Wednesday, October 09, 2013

ABD Yönetiminde Tıkanma

Geçen hafta boyunca dünya basını ABD yönetimindeki tıkanmayı konuşuyordu. Hâlâ konuşuyor. Federal (merkezi hükümet) bütçe Cumhuriyetçi parti (GOP) temsilcileri engellediği için onaylanamıyor. Federal hükümetin kimi bölümleri “kepenk kapatmaya” başladı. İkinci konu da federal hükümetin borçlanma tavanının yükseltilmesiyle ilgili. GOP’nin meclis temsilcileri buna da karşı.
ABD’de çok önemli bir güç olan mali piyasalar şimdilik federal bütçenin nasıl olsa bir aşamada onaylanacağından emin, ortaya çıkan sorunların da hızla giderileceğini düşünüyorlar. Bütçe konusunda mali piyasaları doğrudan etkileyen bir durum yok. Borçlanma tavanına gelince, durum tamamen farklı.


Borçlanma tavanı yükseltilemez, federal devlet borçlanma, borç ödeme kapasitesini kaybederse ABD mali piyasaları, uluslararası piyasalar doğrudan etkilenecek. Sert bir mali sarsıntı olasılığı yüksek.
Şimdilik, mali piyasalarda 
“Evet uçurumun kenarında kavga ediyorlar, ama son anda uçurumun kenarından geri çekilecekler” diye düşünenler çoğunlukta. Ancak bir yorumcunun vurguladığı gibi esas sorulması gereken soru şu: “Bunların uçurumun kenarında ne işi var?” Bu sorunun cevabı da ABD’de yaşanmakta olan derin toplumsal çatlamayla ilgili. Devletteki tıkanıklık bu toplumsal çatlamanın yansıması.

‘Yeni Güneylilerin yükselişi’
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"latınız

Wednesday, October 02, 2013

'Gezi'den Füzelere...

ABD dış politikasında Ortadoğu’ya yönelik kritik bir ayar yapılırken mutlu bir rastlantı olarak Cumhurbaşkanı Gül ABD’deydi. Tam bu sırada, Başbakan 4 milyar dolarlık füze savunma ihalesini Çin’e vermesin mi? 

Bir süredir,
Erdoğan’dan ayrılıp Gül hayranlığı geliştirmeye başlayan liberal “kanaat” önderleri hemen bu mutlu rastlantının, füze ihalesinin üzerine eğildiler.
Bu vesileyle yine bir
“ikiyüzlülük” komedyası şekillenmeye (demokrasi paketi içinde demokrasi aramaya devam ediyorum, bulursam o zaman yazacağım...) başladı...

Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, September 25, 2013

Stratejik Derinlikten Stratejik Saçmalıklara...

Türkiye’nin “yalnız kaldığı” konuşuluyor. Siyasal İslamın kimi yazarlarına göre bu “onurlu” bir yalnızlık, kimilerine göre de aslında böyle bir şey yok. Sorun başka yerde.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, September 18, 2013

Eski Dünya Düzeni…

Eski dünya düzeni öldü ama öldüğünü bilmiyor. Yapısal kriz, mali genişleme (siz küreselleşme olarak okuyabilirsiniz) hegemonyacının son baharıydı. Son mali kriz, bir hegemonya boşluğu ortamında yeni olasılıkları zorlamaya başladı. Dün dünle beraber gidiyor ama bugünün getirmekte oldukları henüz belirsiz.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, September 11, 2013

Stratejik, Trajik, Tuhaf - II

Pazartesi yazımda Suriye “krizinin” stratejik ve trajik boyutlarını irdelemeye çalışmış “tuhaflığın” ise AKP Hükümeti’nin Suriye politikasıyla ilgili olduğunu yazmıştım. Buna değineceğim ama önce bir ironiye işaret ettikten sonra...

Bugün 11 Eylül
Bundan 12 yıl önce New York’ta Dünya Ticaret Merkezi kuleleri, hâlâ tam olarak açıklanamayan bir saldırıyla çökmüştü. Saldırıda yaklaşık 3-4000 insan yaşamını yitirdi, ABD dış politikası, savunma stratejisi yeni bir yöne döndü. Bu yeni yönelimin adı daha sonra, Terörizme Karşı Küresel Savaş olarak vaftiz edildi. Bu savaşın açıklanan amacı El Kaide başlığı altında tanımlanan radikal İslamcı akımları yok ederek, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ılımlı -İslam rejimlerinden oluşan bir siyasi- ekonomik hatta kültürel “ekosistemin” gelişmesine zemin hazırlamaktı.
Aradan geçen zamanda, Irak, Libya toplumları enkaza çevrildi. 


Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, September 04, 2013

Kapitalizmin Suriye Sınavı

Bu yazımda da “biraz” uzaktan bakmaya devam ediyorum. Kapitalizm ekonomik, siyasi, simgesel özellikleriyle, egemen duyarlılık biçimleriyle bir “yaşam dünyası” oluşturuyor.

Kapitalizm, ancak küresel çapta, tüm diğer yaşam dünyalarını dönüştürerek, yok ederek insan yaşamını sermaye birikim sürecinin gereksinimlerine tabi kılarak var olabiliyor. Bu yüzden bugün, “uygarlıklar” değil yalnızca bir uygarlık var: Kapitalist uygarlık. Suriye “sorununu” da bu bağlam içinde düşünmek gerekiyor.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, August 28, 2013

İhvan Deneyimine Farklı Bir Bakış - II

Pazartesi yazımda, İhvan deneyiminden çıkarılabilecek dersleri düşünürken altını çizdiğim gibi İhvan antikapitalist bir hareket değil. İhvan’ın emperyalizm karşıtlığı daha çok kültürel özellikler taşıyor. İhvan projesinin amaçladığı topluma, parlamenter, “barışçı bir yoldan” ulaşmayı hedeflediğini açıklamasına karşın, devletten, toplumdan, emperyalizmden gelen şiddetli ve şiddet içeren bir tepkiyle karşılaştı.

Bu kez, Yunanistan’da kapitalizm ve emperyalizm karşıtı olduğunu açıkça beyan etmiş bir sosyalist hareket, SYRİZA IMF’nin kemer sıkma, yaygın işten çıkartma içerikli neoliberal politikalarını ısrarla, acımasızca uygulayan hükümeti eylül ayında düşürmeyi, ilk genel seçimlerde de hükümet olmayı planlıyor.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, August 21, 2013

Nostalji, Melankoli, Paranoya

Yıllardır AKP’ye destek veren, liberallerde ve kimi “işbirlikçi sol”da, hatta AKP’nin kimi kendi yazarlarında, bir süredir nostaljiyle melankoli el eleydi. Mısır’da askeri darbe bir de paranoya ekledi bunlara. Şu iki saptama bu ruh halini çok iyi yansıtıyor: “Başlangıçta, demokratikleşme... ama sonra”, “Artık yalnız ve yorgun” veya “güçlenmemizi istemiyorlar.” “Eğer Olimpiyatları alamazsak... Geziciler.”
(...)
Yazının devamını okumakak için "tık"layınız 

Wednesday, August 14, 2013

'Adalet' Üzerine Notlar

Ergenekon davasında “cezalar” açıklandığından bu yana, cezalara ilişkin açıklanan gerekçe, kanıtlar ve yargılama süreci sorgulanıyor. Cezaların ölçüsüzlüğü vurgulanıyor. Toplum bu konuda ikiye bölündü. Bir kesim yargılamanın adaletsizliği, cezaların ölçüsüzlüğü üzerinde duruyor. Bir kesim de “Sorunlar var ama, demokrasi, vesayetin kırılması açısından olumlu bir gelişmedir diyor. Zil çalıp oynayan “sosyopat”ları saymıyorum.

Ben, bu yargılama sürecinin, sonuçlarının hakikatinin,
“adalet”, usul ve kanıt tartışmalarından başka, çok radikal bir ayrımda yattığını düşünüyorum.

Ergenekon davasının sonuçları üzerinde oluşan kamplaşmayı,
Jacques Ranciere’in “Görüş ayrılığı, beyaz diyenle siyah diyen arasındaki bir çatışma değildir. Görüş ayrılığı, beyaza beyaz diyen ama beyazdan farklı şeyler anlayanlar arasındaki bir çatışmadır” uyarısıyla birlikte düşünmeye başlayabiliriz

Ergenekon davasındaki kutuplaşma, adalet kavramının içeriğinde anlaşan insanların, gerçekleşmesine ilişkin yaşadıkları bir
görüş ayrılığından kaynaklanmıyor. Kutuplaşma adalet kavramının içeriği üzerinde oluşuyor. Bu, “görüş ayrılığının” ötesinde, çok vahim bir duruma işaret ediyor.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, August 07, 2013

El Kaide'ye Bayram Hediyesi

Tam yeniden canlanan Filistin-İsrail “barış süreci” üzerine düşünmeye hazırlanıyordum ki, ABD’nin, 9/11 öncesini anımsatan yoğunlukta istihbarat alarak, Müslüman ülkelerde 22 temsilciliğini bir süre için kapattığına ilişkin haber geldi.

ABD kamu diplomasisi çevrelerinden üretilen,
Bin Ladin öldükten sonra El Kaide yok olma sürecine girdi” söylemiyle çelişen böyle bir panik, aslında El Kaide’ye bayram hediyesi vermek anlamına gelmiyor mu?

ABD yetkililerinin,
“Bakın Ulusal Haberalma Ajansı’nın (NSA), o kadar eleştirdiğiniz, dinleme veri toplama etkinlikleri ne kadar önemliymiş” gibisinden demeçleri (The Guardian 05/08), NSA skandalından sonra, ortada bir gündem değiştirme çabası olduğunu da düşündürmüyor değil. Böyle bile olsa bir “kaş yaparken göz çıkarma, dünya jeopolitiğinde pusulayı kaybetmeye başlama” durumu yok mu? 

Düşünsenize, El Kaide parmağını kıpırdatmadan ABD’nin Afrika ve Ortadoğu’daki diplomatik yapılanmasını bir süre için felç etmiş, böylece küresel bir tehdit olmaya devam ettiğini, gücünden şüphe edenlere kanıtlamış olmuyor mu? 


Yazının tamamnı okumak için "tık"layınız 

Wednesday, July 31, 2013

'Büyük Durgunluk' Küreselleşiyor

Bu haftaki The Economist dergisinde “Büyük yavaşlama” başlıklı bir yorum var. Yükselmekte olan ekonomilerde başlayan yavaşlama, dünya ekonomisinde bir dönüm noktası oluşturuyormuş. Bu yeni dönemde liberal ekonomik modele olan ilgi yeniden artabilir, Batı özgüvenini biraz olsun yenileyebilirmiş. Ne diyelim? Çan seslerini duymuş The Economist, ama kimin için çaldığını bilmiyor.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, July 24, 2013

Bir Yükselişin Hazin Öyküsü



Sinema endüstrisinin ilk dönemlerinde yapımcıların çok sık kullandıkları hazin öyküyü bilirsiniz. Kentin parlak renkli ışıklarının cazibesine kapılarak gelen genç adam/kadın, arzularını gerçekleştirme telaşıyla çok iyi anlayamadığı, aslında boyunu aşan işlerin içine düşer. Kahramanımız önce hızla yükselir, herkes dostudur, elinden tutmaktadır. Ancak, tam arzularının nesnesine ulaşacağı noktada, geldiği yükseklikte tutunamaz, büyük çarkın içine düşer, öğütülür gider. 

