“İslamcı tehlikeyi unutun, gelmekte olan çatışma Rusya ve Çin gibi otokratik uluslarla dünyanın geri kalanı arasında olacak" diyor "Neo-con" çevrelerin en ağır toplarından biri Robert Kagan (The Weekly Stardart ve The New Republic'in, editörlerinden, Carnegie Endovement for International Peace'in yöneticilerinden, German Marshall Fund'un da üyesi), pazar günü Londra Times gazetesinde yayımlanan denemesinde. Böylece, Kagan, ABD dış politikasının önemli bir prensibini de dile getiriyordu: ABD'nin esas düşmanı, radikal İslam değil Çin ve Rusya ... Çünkü birincisinin kapitalizmin, küreselleşmenin, modernitenin güçlerine tepkisi küresel yaşamın bir gerçeği ama en fazla bir yan sorun. Diğer bir değişle Batı merkezli sisteme yönelik bir sorun değil. Zaten ABD'de hem İslamcı hareketin içinde kendine bağlı ılımlı bir kanat oluşturuyor, hem Sünni-Şii bloklaşmasıyla en güçlü iki ülkesini karşı karşıya getirmeye çabalıyor: Divide et impera!
Halbuki, Rusya ve Çin, ABD'nin, kendi ekonomik siyasal sistemine hizmet edecek biçimde şekillenmiş ( "neo-liberal demokrat" ) bir tek kutuplu dünya (imparatorluk) projesine, gittikçe artan etkinlikle direnen ve gelişmekte olan ülkeler karşısında da bir çekim merkezi oluşturmaya başlayan iki güçlü ülke... Kagan ABD yönetimine, Avrupa ülkelerinden, Hindistan, Japonya Avustralya gibi Asya ülkelerine kadar uzanan bir demokratik ülkeler bloku oluşturmayı öneriyor...
'Yeşil Kuşak' redux
Aslında son günlerde, ABD basınında, Kagan'ın bu projesini şu veya bu biçimde "pazarlayanların " arttığını görüyoruz. Örneğin, Los Angeles Times 'da, yine Carnegie'den Josua Kurlantzick , pazar günü, Çin'in en son başarılı ihraç malının "yumuşak güç" olduğunu yazıyor, bu ülkenin askeri yapısının yenilenmesinin yanı sıra, özellikle Orta Asya'da gittikçe yayılan ekonomik, diplomatik etkilerine dikkat çekiyordu.
Aynı gün, yine aynı gazetede Stanford Üniversitesi'nden Prof. Michael McFaul , bu kez "Yeni Rusya Yeni Tehlike" başlıklı bir yazıyla Rusya'nın hızla artmaya başlayan askeri kapasitelerine ( "sert gücüne" ) ve yeni diplomasi inisiyatiflerine karşı Bush yönetimini uyarıyordu. Newsweek 'in son sayısında da (10/09) ABD ile Çin'in Asya'daki askeri ve diplomatik rekabetini ayrıntılı bir biçimde irdeleyen uzun bir deneme var.
Anlaşılan, bu yeni jeopolitikte, AKP 'den Müslüman Kardeşler 'e kadar siyasal İslam, özellikle kendi projesini yaşama geçirmek için ABD'ye hizmet etmeyi kabul eden ılımlı kanadı, ABD açısından, bu yeni düşmana karşı önemli bir ittifak, imparatorluk projesinin bir dayanak noktası olarak beliriyor, bir nevi Yeşil Kuşak redux
Monday, September 10, 2007
Monday, July 30, 2007
Tuesday, July 10, 2007
İt Cazı [1], "tekrar" ve risk...
(Cumhuriyet Kitap Eki 10 Nisan 2007)
Romantik sanat ideal ve sonsuz olanı, maddi ve sonlu olan yapıtta ifade etmeyi amaçladı. Yapıt "sonsuzun sonlu olana inişiydi". Özgürlük[3] ideali, böylece yapıtın estetik özellikleriyle kendini göstererek yaşantılandırılacak, duyumsatılacak, insanlık tarafından daha iyi anlaşılacak, gerçekleşmesi kolaylaşacaktı. Romantik sanatçı bu anlamda karşımıza adeta bir "yalvaç", sanat ise siyasetin ve dinin yerini alan yeni "sistem"[4] olarak çıkar [5].
Modernist sanatçı için sorun, giderek özgürlüğü, estetik haz yoluyla yeniden yaşantılandırmaya çalışan romantizmden kopmak, onun yerine özgürlük yokluğunu, reeli yeniden yaşantılandırmanın peşinde koşmak, olarak belirmeye başlar. Ancak reel, tarifi gereği yaşantılandırılamayan, dile getirilemeyen olduğundan, modernist sanatçı ister istemez yapıtını özgürlük üzerine değil, özgürlük yokluğu üzerine kuracaktır. Böylece modern yapıt karşımıza, reeli/sonsuzu, özgürlüğü, onun yokluğunu yaşantılandırma yoluyla arayan bir imkânsızlık olarak çıkar.
Buradan, yapıt, hep başarısız kalacaktır sonucuna ulaşırız ama bu sanatçının da başarısızlığa mahkûm olduğu anlamına gelmez. Çünkü, yapıtın "başarısız" varlığı, simgesel sistem içinde reele ilişkin bir fark yaratır. Yapıt, reel değildir, ama simgesele de uymaz. Yapıtla simgesel arasında bir uzaklık, yapıtın varlığıyla simgesel içinde, yapıtı izleyen "özne" üzerinde iz bırakacak bir "çatlak" oluşur. Sanatçının başarısı da işte bu uzaklıkta, bu çatlağın izleyicide bırakacağı "izde" ve bu uzaklığı durmadan yeniden yaratma çabasında yatar.
Bu açıdan bakınca, İskender'in hep "reel"in peşinde, sürekli aynı eylemi tekrarlayarak üreten "modernist" bir sanatçı olduğunu söyleyebiliriz. İskender İt Cazı'nda da ifade edilemeyeni, egemen ideolojinin dünyasında bastırılanı dile getirmeye, kentsoylu duyarlıkları delip geçerek arkasındakine, reele ulaşma çabasını sürdürmeye devam ettiğini görüyoruz.
Aslında sorun İskender'den kaynaklanmıyor. 1980'lerde İskender yazmaya başladığında, henüz bu süreç yeni başlıyor, "küreselleşme" (neo-liberalizm) ve simgesel evreni, ülkeye yeni nüfuz ediyordu. İskender kendini kolaylıkla bu yeninin, aslında kapitalizmin kendini sürekli tekrarlayan "yenisinin" de (kötü sonsuzun) karşısına koyabiliyordu. Şimdi ise işi o kadar kolay değil; dahası, suç ortağı olma tehlikesi bile söz konusu.
İskender, bu tepki duyduğu dünyayı değiştirmek istiyor. "Bir soyguna hazırlanıyorum" diyor... ve ekliyor: "Bu ülkenin değil tüm Ortadoğu'nun, dünyanın alt kültür edebiyatını değiştirecek bir soygun bu". "Ben hayattan anlam çalmaya çalışıyorum" derken, bize kendini duşan kampında bir casus ve hırsız gibi gören Kierkegaard'ı anımsatıyor.
İskender yapıtlarıyla ve yaşantısıyla toplumu düelloya davet ediyor. İskender'in elindeki en güçlü silah "alt kültür". İskender'in bu kavramla tam olarak neyi kastettiğini anlamak zor. Ancak yapıtlarından, söylediklerinden bu kavramın "karşıt kültür" kavramıyla, yakın akrabalığı olduğu, hatta tümüyle örtüştüğü söylenebilir. İşte beni kaygılandıran da bu. Çünkü, bu alan İskender'in yüklediği anlamları taşımıyorsa, onun bu düellodan canlı çıkması olanaksız. Kayıp edeceği en değerli şey ise canı olmayacak...
Düellonun silahları, kentsoylu duyarlıkların (beğenilerin, yasaların, umutların, ahlakın) olumladığı neyse, onun tam tersi şeylerden (kavramlar, nesneler, değerler ve yaşam tarzı) oluşuyor. Diğer bir deyişle İskender de kentsoylu dünyanın reelinin peşinde.
Özer'in bu saptamalarının, hemen hiçbir değişikliğe gerek duymadan İt Cazı için de, kitaptaki ilk "Abi" başlıklı şiirden başlayarak, geçerli olduğunu söyleyebiliriz [10]. Diğer bir deyişle İskender İt Cazı'nda da toplumun karşısına, ilk kitabından bu yana taşıdığı "alet çantasıyla" (temalarla ve sözcükler "kümesiyle") çıkıyor. Reelin peşinden koşan ama yapıtının hep başarısız kalacağını bilen bir sanatçı için bu doğal. Sanatçının başarısı yapıtın reeli yaşantılandırmasında, üründe değil (bu olanaksızdır), bunu gerçekleştirme çabasını sürekli tekrar etmesinde yatar. Badiou'nun işaret ettiği gibi, sonsuzu sonluda ifade etmenin yolu, onu yapıtın içine sıkıştırmaya çalışmaktan değil, tekrarda, harekette aramaktan geçiyor.
İskender'in aynı temaları biteviye tekrarlaması bu bağlamda, olağan ve gerekli. Ancak bu stratejinin, tekrarlanan temalar, kentsoylu duyarlıkların reeli olarak kalmaya devam ettikleri sürece başarılı olacağı da bir başka gerçek. İt Cazı'nı bekleyen tehlikeler de bu gerçekten kaynaklanıyor: 1988'den 2006'ya çok şey değişti, Türkiye'de ve dünyada. Esas olan aynı kalmakla birlikte...
1970'lerden başlayarak sermaye, önce merkez ülkelerde sonra dünya çapında bir aşırı üretim/talep yetersizliği kriziyle karşı karşıya kaldı [12]. Sermaye açısından, bu krize cevap olarak yeni yatırım alanları açılmalı, eksik tüketim sorunu talep yaratılarak, bu sırada finansal alana kaçarak/sığınarak aşılmalıydı. Bunların gerçekleşebilmesi için, sermayenin egemen örgütlenme biçimi ("yapılaştırılmış uyumu" ve "yapılaştırılmış duyarlılıkları" -öznelikler/beğenileri/değerler [13]) yıkılmalı ve yeniden kurulmalıydı.
Sermayenin talep yaratma makinesi, dikkatini özellikle üç alan üzerinde yoğunlaştırdı. Birincisi 1968-73 kuşağının, şimdi yılgın, yorgun ve tümüyle sinik (çok bilmiş) ama artık tüketim kapasitesi yüksek ve aklı gençliğinde kalan üyeleri. İkincisi, her yıl yenilenen bir piyasa olarak gençlik. Üçüncüsü hızla, IMF programlarıyla mali sermayeye açılmaya başlanan "gelişmekte olan piyasalar".
Bu konjonktürde sermayenin talep yaratma makinesinin en büyük esin kaynağının, ne yazık ki devrimci, isyancı kanat, 1968-73 sonrasında geliştirilen ama 1990'larda postmodernizmin kültür fetişizminin de etkisiyle hızla güçlenen, "karşıt kültür", "kültürü bozmak/tıkamak" (Culture Jamming) tezleri, "Cool", "Hip" kavramları ve "özgünlük" saplantısı olduğunu görüyoruz [14].
Şimdi, kentsoylu kültür, gereksinimlerin "ânında tatminine" öncelik veren bir biçimde yeniden şekilleniyor, böylece insanlar da verili an üzerinde odaklaşıyor, geçmişlerini ve geleceklerini kaybediyor, sürekli bir unutkanlık ortamında, yaşama programlanıyorlar. Burada estetik yaşam (yine Kierkegaard) diğer bir deyişle, bedensel hazlara odaklanmış bir yaşam yüceltiliyor, bedensel olarak özgürleştiklerini sananlar eskisinden çok daha yakından denetlenen ve yönlendirilen bir "biopolitic" nesnesi olmaya başlıyorlar. Artık en makbul nesneler ânında tatmin vaat edenlerdi: Metalar (alışveriş), seks (aşk fantezileri) ve uyuşturucu.
Bu süreç Türkiye'de özellikle 1990'larda büyük bir ivme kazandı. İskender'in "düelloda" kullandığı silahlar teker teker, kapitalizmin, bu yeni neoliberal kentsoylu yaşamın simgesel evrenini içine alınmaya, reelin alanından çıkmaya başladılar.
Şimdi, İskender, reelin peşinde giderken, simgeselin yeniden üretiminin aracına, (bu kez isyancılar, için açılmış yabancılaşma pazarındaki genel geçer, ortak paydayı temsil eden beğenilerden oluşan) bir "estetik yöneticiye" de dönüşebilir... Biz de son 25 yılın en önemli şairlerinden birini kaybetmiş oluruz.
"Ben memleketi kurtarmaya gidiyorum.
Sen akşama cinnet pişir"(İt Cazı sf, 109)
Sen akşama cinnet pişir"(İt Cazı sf, 109)
Bu bir "kitap tanıtma" yazısı değil. Ben, "diğerleri" gibi yaşamamak, yazmamak, "özgün olmak" için çabalayan, bugüne kadar da bunu İt Cazı [1] da dahil olmak üzere büyük ölçüde başaran küçük İskender'in geldiği noktada, karşı karşıya olduğu bir tehlikeye değinmek istiyorum: İskender'in sanatı, bugüne kadar karşı durduğu "kentsoylu" kültürünün yeni biçimlerde, özellikle "gençlik kültürü", "karşıt kültür" "özgünlük" piyasası biçimleri içinde yeniden üretilmesi sürecine katılarak gücünü kaybetmek üzere.
I- Romantizmden Avant-Garde'a, "ideal"den "reel"e
Modern zamanlarda [2] felsefenin tarihini Kant'ın "üç eleştirisiyle" ortaya koyduğu, son tahlilde özgürlüğün anlamı ve sınırlarıyla ilgili sorunlarla boğuşmak oluşturuyor, modern siyasetin başı, Fransız devriminden bu yana "özgürlük" ve "eşitlik" sorunlarıyla dertte. Modern sanatın tarihini ise felsefenin ve siyasetin sorunlarıyla etkileşmesinin yanı sıra, romantizmden kurtulma çabası olarak yorumlanabilir.
Romantik sanat ideal ve sonsuz olanı, maddi ve sonlu olan yapıtta ifade etmeyi amaçladı. Yapıt "sonsuzun sonlu olana inişiydi". Özgürlük[3] ideali, böylece yapıtın estetik özellikleriyle kendini göstererek yaşantılandırılacak, duyumsatılacak, insanlık tarafından daha iyi anlaşılacak, gerçekleşmesi kolaylaşacaktı. Romantik sanatçı bu anlamda karşımıza adeta bir "yalvaç", sanat ise siyasetin ve dinin yerini alan yeni "sistem"[4] olarak çıkar [5].
Modernist sanatçı için ise sorunun, özgürlük idealinin yapıtın sonlu maddiliğinde yaşantılandırılması[6] olmadığını görüyoruz. Artık o sınıfları ortadan kaldırmaya, eşitlik, özgürlük, kardeşlik getirmeye söz vermiş olan bu toplumda özgürlük yokluğunun ayırdına varmaya başlamıştır. Tüm uygarlığın tarihi, özgürlük "yokluğu" etrafında yapılandırılmış toplumların tarihidir. Özgürlük, hep egemen sembolik (simgeler) sistem içinde yaşantılandırılamayan, dile getirilemeyen, bastırılan bir "şey" olagelmiştir: Özgürlük uygarlığın "reeli"dir. Modernist sanatçı özgürlüklerinin önündeki engellerle yüzleşmeye başladığında, bunları aşarak özgürlüğe ulaşmanın, reelin peşinde olacaktır.
Modernist sanatçı için sorun, giderek özgürlüğü, estetik haz yoluyla yeniden yaşantılandırmaya çalışan romantizmden kopmak, onun yerine özgürlük yokluğunu, reeli yeniden yaşantılandırmanın peşinde koşmak, olarak belirmeye başlar. Ancak reel, tarifi gereği yaşantılandırılamayan, dile getirilemeyen olduğundan, modernist sanatçı ister istemez yapıtını özgürlük üzerine değil, özgürlük yokluğu üzerine kuracaktır. Böylece modern yapıt karşımıza, reeli/sonsuzu, özgürlüğü, onun yokluğunu yaşantılandırma yoluyla arayan bir imkânsızlık olarak çıkar.
Ve hemen siyasallaşmaya başlar. Çünkü "yapıt" ve sanat eylemi, sanatçıyı özgürlüğün verili tanımlarıyla, düzenin yasalarıyla, ahlakıyla, daha genel olarak söylersek ideolojisiyle karşı karşıya getirecektir. Bir egemen sınıfın varlığı, özgürlük yokluğunun kendisi olduğuna göre, bu aynı zamanda reelin de ta kendisidir. Öyleyse sanatçı, hemen reelin sureti (semblance), simgesel varlığı olan egemenlik ideolojisiyle karşı karşıya gelecek, onu delerek arkasına geçmeye, reele ulaşmaya çalışacak, yapıtını hep bu paradigma içinde kuracak, bu nedenle egemen sınıflar/güçler tarafından hep kuşkuyla karşılanacak, sık sık yargılanacak, cezalandırılacaktır.
Buradan, yapıt, hep başarısız kalacaktır sonucuna ulaşırız ama bu sanatçının da başarısızlığa mahkûm olduğu anlamına gelmez. Çünkü, yapıtın "başarısız" varlığı, simgesel sistem içinde reele ilişkin bir fark yaratır. Yapıt, reel değildir, ama simgesele de uymaz. Yapıtla simgesel arasında bir uzaklık, yapıtın varlığıyla simgesel içinde, yapıtı izleyen "özne" üzerinde iz bırakacak bir "çatlak" oluşur. Sanatçının başarısı da işte bu uzaklıkta, bu çatlağın izleyicide bırakacağı "izde" ve bu uzaklığı durmadan yeniden yaratma çabasında yatar.
Bu açıdan bakınca, İskender'in hep "reel"in peşinde, sürekli aynı eylemi tekrarlayarak üreten "modernist" bir sanatçı olduğunu söyleyebiliriz. İskender İt Cazı'nda da ifade edilemeyeni, egemen ideolojinin dünyasında bastırılanı dile getirmeye, kentsoylu duyarlıkları delip geçerek arkasındakine, reele ulaşma çabasını sürdürmeye devam ettiğini görüyoruz.
Ancak İt Cazı, İskender'in sanat yaşamında geldiği noktada giriş bölümünde değindiğim gibi önemli bir sorunla karşılaşmaya başladığını da gösteriyor. Ya İskender'in reelin peşinde koşarken "buldukları", çoktan simgeselin içine alınmış, normalleştirilmişse? Ya kentsoylu duyarlılıkları delerken kullandıkları, artık kentsoylu duyarlıkların parçası, hatta kalkanı olmuşsa?
Aslında sorun İskender'den kaynaklanmıyor. 1980'lerde İskender yazmaya başladığında, henüz bu süreç yeni başlıyor, "küreselleşme" (neo-liberalizm) ve simgesel evreni, ülkeye yeni nüfuz ediyordu. İskender kendini kolaylıkla bu yeninin, aslında kapitalizmin kendini sürekli tekrarlayan "yenisinin" de (kötü sonsuzun) karşısına koyabiliyordu. Şimdi ise işi o kadar kolay değil; dahası, suç ortağı olma tehlikesi bile söz konusu.
II- Avant-Garde ve İskender
Toplumun medya eliyle genelleştirilen en düşük ortak beğeni parçacıklarıyla çalışan bir "estetik yönetici"[7] değil İskender. Onun, iktidar ilişkilerini, egemen ideolojiyi yeniden üretmeye, onun güncelini yüceltmeye hiç niyeti yok. Aksine onunki, bir tepki şiiri[8]. Şairin "girdiği yere sadece imha etmek için" girdiğine inanıyor (age). Şiir onun için bir "iltihap", "uyum sağlayamamanın, algılayamamanın, insan ruhunda yarattığı sıkıntılar... Eşitliğin olmadığı, çıkarcılığın ön plana çıktığı, faşizmin at koşturduğu bir dönemde" bir ütopyanın peşinde koşmanın ruh dünyasında yarattığı çatışmanın, bu çatışmada ölen hücrelerin iltihabı adeta şiir (age). "Oksijenle beslenmeyen", zehirli bir şiir bu, "toplumu içerden kemirmekle"... "sistemi içerden çürütmekle" ilgili.
İskender, bu tepki duyduğu dünyayı değiştirmek istiyor. "Bir soyguna hazırlanıyorum" diyor... ve ekliyor: "Bu ülkenin değil tüm Ortadoğu'nun, dünyanın alt kültür edebiyatını değiştirecek bir soygun bu". "Ben hayattan anlam çalmaya çalışıyorum" derken, bize kendini duşan kampında bir casus ve hırsız gibi gören Kierkegaard'ı anımsatıyor.
İskender yapıtlarıyla ve yaşantısıyla toplumu düelloya davet ediyor. İskender'in elindeki en güçlü silah "alt kültür". İskender'in bu kavramla tam olarak neyi kastettiğini anlamak zor. Ancak yapıtlarından, söylediklerinden bu kavramın "karşıt kültür" kavramıyla, yakın akrabalığı olduğu, hatta tümüyle örtüştüğü söylenebilir. İşte beni kaygılandıran da bu. Çünkü, bu alan İskender'in yüklediği anlamları taşımıyorsa, onun bu düellodan canlı çıkması olanaksız. Kayıp edeceği en değerli şey ise canı olmayacak...
Düellonun silahları, kentsoylu duyarlıkların (beğenilerin, yasaların, umutların, ahlakın) olumladığı neyse, onun tam tersi şeylerden (kavramlar, nesneler, değerler ve yaşam tarzı) oluşuyor. Diğer bir deyişle İskender de kentsoylu dünyanın reelinin peşinde.
Bu "karşıt", "çürütücü" değerler sisteminin, reelin peşinden gidişin, serüveni üzerine ilginç, bir çalışma olan "küçük İskender Şiirinde Aşk Anlatısı: Suç İktidar ve Ölüm" başlıklı denemesinde [9] Nilay Özer, İskender'in ilk kitabından bu yana (Gözlerim sığmıyor yüzüme, 1988) şiirlerini, çoğunlukla "eşcinsel aşkı, kimi zaman salt erotik/pornografik boyutlarını vurgulayarak; uyuşturucu, alkol, intihar, cinayet gibi öğelerle kurulmuş bir atmosferde işlediğini" saptayarak, bu şiirlerin, "Türk şiirinde görülmemiş genişlikte bir sözcük ve ifade evreniyle, alt kültürle üst kültürü buluşturan bir söylemler çeşitliliğine sahip" olduğuna işaret ediyor. Özer "Şairin kullandığı sözcükler dört gruba ayrılabilir" diyor ve devam ediyor, "1. Argo ve küfrü de içeren erotik/ pornografik sözcükler, 2. Cinayet, tecavüz, cinsel taciz, uyuşturucu gibi kanun ve ahlak bağlamında suça ilişkin ve şeytani olanı işaret eden sözcükler, 3. Devlet ideolojisine, iktidar odaklarına saldıran siyasi içerikli sözcükler. 4. Tıp başta olmak üzere bilimsel terminolojiyle insan bedeninin üye, organ ve dokularına ilişkin sözcüklerle ilaç isimleri. Aşkın konu edildiği hemen her şiirde karşılaşılan bu sözcük grupları, küçük İskender şiirindeki aşk anlatısının, suç, iktidar ve ölüm üçlüsüne dayanan özgün bir içermesi olduğunu düşündürür."
Özer'in bu saptamalarının, hemen hiçbir değişikliğe gerek duymadan İt Cazı için de, kitaptaki ilk "Abi" başlıklı şiirden başlayarak, geçerli olduğunu söyleyebiliriz [10]. Diğer bir deyişle İskender İt Cazı'nda da toplumun karşısına, ilk kitabından bu yana taşıdığı "alet çantasıyla" (temalarla ve sözcükler "kümesiyle") çıkıyor. Reelin peşinden koşan ama yapıtının hep başarısız kalacağını bilen bir sanatçı için bu doğal. Sanatçının başarısı yapıtın reeli yaşantılandırmasında, üründe değil (bu olanaksızdır), bunu gerçekleştirme çabasını sürekli tekrar etmesinde yatar. Badiou'nun işaret ettiği gibi, sonsuzu sonluda ifade etmenin yolu, onu yapıtın içine sıkıştırmaya çalışmaktan değil, tekrarda, harekette aramaktan geçiyor.
İskender'in aynı temaları biteviye tekrarlaması bu bağlamda, olağan ve gerekli. Ancak bu stratejinin, tekrarlanan temalar, kentsoylu duyarlıkların reeli olarak kalmaya devam ettikleri sürece başarılı olacağı da bir başka gerçek. İt Cazı'nı bekleyen tehlikeler de bu gerçekten kaynaklanıyor: 1988'den 2006'ya çok şey değişti, Türkiye'de ve dünyada. Esas olan aynı kalmakla birlikte...
III- İsyan ve "isyancı piyasası"
İskender'in bugün karşı karşıya kaldığı tehlikeyi betimleyebilmek için, 1988'den 2006'ya yaşanan gelişmelere, ve bu süreç içinde karşıt /alt kültürün piyasa ilişkilerine, onun "indirgemeci", "araççı mantığına"[11] eklemlenme sürecine kısaca değinmemiz gerekiyor.
1970'lerden başlayarak sermaye, önce merkez ülkelerde sonra dünya çapında bir aşırı üretim/talep yetersizliği kriziyle karşı karşıya kaldı [12]. Sermaye açısından, bu krize cevap olarak yeni yatırım alanları açılmalı, eksik tüketim sorunu talep yaratılarak, bu sırada finansal alana kaçarak/sığınarak aşılmalıydı. Bunların gerçekleşebilmesi için, sermayenin egemen örgütlenme biçimi ("yapılaştırılmış uyumu" ve "yapılaştırılmış duyarlılıkları" -öznelikler/beğenileri/değerler [13]) yıkılmalı ve yeniden kurulmalıydı.
1980'lerde başlayan bu dönüşümler, 1990'larda küreselleşme ve teknolojik (veri işlem ve iletişim- PC ve internet) devrim kavramlarıyla ifade edilerek hızlandılar. Bir başka açıdan baktığımızda ise, meta ilişkilerinin dünya çapında yayılma sürecinde bir hızlanmanın yaşandığını, zaman ve mekân kavramlarına ilişkin algılama biçimlerinin ve sermaye birikimi için gerekli duyarlık yapısının yeniden şekillendirildiğini görüyoruz. 1989'da Doğu blokunun çökmesinin ve devrimci imajların kısa sürede reklam piyasalarınca (sermayenin talep yaratma makinesinde) kullanılmaya başlamasının egemen ideolojiye getirdiği avantajları da ekleyelim.
Sermayenin talep yaratma makinesi, dikkatini özellikle üç alan üzerinde yoğunlaştırdı. Birincisi 1968-73 kuşağının, şimdi yılgın, yorgun ve tümüyle sinik (çok bilmiş) ama artık tüketim kapasitesi yüksek ve aklı gençliğinde kalan üyeleri. İkincisi, her yıl yenilenen bir piyasa olarak gençlik. Üçüncüsü hızla, IMF programlarıyla mali sermayeye açılmaya başlanan "gelişmekte olan piyasalar".
Bu konjonktürde sermayenin talep yaratma makinesinin en büyük esin kaynağının, ne yazık ki devrimci, isyancı kanat, 1968-73 sonrasında geliştirilen ama 1990'larda postmodernizmin kültür fetişizminin de etkisiyle hızla güçlenen, "karşıt kültür", "kültürü bozmak/tıkamak" (Culture Jamming) tezleri, "Cool", "Hip" kavramları ve "özgünlük" saplantısı olduğunu görüyoruz [14].
Bu tezlerin arkasında da yine 1968'in hayaletleri var. Bu tez iki parçadan oluşuyor: 1- Kapitalizm, teknoloji, kitle üretim ve kitelesel tüketim yoluyla, bürokratik yönetim araçlarını da kullanarak, uyumlu, zihni kapalı, pasif bireylerden oluşan bir topum yarattı. Sınıf mücadelesinden, siyasi partilerden ve reformlardan önce, bu kültürel egemenliği kırmak gerekir. Ancak o zaman insanlar özgürce düşünebilir ve devrimcileşebilirler. 2- Öyleyse, egemen kültür ne yasaklıyorsa, tam aksini yapmak gerekir!
