 03, 2014
Sermaye ve Enerji
Ham petrol, o kadar politik bir mal ki, ani fiyat
değişikliklerinde, siyasi dedikodulara, komplo teorilerine dayalı
açıklamalar hemen öne çıkarak popüler oluyorlar. Halbuki
petrol, kapitalist üretim tarzının Fordist ve post-Fordist (yapısal
kriz) dönemindeki en temel enerji kaynağı. Dahası, kimya sanayiinde,
inşaattan tekstile, bilişimhaberleşme teknolojisine kadar petrol
ürünleri vazgeçilmez bir yer tutuyorlar. Dolayısıyla petrolün
üretiminin, fiyatını, piyasadaki oyuncuların tercihlerinden önce,
kapitalist üretim tarzının öncelikle, ekonomik finansal dinamiklerinin,
jeopolitik gereksinimlerinin belirleyeceğini düşünmemiz gerekiyor.
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Wednesday, November 26, 2014
Tezgâhta ‘Varoluşun Dayanılmaz Hafifliği’
Siyasi İslamın yazarlarının düşünsel dün-yası, daha
doğrusu gerçekliğin zihinlerinde oluşturdukları resmi (yazılarına
yansıdığı kadarıyla) beni ürkütüyor. Çünkü bunlar, siyasi iktidardaki
iradeyi temsil ediyor, onun düşündüklerini yansıtıyor, hatta onu
yönlendiriyorlar.
Ne zaman bu yazarlardan birinin tarihsel jeopolitik analizlerini okusam aklıma, Gilles Deleuze’ün “Si vous êtes pris dans le rêve de l’autre, vous êtes foutu” (Başkasının rüyasına tutsak olmuşsanız, yandınız-“oyuldunuz”) sözleri geliyor: Hepimiz bu siyasal İslamın rüyasında (projesinde) tutsak olmuş gibiyiz. Bu proje onlar için yüzyıllık bir “rüya” ama geri kalan için uyandığında bile, kendini kaçınılmaz olarak bir enkazın altında bulacağından, çeşitli biçimlerde daha uzun süre devam edecek bir kâbus...
Bu sorunun iki boyutu var. Birincisi bu “proje”yi destekleyen gerçeklik tanımlaması (zihinlerdeki resim) çok yanlış; her pratik dönemeçte, “praksis” denemesinde tökezliyor, beklemedikleri sonuçlara yol açıyor. Ancak onlar, “bu kez farklı olacak” beklentisiyle yaptıklarını yapmaya, aynı hatayı tekrarla-maya devam ediyorlar; aynı sonucu aldıkça da, daha fazla dayatmaya, realiteye uyum sağlamaya çalışmak yerine, realiteyi projeye uydurmak için daha fazla simgesel, fiziki şiddet uygulamaya çalışıyorlar: Tüm engelleri ortadan kaldırır, tüm kafa karıştıran, tereddüt yaratan, lidere olan güveni sarsan sesleri kısar, tüm etkenleri kontrol altına alırsak, irademiz tümüyle özgür kalırsa... O zaman farklı olacak...
Yazının tamamını okumak için tıklayınız
Ne zaman bu yazarlardan birinin tarihsel jeopolitik analizlerini okusam aklıma, Gilles Deleuze’ün “Si vous êtes pris dans le rêve de l’autre, vous êtes foutu” (Başkasının rüyasına tutsak olmuşsanız, yandınız-“oyuldunuz”) sözleri geliyor: Hepimiz bu siyasal İslamın rüyasında (projesinde) tutsak olmuş gibiyiz. Bu proje onlar için yüzyıllık bir “rüya” ama geri kalan için uyandığında bile, kendini kaçınılmaz olarak bir enkazın altında bulacağından, çeşitli biçimlerde daha uzun süre devam edecek bir kâbus...
Bu sorunun iki boyutu var. Birincisi bu “proje”yi destekleyen gerçeklik tanımlaması (zihinlerdeki resim) çok yanlış; her pratik dönemeçte, “praksis” denemesinde tökezliyor, beklemedikleri sonuçlara yol açıyor. Ancak onlar, “bu kez farklı olacak” beklentisiyle yaptıklarını yapmaya, aynı hatayı tekrarla-maya devam ediyorlar; aynı sonucu aldıkça da, daha fazla dayatmaya, realiteye uyum sağlamaya çalışmak yerine, realiteyi projeye uydurmak için daha fazla simgesel, fiziki şiddet uygulamaya çalışıyorlar: Tüm engelleri ortadan kaldırır, tüm kafa karıştıran, tereddüt yaratan, lidere olan güveni sarsan sesleri kısar, tüm etkenleri kontrol altına alırsak, irademiz tümüyle özgür kalırsa... O zaman farklı olacak...