Yükseliş...
AKP’nin, AKP’nin lideri, Başbakan Erdoğan’ın öyküsü henüz bitmedi ama bu hazin öyküleri anımsatmaya başladı.

Devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, July 17, 2013

Ortadoğu'da Kargaşa… Ve Düzen Arayışları

Alpaslan Işıklı Hocamızın yokluğunu fena halde hissedeceğiz. İnançlı, kararlı, üretken, yüce gönüllü yaşamını, düşünmeye zorlayan fikirlerini unutmayacağız.


***

Batı’da siyasal İslamın umut bağlanan kesiminin yönetimlerinin, Mısır ve Türkiye’de toplumsal muhalefetin duvarına toslaması, her iki ülkede de siyasal İslamın yönetimlerinin toplumsal muhalefet karşısında beklenen esnekliği gösterme, postkolonyal (“bağımsız” ama emperyalizmin müdahale düzeneklerini içinde taşıyan) devleti yönetme becerilerinden yoksun olduklarını ortaya koydu. Bu durum, “büyük güçler” açısından önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Siyasal İslamın ılımlı kesimi (Müslüman Kardeşler akımı ve benzerleri) iflas ettiğine göre bölgede, dolaylı yönetimin aracısı kim (ne) olacak?

Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, July 10, 2013

Siyasal İslamın Sonbaharı - II

Türkiye ve Mısır’da yaşananlarla birlikte, Batı’da “ılımlı İslam”a umut bağlayanların, Ortadoğu’da Müslüman kitlelerin, siyasal İslamın projesine güvenlerinin tamir edilemez biçimde sarsıldığına işaret etmiştim. Bugün bu gözlemimi daha geniş bir bağlama oturtmaya çalışacağım.

Siyasal İslamın ekosistemi
Siyasal İslamın ortaya çıkışına, büyümesine olanak veren “ekosistemi” kısaca dört alt başlıkla betimleyebiliriz.
(...)


Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Friday, July 05, 2013

Uçurumun Kenarında Mısır

Çarşamba gecesi Müslüman Kardeşler hareketine, Devlet Başkanı Mursi yönetimine karşı gerçekleşen askeri darbeyi izlerken aklıma, çok bilinen bir fıkra geldi: Şirketin, yeni genel müdürünün birinci yılını kutlamak için yapılan toplantıda, kendini göstermek isteyen yalakalardan biri kadehini kaldırmış: “Şirketimiz uçurumun kenarına gelmişti. Sayın müdürümüz cesaretle ileri doğru büyük bir adım attı...”

Mursi yönetiminin birinci yılı geride kalırken Mısır’da gerçekleşen askeri darbe,
“ileriye doğu cesur bir adım mı”, yoksa bu adımı atmaya çalışanları geri çeken bir müdahale mi önümüzdeki günlerde daha açık bir biçimde göreceğiz. 
Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, July 03, 2013

'İrhal!'

Hafta biterken The New York Times’tan David Kirkpatrick’in Kahire’den geçtiği yazıya göre, “sokakları çıra gibi olan Mısır, bir kıvılcım bekliyor”du.The Guardian’ın başyazısı “Mısır’ın Cezayir gibi olma riskinden” söz ediyordu. Pazar günü milyonlarca protestocu, Müslüman Kardeşler (MK) örgütünden gelen Devlet Başkanı Mursi’ye karşı “İrhal” (çık git) diye bağırıyordu. Yüz binlerce Mursi yanlısı da “Ölürüz de gitmeyiz” diye... (Al Ahram Daily, 01/07). Pazartesi günü ordu muhtıra verdi.
Bu çatışmanın geçici bilançosu, pazartesi sabahı itibarıyla, Mısır Sağlık Bakanlığı kaynaklarına göre en az 14 ölü, 900’den fazla yaralı, Müslüman Kardeşler’in Kahire merkezi ateşe verilmesi. (Al-Masri Al-Youm, 01/07)
Seçimler ve ‘demokrasi’ 
Bir yanda, Mursi, MK taraftarları,“Biz oy aldık seçildik bir yere gitmeyiz” diyor. Buna karşılık, çığ gibi büyüyen bir muhalefet hareketi, Mursi’nin politikalarına karşı somut eleştirilerde bulunmuyor, yalnızca “İrhal” diye bağırıyor.
Bu durum bizi, yalnızca siyasal İslam ve seçimler ilişkisinin değil, seçimlerle demokrasi arasındaki ilişki de üzerinde düşünmeye zorluyor.

Friday, June 28, 2013

Financial Times Erdoğan'ı uyarıyor: Çok geç olmadan...

(...)

"With the Turkish lira and stock market under pressure, Mr Erdogan’s government may have had no choice but to acclaim a tactical withdrawal as a victory on the field.
In another sign of caution on Mr Erdogan’s part, police, without using tear gas or water cannon, allowed thousands of protesters on Tuesday to fill up Istanbul’s central Taksim square. With Turkey’s international image badly tarnished, the authorities decided against a further show of overwhelming force against demonstrators who were careful not even to block the traffic.
In fact, Mr Erdogan’s power is more heavily constrained than his muscular, defiant response to the protests would suggest. His ambition of creating an executive-style presidency in time for the first direct elections to the post next year was checked well before the protests erupted by a lack of parliamentary support for the required changes to the constitution."

(...)


Wednesday, June 26, 2013

'Ah! Ne Büyük Reformcuydu'...


“Gezi Direnişi” olayının yankıları, verili “bilgi sistemini” delik deşik etmeye, iktidarı ayakta tutan, “fantezilerin” müstehcen doğasını sergilemeye devam ediyor.
Şimdi ışıkların altında, ortada kalan liberal entelektüeller, yeni şekillenen “iklime” uyum sağlamaya çalışıyorlar: “Zararın neresinden dönülse kârdır”! Ancak bunlar, dünkü tutumlarını savunmaktan vazgeçmiyorlar: “Ah o kadar büyük bir reformcuydu ki... Büyük düş kırıklığı içindeyim...”. Anlaşılan, “ne verdikleri zararı kavrayabilmiş, ne de yaşadıklarından bir şey öğrenmişler”... Bu kaygı verici!

İki suskunluk
Bugün, Erdoğan’dan yakınan, her belayı bir adamın kişiliğine bağlayan Batılı yazarların, yerli liberallerin iki konuda “suskun” kalmaları dikkat çekiyor.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, June 12, 2013

Adı Ağza Alınamayan 'Şey'

Gezi Parkı direnişi “olayı” konuşulurken “gençler”, “orta sınıf” gibi kavramlar kullanılıyor. Bu kavramlar, aslında “adı ağza alınamayan”, alındığı takdirde kapitalist gerçekçi bireyde gerginlik yarattığı için bastırılan “şey”in yerine kullanılıyor. 

(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, June 05, 2013

Ya Cahillik, Ya İkiyüzlülük

Gezi “olayı”, düzenin bekçileri üzerinde içerde olduğu kadar dışarda da şok etkisi yaptı. Dış basındaki yorumları, Türkiye’ye gelerek “olaya” yakından bakmayı deneyenlerin saptamalarını, şaşkınlığını, hatta “düş kırıklığını” izlerken bunlar ya cahil ya da ikiyüzlü diye düşünmeden edemedim.

‘İçi boş demokrasi’ filan
(...)

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, May 29, 2013

'Yerine-Geçen-Şey'

slam ciddi bir imaj sorunu yaşıyor. İngiltere’de, bu sorun daha da ağırlaştı. Müslümanları hedef alan ırkçılık, yabancı düşmanlığı artıyor. “Sol” bu alanda gereken mücadeleyi veriyor. Ama Müslüman topluluğa da önemli bir görev düşüyor.

Hafta boyunca, gazetelerin ön sayfalarında, Müslüman iki genç adam tarafından Londra’nın Woolwich semtinde, caddenin ortasında et satırıyla öldürülen askerin, elleri, giysileri kan içinde gelip geçeni tehdit eden saldırganların fotoğrafları sergileniyordu. 


Daha önce de ekranlarda Suriye’de öldürdüğü düşmanının kalbini yiyen bir Müslüman vardı. Suriye fotoğrafları, haber klipleri, kazınmış kafalı, kara sakallı selefi savaşçılarla dolu.


Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, May 22, 2013

Ya Umduğunu Bulsaydı?

Başbakan, ABD gezisinde umduğunu bulamamış. İtiraf etmeliyim ki içim rahatladı. Ya umduğunu bulsaydı?

AKP liderliğinin Ortadoğu’nun adeta bir kaleydoskop gibi en ufak sarsıntıda yeniden şekillenen nesnel koşullarını, bu koşulların içerdiği çelişkileri anlamakta yetersiz kaldığı ortada. Daha 2007 yılında, büyük bir bölgesel krize Türkiye hazırlıksız yakalanacak diyorduk. Arap isyanları, Mısır, Libya, nihayet Suriye derken, AKP bölgenin kaygan kumlarına saplandı; eğer Başbakan “
umduğunu bulsaydı” batmaya başlayacaktı. 

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, May 15, 2013

Kumarda Kaybetmeye Dair

Reyhanlı’yı hedef alan insanlık dışı saldırıyı düşünürken, bugün Türkiye’yi yönetenlerin pek heveslendikleri imparatorluğun Filistin cephesinde savaşan ünlü bir komutanın acı sözleri aklıma geldi: Biz Mehmet’i kumarda kaybettik…

(...)

AKP Türkiyesi’nin geldiği noktada, acımasızlık ve ahlaki çürüme dudak uçuklatıyor...

Yazının tamamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, May 08, 2013

Bir 'Titanic' Olarak Demokrasi

“Demokrasi”nin geleceğinin birçok açıdan, 1912 yılında batan “Titanic”e benzemeye başladığını düşünüyorum.
(...)
Türkiye’ye dönersek, bir taraftan, güçler ayrılığını kaldırmak, topluma yaşam tarzına ilişkin yasalar dayatmak, kazanılmış hakları kullanmayı, iktidar partisine karşı eylem olarak okumak...

Yazının tamamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, May 01, 2013

Suriye Kararsızlığı

Geçen hafta isyancılar Esad yönetiminin kimyasal silah kullandığına ilişkin kanıtları”, “uluslararası topluluğasunduğunda, Batı medyasında hemen, evet şimdi tamamyazıları egemen oldu. Sonra, bu yorumlar hızla yerlerini kuşkulara, kanıtları sorgulama çabalarına bıraktı. ABD yönetimi de “Bağlaşıklarımızın baskısı bizi Suriyeye müdahale etmeye zorlayamaz diyordu.

Halbuki aynı medya Irakta kitle imha silahları var, Kaddafi soykırım uygulamak üzereiddialarını, adeta yalamadan yutmuştu. Bu kez neden farklı? Batı neden bu kez bu kadar kararsız?

 Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, April 24, 2013

'Greatest Nation On Earth'

Obamanın Bostondaki bombalardan sonra yaptığı konuşmada Amerikanın dünyanın en büyük (great: Zenginliğinden çok, ahlak, erdem, kültür gibi özelliklerinden dolayı-E.Y) ulusu olduğunun yine vurgulanması anlağımda tedirgin edici yankılar uyandırdı

Biri kalksa, Türkiye dünyanın en büyük (great) ulusudur dese ona hemen milliyetçi faşist damgası vurulur. Ama kimsenin aklına Obamayı böyle suçlamak gelmez. ABDnin büyüklüğü genel kabul gören bir kanaattir; adeta, diğer göstergelere anlamlarını kazandıran bir ana gösterge”.
Peki, bu büyüklükiddiası sarsılmaya, ana göstergeetkinliğini kaybetmeye başlarsa, bu genel kabul gören kanaate dayanan anlatılara, bu anlatıların şekillendirdiği öznelliklere ne olur?
 
Bu soru giderek daha büyük bir önem kazanıyor.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, April 17, 2013

Tükenmiş Bir Uygarlıktan Görüntüler...

Pazartesi yazımda, “Geleneksel muhafazakârlığın kökleri, hem geriye hem de ileriye dönük bir zamanın içindedir. Thatcherizm ise –neoklasik ekonomi anlayışındaki gibi- esas olarak zamansal bir anlatıdan yoksundur; her şey tüketilmelidir. Her şey şimdi tüketilmelidir” saptamasını aktarmıştım.
Bu saptama, dünya ekonomisinin küreselleşme dönemi mucizelerinin (şu kadar insan yoksulluk sınırın üzerine çıktı. Bu kadar insan orta sınıfa katıldı vb.) boşluğunu çok iyi tanımlıyor. Mali kriz başladığından bu yana sıkça gündeme gelen bir soru işaretinin betimlediği gerçeğin de altını çizmiş oluyor: “Tüm bunlar bir yanılsama mıydı?”

The Economist dergisi geçen hafta farkında olmadan (bu dergi nadiren olanların farkında olur) “Servet bazen yanılsamadır” ifadesiyle açık ettiği gibi, evet yanılsamaydı. Derginin “saygın” Buttonwood köşesi, iki soruya dikkat çekiyordu: “Yaratılan milyarlarca dolar servet nereye gitti?” “Kıbrıs bankalarındaki servet nereye gitti?” Buttonwood’a göre “iki sorunun da cevabı aynı”: “Bu servet asla gerçekleşmeyen bir büyümeye gitti”. Kısacası aslında yoktu!

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, April 10, 2013

Büyüklere Masallar…

Türkiye halklarının birlikte çıkmaya hazırlandığı barış sürecinin olası duraklarını, alacağı virajları, önceden kestirmek çok zor.


Gerçekten de Engels’in hatırlattığı gibi toplumsal olaylarda tarafların her biri kendi çıkarları doğrultusunda, güçleri oranında çabalar. Tarih bu çabaların bir bileşkesi olarak ilerler. Çoğu kez ortaya çıkan sonuç, şaşırtır, tarafların hiçbirini tatmin etmez.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, April 03, 2013

İki ‘Tatsız’ [G]erçek Üzerine Bir Not...

Türkiyenin gerçekliği iki önermenin egemenliği altında şekilleniyor: AKP yönetimi ekonomiyi başarıyla yönetiyor; Kürt sorunu bir çözüm sürecine girmiştir. Bu iki önermeye Lacancı psikanaliz okulunun gerçeklik, gerçekdeğildiruyarısını dikkate alarak yaklaştığımda, önümde büyük düş kırıklıklarına gebe bir gelecek olasılığı şekilleniyor.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, March 27, 2013

Bölgemizde Tarih Giderek Hızlanıyor

Geride bıraktığımız hafta içinde önemli tarihsel gelişmeler yaşanmış gibi görünüyor. Bu hafta içinde büyük Nevruz mitingi, Öcalanın mektubu ile Kürt siyasi hareketi, haklar ve özgürlükler mücadelesinde yeni bir döneme geçmişe benziyor. AKP Türkiyesi Netanyahu İsraili karşısında büyük bir diplomatik zafer kazanmışa benziyor. ABD Devlet Başkanı Obama, Erdoğan ile Netanyahu arasındaki konuşmayı ve özür dilemeişini kolaylaştırarak, ABD dış politikası açısından Ortadoğuda çok uzun zamandır ilk kez bir diplomatik başarı kazanmışa benziyor.

Benzemekavramı, görüntükavramından farklı olarak, aynıolup olmama konusunda bir kuşkuya işaret eder. Yukarda değindiklerim sanırım çok önemli gelişmeler. Ama bu gelişmelere kanaatle değil de düşünceyle yaklaşınca benzeyişle görüntü arasında kimi farklar dikkat çekmeye başlıyor.
(...)

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, March 20, 2013

Irak Savaşının 10. Yıldönümünde İki Seçenek

Bu hafta Irakın işgalinin 10. yıldönümü. Bu konuya ilişkin tartışanlar, işgalin, açıklanan amaçları, yarattığı yıkım, yol açtığı can kaybı açısından tam bir fiyasko olduğunda anlaşıyorlar. Irakın işgalinin yalanlara, sahte kanıtlara dayandırıldığını bir kez daha anımsatan kimi yorumcular, Bushun, Blairin savaş suçlusu olarak yargılanmaları gerektiğini savunuyorlar.
Olayın bu boyutlarına pazartesi günü Orhan Bursalı değindi. Ben bazı tarihsel eğilimler üzerinde durmayı deneyeceğim.

Tarihin çöp tenekesi ­devrildiğinde...
İmparatorluklar tarihin çöp tenekeleri gibidir. Egemen oldukları bölgelerdeki dini, etnik, sınıfsal çelişkileri ve nefretleri, şiddet, korku, rüşvet yoluyla baskı altında tutarak muhafaza eder, birbirine karşı kullanır, hatta bu amaçla yenilerini üretirler. Bir imparatorluk yıkıldığında çöp tenekesi devrilir, kapağı açılır ve pislik ortalığa saçılır.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, March 13, 2013

Chavez’in Ardından - II

Chavez’in Ardından - II

Chavezin büyüklüğünü saptamak yeterli değil. Bir adım ileri giderek Chavez olayını anlamak, dersler çıkarmak gerekir. Yorumlarda, tüm olayı Chavezin kişiliğine indirgeyen bir eğilim egemen. Bu noktada kaldıkça ne eleştirel bir yaklaşım üretmek ne de ders çıkarmak olanaklı.

Bu noktayı Chavez nereden çıktı sorusuyla aşabiliriz.
(...)
Yazının tamamını okumak için "tık"layınız 

Sunday, March 10, 2013

Mustafa Sönmez: CHP Kürt Fobisini Yenerse Büyür

Mustafa Sönmez

Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde, bir tıkaç gibi duran Kürt sorununu, bugün AKP ile Kürt siyaseti tartışma masasına yatırmış, bunun üzerinden alışveriş yapıyorlar. Demokrasiyi kendine dert etmeyen bir AKP ve onun otoriterliğinden mağdur Kürt siyaseti…Peki CHP? Demokrasinin tesisinde daha çok iddiası ve samimiyeti olduğuna inanmak istediğimiz CHP nerede? Tribünde, seyirci. İmralı’da ve onu takiben muhtelif mahallerde olanları sadece izliyor ve “bize bilgi verilmiyor” diye sızlanıyor, şikayet ediyor. Ama bir aktör olarak ortaya çıkamıyor. Otoriter rejimden  mağdur Kürtleri, yine rejimden mağdur diğer halklar ve sınıflarla buluşturup, demokrasi düşmanı AKP’ye karşı omuz omuza bir hizada buluşturamıyor. Bu, niye böyle?
Bu, CHP’nin bir kesimine hakim Kürt fobisi ile ilgili. Bu fobinin köklerinin Osmanlı’da, Balkanların yitirilmesi sonrası yaşanan travma ile ilgisi olduğu ve kuşaktan kuşağa taşındığı açık. CHP’nin bir kesimi, birçok başka kesimde de olan bu korkuyu aşamıyor. Ama korkularla baş edilebilir.
İki Kürt Siyaseti
Kürt hareketi, Abdullah Öcalan’ın (AÖ) yakalanmasından kısa bir süre öncesine kadar daha ayrılıkçı, ufkunda bir Kürt devleti olan perspektifle hareket ediyor, ülke bütünlüğü içinde soruna çözüm arama eğilimi daha cılız kalıyordu. Resmi otorite, devlet, buna “Teröre ve bölücülüğe karşı bebek katili Apo’yu imha” söylemi ve eylemi ile cevap veriyordu. Bu duruşu, CHP’nin bir kesiminin de dahil olduğu çoğu siyasi parti, büyük medya, kanaat önderleri de benimsiyor ve yeniden üretiyorlardı.
AÖ, 1999’da bu stratejiyi terk ettiklerini açıkladı. Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrı bir devlet olarak örgütlenmelerinin koşullarının olmadığına ikna olduklarını ve ülke bütünlüğü içinde Kürt kimliğinin tanındığı, Kürt kültürünün ifade edilebildiği, demokratik bir programla birlikte yaşamanın gerekli ve mümkün olduğunu ifade etti. Bu akılcı bir paradigma değişikliğiydi.
Kürt hareketi bu kopuştan itibaren, yeni söyleme uygun olarak taban örgütlenmelerine, sivil inisiyatiflere,yerel yönetimlere ağırlık verdi, TBMM’ye daha çok temsilci göndermeye gayret ettiler. Ama, silahlı güçlerini tasfiye etmediler.Çünkü, yenilenmiş beklentilerinin bile karşılanmasından kuşkuluydular.  Kendimizi savunmalıyız, diyerek askeri güçlerini korudular.
Algılandı mı?
Kürtlerin ülke bütünlüğü içinde demokrasiyi geliştirerek haklarına kavuşmaları biçiminde özetlenebilecek yeni yönelimleri, resmi kurumlar ve onunla birlikte hareket eden diğer siyasi parti, medya vb. tarafından ne kadar doğru algılandı ve tavır değişikliği görüldü? Bu farklılığı anlayan oldu, anlamak istemeyen oldu. Kimisi, bunun bir taktik çekilme olduğunu, Büyük Kürdistan’ı kurma hedefinden, ne ABD’nin ne de onun maşası PKK’nin vazgeçmeyeceğini ısrarla savundu ve savunuyor. BOP projesinin kapsamında bölgede ikinci bir İsrail kurulmak istendiği, bunun da Büyük Kürdistan ile olacağı tezi canlı tutuldu. Bu söylemi devletin önemli bir kesimi, büyük medya, kanaat önderleri, sol geçinen bir kesim ve CHP içinde bir kol hâlâ sahipleniyor. Bu kesimler, Türkiyelileşmek kararı alan Kürt siyasetine yaklaşmamakta, onları anlamamakta ısrarlılar.