Ancak bu kapitalizmin, çeşitlendirici, dinamik özelliklerini, sürekli yeni gereksinimler yaratarak ilerleyen doğasını göremeyen, deyim yerindeyse arabayı atın önüne koşan tezler, 1990'larda hızlanan dönüşüme hazırlıksız yakalandılar. Şimdi, talep yaratma makinesi (reklam endüstrisi) 1968-73 kuşağının özellikle 1989'dan sonraki, bilgiç, şüpheci ama umutsuz ruh halini doğru bir biçimde anlayarak uyum sağlamaya başlamıştı bile. Şimdi talep yaratma makinesi, yeni hedef kitlesini göz önüne alarak, kapitalizmin yabancılaştırıcı bir sistem olduğunu, malların vaat ettiklerini yerine getirmediğini itiraf ediyor, bu "gerçeğin farkında olan" "isyankâr" kesime mallarını, adeta göz kırparak, şaka, ironi, devrimci nostalji yoluyla, gençliğe ve genç kalma (Ah! Genç kalma endüstrisi!) fantezileri, "hip" ve "cool" imajları, "özgünlük" saplantısını körükleyen imalar aracılığıyla satıyordu[15].
Dahası bu talep kıtlığı ortamında, sermayenin talep yaratma makinesi, yerleşik, bir önceki birikim modelinin kentsoylu duyarlılıklarına/değerlerine karşı da savaş açacak [16], ahlaki sınırları aşmaya başlayacaktı. Marx'ın Komünist Manifesto'da vurguladığı gibi yine "kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyordu". Hiper-kutsal (din) olan için de, ayrı, ona özgün bir din sömürüsü piyasası oluşturuldu.
Şimdi, kentsoylu kültür, gereksinimlerin "ânında tatminine" öncelik veren bir biçimde yeniden şekilleniyor, böylece insanlar da verili an üzerinde odaklaşıyor, geçmişlerini ve geleceklerini kaybediyor, sürekli bir unutkanlık ortamında, yaşama programlanıyorlar. Burada estetik yaşam (yine Kierkegaard) diğer bir deyişle, bedensel hazlara odaklanmış bir yaşam yüceltiliyor, bedensel olarak özgürleştiklerini sananlar eskisinden çok daha yakından denetlenen ve yönlendirilen bir "biopolitic" nesnesi olmaya başlıyorlar. Artık en makbul nesneler ânında tatmin vaat edenlerdi: Metalar (alışveriş), seks (aşk fantezileri) ve uyuşturucu.
Bu süreçte artık, parfümler, giysiler, uyuşturucu hatta eroin imajlarıyla satılıyor, yeni müzik grupları, "alt kültürün" yaşamından alınmış imajlarla pazarlanıyor, seks her türlü malın imajına işleniyor, eşcinsellik için yeni pembe piyasalar, çevreciler için ahlaklı yatırım araçları yaratılıyordu. Uydu kanallar, MTV, Fox, CNN, ABD, CNBC kaynaklı diziler, reklam afişleri önce gelişmiş ülkelerde hızlanan bu süreci gelişmekte olan ülkelerin metropollerine taşıyordu.
Bu süreç Türkiye'de özellikle 1990'larda büyük bir ivme kazandı. İskender'in "düelloda" kullandığı silahlar teker teker, kapitalizmin, bu yeni neoliberal kentsoylu yaşamın simgesel evrenini içine alınmaya, reelin alanından çıkmaya başladılar.
IV- Sonuç
Şimdi, İskender, reelin peşinde giderken, simgeselin yeniden üretiminin aracına, (bu kez isyancılar, için açılmış yabancılaşma pazarındaki genel geçer, ortak paydayı temsil eden beğenilerden oluşan) bir "estetik yöneticiye" de dönüşebilir... Biz de son 25 yılın en önemli şairlerinden birini kaybetmiş oluruz.
-------------------
(1) küçük İskender, İt Cazı, Temmuz 2006, Sel Yayıncılık.
(2) Modern zamanlar kavramını kapitalizmin tarihiyle eşanlamı olarak kullanılıyorum. Ancak kapitalizmin tarihini da kabaca, ortaya çıkış, kapitalist sınıfın şekillenmesi ve eski rejimle mücadeleleri, kapitalist sınıfın egemenliğinin ve egemen ideolojisinin sembolik evrende belirleyici olması, nihayet kapitalizme karşı ilk kuşkuların ve eleştirilerin oluşmaya başlaması olarak üç aşamada düşünebiliriz: Oraya çıkış (becoming), Varoluş (existence), değişemeden tekrar (kötü sonsuz). Romantizm, Modernizm, Avant Garde... olarak düşünülebilir mi acaba?
(3) "Sanat sanat için", "sanatın kendinden başka hiçbir işlevi yoktur" tezleriyle yükselen kentsoylu sınıfın özgürlük talebi arasındaki ilişkiyi başka bir yerde (Köpeğin Ahlakı, 2005, Gri Yayınları) irdelediğim için burada girmiyorum.
(4) Örneğin, Bkz: "Alman idealizminin en eski sistem programı" (1796) olarak bilinen belge, İngilizce çevirisi için Andrew Bowie, Aesthetic and Subjectivity, from Kant to Nietzche 2003, Manchester University Press sf. 334
(5) Slavoj Zizek bu konuya sık sık değinmekle birlikte, "sistemli" bir değerlendirme için: Alain Badiou, The Century, 2007, Polity Press.
(6) Bu kavramın yeterli olmadığının farkındayım ama "present" ve "re-present" kavramları için daha iyisini bulamıyorum...
(7) Bu kavram Donald Kuspit'e ait, Redeeming Art, Allworth Press, New York, 2000, sf, 134-154) ama esas kaynağı için: Bernd Schmitt and Alex Simonson Marketing Aesthetics - The Strategic Management of Brands, Identity and Image, Free Press New York, 1997.
(8) Röportaj: Esmer, Eylül 2006
(9) Nilay Özer, "küçük İskender'in Şiirlerinde Aşk Anlatısı: Suç, İktidar ve Ölüm", Varlık. Eylül 2006. Sayfa 36-41
(10) It Cazı'nın, İskender'in en gelişkin, zamanın ruhuna uygun olarak en melankolik, aynı zamanda en şiddetli yapıtı olduğunu düşünüyorum. İt Cazı'nı biçim açısından da ayrıca tartışmak gerekecek. Ancak bu başka bir yazının konusu.
(11) Adorno, T., Horkheimer, M., Dialectic of Enlightenment. Verso. 1979 (1944)
(12) Robert Brenner, "The Economics of Global Turbulance", New Left Review, 229, Mayıs Haziran, 1998
(13) David Harvey, Spaces of Capital -Towards a Critical Geography-Routledge, New York 2001. Özellikle sf. 312'de başlayan bölüm.
(14) Bu alanda iki çalışmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Thomas Frank, Conquest of Cool, Business Culture, Counterculture and the Rise of Hip Consumerism, University of Chicago Press, 1998, ve Joseph Heath ve Andrew Potter, The Rebel Sell: How the Counter Culture Became Consumer Culture, Capstone 2005
(15) "Distruption", yöntemi özellikle ilginç: Reklamcı, önce yerleşik bir davranış biçimi saptıyor. Sonra reklamını yapmak istediğiniz ürünü buna karşı çıkışın simgesi olarak sunuyor. En son örneklerden biri: Komünist Çin'de bir lise. Öğrencilerin hepsinin elbiseleri ve saç modelleri aynı. Bir kız ve bir erkek, "X" marka saç jelini kullanarak isyan ediyorlar.
(16) Plesantville (Gary Ross, 1998) filmini anımsayın: 1990'lardan iki genç aniden kendilerini 1950'lerin (Refah devleti, sınıf aidiyetleri vb...) siyah-beyaz dünyasında buluyorlar, ama 1990'lardan getirdikleri liberal (neoliberal) davranış biçimleriyle film yeniden renklenmeye başlıyor...
(2) Modern zamanlar kavramını kapitalizmin tarihiyle eşanlamı olarak kullanılıyorum. Ancak kapitalizmin tarihini da kabaca, ortaya çıkış, kapitalist sınıfın şekillenmesi ve eski rejimle mücadeleleri, kapitalist sınıfın egemenliğinin ve egemen ideolojisinin sembolik evrende belirleyici olması, nihayet kapitalizme karşı ilk kuşkuların ve eleştirilerin oluşmaya başlaması olarak üç aşamada düşünebiliriz: Oraya çıkış (becoming), Varoluş (existence), değişemeden tekrar (kötü sonsuz). Romantizm, Modernizm, Avant Garde... olarak düşünülebilir mi acaba?
(3) "Sanat sanat için", "sanatın kendinden başka hiçbir işlevi yoktur" tezleriyle yükselen kentsoylu sınıfın özgürlük talebi arasındaki ilişkiyi başka bir yerde (Köpeğin Ahlakı, 2005, Gri Yayınları) irdelediğim için burada girmiyorum.
(4) Örneğin, Bkz: "Alman idealizminin en eski sistem programı" (1796) olarak bilinen belge, İngilizce çevirisi için Andrew Bowie, Aesthetic and Subjectivity, from Kant to Nietzche 2003, Manchester University Press sf. 334
(5) Slavoj Zizek bu konuya sık sık değinmekle birlikte, "sistemli" bir değerlendirme için: Alain Badiou, The Century, 2007, Polity Press.
(6) Bu kavramın yeterli olmadığının farkındayım ama "present" ve "re-present" kavramları için daha iyisini bulamıyorum...
(7) Bu kavram Donald Kuspit'e ait, Redeeming Art, Allworth Press, New York, 2000, sf, 134-154) ama esas kaynağı için: Bernd Schmitt and Alex Simonson Marketing Aesthetics - The Strategic Management of Brands, Identity and Image, Free Press New York, 1997.
(8) Röportaj: Esmer, Eylül 2006
(9) Nilay Özer, "küçük İskender'in Şiirlerinde Aşk Anlatısı: Suç, İktidar ve Ölüm", Varlık. Eylül 2006. Sayfa 36-41
(10) It Cazı'nın, İskender'in en gelişkin, zamanın ruhuna uygun olarak en melankolik, aynı zamanda en şiddetli yapıtı olduğunu düşünüyorum. İt Cazı'nı biçim açısından da ayrıca tartışmak gerekecek. Ancak bu başka bir yazının konusu.
(11) Adorno, T., Horkheimer, M., Dialectic of Enlightenment. Verso. 1979 (1944)
(12) Robert Brenner, "The Economics of Global Turbulance", New Left Review, 229, Mayıs Haziran, 1998
(13) David Harvey, Spaces of Capital -Towards a Critical Geography-Routledge, New York 2001. Özellikle sf. 312'de başlayan bölüm.
(14) Bu alanda iki çalışmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Thomas Frank, Conquest of Cool, Business Culture, Counterculture and the Rise of Hip Consumerism, University of Chicago Press, 1998, ve Joseph Heath ve Andrew Potter, The Rebel Sell: How the Counter Culture Became Consumer Culture, Capstone 2005
(15) "Distruption", yöntemi özellikle ilginç: Reklamcı, önce yerleşik bir davranış biçimi saptıyor. Sonra reklamını yapmak istediğiniz ürünü buna karşı çıkışın simgesi olarak sunuyor. En son örneklerden biri: Komünist Çin'de bir lise. Öğrencilerin hepsinin elbiseleri ve saç modelleri aynı. Bir kız ve bir erkek, "X" marka saç jelini kullanarak isyan ediyorlar.
(16) Plesantville (Gary Ross, 1998) filmini anımsayın: 1990'lardan iki genç aniden kendilerini 1950'lerin (Refah devleti, sınıf aidiyetleri vb...) siyah-beyaz dünyasında buluyorlar, ama 1990'lardan getirdikleri liberal (neoliberal) davranış biçimleriyle film yeniden renklenmeye başlıyor...
Wednesday, June 27, 2007
Tuesday, June 26, 2007
“Eğreti burjuvalar”ın- Eğreti entelleri
Canan Barlas, Türk Burjuvazisi'nin hallerini, kendi yaşamından çok ilginç örneklerle yazmış Söyle diyormuş:
"Amerika'da burjuvazi yok kapitalizm ile üretilen teknolojilerle gelişen, modernizm
önde. Avrupa’da gelişmiş bir burjuva sınıfı oluşmuştu. Türkiye'de bütün Batı'cılık politikalarına rağmen burjuvazi oluşmadı.Taklitçilikten öteye gidemeyen paralı sınıf ,birikince de örnek yaşam tarzları üretemedi.Şimdi AKP nin geliştirdiği bir orta sınıf var.Karmaşık düşüncelerle İslami kimlik dışında örnek arıyorlar.AKP İslami kimliğin dışında AB için çalıştıysa da bunu anlatamadı.Kendi ürettiği orta sınıf ona sahip çıkmıyor.Türkiye'de ise artık örnek burjuvaların oluşması mümkün değil.Global kültür yeni değerleri ile toplumlara yön verebilir.
AKP nin oluşturduğu yeni orta sınıf bayraklı mitinglerde kafası karışık bir biçimde kendini
ifade edemedi...Yükselen orta sınıf Türkiye'de gelişmiş bir burjuva sınıfı oluşmadığından örnek alacak önderleri olmadı.
AKP nin AB çalışmalarını gözden kaçıran bu yeni orta sınıf islami kimliğin dışında arayışlara
giriyor. AKP tepede çeşitlilik gösteremediği için bu orta sınıfı yanına alamıyor.
87 yılından beri üzerinde çalıştığım İğreti Burjuvalar kitabında, Atatürk'ün bürokratlara ve
aydınlara verdiği burjuvalaşma görevini taklitçilikten öteye götüremediklerini, üçüncü
kuşaklara varan sermaye sahiplerinin de ,bunu başaramadığını ortaya koydum.
Bundan sonra global kültürün toplumlara istikamet verebileceği düşüncesine vardım.Burjuva
kültürü taklitle üremiyor.Batıcılık karşısında halk anlayamadığı kültüre pek yanaşmadı, yanaşsa da bunu kendi değerleri içinde eritti.Belki de aydın ve bürokrat ve zengin takımından daha içten oldular. Şimdi orta sınıf örnek arıyor.AKP toplumsal çeşitliliği ön plana çıkarırsa belki iletişim kurabilir.Örnek ise global kültür olabilir."
("EĞRETİ BURJUVALAR" Haber Türk, 23.06.2007 14:48)
Türkiye’de burjuva sınıfının en büyük trajedisi “eğreti” olması değil. Tarih sahnesine geç çıkmış olması. Bu nedenle bir türlü çıkarlarını doğru dürüst dile getirebilecek, toplumu onun önderliğine ikna edecek organik entelektüellere sahip olamadı. Kültürel hegemonyasını kuramadı.
Doğru, 1980’lerden sonra oluşan bir neo-liberal -küreselleşmeci entel kuşağı var, görünüşte burjuva sınıfının çıkarlarını savunuyorlar, projesini halka kabul ettirebiliyorlar. Ama dikkatle bakılırsa iki önemli sorunla karşı karşıya Türkiye burjuvazisi:
Birincisi, bu entel kuşağı gerçekten çok çapsız, ne felsefe, ne sanat ne de ekonomi alanında ülkesine özgün hiç bir düşünce üretemedi bu güne kadar. Çünkü, aslında bir başka organik entelektüel sınıfın türevi (derivative). İkinci sorunda bu “türev” olmakla ilgili: bu entelijensiya, bu ülkedeki burjuvazinin organik aydını olmaktan çok uluslararası sermayenin/ finans kapitalinin, daha doğrusu onun çıkarlarını temsil eden organik entelektüellerin (epistemik toplulukların) türevi. Bu nedenle kendi ülkesindekini üreterek değil bu, sermayenin kültürel siyasi formlarını kopyalayarak taşıyor ve bu yolla yaşıyor.
Bu nedenle, bu eğreti organik entelektüeller kendi ülkelerinde sıkışıp kalmış olmaktan fena halde şikayetçiler ve aşağılık duygusu altında eziliyorlar- çünkü “bon pour l’Orient” olduklarının farkındalar. Bu aşağılık duygusunu örtmek için sürekli kendi ülkesindeki burjuva sınıfını ve kendi ülkelerindeki orta sınıfları giderek tüm halkı aşağılıyor ona bir bağlılık hissetmiyorlar. Ha bire neden Avrupalı gibi değilsin? Avrupalı gibi değilsen sen burjuva bile değilsin diyerek aşağılıyorlar.
Yukarıdaki alıntının sahibi, Canan Barlas da belli ki bu “organik” entellerden biri. Yukarıda aktardığım yaklaşımın pratikteki yansıması söyle: Aralarından kimileri kürese çapta klasmana giren, Koç, Sabancı, Eczacıbaşı grupları çapında üyeleri olan bir kapitalist sınıfın ne kadar oligarşik özellik gösterirse göstersin, salt kültürel nedenlerle “burjuva” olmadığına karar veriliyor.
Canan Barlas’da Türkiye’deki burjuvaziyi “eğreti”, taklitçi buluyor. Batıyı taklit etmekle olmuyormuş, küresek kültürü örnek almak gerekirmiş. Bu arada, küresel kültür, küresel olarak egemen olanın kültürü olduğundan, Barlas aslında ABD-AB kültürünü örnek alalım, taklit edelim demiş oluyor ya neyse… Dedik ya Tükriye’de burjuva sınıfı bir türlü organik entellektüellerine sahip olamadı. Sorun, bu ülkede bir burjuva sınıfının olamaması değil; o var. Sorun organik entellektüel adaylarının, daha baştan, uluslararası “egemen sermaye” tarafından bir “transformismo” süreci içinde asimle ediliyor olmaları.
Süreç şöyle işledi:
Amerika’da çıkan Life (Time, Life, Fortune dergileri medya kompleksinin parçası) dergisinin editörlerinden Henry Luce, 1941’de, ABD hegemonya atağına başlarken, yayımlanan The American Century başlıklı büyük formatif etki yapmış olan kitabında söyle yazıyordu: “dünyadaki en güçlü ve canlı ülke olarak, tüm etkimizi dünyanın geri kalanına uygun gördüğümüz amaçlar ve araçlarla dayatma görevimizi ve fırsatımızı bütün kalbimizle benimsememiz gerekiyor… Dünyada yayılan düşüncelerin kaynağı olma sırası şimdi bizde”
II. Dünya Savaşı sonrasında ABD tam bu momenti yakalarken karşısına SSCB ve az gelişmiş ülkelerde, anti-sömürgecik, kalkınmacılık, “ulusal proje” vb etkenleri çıktı. Soğuk savaş başladıktan az sonra taraflar adeta “pata” kaldılar. ABD yönetimi bu “pata” durumu bozmanın, egemenliğini sürdürmenin ve soğuk savaşı kazanmanın yollarını tartışmaya başladı.
1967’de Kongrede bir dış işleri komitesi “Soğuk savaş nasıl kazanılır. ABD’nin İdeolojik taarruzu” başlıklı bir rapor hazırladı. Bu rapor, “Amerika’nın yaptıkları büyük ölçüde yükselmekte olan uluslararası iletişim sistemini şekillendirecektir…. Diğer ülkeler büyük ölçüde bizim deneyimimizi taklit edecekler, kendilerini bizi oluşturduğumuz kurumlara ve sistemlere bağlayacaklardır…”
Bu aslında tam anlamıyla bir dış politika ve egemenlik projesidir. Bu nedenle rapor şöyle devam eder:
“Bazı dış politika hedefleri, yabancı ülkelerin, hükümetlerinden ziyada halklarıyla doğrudan ilişki kurarak gerçekleştirilmeye çalışılabilir. İletişim teknolojinin modern araçları kullanılarak ulusal nüfusun geniş ve etkili bir kesimine ulaşılabilir- bilgilendirilebilir ve davranışları etkilenebilir, eylemleri belli bir yönde motive edilebilir. Bu kesimler, de kendi hükümetleri üzerinde belirgin hatta belirleyici etkiler yapabilirler…”
ABD bu politikayı gerçekleştirmek için, hedef ülkelerin eğitimli kuşaklarına, hatta eğitim sistemlerine ulaşmayı amaçladı ve filmler, yayınlar, burslar, davetli eğitimler, konferans davetleri vb… yoluyla ilerledi, Daha sonra TV, uydu ve Internet çağında bu etki alabildiğince hızlandı. Ülkelerin organik entelektüel adayları, eğer sola kayıyorlarsa imha edildiler, kaymıyorlarsa, daha kendi burjuva sınıfların bağlanmadan, ABD kapitalizminin kültürel çoğu zaman da finansal etkisine bağlandılar. Son yıllarda, Franz Fanon’un “siyah ten beyaz maske” terimini sıkça kullanmam bundandır. Bu insanlar kendi ülkelerindeki egemen sınıflara bile, yabancı gözüyle bakarlar… Onları eğreti, yetersiz, sahte, çapsız bulurlar…
Böylece bir çok işlevi birden gerçekleştirirler uluslararası sermayenin yerel düzeyde üretilen organik entelektüelleri”.
1- Egemen projesini kendi ülkelerinde yayarak, yerel burjuva sınıfının buna direncini zayıflatır, hükümetleri bu yönde şekillendirirler. Uluslararası mali askeri ilişkiler de bu süreci destekler
2- Ülkede gelişme potansiyeli gösteren “organik entelektüel adaylarını” (ulusalcıları) anakroniktik, III. Dünyacı vb ilan ederek bastırmaya, susturmaya çalışırlar
3- “uluslararasi sermayenin yerel organik entelektüellerinin yerel kapitalizmi sürekli aşağılaması, Sol içindeki “saptırıcı” bir fantezinin (çarpık kapitalizm tezinin) desteklenmesinde de büyük rol oynar. Bu tez, kapitalizmin temel özellikleri gözden saklar, bir yerlerde saf demokratik ve ulaşılması olanaklı bir kapitalizm fantezisi yaratır. Bu fantezi anti-kapitalist mücadelenin kapitalizme değil onun sözde “çarpıklıklarına” yönelmesini kolaylaştırır, kendi özgün projesini oluşturmasını engelleyen yaklaşımları güçlendirir, sapla saman sürekli birbirine karışır. Bu “fantezi”, sisteme karşı cepheleri sürekli felç eden, küresel sistemi destekleyici bir fantezi olarak çalışır.
-o-
Bu işlevselci eleştirilere ek olarak “eğreti burjuva” fantezisine teorik düzlemde de değinmekte yarar var.
Burjuva salt kültürel, yada mekansal (bourg’da yaşayanlar anlamında) bir kategori değil, hatta öncelikle ekonomik kategori. Ekonomik olarak sermaye ilişkisini taşıyan insan demek.
Daha kapsamlı bir betimlemeyle, burjuva kavramı, genel sermaye devresinin özel aşamalarından biri üzerinde yerleşmiş, bu devrenin genişlemesinde işlevsel olan, devrenin bu kesimi üzerinde üretim, yeniden üretim ve bölüşüm araçları üzerinde mülkiyet ve kontrol hakkına sahip, bu konumundan dolayı ekonomik artıktan (artı-değerden) pay alan sosyal kesimi anlatır.
Bu anlamda burjuva sanayide ve tarımda üretici olabilir, mali devrelerde esas olarak tefecilik (bankacılık, borsacılık vb..) yapıyor olabilir, yada mal devrelerinde ticaretle uğraşıyordur. Yada kültür üretim ataçlarına sahiptir. Toprak sahibidir ve toprağını kapitaliste kiraya veriyordu, salt bu kirayla geçinen bir rantiyedir.
Belirleyici olan şudur:Gelirlerin hepsinin kaynağı artı-değerdir, feodal artık ürünün, köle emeğinin değerlenmesinde elde edilen servet değil.
Bu sermaye devresi tümüyle yerel, bölgesel, ulusal olabilir. Ama yerel, bölgesel, ulusal düzeyde uluslararasi sermaye ile, dış ticaret, finansman, know-how düzeyinde eklemlenmiş, ürettiği, sahiplendiği artı-değerden ona pay veriyor olabilir. Bu anlamda ya tümüyle uluslararasi sermayenin bir uzantısıdır yada, uluslararası sermaye ile ilişkisi, kendi etkenliğinin bir uzantısıdır ve istediği anda son verilebilecek bir biçimde, kenti denetimi altındadır. Bu sermaye kendi birikim süreci üzerindeki denetimini korumaktadır. Kısacası, ya ulusaldır, ya yereldir (yani uluslararası sermaye ile kendi otonomisini koruyarak çalışır) yada iş birlikçi-kompradordur (tümüyle yabancı sermayenin uzantısı aracıdır, ondan bağımsız bir biçimde var olamaz.)
Bu süreçlerin hepsinde karşımızdaki sınıf burjuva/kapitalist bir sınıftır. Çünkü 19. yüzyılın sonundan bu yana kapitalizm bir dünya sistemidir ve dünyada eşitsiz, hiyerarşik, egemenlik bağımlılık ilişkileri içinde var olur. Yeniden üretilir. Başka kapitalizm (çarpık olmayan kapitalizm) artık yoktur. Bu anlamda çarpık kapitalizm, eğreti burjuva kavramı boş laftır.
Taklit ve kopya işine gelince. Sermaye birikimi, taklit ve kopya yoluyla ilerler ve genişler. Daha doğrusu, emek süreçleri, dolaşım yönetim yöntemleri, kurumları, kısacası, birikim tarzları sürekli kopya edilir. Çünkü yeni birikim tarzı yeni üretkenlik düzeyi demektir. Rekabet acilen kopya etmeyi gerektirir.
Dahası, sermaye sürekli yerelliğinden çıkar bir başka bölgeye gider ve orada var olmasına uygun koşulları yaratmaya başlar (David Harvey’in mekan düzlenmesi -spatial fix- dediği şey). Bu koşullar, hukuksal, kurumsal siyasi olduğu kadar, ideolojik, kültürel hatta duyarlılıklara ilişkindir de. Olmak zorundadır, çünkü belli bir tüketim normu, davranış biçimi, belli estetik duyarlılıkları gerektirir. Giysi, müzik, otomobil, ev eşyaları, gıda piyasası nereye bakarsanız bakın bu beğeni, duyarlıklara ilişkin “estetik yöneticilik” öneklerini göreceksiniz.
Üstelik bu salt gelişmekte olan ülkeler ait bir durum değil. Boşuna mı Fransa kültürel kurumlarının özgünlüğünü korumaya çalışıyor. Almanya medya sektörünün yabancıların eline geçmesini istemiyor. Ama yine de İngilizce her yere giriyor yeniden üretiliyor ve Anglosaxon duyarlılıkları taşıyor. Şimdi Çin ve Hindistan kaynaklı bir film endüstrisinin, yayılmakta olması da rastlantı değil.
Tüm bunları bilmeden konuşmak, bu arada kendi burjuva sınıflarını hor görmek bizim eğreti entelektüellerimizin bir özelliği ama, salt bizimkilerin değil. Latin Amerika’dan Afrika’ya, Ortadoğu’ya kadar bunların bir çok örneğini bulmak olanaklı.
Ama bunların yarattığı literatür içinde, ABD’de burjuva yok diyene hiç rastlamadım. Bu da Canan Barlas’ın katkısı olsa gerek. Canan Barlas tam 20 yıl çalışmış. Eh! Bu kadar büyük bir saçmalık da daha kısa sürede üretilemezdi doğrusu…
"Amerika'da burjuvazi yok kapitalizm ile üretilen teknolojilerle gelişen, modernizm
önde. Avrupa’da gelişmiş bir burjuva sınıfı oluşmuştu. Türkiye'de bütün Batı'cılık politikalarına rağmen burjuvazi oluşmadı.Taklitçilikten öteye gidemeyen paralı sınıf ,birikince de örnek yaşam tarzları üretemedi.Şimdi AKP nin geliştirdiği bir orta sınıf var.Karmaşık düşüncelerle İslami kimlik dışında örnek arıyorlar.AKP İslami kimliğin dışında AB için çalıştıysa da bunu anlatamadı.Kendi ürettiği orta sınıf ona sahip çıkmıyor.Türkiye'de ise artık örnek burjuvaların oluşması mümkün değil.Global kültür yeni değerleri ile toplumlara yön verebilir.