Yazının tamamını okumak için tıklayınız
Wednesday, November 19, 2014
Amerika’yı Yeniden Keşfetmek...
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Amerika’yı Columbus’tan önce Müslüman denizciler keşfetti” iddiasıyla şaşkınlık yarattı. Bir an için bu iddianın doğru olduğunu varsaymak ilginç olabilir diye düşündüm.
Aklıma ilk önce, bu iddiayla tepetaklak olan “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok”
deyimi geldi. Düşünsenize, Amerika ilk keşfe-dildiğinde tarihin akışı hiç etkilenmemiş. Ama Columbus Amerika’yı yeniden keşfettiğinde hem o kıtadaki halkların yaşamlarını altüst edecek, hem de dünyanın geri kalanında kapitalist uy-garlığın gelişmesini hızlandırarak Afrika’yı, Arap halklarını sömürgeleştirilmeye, az gelişmişliğe mahkûm edecek bir süreç başlamış. İlk keşfi bir işe yaramadığından, Amerika’nın ikinci kez keşfedilmesi gerekmiş.
Öyleyse bu pratikte bir işe yaratılamamış olayla övünmeye kalkmak ne anlama geliyor? Bu sorunun cevabı, bence siyasal İslamın, “Batı” karşısındaki iktidarsızlığına katlanmasını kolaylaştıran “Batı uygarlığı çürüyor. Bu uy-garlığa karşı tek alternatif Müslümanlıktır!” fantezisinde yatıyor.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Aklıma ilk önce, bu iddiayla tepetaklak olan “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok”
deyimi geldi. Düşünsenize, Amerika ilk keşfe-dildiğinde tarihin akışı hiç etkilenmemiş. Ama Columbus Amerika’yı yeniden keşfettiğinde hem o kıtadaki halkların yaşamlarını altüst edecek, hem de dünyanın geri kalanında kapitalist uy-garlığın gelişmesini hızlandırarak Afrika’yı, Arap halklarını sömürgeleştirilmeye, az gelişmişliğe mahkûm edecek bir süreç başlamış. İlk keşfi bir işe yaramadığından, Amerika’nın ikinci kez keşfedilmesi gerekmiş.
Öyleyse bu pratikte bir işe yaratılamamış olayla övünmeye kalkmak ne anlama geliyor? Bu sorunun cevabı, bence siyasal İslamın, “Batı” karşısındaki iktidarsızlığına katlanmasını kolaylaştıran “Batı uygarlığı çürüyor. Bu uy-garlığa karşı tek alternatif Müslümanlıktır!” fantezisinde yatıyor.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, November 12, 2014
Topal Demokrasi
Hayır, Türkiye’den değil ABD’den söz edeceğim. Türkiye, çoktandır, “topal” ötesi bir yerde.
Pazartesi yazımda, ABD ara seçimler-inde Cumhuriyetçi Parti’nin zaferi üzerine düşüncelerimi paylaşmıştım. Karşımızda dünyanın askeri açıdan en güçlü ülkesinde, dünyanın kritik bir döneminde bir “topal ördek” başkandan çok daha öte bir sorun var: Bir “topal demokrasi”...
Bu demokrasi “topal”; çünkü Profesör Michael Glennon’un pazartesi yazımda aktarmaya başladığım “Çift Hükümet” kitabında ayrıntılı olarak belgelendiği gibi, Amerikan halkı gerek kendi yönetimleri gerekse de uluslararası sorunlar konusunda ilk anda hayal edilemeyecek kadar cahil ve ilgisiz. Bu kesim, geçen hafta salı günü seçim sonuçlarının gösterdiği gibi, kimi zaman sandığa bile gitmek istemiyor. İkincisi, seçimler sırasında yeniden canlanan tartışmalar adayların çok büyük, kaynağı açıklanmayan mali destekler (“karanlık para” kavramı kullanılıyor) aldıklarını gösteriyor. Nihayet, Prof. Glennon’un kitabında, insanın ağzını açık bırakacak biçimde sergilenen kaynakların gösterdiği bir gerçek var: Aslında iktidar, televizyonlarda, merasimlerde, uluslararası gezilerde görünen, yasama-yürütme-yargı organlarının başına seçimlerle gelip gidenlerin elinde değil, sayıları bine ulaşan, ileri derecede eğitimli, halkın cahilliğinden, iradesini ifadelerinden adeta nefret eden üst düzey bürokratların yönettiği bir iç ve uluslararası güvenlik aparatının elinde.