Çözüm için…
Kürt siyaseti, kendisine mesafe koyan CHP’deki ve bir kısım soldaki bu “Kürt fobisi” karşısında, onları ikna için çabalamak, korkularını aşacak çabalarda bulunmak yerine, iktidardaki AKP ile sorunu çözme seçeneğine yöneldi. Biraz da kolaycı, pragmatist davrandı. Bunu da, zaman zaman çatışmaları yükselterek “müzakereye” zorlama biçiminde yapmaya başladı. Habur süreci başarısız olanıydı. Ama, tabanda, hem bölgede hem batı kentlerinde hızlı ve etkin bir örgütlenmeyle yükselişi sürdü. Sosyalist solun bir kesimi , Kürt siyasetinin bu Türkiyelileşme yönelişine olumlu yanıt vererek 2007 ve 2011 seçimlerinde ittifak yaptı.
CHP’de Baykal döneminde Kürt siyaseti ile yakınlaşmama siyaseti hep korundu. Kılıçdaroğlu dönemine geçiş ile birlikte, bu tutum belli değişikliklere uğradı. CHP’yi daha sosyal demokrat bir parti yapma, Türkiye’nin demokratikleşmesinin Kürt sorununun çözümünden de geçtiğini kabullenme gerçeği, CHP’nin en azından bir kanadını, resmi görüşten kopardı. Yine de bugün varılan yerde CHP, Kürtlere değebilmiş değil. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelere ulaşabilmiş, Kürt siyaseti ile, onun TBMM’deki temsilcisi BDP ile ilişki geliştirebilmiş değil.
Sosyal Demokrasi
CHP’nin, bir an önce, en azından üyesi olduğu, (BDP’nin de gözlemci üyesi olduğu) sosyalist enternasyonal normlarına uygun bir sosyal demokrat yaklaşımı, Kürt sorununun çözümüne uyarlaması gerekir. Kürtlerin vatandaşlık, anadilde eğitim gibi taleplerini dinleyebilmesi, tartışabilmesi gerekir. CHP’nin BDP’yi, demokrasi mücadelesi ile  Kürtlerin özgürleşme taleplerinin iç içe olduğuna, dar programlara kapılmaması gerektiğine ikna etmesi gerekir. BDP, CHP’den böyle bir söylemi ve eylemi görürse, olmayacak duaya amin demekten uzaklaşıp AKP ile nafile namazı kılmaktan vazgeçebilir. BDP’deki liberal ve dinci damarın, RTE’yi diktatörlüğe taşıma pahasına, “kendine Müslüman” davranma yanlışının önü kesilebilir. Böyle bir işbirliğine yöneliş, sosyalist solun da rüzgarını arkasına alır ve RTE’nin, “barış”ı diktatörlük tırmanışına  basamak yapma oyununu bozar.
Kürt fobisini yenmek, “halden anlamak”, CHP’yi parçalamaz, büyütür.Önüne koşabileceği geniş bir koridor açar. Önkoşul, Kürtlerle ilgili samimi bir dil tutturmak, korkularla baş etmek, sorunu çözmeye talip, muktedir bir aktör olarak ortaya çıkmak, kendine güvenmektir. CHP yönetimi, çatışmacı, kutuplaştıran, çoğulculuğu reddeden eğilimleri, kendi içinde isterse ikna edebilir. Korkularını aşmalarına yardımcı olabilir. Bunu, izleyeceği pozitif, demokrasiyi güçlendirici, çok kültürlülüğe sahip çıkan, kaynaştırıcı, tüm ezilenlerden yana politikalarla yapabilir. Bunun için geç değil.

Wednesday, March 06, 2013

Bu Kez de İtalya Dersleri

İtalya’da, genel seçimlerde, komedyen-politikacı Grillo’nun partisi, Temsilciler Meclisi’nin birinci, Senato’nun ikinci partisi konumuna yükseldi. Aynı günlerde İngiltere’de Eastleigh’de yapılan ara seçimde, medyada hep alay konusu olan, Avrupa Birliği üyeliği karşıtı muhafazakâr UKİP’in aldığı oy şaşkınlık yarattı. Ocak ayında benzer bir şok İsrail’de, televizyon sunucusu Yair Lapid’in partisi genel seçimlerde ikinci sıraya oturunca yaşanmıştı; ilk şok da geçen yıl Yunanistan seçimlerinde SYRIZA yüzde 27 oy alınca...

Sanırım karşımızda evrenselliği olan ilginç bir
“durum” var. Larry Derfner’in İsrail seçimleriyle ilgili söylediği gibi “İsrail seçmeni sağı reddetti ama sol kazanmadı” (The National Interest, 25/01/2013). Puglia’dan seçilen Demokrat Parti temsilcisi Franco Cassano’ya göre “Grillo, gençlerin öfkesiyle sol arasındaki kanalları kapattı”... “Bir liderlik sorunu var. Öfke ile sol arasındaki kanallar artık çalışmıyor” (Il Manifesto, 28/02/2013).

Yazının devamını okumak için tıklayınız 

Wednesday, February 27, 2013

Uzay Savaşları

Geçen haftanın üzerinde en çok durulan konularından biri de uzay savaşlarıydı. Bu savaşlar, gezegenler arasında, warp motorlu uzay gemileriyle değil, internetin sanal uzayında, ülkeler arasında bilgisayarlarla yapılıyor. Tartışma o kadar yoğun ki, Financial Times başyazılarından birinde ele alıyor; Brzezinski bir yorumunda, bu savaşların kurallarını saptayacak uluslararası anlaşmaların gerektiğini savunuyor. The New York Timesın aktardığına göre Washingtonda konuya ilişkin konferanslar birbirini izliyor”.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, February 20, 2013

Güney Afrika Dersleri

Pazartesi yazımdan devamla, AKP Türkiyesinin dış politikasının en hafif ifadeyle, gittikçe belirsizleşen yönü üzerine yazmayı planlıyordum. Pazartesi günü okuduğum Güney Afrika haberleri, geçen hafta Ekmek, Özgürlük ve Toplumsal Adalet başlıklı yazımda dile getirdiğim kaygılardan devam etmenin daha yararlı olabileceğini düşündürdü.

Güney Afrikada yayımlanan News 24 haber sitesinde yer alan bir yorumda şu saptamalar vardı: Güney Afrika nüfusunun büyük çoğunluğu bugünkü rejimde de yoksullaşmaya devam ediyorsa, ülkenin geleceğinden pay alma umutları yoksa, apartheid (ırkçı rejim - E.Y.) rejimi gerçekten sona erdi diyebilir miyiz?” (...)Bağımsızlık Afrikalılara elle tutulur kazanımlar getirmiş olmakla birlikte, uğruna elde edildiği hedeflerin, görevlerin yerine getirilmesinde başarısız kalmıştır.”(...) “Apartheide karşı mücadele bu düzeni değiştiremedi, onu demokrasiyle birleştirdi. Bir demokratik apartheid devletikurdu.” (...) Sömürgeciliğin, apartheidin çekirdek ilkesi, siyah nüfusun büyük kısmını yoksulluğa mahkûm etmekti.” (...)Bugün ırk ayrımı kalktı, ama bu çekirdek ilke olduğu gibi duruyor! (18/02).

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, February 13, 2013

Ekmek, Özgürlük, Toplumsal Adalet

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş AKPye yakın olduklarını açıkladıktan sonra, Biz AKP ya da BDPnin değil, bütün Türkiyenin anayasasını yapmak için böyle bir uzlaşma arayışı içine gireriz. Sonuçta yeni anayasa bir toplumsal barış anayasası olmalıdır. Ben PKK ve devlet arasındaki barıştan söz etmiyorumdemiş. Umarım bu sözlerin içeriğinin tam olarak ayırdındadır. Yoksa kendimizi, anayasada Kürtler için ufak bir iki makyaj karşılığında ekmek, özgürlük ve toplumsal adalet taleplerinin daha da bastırılacağı, her türlü yasal denetimden kurtulmuş totaliter bir başkanlık rejiminde bulacağız.
 
Kürt sorunu denen olgunun temelinde ekmek, özgürlük ve toplumsal adalet talebi yatmıyor mu? 
Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, February 06, 2013

Yine Gündeme Gelen ‘Başka Belalar’

Pazartesi, döviz savaşlarının, kaynak rekabetinin, sömürge savaşlarının ve başka belaların yine gündeme geldiğine işaret etmiştim. Bugün bu, başka belalara değinmeye çalışacağım.
 
Geçen hafta Hitler’in iktidara gelişinin 80. yıldönümüydü.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, January 30, 2013

Mısır Nereye Gidiyor?

Mısırda, Mübareki deviren olayın ikinci yıldönümünde, çatışmalarda yüzlerce kişi yaralandı, 50’den fazla insan öldü. Mısırda iktidarı ele geçirmekte olan Müslüman Kardeşler, Mursi hükümeti, üç kentte sıkıyönetim ilan etti. Böylece eski rejiminaskeri kanadıylayeni rejimiinşa etmekte olan siyasal İslamın egemen kanadı, toplumsal muhalefete, devrimci dalgaya karşı birlikte davrandıklarını bir kez daha kanıtladılar. 
 
Bu konuyla ilgili son yazımı, “...Mısırda ne oldu değil, ne olmaya devam ediyordiye sormak gerekiyor saptamasıyla bitirmiştim. Çünkü gelişmeler, Tahrir Meydanı gösterilerinin başlattığı devrimci sürecin hâlâ tamamlanmadığını, Mısırda yapının yerinden oynayan taşlarının yerine oturmadığını da gösteriyordu. 

Yazının devamını oumakmiçin "tık"layınız. 

Wednesday, January 23, 2013

‘Terörizm’

Mali ve Cezayirdeki gelişmeleri izlerken terörizmkavramının çeşitli faydalarının ayırdına varmaya başlıyoruz. 

Yazının devamı için "tık"layınız. 

Wednesday, January 16, 2013

Uygarlık İntihar Ediyor!

Fransa Maliyi bombalıyor, Pakistanda bombalar patlamaya, ABD Dronları terörist avında sivilleri öldürmeye devam ediyor. Suriyede iç savaş var. Pariste beklenmedikbir suikast kafaları karıştırıyor. ABDde okul katliamları silah lobisinin inadını azaltmıyor. Sonu gelmeyen bir ekonomik mali kriz Avrupada faşist akımların yeniden canlanmasına zemin hazırlıyor. Büyük güçler yükselirken aynı hızla silahlanıyorlar. Kimi yazarlar 1913 yılını anımsıyor. Ortadoğuda Müslüman ve Musevi radikal dinci akımlar güçlenmeye devam ediyor. 
 
Bu listeyi genişletmek olanaklı ama ben bunları kastetmiyorum. Bu tür tarihin hızlandığı dönemler geçmişte de oldu; uygarlık büyük fiyatlar ödese de bunların hepsini aştı, yaşamaya devam etti. Ama bu kez farklı

Devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, January 09, 2013

‘Niyet Varsa Olur’

Kürt sorununda yeni bir süreçbaşlamış gibi görünüyor. Medyada şekillenen genel beklentide PKK’nin silah bırakması, bir barış ortamına geçilmesi hatta çözüm umudu var. 