AKP nin oluşturduğu yeni orta sınıf bayraklı mitinglerde kafası karışık bir biçimde kendini
ifade edemedi...Yükselen orta sınıf Türkiye'de gelişmiş bir burjuva sınıfı oluşmadığından örnek alacak önderleri olmadı.
AKP nin AB çalışmalarını gözden kaçıran bu yeni orta sınıf islami kimliğin dışında arayışlara
giriyor. AKP tepede çeşitlilik gösteremediği için bu orta sınıfı yanına alamıyor.
87 yılından beri üzerinde çalıştığım İğreti Burjuvalar kitabında, Atatürk'ün bürokratlara ve
aydınlara verdiği burjuvalaşma görevini taklitçilikten öteye götüremediklerini, üçüncü
kuşaklara varan sermaye sahiplerinin de ,bunu başaramadığını ortaya koydum.
Bundan sonra global kültürün toplumlara istikamet verebileceği düşüncesine vardım.Burjuva
kültürü taklitle üremiyor.Batıcılık karşısında halk anlayamadığı kültüre pek yanaşmadı, yanaşsa da bunu kendi değerleri içinde eritti.Belki de aydın ve bürokrat ve zengin takımından daha içten oldular. Şimdi orta sınıf örnek arıyor.AKP toplumsal çeşitliliği ön plana çıkarırsa belki iletişim kurabilir.Örnek ise global kültür olabilir."
("EĞRETİ BURJUVALAR" Haber Türk, 23.06.2007 14:48)
Türkiye’de burjuva sınıfının en büyük trajedisi “eğreti” olması değil. Tarih sahnesine geç çıkmış olması. Bu nedenle bir türlü çıkarlarını doğru dürüst dile getirebilecek, toplumu onun önderliğine ikna edecek organik entelektüellere sahip olamadı. Kültürel hegemonyasını kuramadı.
Doğru, 1980’lerden sonra oluşan bir neo-liberal -küreselleşmeci entel kuşağı var, görünüşte burjuva sınıfının çıkarlarını savunuyorlar, projesini halka kabul ettirebiliyorlar. Ama dikkatle bakılırsa iki önemli sorunla karşı karşıya Türkiye burjuvazisi:
Birincisi, bu entel kuşağı gerçekten çok çapsız, ne felsefe, ne sanat ne de ekonomi alanında ülkesine özgün hiç bir düşünce üretemedi bu güne kadar. Çünkü, aslında bir başka organik entelektüel sınıfın türevi (derivative). İkinci sorunda bu “türev” olmakla ilgili: bu entelijensiya, bu ülkedeki burjuvazinin organik aydını olmaktan çok uluslararası sermayenin/ finans kapitalinin, daha doğrusu onun çıkarlarını temsil eden organik entelektüellerin (epistemik toplulukların) türevi. Bu nedenle kendi ülkesindekini üreterek değil bu, sermayenin kültürel siyasi formlarını kopyalayarak taşıyor ve bu yolla yaşıyor.
Bu nedenle, bu eğreti organik entelektüeller kendi ülkelerinde sıkışıp kalmış olmaktan fena halde şikayetçiler ve aşağılık duygusu altında eziliyorlar- çünkü “bon pour l’Orient” olduklarının farkındalar. Bu aşağılık duygusunu örtmek için sürekli kendi ülkesindeki burjuva sınıfını ve kendi ülkelerindeki orta sınıfları giderek tüm halkı aşağılıyor ona bir bağlılık hissetmiyorlar. Ha bire neden Avrupalı gibi değilsin? Avrupalı gibi değilsen sen burjuva bile değilsin diyerek aşağılıyorlar.
Yukarıdaki alıntının sahibi, Canan Barlas da belli ki bu “organik” entellerden biri. Yukarıda aktardığım yaklaşımın pratikteki yansıması söyle: Aralarından kimileri kürese çapta klasmana giren, Koç, Sabancı, Eczacıbaşı grupları çapında üyeleri olan bir kapitalist sınıfın ne kadar oligarşik özellik gösterirse göstersin, salt kültürel nedenlerle “burjuva” olmadığına karar veriliyor.
Canan Barlas’da Türkiye’deki burjuvaziyi “eğreti”, taklitçi buluyor. Batıyı taklit etmekle olmuyormuş, küresek kültürü örnek almak gerekirmiş. Bu arada, küresel kültür, küresel olarak egemen olanın kültürü olduğundan, Barlas aslında ABD-AB kültürünü örnek alalım, taklit edelim demiş oluyor ya neyse… Dedik ya Tükriye’de burjuva sınıfı bir türlü organik entellektüellerine sahip olamadı. Sorun, bu ülkede bir burjuva sınıfının olamaması değil; o var. Sorun organik entellektüel adaylarının, daha baştan, uluslararası “egemen sermaye” tarafından bir “transformismo” süreci içinde asimle ediliyor olmaları.
Süreç şöyle işledi:
Amerika’da çıkan Life (Time, Life, Fortune dergileri medya kompleksinin parçası) dergisinin editörlerinden Henry Luce, 1941’de, ABD hegemonya atağına başlarken, yayımlanan The American Century başlıklı büyük formatif etki yapmış olan kitabında söyle yazıyordu: “dünyadaki en güçlü ve canlı ülke olarak, tüm etkimizi dünyanın geri kalanına uygun gördüğümüz amaçlar ve araçlarla dayatma görevimizi ve fırsatımızı bütün kalbimizle benimsememiz gerekiyor… Dünyada yayılan düşüncelerin kaynağı olma sırası şimdi bizde”
II. Dünya Savaşı sonrasında ABD tam bu momenti yakalarken karşısına SSCB ve az gelişmiş ülkelerde, anti-sömürgecik, kalkınmacılık, “ulusal proje” vb etkenleri çıktı. Soğuk savaş başladıktan az sonra taraflar adeta “pata” kaldılar. ABD yönetimi bu “pata” durumu bozmanın, egemenliğini sürdürmenin ve soğuk savaşı kazanmanın yollarını tartışmaya başladı.
1967’de Kongrede bir dış işleri komitesi “Soğuk savaş nasıl kazanılır. ABD’nin İdeolojik taarruzu” başlıklı bir rapor hazırladı. Bu rapor, “Amerika’nın yaptıkları büyük ölçüde yükselmekte olan uluslararası iletişim sistemini şekillendirecektir…. Diğer ülkeler büyük ölçüde bizim deneyimimizi taklit edecekler, kendilerini bizi oluşturduğumuz kurumlara ve sistemlere bağlayacaklardır…”
Bu aslında tam anlamıyla bir dış politika ve egemenlik projesidir. Bu nedenle rapor şöyle devam eder:
“Bazı dış politika hedefleri, yabancı ülkelerin, hükümetlerinden ziyada halklarıyla doğrudan ilişki kurarak gerçekleştirilmeye çalışılabilir. İletişim teknolojinin modern araçları kullanılarak ulusal nüfusun geniş ve etkili bir kesimine ulaşılabilir- bilgilendirilebilir ve davranışları etkilenebilir, eylemleri belli bir yönde motive edilebilir. Bu kesimler, de kendi hükümetleri üzerinde belirgin hatta belirleyici etkiler yapabilirler…”
ABD bu politikayı gerçekleştirmek için, hedef ülkelerin eğitimli kuşaklarına, hatta eğitim sistemlerine ulaşmayı amaçladı ve filmler, yayınlar, burslar, davetli eğitimler, konferans davetleri vb… yoluyla ilerledi, Daha sonra TV, uydu ve Internet çağında bu etki alabildiğince hızlandı. Ülkelerin organik entelektüel adayları, eğer sola kayıyorlarsa imha edildiler, kaymıyorlarsa, daha kendi burjuva sınıfların bağlanmadan, ABD kapitalizminin kültürel çoğu zaman da finansal etkisine bağlandılar. Son yıllarda, Franz Fanon’un “siyah ten beyaz maske” terimini sıkça kullanmam bundandır. Bu insanlar kendi ülkelerindeki egemen sınıflara bile, yabancı gözüyle bakarlar… Onları eğreti, yetersiz, sahte, çapsız bulurlar…
Böylece bir çok işlevi birden gerçekleştirirler uluslararası sermayenin yerel düzeyde üretilen organik entelektüelleri”.
1- Egemen projesini kendi ülkelerinde yayarak, yerel burjuva sınıfının buna direncini zayıflatır, hükümetleri bu yönde şekillendirirler. Uluslararası mali askeri ilişkiler de bu süreci destekler
2- Ülkede gelişme potansiyeli gösteren “organik entelektüel adaylarını” (ulusalcıları) anakroniktik, III. Dünyacı vb ilan ederek bastırmaya, susturmaya çalışırlar
3- “uluslararasi sermayenin yerel organik entelektüellerinin yerel kapitalizmi sürekli aşağılaması, Sol içindeki “saptırıcı” bir fantezinin (çarpık kapitalizm tezinin) desteklenmesinde de büyük rol oynar. Bu tez, kapitalizmin temel özellikleri gözden saklar, bir yerlerde saf demokratik ve ulaşılması olanaklı bir kapitalizm fantezisi yaratır. Bu fantezi anti-kapitalist mücadelenin kapitalizme değil onun sözde “çarpıklıklarına” yönelmesini kolaylaştırır, kendi özgün projesini oluşturmasını engelleyen yaklaşımları güçlendirir, sapla saman sürekli birbirine karışır. Bu “fantezi”, sisteme karşı cepheleri sürekli felç eden, küresel sistemi destekleyici bir fantezi olarak çalışır.
-o-
Bu işlevselci eleştirilere ek olarak “eğreti burjuva” fantezisine teorik düzlemde de değinmekte yarar var.
Burjuva salt kültürel, yada mekansal (bourg’da yaşayanlar anlamında) bir kategori değil, hatta öncelikle ekonomik kategori. Ekonomik olarak sermaye ilişkisini taşıyan insan demek.
Daha kapsamlı bir betimlemeyle, burjuva kavramı, genel sermaye devresinin özel aşamalarından biri üzerinde yerleşmiş, bu devrenin genişlemesinde işlevsel olan, devrenin bu kesimi üzerinde üretim, yeniden üretim ve bölüşüm araçları üzerinde mülkiyet ve kontrol hakkına sahip, bu konumundan dolayı ekonomik artıktan (artı-değerden) pay alan sosyal kesimi anlatır.
Bu anlamda burjuva sanayide ve tarımda üretici olabilir, mali devrelerde esas olarak tefecilik (bankacılık, borsacılık vb..) yapıyor olabilir, yada mal devrelerinde ticaretle uğraşıyordur. Yada kültür üretim ataçlarına sahiptir. Toprak sahibidir ve toprağını kapitaliste kiraya veriyordu, salt bu kirayla geçinen bir rantiyedir.
Belirleyici olan şudur:Gelirlerin hepsinin kaynağı artı-değerdir, feodal artık ürünün, köle emeğinin değerlenmesinde elde edilen servet değil.
Bu sermaye devresi tümüyle yerel, bölgesel, ulusal olabilir. Ama yerel, bölgesel, ulusal düzeyde uluslararasi sermaye ile, dış ticaret, finansman, know-how düzeyinde eklemlenmiş, ürettiği, sahiplendiği artı-değerden ona pay veriyor olabilir. Bu anlamda ya tümüyle uluslararasi sermayenin bir uzantısıdır yada, uluslararası sermaye ile ilişkisi, kendi etkenliğinin bir uzantısıdır ve istediği anda son verilebilecek bir biçimde, kenti denetimi altındadır. Bu sermaye kendi birikim süreci üzerindeki denetimini korumaktadır. Kısacası, ya ulusaldır, ya yereldir (yani uluslararası sermaye ile kendi otonomisini koruyarak çalışır) yada iş birlikçi-kompradordur (tümüyle yabancı sermayenin uzantısı aracıdır, ondan bağımsız bir biçimde var olamaz.)
Bu süreçlerin hepsinde karşımızdaki sınıf burjuva/kapitalist bir sınıftır. Çünkü 19. yüzyılın sonundan bu yana kapitalizm bir dünya sistemidir ve dünyada eşitsiz, hiyerarşik, egemenlik bağımlılık ilişkileri içinde var olur. Yeniden üretilir. Başka kapitalizm (çarpık olmayan kapitalizm) artık yoktur. Bu anlamda çarpık kapitalizm, eğreti burjuva kavramı boş laftır.
Taklit ve kopya işine gelince. Sermaye birikimi, taklit ve kopya yoluyla ilerler ve genişler. Daha doğrusu, emek süreçleri, dolaşım yönetim yöntemleri, kurumları, kısacası, birikim tarzları sürekli kopya edilir. Çünkü yeni birikim tarzı yeni üretkenlik düzeyi demektir. Rekabet acilen kopya etmeyi gerektirir.
Dahası, sermaye sürekli yerelliğinden çıkar bir başka bölgeye gider ve orada var olmasına uygun koşulları yaratmaya başlar (David Harvey’in mekan düzlenmesi -spatial fix- dediği şey). Bu koşullar, hukuksal, kurumsal siyasi olduğu kadar, ideolojik, kültürel hatta duyarlılıklara ilişkindir de. Olmak zorundadır, çünkü belli bir tüketim normu, davranış biçimi, belli estetik duyarlılıkları gerektirir. Giysi, müzik, otomobil, ev eşyaları, gıda piyasası nereye bakarsanız bakın bu beğeni, duyarlıklara ilişkin “estetik yöneticilik” öneklerini göreceksiniz.
Üstelik bu salt gelişmekte olan ülkeler ait bir durum değil. Boşuna mı Fransa kültürel kurumlarının özgünlüğünü korumaya çalışıyor. Almanya medya sektörünün yabancıların eline geçmesini istemiyor. Ama yine de İngilizce her yere giriyor yeniden üretiliyor ve Anglosaxon duyarlılıkları taşıyor. Şimdi Çin ve Hindistan kaynaklı bir film endüstrisinin, yayılmakta olması da rastlantı değil.
Tüm bunları bilmeden konuşmak, bu arada kendi burjuva sınıflarını hor görmek bizim eğreti entelektüellerimizin bir özelliği ama, salt bizimkilerin değil. Latin Amerika’dan Afrika’ya, Ortadoğu’ya kadar bunların bir çok örneğini bulmak olanaklı.
Ama bunların yarattığı literatür içinde, ABD’de burjuva yok diyene hiç rastlamadım. Bu da Canan Barlas’ın katkısı olsa gerek. Canan Barlas tam 20 yıl çalışmış. Eh! Bu kadar büyük bir saçmalık da daha kısa sürede üretilemezdi doğrusu…
Wednesday, June 20, 2007
Solculuk anti-kapitalizm ve tuhaf bir anti-emperyalizm korkusu
[Rıdvan Akar, "Solculuğun temel şartlında unut(tur)ulan! Birgün, 18/06/07]
Birgün gazetesi yazarlarından Rıdvan Akar, “Solcuysan anti emperyalistsin” önermesiyle polemik yapmak istemiş. Diğer bir değişle bu tezle sorunu var. Solcu olmak için önce anti kapitalist olacaksın diyor. Ne kadar radikal bir duruş!
Ama ufak bir sorun daha, doğrusu üç sorun var. Birincisi, bu kadar radikal duruş, tam anlamıyla bir kafa karışıklığı üzerinde duruyor. İkincisi, tartışma iyi niyetle yapılmıyor. Üçüncüsü de şu soruyu sorunca ortaya çok garip bir durum çıkıyor? Anti kapitalist olduğunu söyleyen biri neden “solcuysan anti-emperyalistsin” önermesini dert ediyor?
Birincisinden başlayalım: Anti-kapitalist olmak solculuğun değil sosyalist olmanın kriteridir. Sol göreli bir kavramdır ve sağa göre şekillenir. Örneğin sosyal demokratlar, hiç de anti-kapitalist olmadıkları halde, muhafazakar partilerin karşısında solcu kategorisine girerler. Bir sömürgede, işgale tavır alan, bağımsızlık yanlısı bir küçük dükkan sahibi, bir aşiret şefi siyasi spektrumu saymaya başladığımızda, anti sömürgeci güçler kümesine girdiklerinden solda sayılırlar.
Biraz matematik kafa karışıklığına iyi gelebilir:
Tüm anti-emperyalistler bir küme olarak sayabiliriz: Anti-emperyalistler kümesi (AEK). Ancak bu küme içindeki çoluk bir çok başka kümeler oluşturacak biçimde sayılabilir. Hemen üç büyük küme düşünebiliriz: Popülist (geniş cepheci, dinci, şoven milliyetçi) anti emperyalistler kümesi (PAEK), Salt bir sınıfa (köylülük, yada proletarya) dayanana, sınıf temelli anti-emperyalistler kümesi (SAEK). Nihayet iç pazarda kontrolü ele geçirmek, bunun için emperyalistlerin ekonomik, siyasi kültürel egemenliğinden kurtulmak isteyen, ancak, bunu da emperyalistlerle anlaşarak yapmaya çalışan burjuva anti-emperyalistler kümesi BAEK. Buradan AEK (PAEK, SAEK, BAEK) önermesi çıkar.
Şimdi bir adım daha ilerleyerek, bu kez AEK içindeki çokluğu yeniden bu kez Anti kapitalistler (AKAEK) ve Anti kapitalist olmayanlar (AKOAEK) olarak sayalım. AKAEK’ içindeki çokluğu da, sosyalist anti kapitalist ve feodal anti kapitalistler, ütopik (küçük üretimci fantezisi) anti-kapitalistler kümelerini oluşturacak biçimde sayabiliriz. Hatta sosyalist anti-kapitalistler kümesinin içindeki çokluğu, Troçkistler ve diğerleri olarak…
Birinci önermedeki kümeler ile ikinci önermedi kümelerin ikisi de AEK içine girerler, bu kümelerin bir kısmı birbiriyle kesişir, bir kısmı, diğerleri tarafından içerilir, bir kısmı da diğerlerini tümüyle dışlar. Tüm bunları, matematik ifadesi olarak yazmaya kalkmayacağım. Gerek yok, ama şu kadarını saptamak yeter: Anti kapitalistler mutlaka AEK’nin içindedir. Ama AEK içindeki kimi kümeler AKAEK içine girmezler. Bir kez daha vurgularsak, anti-kapitalist olacaksan mutlaka anti-emperyalist olacaksın; solcuysan anti-emperyalist olacaksın! Anti-emperyalist değilsen solcu değilsin, anti kapitalist hiç değilsin!
Bu set ilişkileri içinde, “Solcu olmak için anti emperyalist olacaksın önermesi”, “her anti emperyalist solcudur” önermesini, o sosyal formasyonun yapısının andaki durumuna göre içerebilir yada içermeyebilir! “Solcu” kavramını el çabukluğu marifet “sosyalist” yerine kullanmadığımı bir kez daha anımsatayım!
Ama tüm bunlar hepimizin 1960’lardan bu yana malumu, dünya sosyalist geleneğinin ise yaklaşık yüz yıldır malumu! Öyleyse Rıdvan Akar’ın derdi ne? Anti-emperyalizme öncelik veren popülist solcularla mı sorunu var? Yoksa onları kendine müttefik olarak değil de düşman olarak mı görüyor? Yoksa, emperyalizmi açık işgal ile sınırlayarak, Türkiye’deki kim siyasi sorunlar kümesinden çıkarmak isteyenleri, kendine daha mı yakın buluyor?
Rıdvan Akar’ın yazısının ikinci sorunu ise kötü niyetle yazılmış olması. Tabii, Türkiye’de anti-emperyalist mücadelenin gereksiz, “escamotage” olduğuna inanıyor olabilir Rıdvan Akar. Ama bu inancın ne kadar büyük bir teorik sorun çıkaracağının ve son tahlilde o kadar önem verdiği anti-kapitalist duruşunu tehlikeye düşüreceğini, sanırım hemen kavrayarak bu yola gitmeyecektir.
Kötü niyet şurada: Solcu isen anti-emperyalistsin tezini ileri sürenler, her anti emperyalist solcudur diye düşünmüyorlar. İçlerinden kimileri doğru yada yanlış (bana göre fena halde yanlış), radikal İslam'ın anti emperyalist kanadıyla cephe kurabileceklerine inanıyorlar. Ama bu bambaşka bir sorun? Rıdvan Akar’ın emperyalizme karşı güç birliği oluşturma derdi olmadığı için de onu ilgilendirmiyor.
“Solcu isen anti-emperyalistin” diyenler, kendine solcu diyenlerden ABD emperyalizmine, AB emperyalizmine (yoksa bunlar emperyalist değil mi?) ve ülkedeki iz düşümlerine karşı tavır almalarını istiyorlar. Bu tavrın nasıl alınacağı bir başka tartışma konusu. Yoksa Rıdvan Akar ABD emperyalizmine, AB’ye karşı değil mi? Olabilir neden olmasın? O zaman lafı dolaştırmadan, “solcu isen anti-emperyalistsin” diyenlere neden bunu anlatmaya çalışmıyor…
Bu arada Rıdvan Akar’a Gandi’yi iki açıdan bir kez daha çalışmasını önerelim. Birincisi, O sırada Hindistan’daki siyasi yelpaze açısından, ikincisi ise ekonomik siyasi tezleri acısından. Musaddık’a gelince, 1950’lerin İran’ında anti emperyalist, bir burjuva demokratik hareketi, siyasal yelpazenin neresine koyacağız, Şah ile birlikte sağına mı?
Ama benim kafamdaki en önemli sorun hala şu: Neden birilerinin, Türkiye’de anti-emperyalizmden söz edilince tüyleri diken diken oluyor? Yoksa, anti-emperyalizmin siyasi sonuçlarından ve karşı karşıya kalacakları güçlerden mi korkuyorlar?
Birgün gazetesi yazarlarından Rıdvan Akar, “Solcuysan anti emperyalistsin” önermesiyle polemik yapmak istemiş. Diğer bir değişle bu tezle sorunu var. Solcu olmak için önce anti kapitalist olacaksın diyor. Ne kadar radikal bir duruş!
Ama ufak bir sorun daha, doğrusu üç sorun var. Birincisi, bu kadar radikal duruş, tam anlamıyla bir kafa karışıklığı üzerinde duruyor. İkincisi, tartışma iyi niyetle yapılmıyor. Üçüncüsü de şu soruyu sorunca ortaya çok garip bir durum çıkıyor? Anti kapitalist olduğunu söyleyen biri neden “solcuysan anti-emperyalistsin” önermesini dert ediyor?
Birincisinden başlayalım: Anti-kapitalist olmak solculuğun değil sosyalist olmanın kriteridir. Sol göreli bir kavramdır ve sağa göre şekillenir. Örneğin sosyal demokratlar, hiç de anti-kapitalist olmadıkları halde, muhafazakar partilerin karşısında solcu kategorisine girerler. Bir sömürgede, işgale tavır alan, bağımsızlık yanlısı bir küçük dükkan sahibi, bir aşiret şefi siyasi spektrumu saymaya başladığımızda, anti sömürgeci güçler kümesine girdiklerinden solda sayılırlar.
Biraz matematik kafa karışıklığına iyi gelebilir:
Tüm anti-emperyalistler bir küme olarak sayabiliriz: Anti-emperyalistler kümesi (AEK). Ancak bu küme içindeki çoluk bir çok başka kümeler oluşturacak biçimde sayılabilir. Hemen üç büyük küme düşünebiliriz: Popülist (geniş cepheci, dinci, şoven milliyetçi) anti emperyalistler kümesi (PAEK), Salt bir sınıfa (köylülük, yada proletarya) dayanana, sınıf temelli anti-emperyalistler kümesi (SAEK). Nihayet iç pazarda kontrolü ele geçirmek, bunun için emperyalistlerin ekonomik, siyasi kültürel egemenliğinden kurtulmak isteyen, ancak, bunu da emperyalistlerle anlaşarak yapmaya çalışan burjuva anti-emperyalistler kümesi BAEK. Buradan AEK (PAEK, SAEK, BAEK) önermesi çıkar.
Şimdi bir adım daha ilerleyerek, bu kez AEK içindeki çokluğu yeniden bu kez Anti kapitalistler (AKAEK) ve Anti kapitalist olmayanlar (AKOAEK) olarak sayalım. AKAEK’ içindeki çokluğu da, sosyalist anti kapitalist ve feodal anti kapitalistler, ütopik (küçük üretimci fantezisi) anti-kapitalistler kümelerini oluşturacak biçimde sayabiliriz. Hatta sosyalist anti-kapitalistler kümesinin içindeki çokluğu, Troçkistler ve diğerleri olarak…
Birinci önermedeki kümeler ile ikinci önermedi kümelerin ikisi de AEK içine girerler, bu kümelerin bir kısmı birbiriyle kesişir, bir kısmı, diğerleri tarafından içerilir, bir kısmı da diğerlerini tümüyle dışlar. Tüm bunları, matematik ifadesi olarak yazmaya kalkmayacağım. Gerek yok, ama şu kadarını saptamak yeter: Anti kapitalistler mutlaka AEK’nin içindedir. Ama AEK içindeki kimi kümeler AKAEK içine girmezler. Bir kez daha vurgularsak, anti-kapitalist olacaksan mutlaka anti-emperyalist olacaksın; solcuysan anti-emperyalist olacaksın! Anti-emperyalist değilsen solcu değilsin, anti kapitalist hiç değilsin!
Bu set ilişkileri içinde, “Solcu olmak için anti emperyalist olacaksın önermesi”, “her anti emperyalist solcudur” önermesini, o sosyal formasyonun yapısının andaki durumuna göre içerebilir yada içermeyebilir! “Solcu” kavramını el çabukluğu marifet “sosyalist” yerine kullanmadığımı bir kez daha anımsatayım!
Ama tüm bunlar hepimizin 1960’lardan bu yana malumu, dünya sosyalist geleneğinin ise yaklaşık yüz yıldır malumu! Öyleyse Rıdvan Akar’ın derdi ne? Anti-emperyalizme öncelik veren popülist solcularla mı sorunu var? Yoksa onları kendine müttefik olarak değil de düşman olarak mı görüyor? Yoksa, emperyalizmi açık işgal ile sınırlayarak, Türkiye’deki kim siyasi sorunlar kümesinden çıkarmak isteyenleri, kendine daha mı yakın buluyor?
Rıdvan Akar’ın yazısının ikinci sorunu ise kötü niyetle yazılmış olması. Tabii, Türkiye’de anti-emperyalist mücadelenin gereksiz, “escamotage” olduğuna inanıyor olabilir Rıdvan Akar. Ama bu inancın ne kadar büyük bir teorik sorun çıkaracağının ve son tahlilde o kadar önem verdiği anti-kapitalist duruşunu tehlikeye düşüreceğini, sanırım hemen kavrayarak bu yola gitmeyecektir.
Kötü niyet şurada: Solcu isen anti-emperyalistsin tezini ileri sürenler, her anti emperyalist solcudur diye düşünmüyorlar. İçlerinden kimileri doğru yada yanlış (bana göre fena halde yanlış), radikal İslam'ın anti emperyalist kanadıyla cephe kurabileceklerine inanıyorlar. Ama bu bambaşka bir sorun? Rıdvan Akar’ın emperyalizme karşı güç birliği oluşturma derdi olmadığı için de onu ilgilendirmiyor.
“Solcu isen anti-emperyalistin” diyenler, kendine solcu diyenlerden ABD emperyalizmine, AB emperyalizmine (yoksa bunlar emperyalist değil mi?) ve ülkedeki iz düşümlerine karşı tavır almalarını istiyorlar. Bu tavrın nasıl alınacağı bir başka tartışma konusu. Yoksa Rıdvan Akar ABD emperyalizmine, AB’ye karşı değil mi? Olabilir neden olmasın? O zaman lafı dolaştırmadan, “solcu isen anti-emperyalistsin” diyenlere neden bunu anlatmaya çalışmıyor…
Bu arada Rıdvan Akar’a Gandi’yi iki açıdan bir kez daha çalışmasını önerelim. Birincisi, O sırada Hindistan’daki siyasi yelpaze açısından, ikincisi ise ekonomik siyasi tezleri acısından. Musaddık’a gelince, 1950’lerin İran’ında anti emperyalist, bir burjuva demokratik hareketi, siyasal yelpazenin neresine koyacağız, Şah ile birlikte sağına mı?