Cehalet, para ve güç
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Pazartesi yazımda, ABD ara seçimler-inde Cumhuriyetçi Parti’nin zaferi üzerine düşüncelerimi paylaşmıştım. Karşımızda dünyanın askeri açıdan en güçlü ülkesinde, dünyanın kritik bir döneminde bir “topal ördek” başkandan çok daha öte bir sorun var: Bir “topal demokrasi”...
Bu demokrasi “topal”; çünkü Profesör Michael Glennon’un pazartesi yazımda aktarmaya başladığım “Çift Hükümet” kitabında ayrıntılı olarak belgelendiği gibi, Amerikan halkı gerek kendi yönetimleri gerekse de uluslararası sorunlar konusunda ilk anda hayal edilemeyecek kadar cahil ve ilgisiz. Bu kesim, geçen hafta salı günü seçim sonuçlarının gösterdiği gibi, kimi zaman sandığa bile gitmek istemiyor. İkincisi, seçimler sırasında yeniden canlanan tartışmalar adayların çok büyük, kaynağı açıklanmayan mali destekler (“karanlık para” kavramı kullanılıyor) aldıklarını gösteriyor. Nihayet, Prof. Glennon’un kitabında, insanın ağzını açık bırakacak biçimde sergilenen kaynakların gösterdiği bir gerçek var: Aslında iktidar, televizyonlarda, merasimlerde, uluslararası gezilerde görünen, yasama-yürütme-yargı organlarının başına seçimlerle gelip gidenlerin elinde değil, sayıları bine ulaşan, ileri derecede eğitimli, halkın cahilliğinden, iradesini ifadelerinden adeta nefret eden üst düzey bürokratların yönettiği bir iç ve uluslararası güvenlik aparatının elinde.
Cehalet, para ve güç
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, November 05, 2014
Çok İyiydi, Çok Kötü Oldu
İnsan aklı bir garip; “özgür çağrışım” ilgisiz şeyleri bir anda birbirine bağlayıveriyor.
Geçmişte AKP’yi destekleyen ama şimdi çok pişman liberal eğilimli kimi yazarların, geçen hafta, AKP ve Davutoğlu üzerine “eskiden çok iyiydi şimdi çok kötü oldu” türünden övgü, yergi, yönlendirme umudu dolu yazılarını okurken “No country for old man” filmini düşündüm.
Vizyona “İhtiyarlara Yer Yok” başlığıyla girmiş. Ben “İhtiyarlara göre ülke değil” başlığını tercih ederdim. Neyse... Esas değinmek istediğim, bu filmin bir sahnesinde uyuşturucu kartelinin katili Chighurg’un (Javier Bardem), profesyonel katil Wells’e (Woody Harrelson) yönelik sözleri: “Hayatında uyduğun kurallar seni buraya getirdiyse. Bu kurallar ne işe yarar?” Bu sözleri biraz değişmiş biçimde anımsadım: “Hayatında attığın adımlar seni buraya getirdiyse”...
(...)
Bir Anglosakson değişiyle bitirelim: Beni bir kere kandırırsan sana ayıp. İki kez kandırırsan bana...
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Geçmişte AKP’yi destekleyen ama şimdi çok pişman liberal eğilimli kimi yazarların, geçen hafta, AKP ve Davutoğlu üzerine “eskiden çok iyiydi şimdi çok kötü oldu” türünden övgü, yergi, yönlendirme umudu dolu yazılarını okurken “No country for old man” filmini düşündüm.
Vizyona “İhtiyarlara Yer Yok” başlığıyla girmiş. Ben “İhtiyarlara göre ülke değil” başlığını tercih ederdim. Neyse... Esas değinmek istediğim, bu filmin bir sahnesinde uyuşturucu kartelinin katili Chighurg’un (Javier Bardem), profesyonel katil Wells’e (Woody Harrelson) yönelik sözleri: “Hayatında uyduğun kurallar seni buraya getirdiyse. Bu kurallar ne işe yarar?” Bu sözleri biraz değişmiş biçimde anımsadım: “Hayatında attığın adımlar seni buraya getirdiyse”...
(...)
Bir Anglosakson değişiyle bitirelim: Beni bir kere kandırırsan sana ayıp. İki kez kandırırsan bana...
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Subscribe to:
Posts (Atom)