Devletin meşruşiddet araçlarının en azından bir kısmının (MİT), hükümetin, BDP’nin, Kürt siyasi hareketinin lider olarak benimsediği Öcalan’ın bu süreçin içinde olması, hareketin askeri kanadı PKK’nin sözcülerinin, uyarıcı ifadeler kullanmakla birlikte katılmaya niyetli olduğunu açıklaması, ana muhalefet partisi başkanının süreçe destek vermesi (böylece Başbakan’ın, şoven baskılar karşısında muhalefeti suçlayıp kaçmasına olanak verecek kapılardan birini kapaması) bu süreçin ciddiye alınmasını, hükümetin, özellikle Başbakan’ın sözlerinin arkasında durmaya zorlanmasını gerektiriyor.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, December 26, 2012

Mısır’da Şimdi Ne Oldu?

Bu uygun bir başlık değil ama şimdilik idare eder. Yazı ilerledikçe daha uygun bir başlık üretebilmeyi umuyorum. 

Yaının devamı için "tık"layınız 

Wednesday, December 19, 2012

Bir Okul Katliamı Daha

Geçen hafta 20 yaşında psikolojik sorunları olan bir genç adam, önce annesini öldürdü, ardından bir ilkokula zorla girerek 5-7 yaşlarında 20 çocuğu ve 5 yetişkini otomatik silahlarla öldürdükten sonra intihar etti.
 
Virginia Üniversitesi’nde 2007 yılında 33 kişinin öldüğü katliamdan sonra, bu en büyük katliamdı. Üstelik, bir ilkokulda gerçekleşmiş olması ABD toplumunda şokyarattı. Ama olaya ilişkin, polisin, okul yetkililerinin, medyaya yansıyan yorumlarda yineaçıklanamaz”, “anlamsız, feci olaylargibi kavramlar egemendi.
 
Açıklanamazise, anlamsızise, doğal olarak konuşacak bir şey kalmıyor. Demek ki, bunlar ya şeytanın işi...

Yaının devamı için 'tık'layınız 

Wednesday, December 12, 2012

Siyasal İslamın Gerçek Yüzü

Siyasal İslamın, toplumsal projesinin gerçek yüzünü görmek isteyenler için Mısırda yaşananlar bulunmaz bir olanak sunuyor.
Yazının devamını okumak için 'tık!layınız 

Wednesday, December 05, 2012

‘Mesele, Tayyip Erdoğan’ın Tavrı’ mıdır?

LiberalizminA Takımıbir süredir kılıçları çekmişler Başbakana yükleniyorlar. Sertleştikçe sertleşiyorlar. Eğer nihayet uyandılar, neyse hatanın neresinden dönülürse kârdır demeye hazırlanıyorsanız boşuna heveslenmeyin. 

Bu tipler düş kırıklığına uğramışlar, kızgınlar, ateş püskürüyorlar. Ancak liberalizmin yaşamı yüzey biçimlerine, toplumu bireylere indirgeyen, düşünceye değil kanaatlere yaslanan alışkanlıklarından olsa gerek (hadi iyimser davranalım), olup biteni anlamakta fena halde zorlanıyorlar. Bu tiplerin dün öyleydi, bugün böyle türünden yazdıklarını okuyunca insanın aklına ister istemez T.S. Eliotun deneyimi yaşadık ama anlamını kaçırdık hayıflanması geliyor.
...
 
Yaının devamını okumak için 'tık"layınız 

Wednesday, November 28, 2012

Mısır’da Müslüman Kardeşler’in Yeni Hamlesi

Pazartesi yazımı, Ortadoğuda resmin ne kadar hızla değişebileceğini vurgulamak için kaleydoskopun bir kez daha döndüğüne işaret ederek bitirmiştim.

Bu kez örneğimiz Mısırda Müslüman Kardeşlerden devlet başkanı seçilen Mursi. Adam, salı günü IMF ile, ABD, AB, Suudi Arabistan, Katar destekli 14.5 milyar dolarlık bir yardım fonunun, 4.5 milyarlık kısmı için anlaştı; çarşamba günü Ortadoğuda, Gazzede, ateşkes sağlayarak büyük bir diplomatik zafere imza attı, Obama ve Clintonun övgülerini aldı; cuma günü ise ülkesinde liberal, laik, demokratik muhalefet tarafından Murselini (Mussoliniye göndermeyle), Firavun olmakla, Emperyal Devlet Başkanlığı oluşturmakla suçlanıyordu.
Devamını okumak için 'tık'layınız 

Wednesday, November 14, 2012

Bir Açıklamanın Düşündürdükleri

Geçen hafta, ülkenin doğusundaki ve batısındaki çarpıcı olayların arasında Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağın açıklamaları bence gereken ilgiyi görmedi. Tarihsel ve toplumsal anlamları üzerinde pek bir yorum yapılmadı.

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Cumhuriyet kurulurken, eski rejiminegemen sınıflarının, özellikle Müslüman entelijensiyanın (ruhban sınıfın) iktidar kaynaklarını kurutmayı amaçlayan devrim yasalarını artık kaldırmak gerektiğini açıkladı. Aile bakanıyla Diyanet İşlerinin yaptığı toplantıyla ilgili bir soru üzerine Diyanet bu toplumun çimentosudur dedi.

Yazının devamı için tıklayınız 

Wednesday, November 07, 2012

Üç Basınç Arasında AKP

AKP hükümeti bugün üç basınç arasına sıkışmış görünüyor. Batıda bugüne kadar AKPye neredeyse koşulsuz destek veren yazar, analistler giderek Seçilmiş sultan mı”, “despot mu”, “yükselen İslamcı diktatörlükgibi sorularla ve kavramlarla konuşmaya başladılar.

İçerde, değerli dostum Ferda Koçun geçenlerde bir yazısında değindiği gibi Cumhuriyetçi muhalefet ve Kürt muhalefeti giderek kitlesel bir biçimde sokaklarda, medya sayfalarında, ekranlarında yükseliyor. Gösteri toplumunun güncelini belirlemeye başlıyor.
Ancak AKP hükümetinin, siyasal İslamın bu üç muhalefet karşısında güçlü silahları var. 

Yazının devamı için tıklayınız 

Wednesday, October 24, 2012

Neo-Liberalizm ve Şiddet -II

Araştırmalar, neo-liberalizmin hızla yaygınlaştığı toplumlarda, 1980lerde, 90larda, depresyonun egemen meslek hastalığı haline geldiğini ortaya koyuyor. 

Bu araştırmalardan hareketle 1990larda ve 2000li yıllarda, özellikle ABD ve İngilterede, Cognitive Behavioral Therapy (Bilişsel Davranışçı Terapi), Mutluluk Ekonomisi, Nudge teorisi gibi yaklaşımların geliştiği, devletlerin bu yaklaşımlar zemininde uzmanlar aracılığıyla bireyin iş ve özel yaşamına müdahale, yönlendirme çabalarını yoğunlaştırdığı görülüyor. Tüm bunlar neo-liberalizmin kriz yönetme tarzıyla, bu tarzın içerdiği paradoksla yakından ilişkili gelişmeler.

Bir ‘mutsuzluk makinesi’
Yazının devami için...
Neo-liberalizm ve Şiddet -II 
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=373710 

Thursday, October 04, 2012

Asya-Pasifik dengeleri ve ABD

03 Ekim 2012 Cumhuriyet

Japonya’nın Senkaku/Diaoyu adalarını kamulaştıracağını açıklamasıyla üç hafta  önce, kaygı verici biçime patlak veren Çin-Japonya gerginliği, siyasi, diplomatik, ekonomik sonuçlar üreterek bölgeyi etkilemeye devam ediyor.
Japonca Senkaku, Çince Diaoyu olarak adlandırılan adalar, 19. Yüzyılın sonuna kadar Çin’e aitti. Çin, Japonya’ya savaşta yenilince, adalar 1895’de, Japonya topraklarına katıldı. II, Dünya savaşı sonunda, adaların yönetimi ABD’ye geçti. ABD bu adaları 1970’lerin başında, Çin ve Japonya arasında sürekli bir sorun alanı yaratmak üzere, yeniden Japonya yönetimine devretti. Çin’de  piyasa reformları başladığında Den Xiaoping, gelişme sürecini aksatmamak için, gelin “bu sorunun çözümünü bizden sonra gelecek daha akıllı kuşaklara bırakalım, ilişkilerimizi geliştirmeye öncelik verelim” demişti.
Daha akıllı bir kuşağın tarih sahnesine çıkıp çıkmadığına ilişkin soru bir yana, geçen haftaki gelişmelerin yönü, Asya-Pasifik stratejisini, Çin’i, Japonya ile dengelemek üzerine kuran ABD’nin bölgedeki etkisinin, bu gerginlikle daha da zayıflayacağını düşündürüyordu.

Normalleşmenin 40. Yıldönümünde...

Geçen hafta Çin – Japonya ilişkilerinin II. Dünya Savaşından sonra normalleşmesinin 40. yıldönümüydü. Ancak bu kez iki ülkenin liderleri geleneksel iyi niyet mesajlarını yayımlamayı dışişlerine bıraktılar. Aynı günlerde Çin ordusu, uzak denizlere güç yansıtma kapasitesi anlamına gelen, ilk uçak gemisini teslim alıyordu.
Aynı hafta, Çin ile Japonya arasındaki, tartışmaya, adaların üzerinde hak iddia etmeye karar veren Taiwan’ın da katılmasıyla, gelişmeler ilginç bir boyut kazandı. Taiwan, ABD’nin yakın  müttefiki ve Çin’i dengelemekte kullanmayı amaçladığı bir başka ülke. Ne ki, Çin Taiwan üzerinde de hak iddia ediyor, bu ülkeyle birleşme amacından vaz geçmiyor. Buraya kadar bir yenilik yok. Yeni boyut, Taiwan balıkçı gemilerini tartışmalı adalara gönderdiğinde, Çin’in devreye girerek, bu gemileri olası bir Japonya saldırına karşı koruyacağın açıklamasıyla  şekillendi. Çin, Japonya ile arasındaki anlaşmazlığı, bir ABD  müttefiki olan Taiwan ile ilişkilerin geliştirmekte kullanıyordu...
Tüm bunlar çok ilginç, ama bence geçen haftanın en ilginç gelişmeleri Japonya’da yapılan kimi açıklamalarda ve ekonomi haberlerinde gizliydi. Japonya’da aralarında Nobel ödüllü Oe Kenzaburo ile bu yıl Nobel’e aday  Haruki Murakamı’nin de bulunduğu 1300 entelektüel, bir ortak açıklamayla, Japonya hükümetini “tarih anlayışı üzerinde bir kez daha düşünmeye... Senkaku/Diaoyu adaları üzerinde kısır döngüler yaratmamaya” çağırdı.  Murakami de, Milliyetçiliği, içerken haz veren, insanda aşırı hastalıklı duygulara, tepkilere yol açan, ancak ertesi gün kalkınca büyük baş ağrısı yaratan ucuz bir içkiye benzetiyordu.
Japonya’nın büyük gazetelerinden Ashai Shimbun’un aktardığına göre Japonya’nın en güçlü işverenler örgütü Kiadanren’in başkanı Hiromasa Yonkura’da entelektüellerin açıklamalarına paralel yönde düşünüyor. Yonkura’ya göre “Besbelli ki Çin bu adalar konusunda ciddi kaygılara sahip. Japon hükümetinin Çin’le aramızda toprak sorunu anlaşmazlığı yok açıklamaları tam bir saçmalık” .  Bu açıklamalar özel sektör  görüşmeleri düzeyinde kabul edilebilir bir tutum değil.” Diyen Kiadanren başkanı, ekliyor: “Umarım Japon hükümeti bu tavrından vaz geçer”.
Kiadanren’in bu yaklaşımının arkasında, gerginliklerin Japon ekonomisi üzerinde, hava taşımacılığından, turizme, dayanıklı tüketim malları ihracatına kadar, yarattığı olumsuz etki yatıyor. Çin, Japonya’nın en büyük ihracat pazarı. Japonya’nın, Honda, Toyota gibi birçok dev uluslararası şirketi Çin’i üretim ve ihracat platformu olarak kurulmuş fabrikaları ve dağıtım ağları var. Şimdi yükselmeye başlayan, Japonya karşıtı milliyetçilik, üretim, aksatıyor satışları etkileyen boykotlara yol açıyor. Japon şirketleri Çin’den çekilmeye hazırlanıyorlar. Japon  şirketleri on binlerce işçi çalıştırıyorlar. Bu yüzden bu ekonomik gelişmelerden, Çin ekonomisin de olumsuz yünde etkilenmesi kaçınılmaz. Ancak, Çin Ticaret Bakanlığı uzmanları,  Japonya ekonomisinin bu gerginliklerde, Çin ekonomisinden daha çok zarar göreceğine inanıyorlar.(Xinhua, 25/09/2012)
Bu gerginlikten, Çin Japonya’dan tavizler kopararak, dolayısıyla zaferle çıkarsa, hem bölgedeki etkinliğini daha da arttırmış, hem de Taiwan ile ilişkilerini bir adım daha ileri götürerek, ABD’nin bölgedeki etkisinde bir delik daha açmış olacak.