Ama benim kafamdaki en önemli sorun hala şu: Neden birilerinin, Türkiye’de anti-emperyalizmden söz edilince tüyleri diken diken oluyor? Yoksa, anti-emperyalizmin siyasi sonuçlarından ve karşı karşıya kalacakları güçlerden mi korkuyorlar?
Wednesday, June 13, 2007
İran’la Mısır arasında Türkiye
[Bu yazının kısaltılmış bir versiyonu Tempo dergisinin 7 Haziran 2007 sayısında yayımlandı.]
Türkiye, Nisan eylemleriyle birlikte Dünya gündemine oturdu. Çok canlı bir tartışma yaşanıyor. Saflar da oldukça belirgin. Bir taraftan, AKP laik düzeni yıkacak korkusuyla sokağa dökülen milyonlarca insan. Buna karşılık, hem ülke içinde hem de dışında The Economist, New York Times, The Guardian, Der Spiegel gibi dergi ve gazetelerin yorumcuları, AKP’yi destekliyor, önemli olanın Laiklik ve Cumhuriyet değil, “demokrasi” olduğunu vurguluyorlar.
İran’da devrim öncesinin tirajı en büyük gazetesi Kayhan’ın editörü Amir Taheri, Middle East Forum’un direktörü Daniel Pipes, İsrail’in prestijli güvenlik “Think Tank”ı Herzilia Enstitüsünde, Küresel Araştırmalar ve Uluslararasi ilişkiler Merkezi direktörü, Jarusalm Post yazarı Barry Rubin ve National Review’dan Barbara Lerner gibi, AKP’nin Türkiye’yi giderek tehlikeli bir biçimde İslamlaştırdığını düşünen, son gelişmeleri bu bağlamda yorumlayanlar da var
Modern zamanlarda, toplumların İslamlaştırılmasına, siyasi rejimlerinin bu yönde dönüştürülmesine ilişkin önümüzdeki en çarpıcı örnek 1979 İran Devrimi. Taliban Rejimi soğuk savaş ürünü olduğundan uygun bir örnek değil. Eğer, Türkiye’deki gelişmelere bakarken, ilk anda, İran devrimi gibi ani bir alt üst oluş modelini, ölçüt alırsak, AKP hükümetinin İslamlaştırma yolunda adımlar atmadığını, oldukça makul bir biçimde savunabilir, The Economist gibi, Türkiye’deki gelişmeleri Suudi rejimiyle karşılaştırırsak (Muslim and the veil, The meaning of Freedom, 10/05/07) “laik cephenin” boşuna telaşlandığını ileri sürebiliriz.
Ancak, ani bir alt üst oluş, bir devrim, modeli yerine, Cezayir, Filistin, Sudan, Lübnan ama özellikle Mısır örneklerinde olduğu gibi, devletle, aile arasında kalan alanın (sivil toplumun) yavaş yavaş dönüştürülmesi yoluyla “evrimci” (“mevzi savaşı” stratejisiyle), Prof. Şerif Mardin’in Vatan gazetesinde Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide, “mahalle baskısı” olarak ifade ettiği, tabandan başlayan, giderek yayılan bir İslamlaştırma modelini ölçüt alırsak, ilk anda edindiğimiz izlenim belirgin bir biçimde değişmeye başlayabilir.
Bu evrimci dönüşüm bağlamında, göz önüne almamız gereken, genellikle pasif devrim[*] kavramıyla ifade edilen bir örnek daha var: Parlamenter rejimin olanaklarını da kullanarak hükümet olmuş bir “siyasi hareket”, Mussolini İtalya’sında olduğu gibi, devlet eliyle, ilk anda birbirinden bağımsız gibi görünen bir dizi yasal değişikliklerin de katkısıyla, bir aşamada, tüm bu değişikliklere yeni bir anlam kazandıran, son bir kritik adımla, yeni bir rejim yaratabiliyor.
Tabii ki AKP ile İtalyan Faşizmi arasında bir benzerlik aramıyorum. Amacım, ideolojik, kültürel projesi olan bir siyasi partinin, belli devlet olanaklarını, örneğin Hükümeti, Cumhurbaşkanlığını ve Anayasa mahkemesini ele geçirdiğinde, sivil toplum içinde zaten yaşanmakta olan bir dönüşümler süreciyle birleşerek, gerçek siyasi gücünden çok daha büyük bir etki yapabilme olasılığına dikkat çekmek.
İran, Cezayir ve Mısır iki farklı yol..
İran’da 1979 yılında bir devrim oldu, arkasından Şii ruhban sınıfının hakimiyetine dayanan yeni bir İslami devlet kuruldu. Cezayir’de, Laikler ve İslamcılar olarak şekillenen bir toplumsa kamplaşma üzerinde, 1989 da kurulan İslami Kurtuluş Cephesi, Aralık 1991 genel seçimlerinde meclisteki 430 iskemlenin 231’ini ele geçirdi. İKC lideri Benhacı’nın, İslam’ın demokrasi ve genel seçimlerle uyumlu olmadığına, ancak seçimleri iktidara gelmek için kullanacaklarına, “bir kişiye bir oy, bir kez” anlayışıyla, seçimleri salt bir kez yapacaklarına ve iktidardan seçimlerle gitmeyi kabul etmeyeceklerine ilişkin, görüşünü göz önüne alan ordu müdahale etti, IKC’nin iktidara gelmesini engelledi. İKC’de ülkede uzun soluklu, yüz binden fazla insanın ölümüne yol açacak olan iç savaşı başlattı.
Mısır’da ise hiç bir aşamada İslami bir rejim kurulmadı, aksine, Nasır, Sedat, Mübarek gibi seküler eğilimli, Batı yanlısı liderlerle ve rejimlerle yönetildi. Ancak bu gün İran’da toplum giderek açılır, “dini hakikatlerin” günlük yaşam içinde etkileri azalmaya başlarken, Mısır’da, toplumun ve devletin içinde “dini hakikatlerin” etkisi artmaya devam ediyor. Bu gün gelinen aşamada, 1981’den bu yana iktidarda olan Hüsnü Mübarek’ten sonra rejimin, son seçimlerde büyük başarı gösteren Müslüman Kardeşlerin eline geçmesinin önünde hemen hiç bir engel yok.
Her iki modeli de dikkatle irdelediğimizde, en önemli farkın, İslami hareketin, toplumun aile ile devlet arasındaki, çoğu zaman sivil toplum denen alandaki etkinlik düzeyinden kaynaklandığını görüyoruz.
İran deneyinde, 1979’da Şah rejimi çökmeye ve devrim olmaya başladığında, Şii İslam’a dayalı dini hareket, doktrin ve örgütlenme açısından merkezi, homojen, hiyerarşik ve yetkin kadrolara sahip olmasına karşın, bir çok tarihçinin, örneğin Asef Bayat’ın (“Revolution withouth movement. Movement Without Revolution: Comparing, Islamic Activism in Iran and Egypt” Comparative Studies in Society and History 1998, No 40:1, Cambridge) ayrıntılı bir biçimde gösterdiği gibi, “çarşıdan” ve feodal toprak sahiplerinden destek almasına karşın, esas olarak bir halk hareketine değil aydınlar arasında etkinliğe dayalı, seçkinci bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Diğer taraftan devrimden önce İran’da, Şah rejimine rağmen (ve bu rejimin, Carter yönetiminin de baskısıyla 1970’lerin ikinci yarısında insan hakları ve demokratik haklar alanlarında gevşemeye başlamasının da etkisiyle) seküler yaşam tarzına yatkın bir orta sınıfın, Tudeh, Fadayin ve Mücahidin gibi modern devrimci/Marksist siyasetin ürünü, yaygın kitle desteğine sahip siyasi örgütlerin olduğunu, güçlü bir işçi sınıfının şekillendiğini biliyoruz.
Ancak, sivil toplum içinde varlığı, çok yaygın ve derin olmamasın karşın bir kez devrimci kargaşa başlayınca, Şii dini örgütlenmesinin, camilerin, medreselerin, Kuran kurslarının, Vakıfların ve dini derneklerin üzerindeki etkisine dayanarak, seküler muhalefetin taktik hatalarından da yararlanarak, adeta devrimci bir parti gibi davrandığını, devrimlerin birinci kuralı olan “iktidar en örgütlü ve kararlı kesimin elinde kalır” ilkesine uygun olarak, devleti ele geçirdiğini, ondan sonra diğer siyasi rakiplerini imha ederek, sivil toplumu yukarıdan aşağı, şiddete dayanarak dönüştürmeye başladığını görüyoruz: Kısa sürede, İran’da monolitik, baskıcı, yaşamın hemen tüm alanını adeta bir faşist devlet gibi, ama onun hayal edebileceğinden çok daha etkin ve güçlü bir meşruiyete dayanarak nüfuz eden, denetleyen bir Molla rejimi kuruldu.
Görüldüğü gibi İran’daki gelişmelerin ve Devrim modelinin Türkiye’de tekrarlanmasını beklemek için yeterli neden yok. Türkiye’de dini hareket Şii ruhban sınıfı gibi hiyerarşik, monolitik bir örgüt tarafından kontrol edilmiyor; aksine çok parçalı çok liderli bir yapı sergilediği, liderliklerinin sermaye ve meta ilişkilerine entegre edildiği (tarikatların holdingleşmesi denen olgu) söylenebilir. Buna karşılık, dini hareketin bu çok parçalı haliyle, sivil toplum içinde, giderek etkisini arttırdığına devlet içinde kadrolaştığına ilişkin kimi gözlemler yapmak olanaklı. Yine de geniş kapsamlı bir siyasi kriz içinde dahi, tüm bu etkinliği bir araya toplayacak bir merkezi üreterek iktidarı ele geçirme kapasitesine aniden ulaşabileceğini düşünmek, imkansız olmasa da, kolay değil. Bu nedenle İran devrimine bakınca, Türkiye’de islami bir rejim kurulma tehlikesinin düşük olduğu söylenebilir. Ama, Mısır deneyi başka ve oldukça düşündürücü bir öykü anlatıyor.
Mısır ve “Pasif devrim” süreci
Mısır’da ılımlı İslam’ı, şiddet kullanmayı reddeden Müslüman Kardeşler örgütü temsil ediyor. 2005 genel seçimlerine, Mecliste 88 temsilciyle iskemlelerin %20’sini ele geçiren (diğer muhalefet partileri yalnızca 14 iskemle kazanabildiler) Müslüman Kardeşler örgütünün kökleri 1920’lere kadar gidiyor. Ancak siyasi bir etken olmaya başlamaları, 1960’larda Nasır’ın popüler halkçılığı gibi seküler hareketlerin yenilgisiyle, 1980’lerde Sedat’ın öldürülmesinden sonra, hükümetin radikal İslam’a karşı ılımlı İslam’la işbirliği yapmaya karar vermesiyle başladı.
Bu sürecin arka planındaysa, 1970’lerden başlayarak, 1990’lar boyunca devam eden ekonomik gerileme, nüfus patlaması ve yoksullaşma var. Bu dönemde, İslami gruplar, yerleşik cami ağlarına, derneklere, toplum içi bağlara ve körfez ülkelerinden gelen mali yardımlara dayanarak güçlendiler. Aynı dönemde devlet özellikle 1967’de İsrail’e yenilmesinden sonra hızla meşruiyetini kaybediyor, radikal terörist eğilim İslami hareket içinde güçleniyordu. Devletin, bu kanada karşı, ılımlı İslam’la işbirliği çabası bu meşruiyeti kaybetme sürecini hızlandırdı.
Ama islami hareketin güçlenmesinin temelinde, öncelikle, devletin, sunmakta giderek zorlandığı sosyal hizmetleri üstlenmeye başlaması yatıyordu. İslami hareketin sivil toplum içindeki etkisi artarken beraberinde siyasi bir mesaj da gelişiyordu: “Tek yol İslam”. Böylece, bir yorumcunun işaret ettiği gibi, İslam’ın vurgusu birey-tanrı ilişkilerinden, birey-siyasi İktidar ilişkisine kayıyor, din, bir siyasi ideolojiye dönüşüyordu (“There are no moderates”, National Interest, Sonbahar, 1995,).
Dahası, bu süreç bir örgütlenme aracı olarak da işliyor, Sheri Berman’ın belgelediği gibi önce herkese sunulan bir sosyal hizmet, örneğin tüm üniversiteli kız öğrenciler için başlatılan minibüs servisine, talep artınca, yalnızca peçeli öğrenciler kabul edilmeye başlanıyordu (“İslamism, Revolution, and Civil Society”, Perpectives on Politics, Haziran 2003). Kendi sivil toplum örgütlerini kurmalarının yanı sıra Müslüman Kardeşler 1980’lerde öğrenci örgütlerini, 1990’larda, doktorların, eczacıların, mühendislerin avukatların vb.. meslek örgülerini de ele geçirdiler.
Mübarek rejiminin radikal İslam’a karşı “ılımlı”, şiddete baş vurmayan İslam’la, işbirliği yapmaya başladığı1980’lerden itibaren dini söylem, resmi siyasi söylemin içine sızmaya, siyasi tartışmalarda, en üst düzey bürokratların yükselme süreçlerinde önemli rol oynamaya, Kuran’a ve Hadislere gittikçe daha sık gönderme yapılmaya, böylece, siyasette, seküler söylem gerilemeye başladı.
Mısır’ın önde gelen dini eğitim merkezi El Ahzar üniversitesinin, etkisi arttı, giderek kültürel alanda önemli bir egemenlik merkezi haline geldi. Artık, okullarda neyin okutulacağına, neyin nasıl öğrenileceğini El Ahzar fetvaları belirliyordu. El Ahzar denetiminde üniversitelerden yetişen öğrenciler devlet bürokrasisinde yükseldikçe, Müslüman Kardeşlerin, genelde İslami hareketin etkisi, toplumu dönüştürme kapasitesi artıyor, diğer bir değişle “pasif devrim süreci” ivme kazanıyordu. Bu sırada, El Ahzar’ın kültürel baskısı altında Seküler aydınların çalışma, etkinlik alanı hızla daralıyordu.
Sheri Berman’ın aktardığı gibi, devlet bu politikaları radikal İslam’a karşı geliştiriyordu ama “ılımlı İslam’ın temsilcileri hiç bir zaman daha radikal kardeşlerini ret etmiyor”, Müslüman Kardeşler’in sözcüleri sık sık, onların eylemlerini savunuyor, onları, hükümetin politikalarına karşı çıkan ateşli, idealist gençler olara tanımlıyor, faturayı hükümete çıkarıyordu.
Böylece hem sivil topumda, hem de devlet kademelerinde İslam’ın etkisi artıyor, merkezi devletin denetimi zayıflıyor, Mısır toplumu derin bir biçimde İslamcılaşma yönünde dönüşüyordu. Sonuç olarak İslami hareket belki devleti yıkmıyordu ama, gittikçe tecrit ediyor, içine nüfuz ediyor ve dönüştürüyordu. Bu İran modeli bir devrim değildi ama, dönüşümlerin derinliği, çapı açısından belki de çok daha kalıcı özellikler gösteriyor, devlet ve sivil toplum içindeki İslamlaşma birleştiği taktirde, İran türü ani bir radikal alt üs oluş olasılığını da güçlendiriyordu.
Türkiye’de “pasif devrim”?
1980’ler başlayan, 1990’larda güçlenen kimi gelişmelere, 19 AKP hükümetinin deneyimine, Mısır örneğinin ışığında baktığımızda, Türkiye’de de İslami hareketin, 1994 belediye seçimlerinin, 28 Şubat sürecinin, AKP’nin iktidara gelişinin gösterdiği gibi, salt siyasi olarak değil, sayıları artan camiler, kuran kursları, dini medya, dini eğitiminin yeniden canlanması, ulusal eğitim sistemi içinde dini söylemin etkisini artmasıyla, aile ve devlet arasında kalan alanda, dayanışma kurumları, çeşitli sosyal hizmetler yoluyla da geliştiğini görüyoruz. Jenny White’ın (Islamist Mobilization in Turkey: A study of vernacular politics, 2002) İstanbul tabanlı bir araştırmayla sergilediği gibi, bu sürece, katılanların, siyasi yaşama katıldıkları düşünmeden, siyasi yaşamın parçası haline gelmelerine olanak sağlayan, geniş, yaygın ilişki çevreleri (hücrelerden) ağından oluşan ortak yaşam alanlarını oluşmuştu. Jenny White gelinen noktada, taban örgütlenmelerinin, giderek siyasi yapıyı, etkilemeye başladığına, siyasi yapının da bunları koruma eğiliminde olduğuna işaret ediyor.
Bu günlerde, tüm bu gelişmelerin, yakın zaman kadar AKP’ye yakın, kesimlerde bile endişe yaratan düzeye ulaştığını görüyoruz. Bu bağlamda, Cüneyt Ülsever’in, Hürriyetteki köşesinde üç gün yayımladığı çarpıcı yazısında AKP’nin tabanının “milli görüş” tarafında ele geçirildiğinden yakınması, önemli bir örnek olarak görülebilir. Yine “ılımlı İslam’a” olumlayıcı bir gözle bakan Prof Şerif Mardin’in, Ruşen Çakır’a AKP’nin Cumhurbaşkanlığını almasını çok olumlu karşılamadığını anlattığı söyleşisinde “mahalle politikası”, “mahalle baskısı” olayından rahatsızlığını ifade etmesi de anlamlı. Bir süredir, yine yakın zaman kadar en azından AKP karşısında tarafsız kalmaya çalışan kimi köşe yazarlarının İslami hareketin toplum yaşamına müdahale eden, türban takmaya zorlama, dini Bayramlarda, Ramazanda içki yasağı, lokanta kapattırma yoluyla toplumsal baskı oluşturma çabası, kimi bölgelerde İslami yaşam tarzını, tüm simgeleriyle birlikte hakim kılmaya başlamasını en son olarak da “malum” bikini tartışmasını vurgulamaya çalışmaları da benzer bir korkunun ürünü olarak görülebilir.
Mısır örneğine dönersek, bir benzerlik daha bulabiliyoruz: Radikal siyasi yaklaşımları bastırmak için ılımlı İslam'la işbirliği taktiği. Türkiye’de, 1980’da askeri rejimle birlikte gündeme gelen, İslami harekete yeni hareket alanı açan, din eğitimini resmileştiren bu taktiğin, aynı zamanda kimi seküler aydınlar arasında İslami entelijensiyayla diyalog çabaları, İslami hareketin meşruiyet kazanarak gelişmesini hızlandırmasında önemli rol oynadı. Bu sürece ekonomik programın, kırsal yapılarda, kent alt sınıflarında hatta geleneksel orta sınıf üzerindeki sarsıcı etkileri eklenince süreç bizi 1994 belediye seçimlerine kadar getiriyor….
Sonuç olarak denebilir ki, Türkiye’de 27 yıldır devletle aile arasındaki alanı, “sivil toplumu” adım adım etkisi altına alan “bir pasif devrim” sürecinden söz edilebilir. Kimi yorumculara göre bu süreç, uluslararası ilişkilerle de birleşerek, hem AKP hükümetinin oluşmasına yardımcı olmuş, hem de AKP hükümeti döneminde yeni mali kaynak, kadro, kurumsal hukuki kazanımlar elde ederek daha da derinleşmiş, hızlanmıştır. AKP Cumhurbaşkanlığı makamını de elde etmeye kalktığında, oluşan büyük tepkinin arkasında da, sanırım, bu gün bu sürecin çok kritik bir noktaya geldiğine ilişkin korkular yatıyor.
-------------------------
[*](DÜNYA EKONOMİSİNE BAKIŞ, Cumhuriyet 04.06.2007)
(...)
'Devrim'... 'pasif devrim'
Ilımlı ve radikal kanatlar arasındaki diyalektiği daha iyi görebilmek için "pasif devrim" kavramına bakabiliriz. Devrim, bir toplumun iktidar ilişkilerinin, siyasi, ekonomik rejiminin değiştirilmesine ilişkin bir kavram. Bu bağlamda iki olasılık söz konusu: Siyasi erkin ani bir altüst oluş sırasında "cepheden bir saldırıyla" ele geçirilmesi; ya da toplumda yaşanan dönüşümler, bir "mevzi savaşının" kazanımları, birikerek bir aşamada siyasi erkin ele geçirilmesine olanak sağlar.
Antoni Gramsci , ikinci olasılığı, devletle aile arasındaki alanın, "sivil toplumun", "mevzi savaşı" y ürüten bir siyasi hareket tarafından dönüştürülmesi, giderek yeni sınıflar matrisinin iktidar ilişkilerinin oluşması süreci olarak tanımlamak için, "pasif devrim" kavramını kullanıyor ( Prison Notebooks -Hapishane Defterleri- L&W 1971, sf: 52-119: "İtalya tarihi üzerine notlar" )
"Pasif devrim" sürecinde üç boyut önemli. Birincisi, "sivil toplumun" ilişki ağları, kurumsal özellikleri, kültürel duyarlılıkları, değer yargıları ( "hakikat rejimi" ) bağlamında dönüştürülmesi. İkincisi, "mevzi savaşını" sürdüren hareketin, Gramsci'nin "tranformismo" (sf: 58-60, 107-109) (dönüşümcülük) dediği bir taktikle, siyasi coğrafyada rakipleriyle arasındaki alanı tutan "tarafsız" seçkinleri teker teker ikna ederek, satın alarak vb. kendi tarafına kazanması; karşı kamptaki huzursuzları bağımsızlaştırmaya çalışması. Böylece süreç ilerledikçe "mevzi savaşı" sürdüren hareket, "merkezin" kanaat önderlerini (entelektüellerini) de kazanarak toplumda kendi "hakikat rejimini" egemen kılmaya, kültürel hegemonyasını kurmaya başlar. Üçüncüsü, bu kültürel hegemonya bir taraftan devlet bürokrasisi içinde kendi kadrolarıyla yayılırken "mevzi savaşı sürdüren" hareketin "en kabul edilebilir/ılımlı" kanadını, parlamenter yoldan hükümet taşır. "Ilımlı kanat" hükümete ulaştığında, devletin kurumlarını, yasaları adım adım değiştirerek alttan gelen radikal unsurları taşıyan, hatta onlar tarafından belirlenen dalgayla birleşerek ya da onların önünü açarak "pasif devrimi" hızlandırır.
Siyasal İslamın, Mısır, Malezya gibi ülkelerde ama özellikle Türkiye'deki gelişme sürecine bakınca "mevzi savaşının", "pasif devrim" sürecinin tüm özelliklerini görebiliyoruz. Bugün bu gözlemlere "ılımlı" kanadın büyük güçler tarafından desteklenmesini de eklemek gerekiyor.
Türkiye, Nisan eylemleriyle birlikte Dünya gündemine oturdu. Çok canlı bir tartışma yaşanıyor. Saflar da oldukça belirgin. Bir taraftan, AKP laik düzeni yıkacak korkusuyla sokağa dökülen milyonlarca insan. Buna karşılık, hem ülke içinde hem de dışında The Economist, New York Times, The Guardian, Der Spiegel gibi dergi ve gazetelerin yorumcuları, AKP’yi destekliyor, önemli olanın Laiklik ve Cumhuriyet değil, “demokrasi” olduğunu vurguluyorlar.
İran’da devrim öncesinin tirajı en büyük gazetesi Kayhan’ın editörü Amir Taheri, Middle East Forum’un direktörü Daniel Pipes, İsrail’in prestijli güvenlik “Think Tank”ı Herzilia Enstitüsünde, Küresel Araştırmalar ve Uluslararasi ilişkiler Merkezi direktörü, Jarusalm Post yazarı Barry Rubin ve National Review’dan Barbara Lerner gibi, AKP’nin Türkiye’yi giderek tehlikeli bir biçimde İslamlaştırdığını düşünen, son gelişmeleri bu bağlamda yorumlayanlar da var
Modern zamanlarda, toplumların İslamlaştırılmasına, siyasi rejimlerinin bu yönde dönüştürülmesine ilişkin önümüzdeki en çarpıcı örnek 1979 İran Devrimi. Taliban Rejimi soğuk savaş ürünü olduğundan uygun bir örnek değil. Eğer, Türkiye’deki gelişmelere bakarken, ilk anda, İran devrimi gibi ani bir alt üst oluş modelini, ölçüt alırsak, AKP hükümetinin İslamlaştırma yolunda adımlar atmadığını, oldukça makul bir biçimde savunabilir, The Economist gibi, Türkiye’deki gelişmeleri Suudi rejimiyle karşılaştırırsak (Muslim and the veil, The meaning of Freedom, 10/05/07) “laik cephenin” boşuna telaşlandığını ileri sürebiliriz.
Ancak, ani bir alt üst oluş, bir devrim, modeli yerine, Cezayir, Filistin, Sudan, Lübnan ama özellikle Mısır örneklerinde olduğu gibi, devletle, aile arasında kalan alanın (sivil toplumun) yavaş yavaş dönüştürülmesi yoluyla “evrimci” (“mevzi savaşı” stratejisiyle), Prof. Şerif Mardin’in Vatan gazetesinde Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide, “mahalle baskısı” olarak ifade ettiği, tabandan başlayan, giderek yayılan bir İslamlaştırma modelini ölçüt alırsak, ilk anda edindiğimiz izlenim belirgin bir biçimde değişmeye başlayabilir.
Bu evrimci dönüşüm bağlamında, göz önüne almamız gereken, genellikle pasif devrim[*] kavramıyla ifade edilen bir örnek daha var: Parlamenter rejimin olanaklarını da kullanarak hükümet olmuş bir “siyasi hareket”, Mussolini İtalya’sında olduğu gibi, devlet eliyle, ilk anda birbirinden bağımsız gibi görünen bir dizi yasal değişikliklerin de katkısıyla, bir aşamada, tüm bu değişikliklere yeni bir anlam kazandıran, son bir kritik adımla, yeni bir rejim yaratabiliyor.
Tabii ki AKP ile İtalyan Faşizmi arasında bir benzerlik aramıyorum. Amacım, ideolojik, kültürel projesi olan bir siyasi partinin, belli devlet olanaklarını, örneğin Hükümeti, Cumhurbaşkanlığını ve Anayasa mahkemesini ele geçirdiğinde, sivil toplum içinde zaten yaşanmakta olan bir dönüşümler süreciyle birleşerek, gerçek siyasi gücünden çok daha büyük bir etki yapabilme olasılığına dikkat çekmek.
İran, Cezayir ve Mısır iki farklı yol..
İran’da 1979 yılında bir devrim oldu, arkasından Şii ruhban sınıfının hakimiyetine dayanan yeni bir İslami devlet kuruldu. Cezayir’de, Laikler ve İslamcılar olarak şekillenen bir toplumsa kamplaşma üzerinde, 1989 da kurulan İslami Kurtuluş Cephesi, Aralık 1991 genel seçimlerinde meclisteki 430 iskemlenin 231’ini ele geçirdi. İKC lideri Benhacı’nın, İslam’ın demokrasi ve genel seçimlerle uyumlu olmadığına, ancak seçimleri iktidara gelmek için kullanacaklarına, “bir kişiye bir oy, bir kez” anlayışıyla, seçimleri salt bir kez yapacaklarına ve iktidardan seçimlerle gitmeyi kabul etmeyeceklerine ilişkin, görüşünü göz önüne alan ordu müdahale etti, IKC’nin iktidara gelmesini engelledi. İKC’de ülkede uzun soluklu, yüz binden fazla insanın ölümüne yol açacak olan iç savaşı başlattı.
Mısır’da ise hiç bir aşamada İslami bir rejim kurulmadı, aksine, Nasır, Sedat, Mübarek gibi seküler eğilimli, Batı yanlısı liderlerle ve rejimlerle yönetildi. Ancak bu gün İran’da toplum giderek açılır, “dini hakikatlerin” günlük yaşam içinde etkileri azalmaya başlarken, Mısır’da, toplumun ve devletin içinde “dini hakikatlerin” etkisi artmaya devam ediyor. Bu gün gelinen aşamada, 1981’den bu yana iktidarda olan Hüsnü Mübarek’ten sonra rejimin, son seçimlerde büyük başarı gösteren Müslüman Kardeşlerin eline geçmesinin önünde hemen hiç bir engel yok.