Tuesday, October 02, 2012

Dokusu Çözülüyor

 19 Eylül 2012 - Cumhuriyet

Dünyanın düzeninin dokusu çözülüyor. Ama kimi zaman, tüm dikkatler, tek bir olayın, geçen hafta olduğu gibi Müslümanların protesto eylemleri üzerinde yoğunlaşınca, bu çözülmeyi sergileyen çok önemli gelişmeler gereken ilgiyi göremiyor. 

Geçen hafta, Senkaku Adaları anlaşmazlığı krize dönüştü. Çin savaş gemileri Japonya karasularına girdi. Japonya ABD ile yeni bir füze kalkanı anlaşması imzaladı. Karşılıklı tehditler havada uçuşmaya başladı; kanlı bir ortak geçmişe sahip bu iki büyük güç bir sıcak çatışmanın kıyısına geldiler. Bu sırada Çinin büyük kentlerinde, kalabalıklar Japon konsolosluklarına, dükkânlarına saldırıyor, savaş sloganları atıyorlardı. Japon şirketleri dükkânlarını, fabrikalarını kapatıyordu. Olaylar, Çin ekonomisi hızla irtifa kaybetmeye, gelir dağılımı bozulmaya, toplumsal muhalefet yükselmeye, parti içinde liderlik mücadelesi sertleşmeye başlarken yaşanıyordu. Kim, sokaklardaki milliyetçi ruh halini, iki ülke arasındaki tarihten, ekonomik krizin baskısından, Çin yönetiminin seçkinlerinin bir taraftan bakınca ulusalcı, öbür taraftan bakınca emperyalist duyarlılıklarından ayrı düşünebilir? 

Bir ülkede, Çinde veya Arap dünyasında halk sokaklara döküldüğünde, kimilerinin aklı hemen komplolara, provokatörlere gidiyor. Esas sorun, komploların, provokatörlerin varlığı değil. Bunlar devletler düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır. Esas önemli olan, kitlelerin bunların manipülasyonlarına bu kadar tutkuyla cevap verebilecek bir konuma gelmiş olmasıdır. 

Pazartesi günü, ABD basını halkını aldatmaya devam ederek aslında, salt bizimle ilgili değil, bu ayaklanmaların arkasında Selefi Müslüman Kardeşlerin iktidar savaşı varyayını yapıyor, Ortadoğuda yaptıklarımızdan kaynaklanmıyordemeye getiriyordu. İyi de, nasıl oluyordu da bu iç çatışmalarABD düşmanlığı üzerinden yaşanıyordu? 

Japonya-Çin gerginliğine dönünce de tatsız sorularla karşılaşıyoruz. Japonya ile Çin arasında bir sıcak çatışma başlarsa, Çini baş sorunu, Japonyayı da bölgede en temel müttefiki olarak gören ABDnin tutumu ne olabilir? Bu tutuma Rusya (pazartesi günü Kuzey Korenin borçlarını siliyordu) ve Hindistan nasıl cevap verir? En önemlisi, dünya böyle bir denklemi hesaba katma noktasına nasıl gelmiştir?

Din savaşlarına geri mi dönüyoruz?
Bu patlayıcı karışıma geçen hafta iki aktif maddedaha katıldı

ABD ve İngiltere, Basra Körfezinde bugüne kadar görülmemiş büyüklükte bir deniz tatbikatına başladı. The Daily Telegraphın yorumu İsrail İranı vurmaya hazırlanırken ABD tatbikat yapıyorbiçimindeydi. Çin açısından İranın, Ortadoğuya, enerji kaynaklarına çok önemli bir giriş noktası olduğunu anımsayıp Suriyeye geçelim.

Suriyede yükselmeye başlayan demokratik muhalefetin, ABD-AKP Türkiyesi-Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri ekseni tarafından çalınarak bir iç savaşa dönüştürülmesinin arkasında, esas olarak Beşşar Esad rejiminin yıllardır bilinen kötülüklerinin değil, İran-Hizbullah bağlantısının olduğunu biliyoruz. Suriyenin Rusya kaynaklı hava savunma kapasitelerinin havadan müdahale etmeyi neredeyse olanaksız kıldığını, iç savaşın giderek Selefi-Müslüman Kardeşler grupların Alevilere karşı savaşına dönüştüğünü de. 

Bu koşullarda Suriyede yaşayan Hıristiyan topluluklar giderek korkmaya başlamıştı. Geçen hafta Daily Telegraph, Maruni, Ortodoks ve Ermeni Hıristiyan toplulukların, mahallelerini, kiliselerini korumak için, silahlanarak rejim yanında savaşa katılmaya başladığını aktarıyordu. Ermeniler, Özgür Suriye Ordusu olarak bilinen Selefi ağırlıklı savaşçıları Türkiyenin gönderdiğine işaret ediyormuş.
AKP Türkiyesinin büyük bir istekle taraf olduğu Suriye iç savaşı şimdi Batı muhafazakâr kesimlerinin gözünde, Müslüman-Hıristiyan savaşına ilişkin bir boyut kazanmaya başlıyor.

Dışişleri Bakanı Davutoğlunun en son ulusçulukanalizleri ise (Hürriyet) AKP Türkiyesinin bu dokusu çözülen dünyaya uyum sağlayamayacağını düşündürüyordu: 19. yüzyıl ideolojisi olan ulusçuluk Avrupada feodalite ile bölünmüş yapıları bütünleştirdi. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici, suni karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi.” 

Bu satırlarda, ideolojiyi, kültürü, siyasi hareketi birbirine karıştıran yaklaşımı atlayalım, daha önemli sorunlara bakalım. Bunlardan biri ulusçuluğu, etkilerini kapitalizmin, sınıfların doğuşuna değil, feodaliteyle bir başka prekapitalist formasyon arasındaki farka bağlayarak açıklamakla, Osmanlı İmparatorluğunu dağıtan, bölüşen kapitalist emperyalist dinamiği anlayamamakla ilgili. İkincisi de Osmanlı İmparatorluğunun, fetihle, baskıyla kurduğu, bir arada tuttuğu düzeninorganik yapılarolarak anılıp kapitalizmin bugünkü gelişme düzeyinde arzulanmasıyla ilgili. 

Bu ulusal kimlikleri, imparatorluğun boyunduruğundan kurtulma çabalarını suni”, imparatorluğu doğal kabul eden yaklaşımla ne Kürt sorunu ne de Arap dünyasındaki gelişmeler anlaşılabilir; ne de bu ülkenin halkları, çözülmekte olan düzende aniden ve hızla gelişen fırtınalarından korunabilir.

Monday, October 01, 2012

Film, karikatür ve öfke dalgası

26 Eylül 2012 -
Peygamberine hakaret eden filme, Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’da yayımlanan karikatürlere karşı Müslüman dünyasında yükselen öfke dalgasında, isyanlarda ölenlerin sayısı 50’yi geçti.

Batı’da televizyon ekranlarına, gazetelerin sayfalarına, internet sitelerine bakınca, iki resim görüyoruz: Gözü dönmüş, çıldırmış Müslüman erkek güruhları; yaygın bir “anti-Amerikan”, hatta “anti-emperyalist” dalga.

Her görüneni, “gösteri toplumunun” ekranlarına yansıyanları, yaşananların doğru bir sunumu olarak içselleştirip acele bir kanaat oluşturmaktansa biraz düşünmekte yarar olabilir.

‘Kim isyan ediyor!’
Anti-Amerikan isyanların dünyanın birçok kentini etkilediği, çok çarpıcı, izleyici çeken TV görüntülerine yol açtığı bir gerçek. Ama bu “gerçeği” belli bir perspektiften değerlendirmekte yarar var. Dünyada yaklaşık 2.1 milyar Müslüman olduğu hesaplanıyor. Sokaklara dökülerek etrafı yakıp yıkanlara bakınca, hangi kentte olursa olsun sayılarının an fazla binlerle, ama genelde yüzlerle ifade edildiği görülüyor. Müslümanların filmden, karikatürlerden etkilenmediğini, öfkelenmediğini söylemiyorum. Son olaylar bir yana, bölgede ABD nefretinin hiç de haksız olmayan nedenlerle çok yüksek olduğu da bir gerçek. Ama istatistiksel açıdan ihmal edilecek bir kesimin dışında kalanlar, -ki bunlar istatistiksel açıdan “hepsi” demektir- bu öfkeyi, tepkiyi belli ki henüz, bu ekranlara yansıyan biçimlerde sergilemekten yana değiller.