Her iki modeli de dikkatle irdelediğimizde, en önemli farkın, İslami hareketin, toplumun aile ile devlet arasındaki, çoğu zaman sivil toplum denen alandaki etkinlik düzeyinden kaynaklandığını görüyoruz.
İran deneyinde, 1979’da Şah rejimi çökmeye ve devrim olmaya başladığında, Şii İslam’a dayalı dini hareket, doktrin ve örgütlenme açısından merkezi, homojen, hiyerarşik ve yetkin kadrolara sahip olmasına karşın, bir çok tarihçinin, örneğin Asef Bayat’ın (“Revolution withouth movement. Movement Without Revolution: Comparing, Islamic Activism in Iran and Egypt” Comparative Studies in Society and History 1998, No 40:1, Cambridge) ayrıntılı bir biçimde gösterdiği gibi, “çarşıdan” ve feodal toprak sahiplerinden destek almasına karşın, esas olarak bir halk hareketine değil aydınlar arasında etkinliğe dayalı, seçkinci bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Diğer taraftan devrimden önce İran’da, Şah rejimine rağmen (ve bu rejimin, Carter yönetiminin de baskısıyla 1970’lerin ikinci yarısında insan hakları ve demokratik haklar alanlarında gevşemeye başlamasının da etkisiyle) seküler yaşam tarzına yatkın bir orta sınıfın, Tudeh, Fadayin ve Mücahidin gibi modern devrimci/Marksist siyasetin ürünü, yaygın kitle desteğine sahip siyasi örgütlerin olduğunu, güçlü bir işçi sınıfının şekillendiğini biliyoruz.
Ancak, sivil toplum içinde varlığı, çok yaygın ve derin olmamasın karşın bir kez devrimci kargaşa başlayınca, Şii dini örgütlenmesinin, camilerin, medreselerin, Kuran kurslarının, Vakıfların ve dini derneklerin üzerindeki etkisine dayanarak, seküler muhalefetin taktik hatalarından da yararlanarak, adeta devrimci bir parti gibi davrandığını, devrimlerin birinci kuralı olan “iktidar en örgütlü ve kararlı kesimin elinde kalır” ilkesine uygun olarak, devleti ele geçirdiğini, ondan sonra diğer siyasi rakiplerini imha ederek, sivil toplumu yukarıdan aşağı, şiddete dayanarak dönüştürmeye başladığını görüyoruz: Kısa sürede, İran’da monolitik, baskıcı, yaşamın hemen tüm alanını adeta bir faşist devlet gibi, ama onun hayal edebileceğinden çok daha etkin ve güçlü bir meşruiyete dayanarak nüfuz eden, denetleyen bir Molla rejimi kuruldu.
Görüldüğü gibi İran’daki gelişmelerin ve Devrim modelinin Türkiye’de tekrarlanmasını beklemek için yeterli neden yok. Türkiye’de dini hareket Şii ruhban sınıfı gibi hiyerarşik, monolitik bir örgüt tarafından kontrol edilmiyor; aksine çok parçalı çok liderli bir yapı sergilediği, liderliklerinin sermaye ve meta ilişkilerine entegre edildiği (tarikatların holdingleşmesi denen olgu) söylenebilir. Buna karşılık, dini hareketin bu çok parçalı haliyle, sivil toplum içinde, giderek etkisini arttırdığına devlet içinde kadrolaştığına ilişkin kimi gözlemler yapmak olanaklı. Yine de geniş kapsamlı bir siyasi kriz içinde dahi, tüm bu etkinliği bir araya toplayacak bir merkezi üreterek iktidarı ele geçirme kapasitesine aniden ulaşabileceğini düşünmek, imkansız olmasa da, kolay değil. Bu nedenle İran devrimine bakınca, Türkiye’de islami bir rejim kurulma tehlikesinin düşük olduğu söylenebilir. Ama, Mısır deneyi başka ve oldukça düşündürücü bir öykü anlatıyor.
Mısır ve “Pasif devrim” süreci
Mısır’da ılımlı İslam’ı, şiddet kullanmayı reddeden Müslüman Kardeşler örgütü temsil ediyor. 2005 genel seçimlerine, Mecliste 88 temsilciyle iskemlelerin %20’sini ele geçiren (diğer muhalefet partileri yalnızca 14 iskemle kazanabildiler) Müslüman Kardeşler örgütünün kökleri 1920’lere kadar gidiyor. Ancak siyasi bir etken olmaya başlamaları, 1960’larda Nasır’ın popüler halkçılığı gibi seküler hareketlerin yenilgisiyle, 1980’lerde Sedat’ın öldürülmesinden sonra, hükümetin radikal İslam’a karşı ılımlı İslam’la işbirliği yapmaya karar vermesiyle başladı.
Bu sürecin arka planındaysa, 1970’lerden başlayarak, 1990’lar boyunca devam eden ekonomik gerileme, nüfus patlaması ve yoksullaşma var. Bu dönemde, İslami gruplar, yerleşik cami ağlarına, derneklere, toplum içi bağlara ve körfez ülkelerinden gelen mali yardımlara dayanarak güçlendiler. Aynı dönemde devlet özellikle 1967’de İsrail’e yenilmesinden sonra hızla meşruiyetini kaybediyor, radikal terörist eğilim İslami hareket içinde güçleniyordu. Devletin, bu kanada karşı, ılımlı İslam’la işbirliği çabası bu meşruiyeti kaybetme sürecini hızlandırdı.
Ama islami hareketin güçlenmesinin temelinde, öncelikle, devletin, sunmakta giderek zorlandığı sosyal hizmetleri üstlenmeye başlaması yatıyordu. İslami hareketin sivil toplum içindeki etkisi artarken beraberinde siyasi bir mesaj da gelişiyordu: “Tek yol İslam”. Böylece, bir yorumcunun işaret ettiği gibi, İslam’ın vurgusu birey-tanrı ilişkilerinden, birey-siyasi İktidar ilişkisine kayıyor, din, bir siyasi ideolojiye dönüşüyordu (“There are no moderates”, National Interest, Sonbahar, 1995,).
Dahası, bu süreç bir örgütlenme aracı olarak da işliyor, Sheri Berman’ın belgelediği gibi önce herkese sunulan bir sosyal hizmet, örneğin tüm üniversiteli kız öğrenciler için başlatılan minibüs servisine, talep artınca, yalnızca peçeli öğrenciler kabul edilmeye başlanıyordu (“İslamism, Revolution, and Civil Society”, Perpectives on Politics, Haziran 2003). Kendi sivil toplum örgütlerini kurmalarının yanı sıra Müslüman Kardeşler 1980’lerde öğrenci örgütlerini, 1990’larda, doktorların, eczacıların, mühendislerin avukatların vb.. meslek örgülerini de ele geçirdiler.
Mübarek rejiminin radikal İslam’a karşı “ılımlı”, şiddete baş vurmayan İslam’la, işbirliği yapmaya başladığı1980’lerden itibaren dini söylem, resmi siyasi söylemin içine sızmaya, siyasi tartışmalarda, en üst düzey bürokratların yükselme süreçlerinde önemli rol oynamaya, Kuran’a ve Hadislere gittikçe daha sık gönderme yapılmaya, böylece, siyasette, seküler söylem gerilemeye başladı.
Mısır’ın önde gelen dini eğitim merkezi El Ahzar üniversitesinin, etkisi arttı, giderek kültürel alanda önemli bir egemenlik merkezi haline geldi. Artık, okullarda neyin okutulacağına, neyin nasıl öğrenileceğini El Ahzar fetvaları belirliyordu. El Ahzar denetiminde üniversitelerden yetişen öğrenciler devlet bürokrasisinde yükseldikçe, Müslüman Kardeşlerin, genelde İslami hareketin etkisi, toplumu dönüştürme kapasitesi artıyor, diğer bir değişle “pasif devrim süreci” ivme kazanıyordu. Bu sırada, El Ahzar’ın kültürel baskısı altında Seküler aydınların çalışma, etkinlik alanı hızla daralıyordu.
Sheri Berman’ın aktardığı gibi, devlet bu politikaları radikal İslam’a karşı geliştiriyordu ama “ılımlı İslam’ın temsilcileri hiç bir zaman daha radikal kardeşlerini ret etmiyor”, Müslüman Kardeşler’in sözcüleri sık sık, onların eylemlerini savunuyor, onları, hükümetin politikalarına karşı çıkan ateşli, idealist gençler olara tanımlıyor, faturayı hükümete çıkarıyordu.
Böylece hem sivil topumda, hem de devlet kademelerinde İslam’ın etkisi artıyor, merkezi devletin denetimi zayıflıyor, Mısır toplumu derin bir biçimde İslamcılaşma yönünde dönüşüyordu. Sonuç olarak İslami hareket belki devleti yıkmıyordu ama, gittikçe tecrit ediyor, içine nüfuz ediyor ve dönüştürüyordu. Bu İran modeli bir devrim değildi ama, dönüşümlerin derinliği, çapı açısından belki de çok daha kalıcı özellikler gösteriyor, devlet ve sivil toplum içindeki İslamlaşma birleştiği taktirde, İran türü ani bir radikal alt üs oluş olasılığını da güçlendiriyordu.
Türkiye’de “pasif devrim”?
1980’ler başlayan, 1990’larda güçlenen kimi gelişmelere, 19 AKP hükümetinin deneyimine, Mısır örneğinin ışığında baktığımızda, Türkiye’de de İslami hareketin, 1994 belediye seçimlerinin, 28 Şubat sürecinin, AKP’nin iktidara gelişinin gösterdiği gibi, salt siyasi olarak değil, sayıları artan camiler, kuran kursları, dini medya, dini eğitiminin yeniden canlanması, ulusal eğitim sistemi içinde dini söylemin etkisini artmasıyla, aile ve devlet arasında kalan alanda, dayanışma kurumları, çeşitli sosyal hizmetler yoluyla da geliştiğini görüyoruz. Jenny White’ın (Islamist Mobilization in Turkey: A study of vernacular politics, 2002) İstanbul tabanlı bir araştırmayla sergilediği gibi, bu sürece, katılanların, siyasi yaşama katıldıkları düşünmeden, siyasi yaşamın parçası haline gelmelerine olanak sağlayan, geniş, yaygın ilişki çevreleri (hücrelerden) ağından oluşan ortak yaşam alanlarını oluşmuştu. Jenny White gelinen noktada, taban örgütlenmelerinin, giderek siyasi yapıyı, etkilemeye başladığına, siyasi yapının da bunları koruma eğiliminde olduğuna işaret ediyor.
Bu günlerde, tüm bu gelişmelerin, yakın zaman kadar AKP’ye yakın, kesimlerde bile endişe yaratan düzeye ulaştığını görüyoruz. Bu bağlamda, Cüneyt Ülsever’in, Hürriyetteki köşesinde üç gün yayımladığı çarpıcı yazısında AKP’nin tabanının “milli görüş” tarafında ele geçirildiğinden yakınması, önemli bir örnek olarak görülebilir. Yine “ılımlı İslam’a” olumlayıcı bir gözle bakan Prof Şerif Mardin’in, Ruşen Çakır’a AKP’nin Cumhurbaşkanlığını almasını çok olumlu karşılamadığını anlattığı söyleşisinde “mahalle politikası”, “mahalle baskısı” olayından rahatsızlığını ifade etmesi de anlamlı. Bir süredir, yine yakın zaman kadar en azından AKP karşısında tarafsız kalmaya çalışan kimi köşe yazarlarının İslami hareketin toplum yaşamına müdahale eden, türban takmaya zorlama, dini Bayramlarda, Ramazanda içki yasağı, lokanta kapattırma yoluyla toplumsal baskı oluşturma çabası, kimi bölgelerde İslami yaşam tarzını, tüm simgeleriyle birlikte hakim kılmaya başlamasını en son olarak da “malum” bikini tartışmasını vurgulamaya çalışmaları da benzer bir korkunun ürünü olarak görülebilir.
Mısır örneğine dönersek, bir benzerlik daha bulabiliyoruz: Radikal siyasi yaklaşımları bastırmak için ılımlı İslam'la işbirliği taktiği. Türkiye’de, 1980’da askeri rejimle birlikte gündeme gelen, İslami harekete yeni hareket alanı açan, din eğitimini resmileştiren bu taktiğin, aynı zamanda kimi seküler aydınlar arasında İslami entelijensiyayla diyalog çabaları, İslami hareketin meşruiyet kazanarak gelişmesini hızlandırmasında önemli rol oynadı. Bu sürece ekonomik programın, kırsal yapılarda, kent alt sınıflarında hatta geleneksel orta sınıf üzerindeki sarsıcı etkileri eklenince süreç bizi 1994 belediye seçimlerine kadar getiriyor….
Sonuç olarak denebilir ki, Türkiye’de 27 yıldır devletle aile arasındaki alanı, “sivil toplumu” adım adım etkisi altına alan “bir pasif devrim” sürecinden söz edilebilir. Kimi yorumculara göre bu süreç, uluslararası ilişkilerle de birleşerek, hem AKP hükümetinin oluşmasına yardımcı olmuş, hem de AKP hükümeti döneminde yeni mali kaynak, kadro, kurumsal hukuki kazanımlar elde ederek daha da derinleşmiş, hızlanmıştır. AKP Cumhurbaşkanlığı makamını de elde etmeye kalktığında, oluşan büyük tepkinin arkasında da, sanırım, bu gün bu sürecin çok kritik bir noktaya geldiğine ilişkin korkular yatıyor.
-------------------------
[*](DÜNYA EKONOMİSİNE BAKIŞ, Cumhuriyet 04.06.2007)
(...)
'Devrim'... 'pasif devrim'
Ilımlı ve radikal kanatlar arasındaki diyalektiği daha iyi görebilmek için "pasif devrim" kavramına bakabiliriz. Devrim, bir toplumun iktidar ilişkilerinin, siyasi, ekonomik rejiminin değiştirilmesine ilişkin bir kavram. Bu bağlamda iki olasılık söz konusu: Siyasi erkin ani bir altüst oluş sırasında "cepheden bir saldırıyla" ele geçirilmesi; ya da toplumda yaşanan dönüşümler, bir "mevzi savaşının" kazanımları, birikerek bir aşamada siyasi erkin ele geçirilmesine olanak sağlar.
Antoni Gramsci , ikinci olasılığı, devletle aile arasındaki alanın, "sivil toplumun", "mevzi savaşı" y ürüten bir siyasi hareket tarafından dönüştürülmesi, giderek yeni sınıflar matrisinin iktidar ilişkilerinin oluşması süreci olarak tanımlamak için, "pasif devrim" kavramını kullanıyor ( Prison Notebooks -Hapishane Defterleri- L&W 1971, sf: 52-119: "İtalya tarihi üzerine notlar" )
"Pasif devrim" sürecinde üç boyut önemli. Birincisi, "sivil toplumun" ilişki ağları, kurumsal özellikleri, kültürel duyarlılıkları, değer yargıları ( "hakikat rejimi" ) bağlamında dönüştürülmesi. İkincisi, "mevzi savaşını" sürdüren hareketin, Gramsci'nin "tranformismo" (sf: 58-60, 107-109) (dönüşümcülük) dediği bir taktikle, siyasi coğrafyada rakipleriyle arasındaki alanı tutan "tarafsız" seçkinleri teker teker ikna ederek, satın alarak vb. kendi tarafına kazanması; karşı kamptaki huzursuzları bağımsızlaştırmaya çalışması. Böylece süreç ilerledikçe "mevzi savaşı" sürdüren hareket, "merkezin" kanaat önderlerini (entelektüellerini) de kazanarak toplumda kendi "hakikat rejimini" egemen kılmaya, kültürel hegemonyasını kurmaya başlar. Üçüncüsü, bu kültürel hegemonya bir taraftan devlet bürokrasisi içinde kendi kadrolarıyla yayılırken "mevzi savaşı sürdüren" hareketin "en kabul edilebilir/ılımlı" kanadını, parlamenter yoldan hükümet taşır. "Ilımlı kanat" hükümete ulaştığında, devletin kurumlarını, yasaları adım adım değiştirerek alttan gelen radikal unsurları taşıyan, hatta onlar tarafından belirlenen dalgayla birleşerek ya da onların önünü açarak "pasif devrimi" hızlandırır.
Siyasal İslamın, Mısır, Malezya gibi ülkelerde ama özellikle Türkiye'deki gelişme sürecine bakınca "mevzi savaşının", "pasif devrim" sürecinin tüm özelliklerini görebiliyoruz. Bugün bu gözlemlere "ılımlı" kanadın büyük güçler tarafından desteklenmesini de eklemek gerekiyor.
Tuesday, June 05, 2007
'Önemli Olan Değiştirmektir', Ancak...
GLOBALPOLİTİKÜLTÜR (Cumhuriyet 30.05.2007)
Evet, Marx 'ın vurguladığı gibi "Filozoflar, bugüne kadar, dünyayı yalnızca yorumladılar. Halbuki önemli olan değiştirmektir". Ancak, değiştirmeye niyetlendiğimiz dünyayı bütünlüklü bir biçimde "düşünemezsek" değiştirme şansımız büyük ölçüde azalıyor. Hatta, değiştirmek bir yana, yeniden konsolide edilmesine katkıda bulunabiliyoruz.
Esas olan 'ekonomi' ama...
Korkut Boratav hocamız 27 Mayıs tarihli yazısında, "dünyamızın durumunu" tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu: "Egemen sınıfların gündemi, geçmiş dönemlerde sermayenin sınırsız egemenliğine karşı konmuş, tüm engel ve pürüzlerin adım adım kaldırılmasıdır. Bu gündem beynelmilel sermaye ile tam bir işbirliği içinde oluşmuştur. Düzeni temsil eden siyasi partiler arasında bu ana gündeme bağlılıkta hiçbir fark yoktur. Nitekim, bir önceki ve şimdiki parlamentoda temsil edilen büyük siyasi partiler, ekonomik ve sosyal alanlarda sermayenin programının sadık temsilcileri oldular: ... Farklı hükümetler, tek siyaset..."
Bu "tek" siyasetin ülkeyi getirdiği yerdeki halimizi, Türkel Minibaş dostumuz, pazartesi yazısında karanlık bir görüntü oluşturan verilerle ortaya koyuyordu: Toplumun çok büyük bir kısmı, özellikle kadınlar ve gençler açısından, yoksullaşma, işsizlik, refah kaybı... Yine pazartesi günü, bir yorumcu, Faik Öztrak , "Uluslararası yatırımcılar faiz dışı fazla hedefini yakalamak için GSMH'nin yüzde 1-1.5'i arasında tasarruf sağlayacak tedbir paketlerinden söz etmeye başladığını" aktarıyordu. Böylece, önümüzdeki dönemde GSMH'nin yüzde 1.15'inin halkın cebinden alınarak ülke dışına transfer edileceğini öğrenmiş oluyorduk. Boratav hocamızın aktardığı gündemin bir parçası olan bu haber, Minibaş dostumuzun çektiği fotoğrafın daha da çirkinleşeceğini gösteriyor.
Durum böyleyse, "seçmen bu durumun sorumlularına, değil bu gerçekleri açıklayanlara oyunu verir, 23 Temmuz günü yeni bir dünya başlar..." Ancak, bilgi eyleme, doğrudan yol açmıyor! Bu gerçekleri ne kadar dile getirirsek getirelim, bir "şey" , halkın kendi çıkarlarına aykırı biçimde davranmaya devam etmesini sağlıyor. Sorun da burada: Kültürel ortam bu olguların bir sonuç yaratmasını, "halkın" kendi gündemine sahip çıkmasını engelleyecek biçimde şekillenmiştir. Genel olarak, sermaye ilişkisi, özel olarak neoliberalizm salt ekonomiyi değil, Prof. Dr. Baskın Oran gibi, sosyalist solun adaylığına soyunmuş aydınlara bile, sosyalist solun tüm tarihini yadsıyarak, aniden "İşgal olmadan emperyalizm olmaz" dedirten kültürel bir egemenlikle, bu ekonomide yaşayan insanların öznelliklerini de şekillendiriyor.
Türkiye'de bu sürece özellikle 1990'ların ikinci yarısından bu yana, yeni bir boyut eklendi: Siyasal İslam . Siyasal İslam neoliberalizmin sivil toplumda yarattığı tahribatın üzerinde, sivil toplumu (aile ile devlet arasındaki alanı) işgal etmeye ve moleküler düzeyde, AKP döneminde de hükümetin yardımıyla, dönüştürmeye başladı. Bugün, halkın gündemi salt ekonomik çıkarlarından değil, bu çıkarları düşünmesini ve eyleme geçmesini engelleyen neoliberalizmin ve siyasal İslamın kültürel egemenliğinden kurtulmayı da içeriyor.
Demokrasi mi, darbe mi? 'Teşekkür ederim, istemem'
Bir yaklaşım da, haklı olarak "askeri müdahale" tehlikesinden korkuyor: "Hepimiz nefes almak istiyoruz. Ve unutmayın, 'biz'lerin (orta sınıfları kastediyor- E.Y ) nefes alabileceği yegâne atmosfer demokrasidir, ülkenin nefes alabileceği yegâne atmosfer demokrasidir."
Bu yaklaşım, öncelikle, bu "demokrasinin", son yıllarda "halkın" nefes aldığı atmosferi, ekonomik, kültürel açıdan ve kimyasal (Co2/metan gazı vb.) olarak zehirleyen ilişkilerin üzerinde mutabakat oluşturmanın aracı olduğunu görmüyor. Bu, eşitlik, ulusal bağımsızlık ilkelerinden arındırılmış, sömürü, emperyalizm gibi kavramların düşünülmesine izin vermeyen , "yaşam dünyasını" piyasa ilişkileriyle paranteze içine alan, AKP döneminde de egemenliğin, halka değil de Hakk'a ait olduğuna inanan, toplumda bu inanışa uygun bir "hakikat rejimini" egemen kılmayı amaçlayan bir akımın, siyasal İslamın iktidara gelmesine olanak veren bir "demokrasidir".
Tabii ki askeri diktatörlük, bu "demokrasinin" ilacı değildir, ama, toplumu, ya (bu) "demokrasi ya da askeri rejim" ikilemine kilitlemeye kalkmak da, "yaşam dünyasının" atmosferini ısrarla kirletmeye devam eden sosyoekonomik yapılanmayı, siyasal İslamın gelişmesine olanak veren ortamı savunmak anlamına geliyor, bir başka demokrasiyi düşünmeyi engelliyor. Bu nedenle, ben, "Darbe mi, demokrasi mi" sorusuna ( Zizek 'ten ödünç alarak) "Teşekkür ederim istemem" diyerek cevap vermeyi tercih ediyorum.
Evet, Marx 'ın vurguladığı gibi "Filozoflar, bugüne kadar, dünyayı yalnızca yorumladılar. Halbuki önemli olan değiştirmektir". Ancak, değiştirmeye niyetlendiğimiz dünyayı bütünlüklü bir biçimde "düşünemezsek" değiştirme şansımız büyük ölçüde azalıyor. Hatta, değiştirmek bir yana, yeniden konsolide edilmesine katkıda bulunabiliyoruz.
Esas olan 'ekonomi' ama...
Korkut Boratav hocamız 27 Mayıs tarihli yazısında, "dünyamızın durumunu" tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu: "Egemen sınıfların gündemi, geçmiş dönemlerde sermayenin sınırsız egemenliğine karşı konmuş, tüm engel ve pürüzlerin adım adım kaldırılmasıdır. Bu gündem beynelmilel sermaye ile tam bir işbirliği içinde oluşmuştur. Düzeni temsil eden siyasi partiler arasında bu ana gündeme bağlılıkta hiçbir fark yoktur. Nitekim, bir önceki ve şimdiki parlamentoda temsil edilen büyük siyasi partiler, ekonomik ve sosyal alanlarda sermayenin programının sadık temsilcileri oldular: ... Farklı hükümetler, tek siyaset..."
Bu "tek" siyasetin ülkeyi getirdiği yerdeki halimizi, Türkel Minibaş dostumuz, pazartesi yazısında karanlık bir görüntü oluşturan verilerle ortaya koyuyordu: Toplumun çok büyük bir kısmı, özellikle kadınlar ve gençler açısından, yoksullaşma, işsizlik, refah kaybı... Yine pazartesi günü, bir yorumcu, Faik Öztrak , "Uluslararası yatırımcılar faiz dışı fazla hedefini yakalamak için GSMH'nin yüzde 1-1.5'i arasında tasarruf sağlayacak tedbir paketlerinden söz etmeye başladığını" aktarıyordu. Böylece, önümüzdeki dönemde GSMH'nin yüzde 1.15'inin halkın cebinden alınarak ülke dışına transfer edileceğini öğrenmiş oluyorduk. Boratav hocamızın aktardığı gündemin bir parçası olan bu haber, Minibaş dostumuzun çektiği fotoğrafın daha da çirkinleşeceğini gösteriyor.
Durum böyleyse, "seçmen bu durumun sorumlularına, değil bu gerçekleri açıklayanlara oyunu verir, 23 Temmuz günü yeni bir dünya başlar..." Ancak, bilgi eyleme, doğrudan yol açmıyor! Bu gerçekleri ne kadar dile getirirsek getirelim, bir "şey" , halkın kendi çıkarlarına aykırı biçimde davranmaya devam etmesini sağlıyor. Sorun da burada: Kültürel ortam bu olguların bir sonuç yaratmasını, "halkın" kendi gündemine sahip çıkmasını engelleyecek biçimde şekillenmiştir. Genel olarak, sermaye ilişkisi, özel olarak neoliberalizm salt ekonomiyi değil, Prof. Dr. Baskın Oran gibi, sosyalist solun adaylığına soyunmuş aydınlara bile, sosyalist solun tüm tarihini yadsıyarak, aniden "İşgal olmadan emperyalizm olmaz" dedirten kültürel bir egemenlikle, bu ekonomide yaşayan insanların öznelliklerini de şekillendiriyor.
Türkiye'de bu sürece özellikle 1990'ların ikinci yarısından bu yana, yeni bir boyut eklendi: Siyasal İslam . Siyasal İslam neoliberalizmin sivil toplumda yarattığı tahribatın üzerinde, sivil toplumu (aile ile devlet arasındaki alanı) işgal etmeye ve moleküler düzeyde, AKP döneminde de hükümetin yardımıyla, dönüştürmeye başladı. Bugün, halkın gündemi salt ekonomik çıkarlarından değil, bu çıkarları düşünmesini ve eyleme geçmesini engelleyen neoliberalizmin ve siyasal İslamın kültürel egemenliğinden kurtulmayı da içeriyor.
Demokrasi mi, darbe mi? 'Teşekkür ederim, istemem'
Bir yaklaşım da, haklı olarak "askeri müdahale" tehlikesinden korkuyor: "Hepimiz nefes almak istiyoruz. Ve unutmayın, 'biz'lerin (orta sınıfları kastediyor- E.Y ) nefes alabileceği yegâne atmosfer demokrasidir, ülkenin nefes alabileceği yegâne atmosfer demokrasidir."
Bu yaklaşım, öncelikle, bu "demokrasinin", son yıllarda "halkın" nefes aldığı atmosferi, ekonomik, kültürel açıdan ve kimyasal (Co2/metan gazı vb.) olarak zehirleyen ilişkilerin üzerinde mutabakat oluşturmanın aracı olduğunu görmüyor. Bu, eşitlik, ulusal bağımsızlık ilkelerinden arındırılmış, sömürü, emperyalizm gibi kavramların düşünülmesine izin vermeyen , "yaşam dünyasını" piyasa ilişkileriyle paranteze içine alan, AKP döneminde de egemenliğin, halka değil de Hakk'a ait olduğuna inanan, toplumda bu inanışa uygun bir "hakikat rejimini" egemen kılmayı amaçlayan bir akımın, siyasal İslamın iktidara gelmesine olanak veren bir "demokrasidir".
Tabii ki askeri diktatörlük, bu "demokrasinin" ilacı değildir, ama, toplumu, ya (bu) "demokrasi ya da askeri rejim" ikilemine kilitlemeye kalkmak da, "yaşam dünyasının" atmosferini ısrarla kirletmeye devam eden sosyoekonomik yapılanmayı, siyasal İslamın gelişmesine olanak veren ortamı savunmak anlamına geliyor, bir başka demokrasiyi düşünmeyi engelliyor. Bu nedenle, ben, "Darbe mi, demokrasi mi" sorusuna ( Zizek 'ten ödünç alarak) "Teşekkür ederim istemem" diyerek cevap vermeyi tercih ediyorum.