Kısacası karşımızda tüm Müslümanlara atfedilebilecek bir isyan yok. Ama birileri isyan halinde. Burada hemen dikkatimizi siyasal İslamın içinde, Arap isyanları sonrasında ortaya çıkan, henüz tam olarak sonuçlanamamış bir siyasi rekabete çevirmemiz gerekiyor. Bir tarafta geniş toplumsal tabana sahip, kapitalist dünya ekonomisine eklemlenmiş, bu eklemlenmeyi derinleştirmeyi arzulayan “ılımlı/neoliberal” (yenisömürge modeline yatkın) İslam (Müslüman Kardeşler ve türevleri) var. Karşısında da aynı totaliter ideolojik temeli benimsemekle birlikte, tüm toplumsal yaşamı, siyasi, ekonomik, kültürel, teknolojik, kurumsal boyutlarıyla birlikte “Kutsal Kitaba”, “eskilerin âdetlerine” göre şekillendirmek isteyen, bu anlamda Batı karşıtı, hatta modern kapitalizmin gerektirdiği öznelliklere yabancı, ideolojisiyle uyumsuz Selefi akım ve türevleri var. Bu akım, Suudi Arabistan’ın MK’yi dengeleme stratejisinin de bir parçası olarak sunduğu mali yardımlarla Müslüman nüfusun Batı karşısındaki tarihi kökleri güçlü öfkesini, ezilmişlik duygularını da kışkırtarak, onun üzerinde hegemonya kurmak için en radikal reflekslerle, şiddetle, güç gösterileriyle harekete geçiyor. Bu şiddeti, güç gösterisini “anti-emperyalizm” olarak desteklemek isteyenlere, Komünist Manifesto’daki “gerici sosyalizm” bölümünü bir kez daha ve dikkatle okumalarını öneririm. Sosyalist hareketi anti-emperyalist mücadeleyi, geçmişi özleyen, var olandan daha özgür bir dünya vaat etmeyen, kadın düşmanı, homofobik, mezhepçi, reaksiyoner “anti-kapitalist”, reaksiyoner “anti-emperyalist” akımlardan uzak durarak inşa etmekte büyük yarar var.

Siyasal İslam içindeki bu çatışma, Ortadoğu halklarının ruh hali, Batı’da bir “uygarlıklar çatışması” çıkartmak, bölgeye yeni askeri müdahale için gerekçe hazırlamak isteyenler ya da tam tersi, ABD’nin bölgedeki imajını daha da yıpratmak, tüm askeri kapasitesine karşın iktidarsızlığını sergilemek isteyen “güçler” için bulunmaz bir fırsat yaratıyor.

2.1 milyar Müslümanınsa şimdilik bu oyuna gelmeye niyetli olmadığı görülüyor. Ancak tarih, siyasal olayların kendi dinamikleri, azınlık grupların uygun konjonktürlerde aniden kartopu gibi büyüyerek büyük çoğunluğun yerine geçebilme özellikleri olduğunu da gösteriyor.

Madalyonun öbür yüzü
Bu madalyonun öbür yüzünde, çok ilginç bir “ne yani düşünce özgürlüğünden vaz mı geçelim” tartışması yaşanıyor. Gerçekten de Aydınlanma hareketinin mirası “her şeyi eleştirebilme hakkı ve özgürlüğü”, uğrunda çok kan dökülerek kazanılmış, mutlaka korunması gereken bir ilkedir. Ancak bir ilkeye sadakat, bu sadakatin etiği, bu sadakatin belli bir anda, yerde yaratacağı sonuçların sorumluluğundan kaçmaya gerekçe olamaz.

Bu söz konusu hakkın, bir yerde grotesk bir filmle, birkaç karikatürle kullanılmasının, bir başka yerden insanların ölmesine, uluslararası konjonktürde savaşlara açık süreçleri tetikleyebilecek sallantılara yol açacağını bilerek, hatta bu amaçla kullanılmasının, bir özgürlük edimi değil, bir provokasyon, komplo olarak algılanması gerekir.

Ne yazık ki tarihin (Osmanlı İmparatorluğu’nun) ve Batı’nın (emperyalizmin) da büyük katkılarıyla, Müslüman dünyasında, hâlâ, bireyle devleti, halkı, ulusu birbirinden ayırt etme, suçu sahibiyle ilişkilendirme ve sınırlandırma noktasına gelememiş bir kesim vardır. Bu kesim, radikal akımların ve militanlarının etkilerine olduğu kadar, devletlerin gizli örgütlerinin operasyonlarına da açıktır; durumu gayet iyi kavrayabilen büyük çoğunluğun yaşamını altüst edebilecek potansiyellere de sahiptir. 

Wednesday, September 12, 2012

Başkanlık Yarışında Obama Öne Geçiyor...

ABDde Cumhuriyetçi ve Demokrat Partinin ulusal kongreleri tamamlandı, seçim yarışı son aşamasına girdi. Önceki hafta Cumhuriyetçiler kongrelerinde Mitt Romneyin Başkan, Paul Ryanın Başkan Yardımcılığı adaylığını onaylamışlardı. Geçen hafta da Demokratların kongresi Obamanın ve Bidenin adaylıklarını onayladı

Kongreler tamamlandıktan sonra yapılan kamuoyu yoklamaları, kongre sonrasında Mitt Romneyin desteğinde bir artış olmazken, Obamanın kongre dinamiğinden yararlanarak 4-5 puan öne geçmesi, başkanlık seçimlerini kazanma şansının şimdilik arttığını düşündürüyor. 

Dünya ekonomisinin yaklaşık dörtte birini oluşturmasının yanı sıra, dünyanın toplam savunma harcamalarının yüzde 48ini gerçekleştiren, gerilemekte olan hegemonyasını korumaya çalışan ABDnin izleyeceği ekonomik politika, dış politika sorunlarına yaklaşma tarzı, dünyanın geri kalanını çok yakından ilgilendiriyor. Hangi yapısal sorunlarla ve sınırlamalarla karşılaşacak olursa olsun bu politikaların başında duracak siyasetçiyi belirleyecek olan seçimler de... 

İki kongre ve seçim kampanyası arasındaki farklara geçmeden bir noktayı vurgulamak gerekiyor: İki kongrede de abartılı bir ulusalcı dil egemendi. Tarihin en yüce ulusu”, “dünyanın lideri gibi genellemeler havada uçuşuyordu. Bakan adaylarının ikisi de, ülkenin eski büyüklüğünü, zenginliğini (iyi de peki bu nasıl kaybedildi? tartışmasına girmeden) restore etmeyi amaçlıyordu. Bu abartılı ulusalcı zemin üzerinde ileri sürülen politikalardaki farklar, karşımıza bu abartılı ulusalcılığın iki farklı versiyonunu çıkarıyordu. 

İki kongre, iki vizyon
Cumhuriyetçilerin kongresinin, seçim kampanyasının iki temel ekseni olduğu söylenebilir. Birincisi, Ayn Randı, Hayeki anımsatan, Ben kendimi kurtarırım, kimseye, hele devlete gereksinimim yok, toplumun geri kalanına ne olur, beni ilgilendirmezdiyen, toplumsal sorumluluğu, dayanışmayı dışlayan patolojik bir bireycilik. İkincisi, Obamaya oy verdiniz krizden çıkaramadı, şimdi bana verin, sorunları ben çözerimdiyen, çok genel, Obamayı karalamaya odaklanmış, onun komünist olduğunu düşünecek kadar sağa savrulmuş bir propaganda hattı. Bu hat kongrede, kampanyada çok sinirli, saldırgan, nefret dolu, ırkçı, kadın ve eşcinsel haklarına, yoksullara düşmanca yaklaşan bir dilin egemen olmasına yol açtı. Dil ve mantık o kadar bireyciydi ki, o kadar dar çıkarlara odaklıydı ki, savunma harcamalarını arttıracağını söyleyen, Rusya ve Çini hedef alan militarist bir dile karşılık, halen savaşmakta ve ölmekte olan ABD askerlerine, sürmekte olan savaşlara, Cumhuriyetçilerin kongresinde değinen bile olmadı.

Demokratların kongresinde çok farklı bir hava vardı. Kongre, rahat, kendinden emin, kızgın olmayan, zaman zaman şakacı bir havada geçti. Michelle Obamanın kocasını tanıtan, Bill Clintonın kampanya konularını beceriyle açıklayan, gaflarıyla ünlü Bidenin sakin, ağırbaşlı konuşmaları kongreye enerji verdi. Son gün, Obamanın, birçok yorumcu tarafından sıkıcı bulunan, ama bana kalırsa, adamın retorik bilgisini de düşününce, İşimiz zor ama yapabiliriz, sabırlı olmak gerekiyortemasıyla uyumlu, sakin ve güven verici konuşması da buradaki liderliğin kalibresinin daha yüksek olduğunu ortaya koyuyordu. 

Cumhuriyetçilerin aksine, Demokratların kongresinde ve kampanyalarında, işçi sınıfının ekonomik sorunlarına, kadınlara, siyahlara, Latin Amerika kökenlilere, eşcinsellere ve hatta öğrencilere yönelik, bu kesimlerin sorunlarını teker teker ele alan bir yaklaşım vardı. Neredeyse sınıf mücadelesisöylemine yakın bir dilin benimsendiği görülüyordu. Demokratlar da bireyciydi doğal olarak ama kongrede sunulan bireycilik, toplum karşısında sorumluluğa, dayanışmaya ilişkin tonlar içeriyordu.
Dış politika söz konusu olduğunda Demokratların, Bin Ladinin öldürülmesini, Afganistan ve Iraktan çekilmeyi vurgulayan, diplomasiye vurgu yapan, savaş gazilerine daha iyi yaşam koşulları vaat eden bir dili benimsedikleri görülüyordu. 

Bu kısa özetten hareketle, karşımızda abartılı bir oligarşik ulusalcılıkla abartılı bir halkçı ulusalcılık olduğunu söyleyebiliriz.

Tabii bunların kampanya söylemleri olduğunu, ABDnin gerek içinde olduğu ekonomik krizin, gerekse de dünyadaki konumunun gerçek sorunlarını halka aktarmamaya dikkat eden bir noktada buluştuğunu, neticede, her iki adayın da kim seçilirse seçilsin ABD devletinin yapısal özelliklerinin, egemen sermayenin sorunlarının koyduğu sınırlamalar içinde hareket etmek zorunda olduklarını unutmamak gerekiyor. Bu iki aday arasında ulusalcılık ve bireycilik alanlarında geliştirdikleri farklarıysa, ülkede keskinleşmekte olan sınıf mücadelesinin partilerin kampanyalarına sızması olarak görebiliriz: Biri mali oligarşinin korkusunun, diğeri mali oligarsinin halkın gittikçe artan öfkesini peşine takma arzusunun ürünü...

Wednesday, September 05, 2012

Ekonomik Kriz - Silah Piyasası

Küresel kapitalizmin yapısal krizi, iki mali çöküşle (1997, 2007) sarsılarak yoluna devam ederken, geçen günlerde yayımlanan araştırmalar, bu dönemde şiddet olaylarında, savaşlarda görülen artışı anlamamıza yardım edecek veriler sunuyordu: Dünya ekonomisi bir krizin pençesinde kıvranır, işsizlik, yoksulluk, toplumsal, bölgesel eşitsizlikler artarken, silah endüstrisinin, özellikle ABDde adeta altın çağını yaşadığı görülüyor.