Sunday, May 20, 2007
'Demokrasi' Düşmanı Bir Yazı
"Beyaz adam" dün, sömürü ve egemenlik araçlarını, "uygarlaştırma" ambalajına sarıyordu. Ama bu "armağanları" alanlar, hayırsız çıktılar; ayaklandılar, bağımsızlıklarını kazandılar. Sonra ulusal kalkınma projeleri filan... Bir süredir "beyaz adam" , "ulusal projeleri" yıkarak kendine yol açıyor. Bugün "armağanların" ambalajı "serbest piyasa" , "liberal demokrasi": Rejim değişikliği .
'Pasif devrim' - 'Danse macabre'
Afganistan, Irak ve İran "beyaz adamın" hedef tahtasına çıktıktan sonra, bize düşen de serbest piyasa kurallarına uydurulmuş ılımlı İslam oldu. Bu yüzden, AKP hükümeti, Türkiye'de "demokrasiyi" temsil ediyor; toplam seçmenin dörtte birinin oyunu alarak Meclis'in yüzde 60'ını kontrol ediyor, buna dayanarak, ülkenin kültürel, siyasi dokusunu yukarıdan aşağı, adeta bir "pasif devrimle" değiştiriyor olsa bile... Bir "danse macabre" bu: Ben seni kullanacağım burayı "demokratikleştirmek" için, - Ben de seni, kendi siyasi projemi gerçekleştirmek için...
Büyük Ortadoğu Projesi'nde, göreve hazır olduklarını Wall Street Journal ve Financial Times 'ta dünyaya ilan etmiş Başbakan'dan ve Savunma Bakanı'ndan ABD çok memnun, AB de... Çünkü bu beyler, "Biz de üye oluyoruz" vaatleriyle ülkenin ekonomik, siyasi coğrafyasını AB talepleri doğrultusunda yeniden düzenliyor. Böylece "demokratikleştiriliyoruz" . Ve oryantalist intelijansiya, yüzünde "beyaz maskelerle" tarih sahnesinde; yine, bir "Başka çare yok" korosu oluşturuyor... "Bizden adam olmaz!"... "Başka türlü demokratikleşeceğimiz yok!"
Ilımlı İslam postuna bürünmüş siyasal İslam da bu desteklerden gayet memnundur, önündeki engelleri teker teker sökmeye, ülkedeki cumhuriyetçi, ulusal proje "olayına" sadık güçleri, adeta "salam taktiğiyle" tasfiye etmeye, etkisizleştirmeye devam edebildiği için...
Bu, iç ve dış çıkarların ya da AKP kurmaylarının deyişiyle "iç ve dış dinamiklerin" kesiştiği konjonktürde ya da kesiştiğini sanarak, AKP, bir adım daha atmaya kalktı. Cumhurbaşkanlığı'nı da ele geçirecek, böylece Meclis'teki "çoğunluğuna" dayanarak, istediği yasaları, bir engele takılmadan onaylatabilecek, "pasif devrimin" önü tamamen açılacaktı.
Sonra, insanlar başkentin sokaklarına döküldüler. Bu, o güne kadar görülmemiş bir dalgayı haber veriyordu. "Olmaz" dediler, biz böyle "demokratikleştirilmeye" karşıyız. Ilımlı İslam bize uymaz. Beyaz maskeli "Başka çare yok" korosu hemen başladı: Bunlar demokrasiye karşı, ne istediğini bilmez orta sınıf (ima: faşizmin temeli). Solun, emperyalizm kavramını postmodernizmin bitpazarında kaybetmiş, "gösteri toplumunda" kendine konforlu bir yer arayan kesimi de koroya katıldı: Seçilmiş hükümeti savunmak gerekir! Bunlar zaten darbeci. Tam bu sırada Genelkurmay da tartışmaya katılmaz mı? "Hah! İşte askerler..." "Şimdi darbe geliyor. Herkes AKP'nin yanına, demokrasi saflarına..."
Kitleler, özellikle, en çok tehdit altında olan kadınlar bu koroyu dinlemediler, İstanbul'da yeniden anımsattılar: "Ne darbe, ne şeriat!" Gerçi sokağa çıkanlara, gelip yakından bakan, eğer yüzündeki beyaz maskeyi çıkarabilirse, bunların ne isteyip ne istemediğini görebilirdi. Başka kentlerde de mitingler yapıldı; geçen pazar günü de, CNN'in bile "1 milyon kişi" demek zorunda kalacağı bir kitle İzmir'deydi...
Bu sırada dışarıda
İçeride, beyaz maskeli "Başka çare yok" korosu varsa, dışarıda da "Size laiklik değil demokrasi gerekir, ılımlı İslam olursa da bir mahsuru yok" korosu vardı (The Economist, New York Times, çeşitli Arap gazeteleri). Prof. Nye ( Gramsci 'den aşırma "yumuşak güç" teorisyeni) "Ben Erdoğan'ı gördüm, konuştum, bana makul geldi" diyecekti. ABD dış politika cemaatinin "gerçekçi" kanadının makbul dergisi The National Interest' te Prof. Etzioni dinin devlet işlerine karışmasında bir sorun görmüyor ve yönetime akıl veriyordu: "Türkiye'de devlet başkanının halkoyuyla seçilmesi (rejimin değişmesi-E. Y.) ABD'nin çıkarınadır."
Belli ki, bu "demokrasiden" yana olmak, agora'yı ve demos'u görmemeyi gerektiriyordu. ABD-AB iradesinin, serbest piyasanın meşruiyet aracı liberal demokrasinin gereği, milyonlarca insanın sesi yok sayılmalıydı. Tek farklı yorumun, İranlı Amir Taheri' den gelmesiyse anlamlıydı. 1972-79 arasında Kayhan gazetesinin editörlüğünü yaptıktan sonra Times, Die Welt gibi muhafazakâr gazetelerin editörlük kadrosunda çalışan, halen ABD, AB ve Ortadoğu'nun en büyük gazetelerinde sık sık yorumları yayımlanan Taheri'ye göre AKP'nin uygulamaları aslında bir "tırmanan darbe" (New York Post, 03/05) . "...AKP, kendini AB bayrağına sarıp yasaları değiştirirken, vakıflar camileri, türbeleri ele geçirerek, yüzlerce kripto İslamcı hâkim, savcı atayarak, iktidarda hangi parti olursa olsun devleti tehdit edebilecek kalıcı bir üs oluşturmayı amaçlıyor, AB de bu oyuna geliyor"... (Cumhuriyet, 16 Mayıs 2007)
'Pasif devrim' - 'Danse macabre'
Afganistan, Irak ve İran "beyaz adamın" hedef tahtasına çıktıktan sonra, bize düşen de serbest piyasa kurallarına uydurulmuş ılımlı İslam oldu. Bu yüzden, AKP hükümeti, Türkiye'de "demokrasiyi" temsil ediyor; toplam seçmenin dörtte birinin oyunu alarak Meclis'in yüzde 60'ını kontrol ediyor, buna dayanarak, ülkenin kültürel, siyasi dokusunu yukarıdan aşağı, adeta bir "pasif devrimle" değiştiriyor olsa bile... Bir "danse macabre" bu: Ben seni kullanacağım burayı "demokratikleştirmek" için, - Ben de seni, kendi siyasi projemi gerçekleştirmek için...
Büyük Ortadoğu Projesi'nde, göreve hazır olduklarını Wall Street Journal ve Financial Times 'ta dünyaya ilan etmiş Başbakan'dan ve Savunma Bakanı'ndan ABD çok memnun, AB de... Çünkü bu beyler, "Biz de üye oluyoruz" vaatleriyle ülkenin ekonomik, siyasi coğrafyasını AB talepleri doğrultusunda yeniden düzenliyor. Böylece "demokratikleştiriliyoruz" . Ve oryantalist intelijansiya, yüzünde "beyaz maskelerle" tarih sahnesinde; yine, bir "Başka çare yok" korosu oluşturuyor... "Bizden adam olmaz!"... "Başka türlü demokratikleşeceğimiz yok!"
Ilımlı İslam postuna bürünmüş siyasal İslam da bu desteklerden gayet memnundur, önündeki engelleri teker teker sökmeye, ülkedeki cumhuriyetçi, ulusal proje "olayına" sadık güçleri, adeta "salam taktiğiyle" tasfiye etmeye, etkisizleştirmeye devam edebildiği için...
Bu, iç ve dış çıkarların ya da AKP kurmaylarının deyişiyle "iç ve dış dinamiklerin" kesiştiği konjonktürde ya da kesiştiğini sanarak, AKP, bir adım daha atmaya kalktı. Cumhurbaşkanlığı'nı da ele geçirecek, böylece Meclis'teki "çoğunluğuna" dayanarak, istediği yasaları, bir engele takılmadan onaylatabilecek, "pasif devrimin" önü tamamen açılacaktı.
Sonra, insanlar başkentin sokaklarına döküldüler. Bu, o güne kadar görülmemiş bir dalgayı haber veriyordu. "Olmaz" dediler, biz böyle "demokratikleştirilmeye" karşıyız. Ilımlı İslam bize uymaz. Beyaz maskeli "Başka çare yok" korosu hemen başladı: Bunlar demokrasiye karşı, ne istediğini bilmez orta sınıf (ima: faşizmin temeli). Solun, emperyalizm kavramını postmodernizmin bitpazarında kaybetmiş, "gösteri toplumunda" kendine konforlu bir yer arayan kesimi de koroya katıldı: Seçilmiş hükümeti savunmak gerekir! Bunlar zaten darbeci. Tam bu sırada Genelkurmay da tartışmaya katılmaz mı? "Hah! İşte askerler..." "Şimdi darbe geliyor. Herkes AKP'nin yanına, demokrasi saflarına..."
Kitleler, özellikle, en çok tehdit altında olan kadınlar bu koroyu dinlemediler, İstanbul'da yeniden anımsattılar: "Ne darbe, ne şeriat!" Gerçi sokağa çıkanlara, gelip yakından bakan, eğer yüzündeki beyaz maskeyi çıkarabilirse, bunların ne isteyip ne istemediğini görebilirdi. Başka kentlerde de mitingler yapıldı; geçen pazar günü de, CNN'in bile "1 milyon kişi" demek zorunda kalacağı bir kitle İzmir'deydi...
Bu sırada dışarıda
İçeride, beyaz maskeli "Başka çare yok" korosu varsa, dışarıda da "Size laiklik değil demokrasi gerekir, ılımlı İslam olursa da bir mahsuru yok" korosu vardı (The Economist, New York Times, çeşitli Arap gazeteleri). Prof. Nye ( Gramsci 'den aşırma "yumuşak güç" teorisyeni) "Ben Erdoğan'ı gördüm, konuştum, bana makul geldi" diyecekti. ABD dış politika cemaatinin "gerçekçi" kanadının makbul dergisi The National Interest' te Prof. Etzioni dinin devlet işlerine karışmasında bir sorun görmüyor ve yönetime akıl veriyordu: "Türkiye'de devlet başkanının halkoyuyla seçilmesi (rejimin değişmesi-E. Y.) ABD'nin çıkarınadır."
Belli ki, bu "demokrasiden" yana olmak, agora'yı ve demos'u görmemeyi gerektiriyordu. ABD-AB iradesinin, serbest piyasanın meşruiyet aracı liberal demokrasinin gereği, milyonlarca insanın sesi yok sayılmalıydı. Tek farklı yorumun, İranlı Amir Taheri' den gelmesiyse anlamlıydı. 1972-79 arasında Kayhan gazetesinin editörlüğünü yaptıktan sonra Times, Die Welt gibi muhafazakâr gazetelerin editörlük kadrosunda çalışan, halen ABD, AB ve Ortadoğu'nun en büyük gazetelerinde sık sık yorumları yayımlanan Taheri'ye göre AKP'nin uygulamaları aslında bir "tırmanan darbe" (New York Post, 03/05) . "...AKP, kendini AB bayrağına sarıp yasaları değiştirirken, vakıflar camileri, türbeleri ele geçirerek, yüzlerce kripto İslamcı hâkim, savcı atayarak, iktidarda hangi parti olursa olsun devleti tehdit edebilecek kalıcı bir üs oluşturmayı amaçlıyor, AB de bu oyuna geliyor"... (Cumhuriyet, 16 Mayıs 2007)
Friday, May 18, 2007
İki mesele var…
The Politics of Misery and Expectations (Serhan Cevik, Global Economic Forum-Morgan Stanley- May 17, 2007)
Turkish party builds base on social work.
The ruling AKP's community programs and devoted cadres give it an edge in the July vote, despite a secular backlash. By Laura King, Los Angeles Times, Mayis 17, 2007
Bu yazı da, Serhan Çevik önemli bir noktaya parmak basıyor. Daha doğrusu durumu kavramış denebilir. Diyor ki “makro ekonomik performans seçmeni ikna etmeye yetmeyebilir”. Çevik’e göre ekonomik performans müthiş: Hızlı büyüme düşük enflasyon, gerileyen işsizlik. Hatta, “sefalet indeksindeki” (işsizlik +enflasyon) iyileşmeyi de aktarıyor. Aman, sakın, işsizlik oranlarının, enflasyon endeksinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığına ilişkin eleştirel bir bakış aramayın.
Çevik, bu “sefalet indeksine”, ve ülkede gelir dağılımının düzelmekte olduğuna (!) ilişkin verileri aktararak, orta sınıfın yükselmekte olduğuna sevinçle dikkat çekiyor. Ama sonra hem işsizliğin hala çok yüksek olduğuna, hem de yoksulluğun yaygınlığına değinerek, seçmenin, AKP hükümetinin yaptıklarının değerini anlayamayabileceğini, ve seçimde tatsız bir durumun oluşabileceğini ileri sürüyor.
Çevik’’ın yazısındaki endişeye hak vermemek elde değil. Çünkü durum onun sandığından farklı. Orta sınıf aşınmaya devam ediyor. Bunu görmek için orta sınıftan olmak yeterli. Bu orta sınıf muazzam bir borç yükü altında. Bu yüzden, gözü ekonomideki büyüme oranları değil, dünyayı üzerine çökertebilecek, cari denge, dış borç, faiz oranları, döviz politikasının sürdürülebilirliği vb üzerinde. İkincisi, bu “orta sınıfın” bu hükümetle yaşam tarzı sorunları da var. Hatta bunlar ve ek olarak ulusal bağımsızlık ( dış dengelere ilişkin endişeyle ilişkilendirilebilir), ülke varlıklarının batık geminin malları gibi satılması, ABD, AB düşmanlığı öne çıkmış durumda. Bu kesimi, dünyanın diğer bölgelerindeki kardeşleri gibi, en çok kızdıra gelişmelerin başında da, gelir dağılımdaki bozulma, birilerinin artık müstehcen düzeye ulaşmaya başlayan kazançları geliyor…
Önümüzdeki seçimler, bir çok açıdan, diğer gelişmekte olan ülkelerin sorunlarıyla da doğrudan ilgili evrensel bir boyut kazandı: Bu seçimlerde, ABD’nin bölge politikası, küreselleşmeyi ulusal kalkınmanın yerine ikame etmeye kalkan anlayış ve toplumsal etkileri, gelir dağılımındaki bozulma eleştiriliyor. CHP-DSP ittifakı seçimlerde bir fark yaratmak istiyorsa, bu sorunlara yönelik yeni ve somut yaklaşımlar, son 25 yılın neo-liberal ekonomik ve sosyal politikalarından farklı bir şey ileri sürmek zorunda.
Sürmezse ne olur: Fıkranın dediği gibi iki mesele var. Ya seçimlerde bir varlık gösteremez, AKP büyük bir zafer kazanır ve karşı taarruza geçer (Bkz: Ufuktaki büyük tehlike) ve o zaman b’ku yeriz. Ya da, olur ya, laiklik endişesi ağır basar ve CHP-DSP ittifakı büyük başarı kazanır, hükümet olur (fıkra bu ya..). Sonra, eğer CHP’nin hükümet olması, piyasalarda panik yaratarak (aslında CHP’yi teslim almak için) bir mali kriz yaratıp ortalığı birbirine katmazsa, CHP, IMF ve AKP politikalarına devam eder. Ancak gündemdeki mali krizden yine kurtulamaz. Çünkü uygulanan politikalar bu krize yol açacak koşulları güçlendirmektedir. Bir süre sonra, kaçınılmaz olarak kriz üstümüze çöker. Böylece CHP-DSP hükümeti tam bir iflas tablosu sergiler. AKP bir dahaki seçimlerde çok daha büyük bir ivmeyle geri gelir… İşte o zaman da…
II
Laura Kings’in, Los Angeles Times’ daki yazısında, “Cemaat programları ve inançlı kadroları seçimlerde AKP’ye avantaj sağlıyor” gözlemleri CHP-DSP ittifakı açısından sosyal haklara, ekonomik gereksinimlere dayalı halkçı, yenilikçi bir kampanyanın ne kadar yaşamsal bir öneme sahip olduğunu bir kez daha gösteriyor.
DSP bir önceki hükümet deneyiminin kötü anılarını, CHP, “salt laikliğe kitlenmiş Parti” imajını, Baykal’a yönelik güvensizliği ve nihayet taban örgütleri ve militan kadro eksikliğini aşmak için çok büyük bir adım atmak zorunda. Bu adımı, büyük sermayeye güven vererek, atamaz. CHP-DSP ittifakı seçmene ve kendi kadrolarına, “işlerin başka türlü olabileceğine ilişkin” bir ilham ve ümit vermek zorunda. Salt mitinglerde yapılacak büyük konuşmalarla olacak iş değil bu...
Turkish party builds base on social work.
The ruling AKP's community programs and devoted cadres give it an edge in the July vote, despite a secular backlash. By Laura King, Los Angeles Times, Mayis 17, 2007
Bu yazı da, Serhan Çevik önemli bir noktaya parmak basıyor. Daha doğrusu durumu kavramış denebilir. Diyor ki “makro ekonomik performans seçmeni ikna etmeye yetmeyebilir”. Çevik’e göre ekonomik performans müthiş: Hızlı büyüme düşük enflasyon, gerileyen işsizlik. Hatta, “sefalet indeksindeki” (işsizlik +enflasyon) iyileşmeyi de aktarıyor. Aman, sakın, işsizlik oranlarının, enflasyon endeksinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığına ilişkin eleştirel bir bakış aramayın.
Çevik, bu “sefalet indeksine”, ve ülkede gelir dağılımının düzelmekte olduğuna (!) ilişkin verileri aktararak, orta sınıfın yükselmekte olduğuna sevinçle dikkat çekiyor. Ama sonra hem işsizliğin hala çok yüksek olduğuna, hem de yoksulluğun yaygınlığına değinerek, seçmenin, AKP hükümetinin yaptıklarının değerini anlayamayabileceğini, ve seçimde tatsız bir durumun oluşabileceğini ileri sürüyor.
Çevik’’ın yazısındaki endişeye hak vermemek elde değil. Çünkü durum onun sandığından farklı. Orta sınıf aşınmaya devam ediyor. Bunu görmek için orta sınıftan olmak yeterli. Bu orta sınıf muazzam bir borç yükü altında. Bu yüzden, gözü ekonomideki büyüme oranları değil, dünyayı üzerine çökertebilecek, cari denge, dış borç, faiz oranları, döviz politikasının sürdürülebilirliği vb üzerinde. İkincisi, bu “orta sınıfın” bu hükümetle yaşam tarzı sorunları da var. Hatta bunlar ve ek olarak ulusal bağımsızlık ( dış dengelere ilişkin endişeyle ilişkilendirilebilir), ülke varlıklarının batık geminin malları gibi satılması, ABD, AB düşmanlığı öne çıkmış durumda. Bu kesimi, dünyanın diğer bölgelerindeki kardeşleri gibi, en çok kızdıra gelişmelerin başında da, gelir dağılımdaki bozulma, birilerinin artık müstehcen düzeye ulaşmaya başlayan kazançları geliyor…
Önümüzdeki seçimler, bir çok açıdan, diğer gelişmekte olan ülkelerin sorunlarıyla da doğrudan ilgili evrensel bir boyut kazandı: Bu seçimlerde, ABD’nin bölge politikası, küreselleşmeyi ulusal kalkınmanın yerine ikame etmeye kalkan anlayış ve toplumsal etkileri, gelir dağılımındaki bozulma eleştiriliyor. CHP-DSP ittifakı seçimlerde bir fark yaratmak istiyorsa, bu sorunlara yönelik yeni ve somut yaklaşımlar, son 25 yılın neo-liberal ekonomik ve sosyal politikalarından farklı bir şey ileri sürmek zorunda.
Sürmezse ne olur: Fıkranın dediği gibi iki mesele var. Ya seçimlerde bir varlık gösteremez, AKP büyük bir zafer kazanır ve karşı taarruza geçer (Bkz: Ufuktaki büyük tehlike) ve o zaman b’ku yeriz. Ya da, olur ya, laiklik endişesi ağır basar ve CHP-DSP ittifakı büyük başarı kazanır, hükümet olur (fıkra bu ya..). Sonra, eğer CHP’nin hükümet olması, piyasalarda panik yaratarak (aslında CHP’yi teslim almak için) bir mali kriz yaratıp ortalığı birbirine katmazsa, CHP, IMF ve AKP politikalarına devam eder. Ancak gündemdeki mali krizden yine kurtulamaz. Çünkü uygulanan politikalar bu krize yol açacak koşulları güçlendirmektedir. Bir süre sonra, kaçınılmaz olarak kriz üstümüze çöker. Böylece CHP-DSP hükümeti tam bir iflas tablosu sergiler. AKP bir dahaki seçimlerde çok daha büyük bir ivmeyle geri gelir… İşte o zaman da…
II
Laura Kings’in, Los Angeles Times’ daki yazısında, “Cemaat programları ve inançlı kadroları seçimlerde AKP’ye avantaj sağlıyor” gözlemleri CHP-DSP ittifakı açısından sosyal haklara, ekonomik gereksinimlere dayalı halkçı, yenilikçi bir kampanyanın ne kadar yaşamsal bir öneme sahip olduğunu bir kez daha gösteriyor.
DSP bir önceki hükümet deneyiminin kötü anılarını, CHP, “salt laikliğe kitlenmiş Parti” imajını, Baykal’a yönelik güvensizliği ve nihayet taban örgütleri ve militan kadro eksikliğini aşmak için çok büyük bir adım atmak zorunda. Bu adımı, büyük sermayeye güven vererek, atamaz. CHP-DSP ittifakı seçmene ve kendi kadrolarına, “işlerin başka türlü olabileceğine ilişkin” bir ilham ve ümit vermek zorunda. Salt mitinglerde yapılacak büyük konuşmalarla olacak iş değil bu...
Thursday, May 17, 2007
Yine ağzından kaçtı…
Taha Akyol Milliyet 17 Mayıs 2007: “IPI toplantısından sonra Başbakan Erdoğan'la kısa bir görüşmem oldu. Önce, cumhurbaşkanı seçimini sordum. Zaten aşırı yetkileri olan cumhurbaşkanına bir de halk tarafından seçilmek gibi büyük bir siyasi güç verilirse, parlamenter sistemin dengesi bozulmaz mı?Başbakan'ın cevabı:- Evet haklısınız. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi halinde başkanlık veya yarı başkanlık gibi sistemleri düşünmek gerekirdi ama Türkiye'nin gündeminde bu yok. Biz cumhurbaşkanını halkın seçmesini, parlamenter sistemi değiştirmek için değil, önünü açmak için gündeme getirdik...”
“Parlamenter sistemin önünü açmak”! İşte Tayip Bey yine ağzından kaçırdı. Bu günün koşullarında, parlamenter sistemin (seçmenin %24’üye, mecliste %60’ı ele geçirince, seçim yönteminden dolayı meclis aritmetiğinin, seçmen çoğunluğun iradesinin yerine geçtiği bir sistem…) önünü açmak istiyoruz ifadesi, “mecliste aldığımız kararların, devletin başka organları tarafından denetlenmeden uygulanmaya konmasının önünü açmak istiyoruz” anlamına gelmiyor mu?
Kuvvetler ayrılığı ilkesi, devlet içinde kurulu denetim ve dengeleme kurumları (Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi vb…) bir kenara itilecek ve yasamayı elinde tutan hükümet gücün tek kaynağı olacak istediği yasayı istediği gibi değiştirecek böylece rejimin biçimini belirleme gücüne sahip olacak…
Buradan, özellikle gelişmekte olan, sivil toplum kurumlar yeterince gelişmemiş, demokrasi geleneği zayıf bir kapitalist ülkede, kolaylıkla Bonapartizme, Faşizme, hatta şeriat düzenine bir kaç yasal düzenlemeyle geçilebilir… Tabii birileri buna direnmeye kalkarsa da iç savaş davulları çalmaya başlar. Bu gün istikrar adına AKP’yi destekleyenler yarın kendilerini en derin istikrarsızlığın içinde bulabilirler…
“Parlamenter sistemin önünü açmak”! İşte Tayip Bey yine ağzından kaçırdı. Bu günün koşullarında, parlamenter sistemin (seçmenin %24’üye, mecliste %60’ı ele geçirince, seçim yönteminden dolayı meclis aritmetiğinin, seçmen çoğunluğun iradesinin yerine geçtiği bir sistem…) önünü açmak istiyoruz ifadesi, “mecliste aldığımız kararların, devletin başka organları tarafından denetlenmeden uygulanmaya konmasının önünü açmak istiyoruz” anlamına gelmiyor mu?
Kuvvetler ayrılığı ilkesi, devlet içinde kurulu denetim ve dengeleme kurumları (Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi vb…) bir kenara itilecek ve yasamayı elinde tutan hükümet gücün tek kaynağı olacak istediği yasayı istediği gibi değiştirecek böylece rejimin biçimini belirleme gücüne sahip olacak…
Buradan, özellikle gelişmekte olan, sivil toplum kurumlar yeterince gelişmemiş, demokrasi geleneği zayıf bir kapitalist ülkede, kolaylıkla Bonapartizme, Faşizme, hatta şeriat düzenine bir kaç yasal düzenlemeyle geçilebilir… Tabii birileri buna direnmeye kalkarsa da iç savaş davulları çalmaya başlar. Bu gün istikrar adına AKP’yi destekleyenler yarın kendilerini en derin istikrarsızlığın içinde bulabilirler…
Wednesday, May 16, 2007
Dikkat! Demokrasi bahane, Büyük Ortadoğu Projesine kurban ediliyoruz
Financial Times’da yayımlanan, “Turkey tests Islamist appetite for democracy”, ( Roula Khalaf, 14/05/ 2007) başlıklı yoruma göre, Türkiye’de yaşanmakta olanlar, bölgedeki siyasal İslam açısından çok önemli. Yazıda, eğer Siyasal İslam taraftarları bu gelişmelerden, parlamenter mücadelenin işe yaramadığına (diğer bir değişle amaçlarına barışçıl yollarla ulaşamayacaklarına) ilişkin bir sonuç çıkarırlarsa, Batı açısından çok olumsuz bir durumun oluşacağı savunuluyor.
Öyleyse, Türkiye’de sürmekte olan siyasi mücadeleyi AKP’nin kazanması, ulusalcı laik güçlerin kaybetmesi gerekiyor, Batının çıkarları gereğince…
Umarım bu Financial Times yazısı, sorunun salt “laiklik - demokrasi” çelişkisinden çok daha derin bir dinamiğe sahip olduğunun görülmesine yardımcı olur.
Büyük Ortadoğu Projesi, Ortadoğu’da ABD yanlısı, neo-liberal rejimler oluşturmayı amaçlıyordu. Bu rejimleri de “ılımlı İslam” olarak nitelenen ABD “imalatı” kadrolar yönetecekti. Bu deney ilk önce Türkiye’de AKP hükümetiyle başladı. Mısır’da Müslüman kardeşler sırada bekliyor.
Diğer bir değişle yeni Oryantalist proje şöyle: Ortadoğu’yu, dün olduğu gibi açık sömürge, rejimler değil, Batıyla tümüyle uyum halinde, Batı’nın gereksinimlerine göre şekillendirilmiş dini ideolojileri benimsemiş, partiler, kadrolar ve hükümetler yönetecek. Böylece Batıya karşı anti-emperyalist, halkçı bir damar da taşıyarak baş kaldırmaya başlayan radikal İslam, tecrit edilecek, yok edilecek. Batı açısından güzel bir proje. Ama iki sorunu var.