Kriz mi? Ne krizi?
New York Timesın, ABD İstatistik Bürosunun topladığı verilere dayanarak yayımladığı bir grafik (31/07/09) mali krizin başladığı, dünya ticaretinin hızla daralmaya başladığı 2007-2009 yıllarında, ABD dayanıklı tüketim malları ihracatı da gerilerken, silah sanayii malları ihracatının hızla arttığını ortaya koyuyordu. Grafikte, 2007 yılında, dayanıklı tüketim malları ihracatındaki artış, 2000 yılı ortalamasının yüzde 10 üstünde bir yerde seyrederken, 2009 yılına gelindiğinde, 2000 yılının yüzde 25 altına gerilemiş olduğu görülüyordu. Grafik, aynı dönemde savunma malları ihracatında 2000e göre yüzde 50 artış düzeyinden yüzde 125 düzeyine yükseldiğini gösteriyordu. 

ABD Kongresinin partiler üstü Araştırma Servisinin geçen hafta yayımlanan raporu, ABD silah ihracatının 2011de tarihsel bir rekor kırarak bir önceki yıla göre yüzde 300 arttığını ortaya koyuyordu. Bir önceki tarihsel rekor da 2009 yılına aitmiş. NYTden aktardığım grafik, ithalatın 2009 yılında, bir önceki yıla göre yüzde yüzden fazla arttığını gösteriyordu. Kongre Araştırma Servisi verileri ABD silah ihracatının 2009da 31 milyar dolardan 2011de 66.3 milyar dolara çıkarak, 85.5 milyar dolarlık küresel silah piyasasının üçte ikisine ulaştığını gösteriyor. Hemen arkasından gelen Rusyanın toplam içindeki payı yalnızca yüzde 5.6. Avrupanın toplam payı da 2010da yüzde 12.2den yüzde 7.2ye gerilemiş.

Araştırma Servisinin raporu, 2011 yılı ihracatının ağırlıklı olarak, uçaklarla, füze savunma sistemlerini kapsadığını, Ortadoğuya, Körfez ülkelerine yönelik olarak gerçekleştiğini aktarıyor. Suudi Arabistan 84 yeni F-15 alırken, filosundaki 70 F-15 uçağının sistemlerini yenilemiş. Birleşik Arap Emirlikleri 3.49 milyar dolarlık füze savunma sistemi, 1 milyar dolar ödeyerek de 16 Chinook helikopteri almış, Umman da 18 F-16 satın almış. Araştırma bu silahlanma eğiliminin arkasında, İran korkusunun yattığını vurguluyor.

Merkezden çevreye
Araştırma, dünya ekonomisindeki yeniden daralma eğilimlerine de işaret ederek silah piyasasında rekabetin sertleşirken ihracatçıların, ülkelerdeki ve bölgelerdeki potansiyel (gelecekte oluşması olası) pazarlar üzerinde yoğunlaştığına işaret ediyor.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün, (SIPRI) silah piyasasında alıcılar ve tedarik yolları üzerine yaptığı eğilim araştırması (ISN, 3/09/2012) Batının sattığı silahların esas olarak gelişmekte olan ülkelere ve enerji ihracatçısı ülkelere gittiğini ortaya koyuyor. SIPRI savaşlarda siviller arasındaki can kaybının yüzde 90ına neden olduğu hesaplanan hafif silahların satışlarında yaşanan artışlara da dikkat çekiyor.

Bu da bizi Cenevre kaynaklı bağımsız bir araştırma kurumu, SASın geçen hafta yayımladığı Hafif Silahlar Araştırması -2012 raporuna getiriyor. Dört yıllık yoğun ve kapsamlı bir çalışmaya dayanan araştırma, 52 ülkeye yapılan yasal silah satışlarının 2006dan bu yana yüzde yüz artarak 8.5 milyar dolara ulaştığını saptıyor. Ancak Afrika, Asya ve Ortadoğu devletlerinin şeffaflık düzeylerinin düşük olmasından hareketle araştırma gerçek ihracatın daha yüksek olduğunu düşünüyor. Araştırmayı hazırlayan kuruluşun yöneticisi Eric Bermana göre yasadışı silah ticareti de muhafazakâr bir tahminle 2 milyar dolara ulaşıyor.

Araştırma, hafif silahlar alanında, yıllık 100 milyon dolardan daha fazla ihracat yapabilen ABD, İtalya, Almanya, Brezilya, Avusturya, Japonya, İsviçre, Rusya, Fransa, Güney Kore, Belçika ve İspanya gibi ülkelerin pazara egemen olduğuna, uluslararası silah ticaret anlaşmasının da bizzat bu ülkeler tarafından engellendiğine işaret ediyor.

Asya krizini, Kosova savaşları, 11 Eylül olayı, terörizmle savaş, Afganistan ve Irak savaşları izlemişti. 2007de patlak veren finansal krizi, Arap Baharı, Libya ve Suriye olayları, Sünni, Şii kamplaşmasının, İran nükleer silah yapıyorkorkusunun körüklenmesi izliyor. Şimdi silah piyasasında ihracatçı ülkelerin potansiyel ülke ve bölgelere odaklandığına ilişkin saptamadan kalkarak Acaba bundan sonra neresi?diye düşünmeye devam edebiliriz

Wednesday, August 29, 2012

Yeni Osmanlılar...

AKP Türkiyesi’nin Suriye politikası, Osmanlı İmparatorluğunun mirasını nihayet devralmaya başlamış görünüyor, ama bir farkla... 
 
AKP hükümete geldiğinde Kürt sorunu olarak tanımlanan, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme talepleri bağlamında 1984ten bu yana büyük kana ve servete mal olarak süren savaşta ilk kez, iki tarafı da tatmin edebilecek bir çözüm, buna açılabilecek bir barış, olasılıklar yelpazesi içine girmeye başlamıştı. Kürt hareketinin siyasi ve askeri kanadı, ayrılma, devlet kurma talebinden vazgeçtiğini söylüyor, birlikte barış içinde yaşamanın koşullarını aramaya, konuşmaya hazır olduğunu açıklıyordu. Çatışmalarda da belirgin bir azalma söz konusuydu. Dahası İran ve Suriye, Türkiye ile ilişkilerini geliştiriyor, Kürt sorunu bağlamında denklemin dışında kalmaya özen gösteriyorlardı

On yıllık AKP yönetimi, gerek iç politikada kurguladığı ama gerçekleştiremediği açılım, onun ardından gelen KCK tutuklamalarıyla, gerekse de dış politikada giderek benimsediği, Suriyede bir rejim değişikliği projesinin derinliklerine hızla dalmaya yol açan çizgiyle bugün karşımıza bambaşka bir manzara çıkardı

Birincisi, birlikte yaşamaya açılacak bir barış için gerekli diyalog zemininin tasfiyesi anlamına geliyordu. Bu tasfiye çabaları hızla ilerlerken, Suriye olayı patlak verdi ve Kürt sorunu aniden”, Şemdinli saldırısıyla, Gaziantepte patlayan araç bombayla yeni bir viraja girdi.
 
İkincisine gelince, anımsarsanız. NATOnun Libyayı yıkma operasyonu başladığında, bir sonraki adım olarak Suriye ayrıntılı bir biçimde tartışılmış, müdahale durumunda ortaya nasıl bir kâbus çıkacağına ilişkin kapsamlı çözümlemeler üretilmişti. Benim de yazılarımda aktardığım tartışmalar, Suriye rejiminin Libya rejimine göre çok daha dirençli olduğunu, coğrafi, kentsel ve mezhep/dini ve etnik (Kürtler) farklılıkların tüm bölge ülkelerinin rejimlerini tehdit edecek bir parçalanmaya yol açabileceğini, bölge halklarına uzun yıllar boyunca çok pahalıya patlayacağını söylüyordu.
Dahası birçok yorumcu, Dışişleri’ne yol gösteren stratejik derinlik teorisinin tarihsel ve güncel gerçekliğe uymadığını da vurguluyor, kötü teori kötü ilaç gibidir, öldürür diyerek uyarıyordu. Ama AKP hükümeti bu uyarılara kulaklarını tıkayarak Batının Suriyede rejim değişikliği projesine büyük bir hevesle adeta balıklama daldı

Suriyeye ilişkin tüm öngörüler gerçekleşmeye, Suriye ve İran, Kürt sorunu denklemine geri dönmeye başlayınca da, AKP Türkiyesi de, giderek tüm parçalarının birleşmesiyle oluşacak bir Kürdistanın olasılıklar yelpazesine girmeye başlamasıyla, karşısında ekonomik, askeri hatta siyasi kapasitelerini çok aşan yeni bir Kürt realitesi buldu.
 
Üstelik, Türkiyeyi de kapsayan bir Sünni-Şii kamplaşmasıyla bölünmeye başlayan Ortadoğuda, bu bölünmenin dışında, tarafların hepsine mesafeli bir büyük Kürt devleti olasılığı, ABD ve İsrail analistleri tarafından, dengeleyici bir unsur olarak ilgi konusu olmaya başlıyordu.
 
Şimdi giderek artan sayıda siyasi analistin, Türkiyenin Suriye politikasının başarısını, Kürt sorununa siyasi bir çözüm üretebilme kapasitesine bağlamaya başladığını görüyoruz. Ama, AKP hükümetinin bölgeyi anlama tarzı, bu tarzın ülkede oluşturmaya başladığı yeni ruh hali, muhalefet partilerinin yetersizlikleri, Türkiyenin seçkinlerinin dün çok daha uygun koşullarda üretemedikleri bir çözümü, bugün yeni koşullarda üretebilme noktasından çok uzakta olduklarını düşündürüyor.
 
Bu resmin içinde çok korkutucu üç olgu daha var. Birincisi, AKPnin Suriye politikası, Türkiye topraklarında, Selefi savaşçılarını, El Kaide kadrolarını da barındıran, eğiten, ülkenin seçilmiş temsilcilerine de kapalı tutulabilen askeri kampların oluşmasına yol açtı. Enternasyonalist özelliğe sahip bir akıma ait olan bu savaşçıların yarın nerede ne yapacağı belli değil. İkincisi, AKPnin devleti devralırken eski rejimin kadrolarıyla sürdürdüğü hesaplaşmanın tamamlanmasına bağlı olarak, bu kez yeni rejimin kendi içinde bir hesaplaşmayı başlattığı görülüyor. Bu hesaplaşma devlet yönetiminin (statecraft) bütünlüğünü kaybetme, kazalara yol açma, belirsizlikler yaratma olasılığını artırıyor. Üçüncüsü, Alevi kökenli vatandaşlara yönelik aşağılayıcı ve saldırgan söylem ve eylemler, büyük kentlerde yaşayan yaygın ve genç Kürt nüfusla birlikte düşünülünce, provokasyonlara açık, ateşlendiğinde büyük felaketlere yol açabilecek patlayıcı bir karışımın oluşmaya başladığı görülüyor. 
 
Bunlara yeniden derinleşmeye başlayan bir uluslararası mali kriz içinde, ülke ekonomisinin başı üzerinde adeta Demokles’in kılıcı gibi duran kaynak gereksinimi eklenince, karşımıza şöyle bir ironi çıkıyor: AKP Osmanlı mirasını başarıyla devralmaya başlamış görünüyor, ama bu miras imparatorluğun çöküş yıllarını anımsatıyor.