Birincisi bizimle ilgili. Türkiye’de demokrasi, aslında Batının modeline, Batının ılımlı İslam olarak kabul etmeye hazır olduğu rejimlerden çok daha yakın. Bu nedenle ılımlı İslam Batıya yakınlaşmak, değil Batıdan uzaklaşma anlamına geliyor. Batı Türkiye’nin, Batı modelinden uzaklaşmasını, Doğuya dönmesini, demokrasi, modernite vb anlayışını bu coğrafyanın “gerçeklerine” göre şekillendirmesini, burada, Batının karşısında var olduğu var sayılan bir “Müslüman uygarlığın” içinde daha belirgin bir biçimde yer almasını istiyor.
Batının bu yaklaşımı, “Batı-Doğu arasında-köprü” fantezisine son veriyor: Sen Doğudasın Doğuda kal. AB sevdasıyla, AKP’yi destekleyen sözde liberaller, bakalım bu demir leblebiyi nasıl hazmedecekler. Ben, kendi hesabıma, Aziz Nesin’in “Ah biz eşekler” öyküsündeki, eşek gibi “değil değildir” demeye devam edecekler diye düşünüyorum, ta sonunda gelişmeler onların yaşam alanlarını da kararmaya başlayana kadar. O zaman da çok geç olacak…
İkinci sorun, (bizi de ilgilendiriyor) ama özellikle Batıyla ilgili. Financial Times’daki yorumda, bir Müslüman Kardeşlerin temsilcisinden aktarıldığı gibi, siyasal İslam, "acaba biz de demokratik yollardan İktidara gelebiliri miyiz?" diye düşünerek Türkiye’deki gelişmeleri ilgiyle izliyor. Gelebileceğine ikna olursa, herhalde silahlı mücadeleyi bırakacak.
Bu tartışmayla, soldaki reformistler devrimciler arasındaki geleneksel tartışma arasındaki paralelliği göz önüne alınca ortaya çıkan durum aynen şöyle. Siyasal İslam’ın tartıştığı nihai hedef değil. Oraya gidiş yöntemi. Bir başka değişle Şeriat düzeni kurulacak ama hocanın değimiyle "kanlı mı olacak kansız mı?", “Pasif devrim”le mi, olacak yoksa olağan bir devrimle mi? Ama nihai hedef, her iki yol için de İslami bir rejim oluşturmak.
Bu Batı için bir sorun olmayabilir. Suudi rejimiyle yaşadıktan sonra, başkanlık sistemiyle yönetilen İslami bir “hakikat rejimi” ve jurisprudence altındaki bir ülkeyle de yaşayabilir. Peki, ya biz? Biz yaşayabilir miyiz?
Öyleyse, Türkiye’de sürmekte olan siyasi mücadeleyi AKP’nin kazanması, ulusalcı laik güçlerin kaybetmesi gerekiyor, Batının çıkarları gereğince…
Umarım bu Financial Times yazısı, sorunun salt “laiklik - demokrasi” çelişkisinden çok daha derin bir dinamiğe sahip olduğunun görülmesine yardımcı olur.
Büyük Ortadoğu Projesi, Ortadoğu’da ABD yanlısı, neo-liberal rejimler oluşturmayı amaçlıyordu. Bu rejimleri de “ılımlı İslam” olarak nitelenen ABD “imalatı” kadrolar yönetecekti. Bu deney ilk önce Türkiye’de AKP hükümetiyle başladı. Mısır’da Müslüman kardeşler sırada bekliyor.
Diğer bir değişle yeni Oryantalist proje şöyle: Ortadoğu’yu, dün olduğu gibi açık sömürge, rejimler değil, Batıyla tümüyle uyum halinde, Batı’nın gereksinimlerine göre şekillendirilmiş dini ideolojileri benimsemiş, partiler, kadrolar ve hükümetler yönetecek. Böylece Batıya karşı anti-emperyalist, halkçı bir damar da taşıyarak baş kaldırmaya başlayan radikal İslam, tecrit edilecek, yok edilecek. Batı açısından güzel bir proje. Ama iki sorunu var.
Birincisi bizimle ilgili. Türkiye’de demokrasi, aslında Batının modeline, Batının ılımlı İslam olarak kabul etmeye hazır olduğu rejimlerden çok daha yakın. Bu nedenle ılımlı İslam Batıya yakınlaşmak, değil Batıdan uzaklaşma anlamına geliyor. Batı Türkiye’nin, Batı modelinden uzaklaşmasını, Doğuya dönmesini, demokrasi, modernite vb anlayışını bu coğrafyanın “gerçeklerine” göre şekillendirmesini, burada, Batının karşısında var olduğu var sayılan bir “Müslüman uygarlığın” içinde daha belirgin bir biçimde yer almasını istiyor.
Batının bu yaklaşımı, “Batı-Doğu arasında-köprü” fantezisine son veriyor: Sen Doğudasın Doğuda kal. AB sevdasıyla, AKP’yi destekleyen sözde liberaller, bakalım bu demir leblebiyi nasıl hazmedecekler. Ben, kendi hesabıma, Aziz Nesin’in “Ah biz eşekler” öyküsündeki, eşek gibi “değil değildir” demeye devam edecekler diye düşünüyorum, ta sonunda gelişmeler onların yaşam alanlarını da kararmaya başlayana kadar. O zaman da çok geç olacak…
İkinci sorun, (bizi de ilgilendiriyor) ama özellikle Batıyla ilgili. Financial Times’daki yorumda, bir Müslüman Kardeşlerin temsilcisinden aktarıldığı gibi, siyasal İslam, "acaba biz de demokratik yollardan İktidara gelebiliri miyiz?" diye düşünerek Türkiye’deki gelişmeleri ilgiyle izliyor. Gelebileceğine ikna olursa, herhalde silahlı mücadeleyi bırakacak.
Bu tartışmayla, soldaki reformistler devrimciler arasındaki geleneksel tartışma arasındaki paralelliği göz önüne alınca ortaya çıkan durum aynen şöyle. Siyasal İslam’ın tartıştığı nihai hedef değil. Oraya gidiş yöntemi. Bir başka değişle Şeriat düzeni kurulacak ama hocanın değimiyle "kanlı mı olacak kansız mı?", “Pasif devrim”le mi, olacak yoksa olağan bir devrimle mi? Ama nihai hedef, her iki yol için de İslami bir rejim oluşturmak.
Bu Batı için bir sorun olmayabilir. Suudi rejimiyle yaşadıktan sonra, başkanlık sistemiyle yönetilen İslami bir “hakikat rejimi” ve jurisprudence altındaki bir ülkeyle de yaşayabilir. Peki, ya biz? Biz yaşayabilir miyiz?
Tuesday, May 15, 2007
Ufuktaki büyük tehlike
Tandoğan meydanından sonra bir momentum kazanarak birbirini izleyen mitinglerde kendini gösteren toplumsal muhalefet dalgası çok kritik bir noktaya ulaşmak üzere, yada ulaştı. CHP ve DSP arasında sürmekte olan “at pazarlığı”, bir an evvel sonuçlanmadığı taktirde, seçimlerden sonra, özelde bu gün meydanları dolduranları genelde ülkeyi çok büyük felaket bekliyor.
Bu dalga, geri çekildiğinde, ki mutlaka geri çekilecektir, seçimlerden sonra AKP geriletilememiş, meclisin bileşimi değişmemiş ise Türkiye çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalacaktır.
İç ve dış dinamiklerin kesişmesi çok anlamlı
Bu toplumsal muhalefet karşı ülke içinde ve dışındaki tepkilere baktığımızda, bu muhalefetin hangi çıkarların ittifakını tehdit ettiğini görebiliyoruz. İçinde orta sınıf unsurlar bulunmakla birlikte yanlış bir biçimde, bir orta sınıf hareketi olarak nitelenen, çalışanların (İşçi sınıfının yeni şekillenen bir kesiminden söz ediyoruz) bu toplumsal muhalefeti, laikliğin korunması “ana simgesi” altında esas olarak, ülke içinde yükselmekte olan bir sermaye fraksiyonu ve destek sınıflarıyla onların uluslararası (ABD ve AB de ifadesini bulan uluslararası ekonomik ve jeopolitik çıkarlar) müttefiklerinden oluşan bir çıkarlar ittifakını (bloğu) tehdit etmektedir.
Bu nedenle, temsil gücü ve talepleri, görülmezden gelerek, ısrarla askeri darbe çığırtkanlığıyla suçlanması, tehdit altında olan ittifakın korkusunu derecesini, dolayısıyla da eline geçireceği ilk fırsatta da göstereceği tepkinin şiddeti hakkında bize bir fikir verebilir.
AKP siyasi seçkinleri ve etrafında kümelenmiş sermaye kesimleri, kendilerini varoluşsal bir tehdit altında hissederken, uluslararası sermayenin egemen kesimi, bu ulusalcı tepkiyi, hem Türkiye özelinde hem de dünya genelinde kendi düzenleme sistemlerine (küreselleşmeye, AB’ye, BOP’a karşı) ve hegemonyasına karşı büyük bir tehdit olarak algılamaktadır. Bu nedenle bu dalga geri çekildiğinde, hem karşı çıktığı güçleri son derecede korkutmuş hem de amaçlarına ulaşmamış (AKP’yi geriletememiş) ise, yerini moral bozukluğuna ve dağınıklığa bırakacaktır.
Seçimlerden AKP’nin yine en büyük ve belirleyici parti olarak çıkması halinde, bu sokaklara karsı millim irade olarak sunulacak, ve devletin AKP’yi engelleyen tüm denetleme ve dengeleme kurumlarının ele geçirilmesi süreci hızlanacaktır. Böyle bir dalganın bir kez daha oluşmaması için gereken tüm idari, siyasi kültürel tedbirler alınmaya çalışılacaktır.
Daha önce bir başka ülkede
Dikkat çekmeye çalıştığım senaryo, ilk anda fantezi hatta hezeyan gibi gelebilir ama, biraz tarih bilgisi olanlar geçen yüzyılda çok benzer bir sürecin İtalyan Faşizmini iktidara getirdiğini kolaylıkla anımsayacaklardır.
İtalyan Faşist hareketi, İtalyan işçi hareketinin büyük kitlesel eylemlerinin, amaçlarına ulaşamadan, ama orta sınıfları ve büyük sermayeyi fena halde korkuttuktan sonra geri çekilmeye başladığı bir ortamda şekillendi. Mussolini bu güce dayanarak, seçme ufak bir azınlığını temsil etmesine rağmen, hükümeti ele geçirmiş, başlangıçta, yasal-parlamenter sistemin çerçevesi içinde kalmış, tek tek yasaları değiştirmekle yerinmiş (pasif devrimi andıran bir süreç) ilerlemiş, ancak İtalyan Sosyalist Partisi millet vekili Giacomo Matteotti cinayetini izleyen kitle eylemelerine tepki olarak iktidara tümüye ele koymuştur.
Tabii ki AKP faşist bir parti değildir. Türkiye tarihi önemli (ulusal burjuvazinin zayıflığı, ekonomik kırılganlık gibi) benzerlikler olsa bile 1920’lerin İtalya’sı değildir. Değildir ama, bir başka tuhaf, hatta irkiltici bir benzerlik söz konusu. Bu tuhaflık, küreselleşme ve İslamlaştırma bağlamında bir “pasif devrim” sürecini andıran bir gelişme yaşıyor olmamızla ilgili.
1980’lerden bu yana Türkiye’nin ekonomik coğrafyası devlet eliyle, yukarıdan aşağı, yeniden şekillendiriliyor ve uluslararasi sermayenin kullanımına açılıyor, bölüşüm ilişkilerinde kurulu mutabakat Neo-liberal reformların etkisiyle bozuldukça, ortaya çıkan tepkiler siyasal İslam’da (ve Kürt ayrılıkçılık hareketinde) toplanıyordu. AKP bu “pasif devrime” bezer süreci devraldı ve hükümeti sırasında, siyasal İslam’ın ekonomiye, devletin bürokrasisine, toplumun kültürel dokusuna nüfuz etmesini kolaylaştıracak, merkezi devletin etkilerini geriletecek yasal adımları teker teker atmaya başladı. Bu, “yavaş rejim değişikliği” anlamına gelen süreçte Cumhurbaşkanlığı ve Anayasa Mahkemesinin direnişiyle karşılaşınca da, AKP, gündemine bu iki kurumun ele geçirilmesi hedefini koydu. AKP’nin Cumhurbaşkanlığını ele geçirme konusunda bu kadar telaş içinde olmasının temel medeni de işte bu… Bir de bence, ilk başlangıçta elde ettiği momentumu kaybetmekte, toplumsal bir muhalefetin şekillenmekte ve bir krizin gelmekte olduğunun giderek bilincine varıyor olmasıydı. Projenin kritik noktaya ulaşması açısından verili süre/zaman hızla kısalıyordu.
Toplumsal muhalefet geri çekilmeye başladığında işte böyle bir “pasif devrim” süreci üzerinde geri çekilmeye başlayacak, kurumsal ve hukuki ve hatta fiziki karşı saldırılar karşısına direnci çok düşük olacaktır… Bu yeni konjonktür, siyasal İslam’a ve uluslararası sermayeye yönelik muhalefetin tümüyle ezilmesine yol açacak, AKP ile başlayan İslamlaştırıcı “pasif devrim” hızlanarak rejimin karakterini radikal bir biçimde değiştirme noktasına ulaşabilecektir.
En büyük Sorumluluk önce CHP ve DSP’nin olacak
Bu kötümser senaryonun gerçekleşebilmesine olanak sağlayacak üç vektör halen harekete geçmiş görünüyor. Birincisi, “Sosyal Demokrat” partilerin, yükselen toplumsal muhalefeti temsil ederek siyasi bir kazanım elde etmesini sağlayabilecek birleşme süreci dejenere olmak üzeredir. İkincisi, ülke içinde ve dışında AKP yanlısı blok sokaklara çıkanların iradelerini yok sayarak doğrudan, askeri darbe tehlikesi üzerinde yoğunlaşarak, bir cephe oluşturmaya başlamış, aslında, doğal olarak bu cepheye katılmaması gereken kesimlere karşı bir “moleküler asimilasyon” sürecini de başarıyla işleterek, sol liberal, hatta kimi radikal aydınların sesini de kendi korosuna kazanmaya başlamıştır. Üçüncüsü: AKP’nin, tabanı kararlı, örgütü çalışır ve etkindir, bu nedenle seçimleri kazanma olasılığı ve hatta beklentisi güçlüdür, ve muhalefetin çaresizliği bu olasılığı güçlendirmeye devam etmektedir, Bu arada bir momentum oluşması tehlikesi söz konusudur.
Karşımızdaki tehlikeyi çok daha katmerli hale getiren etken ise ekonomik dengelerin son derecede kritik olmasıdır. İktidar bloğu içindeki güçler, çok ciddi bir mali krizin gelmeye başladığını, bu krizde ayakta kalabilmek içinde devletin tüm kaynaklarına gereksinim duyacaklarını gayet iyi biliyor, buna göre hazırlanıyorlar. Bu hazırlık içinde bir başlık devlet makinesi içinde iktidarın kristalleştiği noktaları ele geçirmek ise, öteki de, olası herhangi bir toplumsal muhalefetin sesini yükseltmesi, “kayığı sallaması” hatta devirmesi olasılığının önünün kapanmasıdır
Eğer CHP ve DSP bir an evvel birleşemez, solun geri kalanını ve sendikaları kendisini desteklemeye ikna edemezse, bu kötümser senaryonun gerçekleşme, olasılığı seçimlere doğru hızla yükseliyor olacaktır.
Bu dalga, geri çekildiğinde, ki mutlaka geri çekilecektir, seçimlerden sonra AKP geriletilememiş, meclisin bileşimi değişmemiş ise Türkiye çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalacaktır.
İç ve dış dinamiklerin kesişmesi çok anlamlı
Bu toplumsal muhalefet karşı ülke içinde ve dışındaki tepkilere baktığımızda, bu muhalefetin hangi çıkarların ittifakını tehdit ettiğini görebiliyoruz. İçinde orta sınıf unsurlar bulunmakla birlikte yanlış bir biçimde, bir orta sınıf hareketi olarak nitelenen, çalışanların (İşçi sınıfının yeni şekillenen bir kesiminden söz ediyoruz) bu toplumsal muhalefeti, laikliğin korunması “ana simgesi” altında esas olarak, ülke içinde yükselmekte olan bir sermaye fraksiyonu ve destek sınıflarıyla onların uluslararası (ABD ve AB de ifadesini bulan uluslararası ekonomik ve jeopolitik çıkarlar) müttefiklerinden oluşan bir çıkarlar ittifakını (bloğu) tehdit etmektedir.
Bu nedenle, temsil gücü ve talepleri, görülmezden gelerek, ısrarla askeri darbe çığırtkanlığıyla suçlanması, tehdit altında olan ittifakın korkusunu derecesini, dolayısıyla da eline geçireceği ilk fırsatta da göstereceği tepkinin şiddeti hakkında bize bir fikir verebilir.
AKP siyasi seçkinleri ve etrafında kümelenmiş sermaye kesimleri, kendilerini varoluşsal bir tehdit altında hissederken, uluslararası sermayenin egemen kesimi, bu ulusalcı tepkiyi, hem Türkiye özelinde hem de dünya genelinde kendi düzenleme sistemlerine (küreselleşmeye, AB’ye, BOP’a karşı) ve hegemonyasına karşı büyük bir tehdit olarak algılamaktadır. Bu nedenle bu dalga geri çekildiğinde, hem karşı çıktığı güçleri son derecede korkutmuş hem de amaçlarına ulaşmamış (AKP’yi geriletememiş) ise, yerini moral bozukluğuna ve dağınıklığa bırakacaktır.
Seçimlerden AKP’nin yine en büyük ve belirleyici parti olarak çıkması halinde, bu sokaklara karsı millim irade olarak sunulacak, ve devletin AKP’yi engelleyen tüm denetleme ve dengeleme kurumlarının ele geçirilmesi süreci hızlanacaktır. Böyle bir dalganın bir kez daha oluşmaması için gereken tüm idari, siyasi kültürel tedbirler alınmaya çalışılacaktır.
Daha önce bir başka ülkede
Dikkat çekmeye çalıştığım senaryo, ilk anda fantezi hatta hezeyan gibi gelebilir ama, biraz tarih bilgisi olanlar geçen yüzyılda çok benzer bir sürecin İtalyan Faşizmini iktidara getirdiğini kolaylıkla anımsayacaklardır.
İtalyan Faşist hareketi, İtalyan işçi hareketinin büyük kitlesel eylemlerinin, amaçlarına ulaşamadan, ama orta sınıfları ve büyük sermayeyi fena halde korkuttuktan sonra geri çekilmeye başladığı bir ortamda şekillendi. Mussolini bu güce dayanarak, seçme ufak bir azınlığını temsil etmesine rağmen, hükümeti ele geçirmiş, başlangıçta, yasal-parlamenter sistemin çerçevesi içinde kalmış, tek tek yasaları değiştirmekle yerinmiş (pasif devrimi andıran bir süreç) ilerlemiş, ancak İtalyan Sosyalist Partisi millet vekili Giacomo Matteotti cinayetini izleyen kitle eylemelerine tepki olarak iktidara tümüye ele koymuştur.
Tabii ki AKP faşist bir parti değildir. Türkiye tarihi önemli (ulusal burjuvazinin zayıflığı, ekonomik kırılganlık gibi) benzerlikler olsa bile 1920’lerin İtalya’sı değildir. Değildir ama, bir başka tuhaf, hatta irkiltici bir benzerlik söz konusu. Bu tuhaflık, küreselleşme ve İslamlaştırma bağlamında bir “pasif devrim” sürecini andıran bir gelişme yaşıyor olmamızla ilgili.
1980’lerden bu yana Türkiye’nin ekonomik coğrafyası devlet eliyle, yukarıdan aşağı, yeniden şekillendiriliyor ve uluslararasi sermayenin kullanımına açılıyor, bölüşüm ilişkilerinde kurulu mutabakat Neo-liberal reformların etkisiyle bozuldukça, ortaya çıkan tepkiler siyasal İslam’da (ve Kürt ayrılıkçılık hareketinde) toplanıyordu. AKP bu “pasif devrime” bezer süreci devraldı ve hükümeti sırasında, siyasal İslam’ın ekonomiye, devletin bürokrasisine, toplumun kültürel dokusuna nüfuz etmesini kolaylaştıracak, merkezi devletin etkilerini geriletecek yasal adımları teker teker atmaya başladı. Bu, “yavaş rejim değişikliği” anlamına gelen süreçte Cumhurbaşkanlığı ve Anayasa Mahkemesinin direnişiyle karşılaşınca da, AKP, gündemine bu iki kurumun ele geçirilmesi hedefini koydu. AKP’nin Cumhurbaşkanlığını ele geçirme konusunda bu kadar telaş içinde olmasının temel medeni de işte bu… Bir de bence, ilk başlangıçta elde ettiği momentumu kaybetmekte, toplumsal bir muhalefetin şekillenmekte ve bir krizin gelmekte olduğunun giderek bilincine varıyor olmasıydı. Projenin kritik noktaya ulaşması açısından verili süre/zaman hızla kısalıyordu.
Toplumsal muhalefet geri çekilmeye başladığında işte böyle bir “pasif devrim” süreci üzerinde geri çekilmeye başlayacak, kurumsal ve hukuki ve hatta fiziki karşı saldırılar karşısına direnci çok düşük olacaktır… Bu yeni konjonktür, siyasal İslam’a ve uluslararası sermayeye yönelik muhalefetin tümüyle ezilmesine yol açacak, AKP ile başlayan İslamlaştırıcı “pasif devrim” hızlanarak rejimin karakterini radikal bir biçimde değiştirme noktasına ulaşabilecektir.
En büyük Sorumluluk önce CHP ve DSP’nin olacak
Bu kötümser senaryonun gerçekleşebilmesine olanak sağlayacak üç vektör halen harekete geçmiş görünüyor. Birincisi, “Sosyal Demokrat” partilerin, yükselen toplumsal muhalefeti temsil ederek siyasi bir kazanım elde etmesini sağlayabilecek birleşme süreci dejenere olmak üzeredir. İkincisi, ülke içinde ve dışında AKP yanlısı blok sokaklara çıkanların iradelerini yok sayarak doğrudan, askeri darbe tehlikesi üzerinde yoğunlaşarak, bir cephe oluşturmaya başlamış, aslında, doğal olarak bu cepheye katılmaması gereken kesimlere karşı bir “moleküler asimilasyon” sürecini de başarıyla işleterek, sol liberal, hatta kimi radikal aydınların sesini de kendi korosuna kazanmaya başlamıştır. Üçüncüsü: AKP’nin, tabanı kararlı, örgütü çalışır ve etkindir, bu nedenle seçimleri kazanma olasılığı ve hatta beklentisi güçlüdür, ve muhalefetin çaresizliği bu olasılığı güçlendirmeye devam etmektedir, Bu arada bir momentum oluşması tehlikesi söz konusudur.
Karşımızdaki tehlikeyi çok daha katmerli hale getiren etken ise ekonomik dengelerin son derecede kritik olmasıdır. İktidar bloğu içindeki güçler, çok ciddi bir mali krizin gelmeye başladığını, bu krizde ayakta kalabilmek içinde devletin tüm kaynaklarına gereksinim duyacaklarını gayet iyi biliyor, buna göre hazırlanıyorlar. Bu hazırlık içinde bir başlık devlet makinesi içinde iktidarın kristalleştiği noktaları ele geçirmek ise, öteki de, olası herhangi bir toplumsal muhalefetin sesini yükseltmesi, “kayığı sallaması” hatta devirmesi olasılığının önünün kapanmasıdır
Eğer CHP ve DSP bir an evvel birleşemez, solun geri kalanını ve sendikaları kendisini desteklemeye ikna edemezse, bu kötümser senaryonun gerçekleşme, olasılığı seçimlere doğru hızla yükseliyor olacaktır.
Friday, May 11, 2007
Deniz Baykal ve yanlış yerden başlamak üzerine bir not
“Enis Berberoğlu ile birlikte ziyaret ederek, piyasalarda oluşan kaygıları CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'la konuşma olanağı bulduk. Bugün Referans Gazetesi'nde ayrıntılarını okuyacağınız söyleşiden sonra, "İktidar olduğu takdirde CHP'nin piyasa dostu ekonomik politikalar izleyeceğini" rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Baykal, dünya ekonomisine entegrasyon gerçeğini çok iyi kavramış gözüküyor. "Ekonominin giderek globalleşmekte olduğu, sermaye hareketlerinin ekonominin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu, ticaretin giderek serbestleşmekte olduğu dikkate alınarak bir politika ortaya konacaktır"sözleri de bunun iyi bir örneği.”
Erdal Sağlam Hürriyet, 10 Mayis 2007
“Baykal: "Piyasa ekonomisinin kurallarına uyacağız AB hedefi sürecek"... “Sarkozy'i iyi anlıyorum, çok çalışmalıyız”
Erdal Sağlam, Referans Gazetesi, 10.05.2007
Nisan eylemleriyle başlayan konjonktür, AKP’nin artık iyice sırıtmaya başlayan ısrarı, aldığı uluslararası desteğin içeriği, Türkiye’de Sosyal Demokrat (Sol/Merkez sol vb..) iddialarla oy isteyen partiler ve siyasi liderler için önemli bir olanak, adeta yelkenlerine üfleyecek bir rüzgar yarattı. Ancak bu rüzgardan yaralanabilmek için uygun yelken, gemi, diğer bir değişle Zeitgeist’i (zamanın ruhunu) yakalamak gerekiyor.
Bu rüzgardan, doğal olarak yararlanması gereken partilerin ve liderlerin başında da CHP ve Deniz Baykal geliyor. Ne yazık ki bu kanatta henüz “zamanın ruhunu” yakalamaya yönelik olumlu bir adım görülmüyor. Dahası, tam aksi yönde, bir anlamda yelkenlere delik açmaya başlayan girişimler söz konusu.
Deniz Baykal’ın piyasa dostu, muhafazakar Fransız siyasetçi Sarkozy’e özenen açıklamalarla işe başlaması iki açıdan tam da böyle bir gelişme. Şimdi, gün büyük sermayenin güvenini kazanma, onayını alma değil, sokaklara çıkanlara bir seçenek, umut sunmaya çalışma, desteklerini konsolide etmek ve bir momentum yaratmaya çalışma günü. Bu ikincisi sağlanabilirse büyük sermayenin desteği kendiliğinden gelir (Onlar, sizin kapitalizmin ve piyasanın dostu olduğunuzu zaten biliyorlar). Sizin onlara ayrıcalıklarını, sermayelerini korumaya devam etmek istiyorlarsa bir kısmını paylaşmak, daha güvenli bir ekonomik model geliştirmek zorunda olduklarını, yoksa bir taraftan toplumsal huzursuzluğun, iş barışını tehdit edeceğini, diğer taraftan yabancı sermayenin bir aşamada onları da mülksüzleştireceğini anlatmaya başlamanız gerekiyor. Bu bağlamda, Tayland’da Thaksin Shinatwar’ın iktidara gelme sürecine bir bakmanız yararlı olabilir. Sokaklara çıkan kitlelere gelince, onlar artık, piyasa dostu bir söylem değil, sosyal güvenliğe, toplumsal refaha ulusal bağımsızlığa, eşitliğe, dayanışmaya ve kardeşliğe ilişkin bir söylem duymak istiyorlar.
İkincisi, Deniz Baykal eğer salt laiklik talebine dayanarak, bu kitlelerin kendisine mecbur olduğunu düşünürse büyük hata eder, tarihsel bir fırsatı kaçırır. Çünkü, eğer sokağa çıkan kitlelere, taleplerinin ve duyarlılıklarının kale alınmadığını, kendilerine “oyları nasıl olsa cepte muamelesi çekilmeye” başlandığı izlenimini edinirlerse, CHP ve Laik cephe üzerinde yoğunlaşan dikkatleri zayıflamaya, sağda, milliyetçi, otoriter söylemlerin de etkisiyle MHP, DYP, gibi partilere, solda da neo-liberalizm, emperyalizm karşıtı akımlara partilere az da olsa bu seçimde önemli olabilecek oranda ilgi gösterebilirler. O zaman CHP-DSP ittifakı (DSP’nin son hükümet deneyini de anımsarsak) beklediği, çok emin olduğu rüzgarı yakalayamayabilir… Bu günkü konjonktürde, yeni bir AKP zaferinin, yada seçimlerden sonra bir AKP-MHP/DYP vb.. bir koalisyonun Türkiye’nin genel siyasi iklimi üzerindeki yıkıcı etkisinin sorumluluğu da bu CHP/DSP ittifakı ama özellikle ve öncelikle Deniz Baykal’ın ve kadrosunun omuzlarında kalır.
Erdal Sağlam Hürriyet, 10 Mayis 2007
“Baykal: "Piyasa ekonomisinin kurallarına uyacağız AB hedefi sürecek"... “Sarkozy'i iyi anlıyorum, çok çalışmalıyız”
Erdal Sağlam, Referans Gazetesi, 10.05.2007
Nisan eylemleriyle başlayan konjonktür, AKP’nin artık iyice sırıtmaya başlayan ısrarı, aldığı uluslararası desteğin içeriği, Türkiye’de Sosyal Demokrat (Sol/Merkez sol vb..) iddialarla oy isteyen partiler ve siyasi liderler için önemli bir olanak, adeta yelkenlerine üfleyecek bir rüzgar yarattı. Ancak bu rüzgardan yaralanabilmek için uygun yelken, gemi, diğer bir değişle Zeitgeist’i (zamanın ruhunu) yakalamak gerekiyor.
Bu rüzgardan, doğal olarak yararlanması gereken partilerin ve liderlerin başında da CHP ve Deniz Baykal geliyor. Ne yazık ki bu kanatta henüz “zamanın ruhunu” yakalamaya yönelik olumlu bir adım görülmüyor. Dahası, tam aksi yönde, bir anlamda yelkenlere delik açmaya başlayan girişimler söz konusu.
Deniz Baykal’ın piyasa dostu, muhafazakar Fransız siyasetçi Sarkozy’e özenen açıklamalarla işe başlaması iki açıdan tam da böyle bir gelişme. Şimdi, gün büyük sermayenin güvenini kazanma, onayını alma değil, sokaklara çıkanlara bir seçenek, umut sunmaya çalışma, desteklerini konsolide etmek ve bir momentum yaratmaya çalışma günü. Bu ikincisi sağlanabilirse büyük sermayenin desteği kendiliğinden gelir (Onlar, sizin kapitalizmin ve piyasanın dostu olduğunuzu zaten biliyorlar). Sizin onlara ayrıcalıklarını, sermayelerini korumaya devam etmek istiyorlarsa bir kısmını paylaşmak, daha güvenli bir ekonomik model geliştirmek zorunda olduklarını, yoksa bir taraftan toplumsal huzursuzluğun, iş barışını tehdit edeceğini, diğer taraftan yabancı sermayenin bir aşamada onları da mülksüzleştireceğini anlatmaya başlamanız gerekiyor. Bu bağlamda, Tayland’da Thaksin Shinatwar’ın iktidara gelme sürecine bir bakmanız yararlı olabilir. Sokaklara çıkan kitlelere gelince, onlar artık, piyasa dostu bir söylem değil, sosyal güvenliğe, toplumsal refaha ulusal bağımsızlığa, eşitliğe, dayanışmaya ve kardeşliğe ilişkin bir söylem duymak istiyorlar.
İkincisi, Deniz Baykal eğer salt laiklik talebine dayanarak, bu kitlelerin kendisine mecbur olduğunu düşünürse büyük hata eder, tarihsel bir fırsatı kaçırır. Çünkü, eğer sokağa çıkan kitlelere, taleplerinin ve duyarlılıklarının kale alınmadığını, kendilerine “oyları nasıl olsa cepte muamelesi çekilmeye” başlandığı izlenimini edinirlerse, CHP ve Laik cephe üzerinde yoğunlaşan dikkatleri zayıflamaya, sağda, milliyetçi, otoriter söylemlerin de etkisiyle MHP, DYP, gibi partilere, solda da neo-liberalizm, emperyalizm karşıtı akımlara partilere az da olsa bu seçimde önemli olabilecek oranda ilgi gösterebilirler. O zaman CHP-DSP ittifakı (DSP’nin son hükümet deneyini de anımsarsak) beklediği, çok emin olduğu rüzgarı yakalayamayabilir… Bu günkü konjonktürde, yeni bir AKP zaferinin, yada seçimlerden sonra bir AKP-MHP/DYP vb.. bir koalisyonun Türkiye’nin genel siyasi iklimi üzerindeki yıkıcı etkisinin sorumluluğu da bu CHP/DSP ittifakı ama özellikle ve öncelikle Deniz Baykal’ın ve kadrosunun omuzlarında kalır.
Çarşamba yazısına (“Demokrasiye Sıkılan Kurşun” Üzerine -9 Mayıs 2007) yönelik eleştirilere bir cevap yerine…
“Bu konulardaki olgusal gelişmeleri iyi izlemediği için olacak,tahlillerine çok önem verdiğimiz E. Yıldızoğlu dahi, iktidar blokununbileşenleri içinde saydığı TÜSİAD'ın da AKP'nin Cumhurbaşkanlığını elegeçirmesine hayır dediğini yazabiliyor; meclis içi muhalefetin, hukukun vetoplumsal muhalefetin bu süreçteki rolünü ise görmeyebiliyor: 9 Mayıs 2007tarihli Cumhuriyet”. Oğuz Oyan, DÜNYA 11 MAYIS 2007
Önce, Sayın Oğuz Oyan’ın ilgisine ve eleştirilerine teşekkür ederim. Benzer bir eleştiriyi, Dr Ali Rıza Üçer’de dile getirdi. Yazımı tekrar okuyunca her iki eleştiriye de hak vermek zorunda kaldım. Yazı, yer kısıtlı olduğundan (olacak, diye düşünme eğilimindeyim, eğer izin verirseniz) benim niyetimin dışında, ek bir vurgu yaratmış. Sayın Oyan’ın işaret ettiği Meclis içi muhalefetin, hukukun ve toplumsal muhalefetin tabii ki farkındayım ( özellikle toplumsal muhalefet üzerine yazıyorum) ama Çarşamba yazısının amacı (yönelimi) TÜSIAD’ın bile bir aşamada AKP’ye “Olmaz” (Çünkü istikrarı, dolayısıyla iktidar bloğunun konumunu, tehdit etmeye başladı) demesine karşın AKP’nin ısrarla ısrar etmesine, gündeminin aslında göstermeye çalıştığından çok daha radikal olabileceğine dikkat çekmekti…
Önce, Sayın Oğuz Oyan’ın ilgisine ve eleştirilerine teşekkür ederim. Benzer bir eleştiriyi, Dr Ali Rıza Üçer’de dile getirdi. Yazımı tekrar okuyunca her iki eleştiriye de hak vermek zorunda kaldım. Yazı, yer kısıtlı olduğundan (olacak, diye düşünme eğilimindeyim, eğer izin verirseniz) benim niyetimin dışında, ek bir vurgu yaratmış. Sayın Oyan’ın işaret ettiği Meclis içi muhalefetin, hukukun ve toplumsal muhalefetin tabii ki farkındayım ( özellikle toplumsal muhalefet üzerine yazıyorum) ama Çarşamba yazısının amacı (yönelimi) TÜSIAD’ın bile bir aşamada AKP’ye “Olmaz” (Çünkü istikrarı, dolayısıyla iktidar bloğunun konumunu, tehdit etmeye başladı) demesine karşın AKP’nin ısrarla ısrar etmesine, gündeminin aslında göstermeye çalıştığından çok daha radikal olabileceğine dikkat çekmekti…
Wednesday, May 09, 2007
Esas “ılımlı İslam” ve AKP
Türkiye’de, AKP’nin “ılımlı İslam”ı temsil ettiğine ilişkin, yakın zaman kadar beni de etkileyen, büyük ve çok tehlikeli bir yanılsama egemen. Bence Türkiye’de esas ılımlı İslam'ı AKP temsil etmiyor. AKP, AKP’den El Kaide’ye kadar uzanan bir yelpazeden oluşan siyasal İslam’ın temsilcisi.
Laiklik Ateistlik olmadığına göre…
Tandoğan mitinginden bu yana Türkiye’de bir kitle eylemleri fırtınası yaşanıyor. Dışarıdan bakınca da şöyle bir görüntü var: “Laikler, ılımlı İslam’a karşı. Asker de sotaya yatmış darbe yapmak üzere”. Askerin niyetini ben bilemem, darbe yapmasına da kesinlikle karşıyım, ama bu “Laikler ılımlı İslam’a karşı formülasyonu” beni rahatsız ediyordu. “Ne yani sokaklara çıkanlar Müslüman değil mi?” diye düşünüyordum. Tabi aralarında Ateistler vardır. Ama bunların çok ufak bir azınlığı oluşturduğu (Türkiye’de siyasi olmayan Ateizm geleneği olmadığından) kolaylıkla ileri sürülebilir. Eğer sürülebilirse, esas ılımlı İslam’ı, AKP değil de meydanlara çıkanlar temsil ediyor olamaz mı? İlhan Selçuk, “dindar ve dinci” ayrımı yaparken , sanırım tam da bu olguya dikkat çekiyordu.
Bu nedenle, ayrımı Laikler ve ılımlı İslam olarak değil, “ılımlı (siyasal olmayan) İslam” ve “siyasal İslam” olarak yapmak çok daha doğru olacak.
İki farklı pragmatizm
O zaman sanırım şöyle iki betimleme söz konusu olabilir: Siyasal olmayan -ılımlı- İslam: Yüceyle arasındaki ilişkiyi ve dini, siyasal (devlet-iktidar) pratiğinin dışında yaşamak, yaşarken de bunu kendi yaşam pratiklerine (kişisel ilişki kodları ve estetik), ekonomik yaşamlarının gereksinimlerine (mülkiyet, üretme ve bölüşme), cinsiyet özelliklerine (kadın erkek) ve hatta cinsel tercihlerine (hetoroseksüel, eşcinsel) göre düzenlemek isteyenler, maddi dünyanın gelişmelerine, uyum sağlamaya çalışırken dine, dini inançlarına karşı daha pragmatik, esnek bir tutum benimseyenle. Daha felsefi bir çözümlemeyle, dini de içeren bir “hakikat rejimine” sahip olanlar. Siyasal İslam: Dini mutlaka siyasal (devlet-iktidar) pratiğiyle ilişkilendirmekte ısrar edenler. Nihai amaçları, maddi dünyadaki gelişmeleri, güçleri yettiği oranda, gerekirse tedricen, dini inancın (sistemin) disiplini altına almayı arzu eden ve bu yönde çalışanlar. Dini tek “hakikat rejimi” olarak kabul edenler.
Görüldüğü gibi karşımızdaki yaklaşımların ikisi de pragmatik; ancak biri esas olarak diğeri ise gereklilik, taktik olarak. Kafamızı, (en azından uzun süre benim kafamı) karıştıran da bu oldu. Birincisine, ılımlı İslam tarafında, pragmatizm dini kuralların uygulamışına yönelik iken, ikincisinde pragmatizm dini kuralların yaşamı egemenlik altına alma sürecine, belli bir “hakikat rejimini” eninde sonunda egemen kılmaya yönelik olarak karşımıza çıkıyor.
Böyle bakınca da esas ılımlı İslam’ın birincisi olduğu, AKP’den El Kaide’ye kadar uzanan ikinci bir siyasi yelpazenin de siyasal İslam’ı, bunun içinde de AKP benzeri akımların pragmatik kanadı temsil ettiği söylenebilir.
Laiklik Ateistlik olmadığına göre…
Tandoğan mitinginden bu yana Türkiye’de bir kitle eylemleri fırtınası yaşanıyor. Dışarıdan bakınca da şöyle bir görüntü var: “Laikler, ılımlı İslam’a karşı. Asker de sotaya yatmış darbe yapmak üzere”. Askerin niyetini ben bilemem, darbe yapmasına da kesinlikle karşıyım, ama bu “Laikler ılımlı İslam’a karşı formülasyonu” beni rahatsız ediyordu. “Ne yani sokaklara çıkanlar Müslüman değil mi?” diye düşünüyordum. Tabi aralarında Ateistler vardır. Ama bunların çok ufak bir azınlığı oluşturduğu (Türkiye’de siyasi olmayan Ateizm geleneği olmadığından) kolaylıkla ileri sürülebilir. Eğer sürülebilirse, esas ılımlı İslam’ı, AKP değil de meydanlara çıkanlar temsil ediyor olamaz mı? İlhan Selçuk, “dindar ve dinci” ayrımı yaparken , sanırım tam da bu olguya dikkat çekiyordu.
Bu nedenle, ayrımı Laikler ve ılımlı İslam olarak değil, “ılımlı (siyasal olmayan) İslam” ve “siyasal İslam” olarak yapmak çok daha doğru olacak.
İki farklı pragmatizm
O zaman sanırım şöyle iki betimleme söz konusu olabilir: Siyasal olmayan -ılımlı- İslam: Yüceyle arasındaki ilişkiyi ve dini, siyasal (devlet-iktidar) pratiğinin dışında yaşamak, yaşarken de bunu kendi yaşam pratiklerine (kişisel ilişki kodları ve estetik), ekonomik yaşamlarının gereksinimlerine (mülkiyet, üretme ve bölüşme), cinsiyet özelliklerine (kadın erkek) ve hatta cinsel tercihlerine (hetoroseksüel, eşcinsel) göre düzenlemek isteyenler, maddi dünyanın gelişmelerine, uyum sağlamaya çalışırken dine, dini inançlarına karşı daha pragmatik, esnek bir tutum benimseyenle. Daha felsefi bir çözümlemeyle, dini de içeren bir “hakikat rejimine” sahip olanlar. Siyasal İslam: Dini mutlaka siyasal (devlet-iktidar) pratiğiyle ilişkilendirmekte ısrar edenler. Nihai amaçları, maddi dünyadaki gelişmeleri, güçleri yettiği oranda, gerekirse tedricen, dini inancın (sistemin) disiplini altına almayı arzu eden ve bu yönde çalışanlar. Dini tek “hakikat rejimi” olarak kabul edenler.
Görüldüğü gibi karşımızdaki yaklaşımların ikisi de pragmatik; ancak biri esas olarak diğeri ise gereklilik, taktik olarak. Kafamızı, (en azından uzun süre benim kafamı) karıştıran da bu oldu. Birincisine, ılımlı İslam tarafında, pragmatizm dini kuralların uygulamışına yönelik iken, ikincisinde pragmatizm dini kuralların yaşamı egemenlik altına alma sürecine, belli bir “hakikat rejimini” eninde sonunda egemen kılmaya yönelik olarak karşımıza çıkıyor.
Böyle bakınca da esas ılımlı İslam’ın birincisi olduğu, AKP’den El Kaide’ye kadar uzanan ikinci bir siyasi yelpazenin de siyasal İslam’ı, bunun içinde de AKP benzeri akımların pragmatik kanadı temsil ettiği söylenebilir.
Friday, April 20, 2007
14 Nisan Mitingi ve 'Güzel Ruh'
Bir milyonluk bir katılımdan söz edilen bir miting, salt bir miting olarak değerlendirilemez. O artık bir toplumsal "olay" dır. Ne yazık ki, Türkiye solunun bir kesimi 14 Nisan mitingine, ya "önderliğinin" niteliğine, ya "milliyetçi karakterine" , ordu ile arasında var olduğuna inandıkları bağlantılara, vurgu yaparak, katılmayışlarının nedenlerini açıklarken, bu gerçeği gözden kaçırdılar. İzlerken, aklıma Hegel 'in Aklın Fenomonolojisi adlı yapıtındaki "Güzel ruh" schöne Seele (Bölüm VI/C/c) kavramı geldi.
'Güzel Ruh'
"Güzel ruh" , "ruhun" , benliğin (self) saf haliyle, kendini dışsallaştırarak gerçek bir varoluşa sahip olma gereksinimi arasındaki çelişkiye takılıp kalmış, gerçek bir varoluşa sahip olmayan haline ilişkindir. Durumun farkına varan "güzel ruh" yakınmalar ve yeis içinde, çılgınlık noktasında kendini ziyan eder.
Bir tarafta, saf, kirlenmemiş, ama gerçek bir varoluştan yoksun benlik, diğer tarafta gerçek bir varoluşa sahip olabilmek için dışsallaşmak, saflığını kaybetmek, "kirlenme" gereği... Zizek 'in kimi siyasi muhalefet unsurları için söylediği gibi, bunlar "Dünyanın, kendi yüce ideallerinin gerçekleşmesini engelleyen acımasız koşullarından (ya nesnel, ya da öznel koşullar hep yetersizdir- E.Y) sürekli yakınırlar..." (For they know not what they do, Verso, 2002, sf. 70)
Burada esas sorun, "güzel ruhun" , "saflığını" (siyasi tutarlılığını vb..) korumaya çalışırken edilgen kalması değildir. Sorun, bu edilgenliği yaratan etkinlik tarzıdır. Bu etkinlik ise, dünyayı, müdahale etmeyi olanaksız kılacak bir biçimde betimlemekle (söylemle) ilgilidir. Savaş, pratikte kaybedilmeden önce, simgeselde (söylemde) kaybedilir... "Bu yakınmalar yakınılan koşulların yeniden üretilmesine katkıda bulunur."
Napolyon "önce hele savaşa bir girelim ne olduğunu ondan sonra görürüz" , Marx, "sorun dünyayı değiştirmektir" , Lenin "teori gridir yaşam yeşildir" derken, aslında hep bu "güzel ruhlara" karşı konuşmuyorlar mıydı? İşin özü şu: Bir durumun "hakikatini" , içine girmeden, ondan etkilenmeden, pratiğimizle onu etkilemeden bilemeyiz. Pratiğin bizzat kendisi "durumu" değiştirir... Dünyayı değiştirmek onu, siyasi eyleme olanak verecek biçimde betimleyebilmekten geçer. Şimdi, mitinge dönelim: Bu "olay" , hangi "durumun" içinde gerçekleşti?
'Olay' ve 'durumu'
Türkiye'de bir ekonomik krizin, dünya ekonomisiyle eklemlenme biçimlerinin işlevsizleşmesinin sonucu, "iktidar bloğunun" artık "yönetemez" hale gelmesiyle, ortaya çıkan 12 Eylül darbesini, böylece başlayan yeni süreci anımsayalım. Bu süreç içinde hem dünya ekonomisiyle eklemlenme biçimleri yeniden yapılandırıldı, hem de, iktidar bloku, diğer sınıf ve tabakaların desteğini yeniden kazanarak, post-modern/neo-liberal bir söyleme, hızlı metalaşmanın psiko-patolojisine dayanarak, hegemonyasını yeniden kurdu. AKP hükümetini bu hegemonya sürecinin son noktası, yeni bir krizin başlangıcı olarak görebiliriz.
AKP hem "küreselleşmenin" krize girdiği, hem de bu krizin bir parçası olarak Türkiye'nin dünya ekonomisiyle eklemlenme biçimlerinin yeniden bozulmaya, hem de "blok" içinde bölüşüm sorunlarının yine öne çıkmaya (bunlara bir de Kuzey Irak'a bakarak "ekonomik olarak varız ama güvenliği sağlayamıyoruz" diyen sömürgecilik meraklılarının basıncı eklendi) başladığı bir dönemin ürünü. Şimdi, halk sınıflarının yaşam koşulları bozuluyor, orta sınıf (iktidar blokunun dayandığı "orta direk" ) hızla aşınıyor. Bu sırada, küresel hegemonyacı gücün (blokun: ABD-AB) kriz yönetme politikalarını, bölgedeki jeopolitik basınçları ülke içine taşıyan "iktidar blokunun" anlattığı hikâye (Küreselleşmecilik - ulus devletin sonu - ılımlı İslam) ile, geniş kitlelerin algıları, özlemleri ve korkuları arasında yeniden bir uçurum oluşuyor. 14 Nisan "olayı" bu dinamiklerin yarattığı "olay yerinde" gerçekleşti.
Mitinge bakınca, emperyalizme, neo-liberalizme karşı tepkilerde, yoksullaşma, sömürgeleşme korkusunu, bu korkudan kurtulma özlemlerini; ulusalcılığın öne çıkmasındaysa, sanıldığı gibi Kürt düşmanlığını değil, bir parçalanma sürecinin, yaratacağı kaosun (Yugoslavya, Irak...), laikliği (modern yaşamı, sivil hakları - özellikle kadınlar!) kaybetmenin korkusu ama aynı anda, etnik, dini bölünmüşlükleri aşarak vatantaş olarak yaşama özlemi gizli.
'Güzel ruhun' başarısızlığı da burada. Sorun, onun sandığı gibi bu kitleyi "milliyetçilerin" , "eski darbecilerin" sokağa çıkarması değil. Çünkü, bu çapta bir kitleyi kimse sokağa çıkaramaz. Lenin ile Stalin arasında, 1917, Temmuz-Ağustos ayaklanmalarına ilişkin yorum farkını anımsayalım: Stalin "kostümlü prova" derken, Lenin vurguyu kitlenin öz inisiyatifine yapıyor, hiçbir parti, bu çapta bir sokağa çıkışı örgütleyemez diyordu... Sorun, "önderliği kitlenin yerine ikame ederek" , kitleyi küçümsemek de değil. Sorun bir "olay" statüsüne yükselen kitle eyleminin, parçası olmakla, onunla eylem içinde etkileşim, diyalog içine girmekle, "hakikatini paylaşmakla" , yapılması gereken bir değişiklik varsa, onu önerme olanaklarını kullanmamakla ilgiliydi. "Olayı" karşıdan edilgen bir biçimde seyretmek değil: İçinde "özne" olmaya çalışmak gerekiyordu... Geçmiş olsun! (Cumhuriyet, Globalpolitikultur, 18 Nisan 2007
'Güzel Ruh'
"Güzel ruh" , "ruhun" , benliğin (self) saf haliyle, kendini dışsallaştırarak gerçek bir varoluşa sahip olma gereksinimi arasındaki çelişkiye takılıp kalmış, gerçek bir varoluşa sahip olmayan haline ilişkindir. Durumun farkına varan "güzel ruh" yakınmalar ve yeis içinde, çılgınlık noktasında kendini ziyan eder.
Bir tarafta, saf, kirlenmemiş, ama gerçek bir varoluştan yoksun benlik, diğer tarafta gerçek bir varoluşa sahip olabilmek için dışsallaşmak, saflığını kaybetmek, "kirlenme" gereği... Zizek 'in kimi siyasi muhalefet unsurları için söylediği gibi, bunlar "Dünyanın, kendi yüce ideallerinin gerçekleşmesini engelleyen acımasız koşullarından (ya nesnel, ya da öznel koşullar hep yetersizdir- E.Y) sürekli yakınırlar..." (For they know not what they do, Verso, 2002, sf. 70)
Burada esas sorun, "güzel ruhun" , "saflığını" (siyasi tutarlılığını vb..) korumaya çalışırken edilgen kalması değildir. Sorun, bu edilgenliği yaratan etkinlik tarzıdır. Bu etkinlik ise, dünyayı, müdahale etmeyi olanaksız kılacak bir biçimde betimlemekle (söylemle) ilgilidir. Savaş, pratikte kaybedilmeden önce, simgeselde (söylemde) kaybedilir... "Bu yakınmalar yakınılan koşulların yeniden üretilmesine katkıda bulunur."
Napolyon "önce hele savaşa bir girelim ne olduğunu ondan sonra görürüz" , Marx, "sorun dünyayı değiştirmektir" , Lenin "teori gridir yaşam yeşildir" derken, aslında hep bu "güzel ruhlara" karşı konuşmuyorlar mıydı? İşin özü şu: Bir durumun "hakikatini" , içine girmeden, ondan etkilenmeden, pratiğimizle onu etkilemeden bilemeyiz. Pratiğin bizzat kendisi "durumu" değiştirir... Dünyayı değiştirmek onu, siyasi eyleme olanak verecek biçimde betimleyebilmekten geçer. Şimdi, mitinge dönelim: Bu "olay" , hangi "durumun" içinde gerçekleşti?
'Olay' ve 'durumu'
Türkiye'de bir ekonomik krizin, dünya ekonomisiyle eklemlenme biçimlerinin işlevsizleşmesinin sonucu, "iktidar bloğunun" artık "yönetemez" hale gelmesiyle, ortaya çıkan 12 Eylül darbesini, böylece başlayan yeni süreci anımsayalım. Bu süreç içinde hem dünya ekonomisiyle eklemlenme biçimleri yeniden yapılandırıldı, hem de, iktidar bloku, diğer sınıf ve tabakaların desteğini yeniden kazanarak, post-modern/neo-liberal bir söyleme, hızlı metalaşmanın psiko-patolojisine dayanarak, hegemonyasını yeniden kurdu. AKP hükümetini bu hegemonya sürecinin son noktası, yeni bir krizin başlangıcı olarak görebiliriz.
AKP hem "küreselleşmenin" krize girdiği, hem de bu krizin bir parçası olarak Türkiye'nin dünya ekonomisiyle eklemlenme biçimlerinin yeniden bozulmaya, hem de "blok" içinde bölüşüm sorunlarının yine öne çıkmaya (bunlara bir de Kuzey Irak'a bakarak "ekonomik olarak varız ama güvenliği sağlayamıyoruz" diyen sömürgecilik meraklılarının basıncı eklendi) başladığı bir dönemin ürünü. Şimdi, halk sınıflarının yaşam koşulları bozuluyor, orta sınıf (iktidar blokunun dayandığı "orta direk" ) hızla aşınıyor. Bu sırada, küresel hegemonyacı gücün (blokun: ABD-AB) kriz yönetme politikalarını, bölgedeki jeopolitik basınçları ülke içine taşıyan "iktidar blokunun" anlattığı hikâye (Küreselleşmecilik - ulus devletin sonu - ılımlı İslam) ile, geniş kitlelerin algıları, özlemleri ve korkuları arasında yeniden bir uçurum oluşuyor. 14 Nisan "olayı" bu dinamiklerin yarattığı "olay yerinde" gerçekleşti.
Mitinge bakınca, emperyalizme, neo-liberalizme karşı tepkilerde, yoksullaşma, sömürgeleşme korkusunu, bu korkudan kurtulma özlemlerini; ulusalcılığın öne çıkmasındaysa, sanıldığı gibi Kürt düşmanlığını değil, bir parçalanma sürecinin, yaratacağı kaosun (Yugoslavya, Irak...), laikliği (modern yaşamı, sivil hakları - özellikle kadınlar!) kaybetmenin korkusu ama aynı anda, etnik, dini bölünmüşlükleri aşarak vatantaş olarak yaşama özlemi gizli.
'Güzel ruhun' başarısızlığı da burada. Sorun, onun sandığı gibi bu kitleyi "milliyetçilerin" , "eski darbecilerin" sokağa çıkarması değil. Çünkü, bu çapta bir kitleyi kimse sokağa çıkaramaz. Lenin ile Stalin arasında, 1917, Temmuz-Ağustos ayaklanmalarına ilişkin yorum farkını anımsayalım: Stalin "kostümlü prova" derken, Lenin vurguyu kitlenin öz inisiyatifine yapıyor, hiçbir parti, bu çapta bir sokağa çıkışı örgütleyemez diyordu... Sorun, "önderliği kitlenin yerine ikame ederek" , kitleyi küçümsemek de değil. Sorun bir "olay" statüsüne yükselen kitle eyleminin, parçası olmakla, onunla eylem içinde etkileşim, diyalog içine girmekle, "hakikatini paylaşmakla" , yapılması gereken bir değişiklik varsa, onu önerme olanaklarını kullanmamakla ilgiliydi. "Olayı" karşıdan edilgen bir biçimde seyretmek değil: İçinde "özne" olmaya çalışmak gerekiyordu... Geçmiş olsun! (Cumhuriyet, Globalpolitikultur, 18 Nisan 2007
Subscribe to:
Posts (Atom)

