Geçen hafta boyunca dünya basını ABD yönetimindeki tıkanmayı konuşuyordu. Hâlâ konuşuyor. Federal (merkezi hükümet) bütçe Cumhuriyetçi parti (GOP) temsilcileri engellediği için onaylanamıyor. Federal hükümetin kimi bölümleri “kepenk kapatmaya” başladı. İkinci konu da federal hükümetin borçlanma tavanının yükseltilmesiyle ilgili. GOP’nin meclis temsilcileri buna da karşı.
ABD’de çok önemli bir güç olan mali piyasalar şimdilik federal bütçenin nasıl olsa bir aşamada onaylanacağından emin, ortaya çıkan sorunların da hızla giderileceğini düşünüyorlar. Bütçe konusunda mali piyasaları doğrudan etkileyen bir durum yok. Borçlanma tavanına gelince, durum tamamen farklı.
Borçlanma tavanı yükseltilemez, federal devlet borçlanma, borç ödeme kapasitesini kaybederse ABD mali piyasaları, uluslararası piyasalar doğrudan etkilenecek. Sert bir mali sarsıntı olasılığı yüksek.
Şimdilik, mali piyasalarda “Evet uçurumun kenarında kavga ediyorlar, ama son anda uçurumun kenarından geri çekilecekler” diye düşünenler çoğunlukta. Ancak bir yorumcunun vurguladığı gibi esas sorulması gereken soru şu: “Bunların uçurumun kenarında ne işi var?” Bu sorunun cevabı da ABD’de yaşanmakta olan derin toplumsal çatlamayla ilgili. Devletteki tıkanıklık bu toplumsal çatlamanın yansıması.
‘Yeni Güneylilerin yükselişi’
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"latınız
Wednesday, October 09, 2013
Wednesday, October 02, 2013
'Gezi'den Füzelere...
ABD dış politikasında Ortadoğu’ya yönelik kritik bir ayar yapılırken mutlu bir rastlantı olarak Cumhurbaşkanı Gül ABD’deydi. Tam bu sırada, Başbakan 4 milyar dolarlık füze savunma ihalesini Çin’e vermesin mi?
Bir süredir, Erdoğan’dan ayrılıp Gül hayranlığı geliştirmeye başlayan liberal “kanaat” önderleri hemen bu mutlu rastlantının, füze ihalesinin üzerine eğildiler.
Bu vesileyle yine bir “ikiyüzlülük” komedyası şekillenmeye (demokrasi paketi içinde demokrasi aramaya devam ediyorum, bulursam o zaman yazacağım...) başladı...
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Bir süredir, Erdoğan’dan ayrılıp Gül hayranlığı geliştirmeye başlayan liberal “kanaat” önderleri hemen bu mutlu rastlantının, füze ihalesinin üzerine eğildiler.
Bu vesileyle yine bir “ikiyüzlülük” komedyası şekillenmeye (demokrasi paketi içinde demokrasi aramaya devam ediyorum, bulursam o zaman yazacağım...) başladı...
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, September 25, 2013
Stratejik Derinlikten Stratejik Saçmalıklara...
Türkiye’nin “yalnız kaldığı” konuşuluyor. Siyasal İslamın kimi yazarlarına göre bu “onurlu” bir yalnızlık, kimilerine göre de aslında böyle bir şey yok. Sorun başka yerde.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, September 18, 2013
Eski Dünya Düzeni…
Eski dünya düzeni öldü ama öldüğünü bilmiyor. Yapısal kriz, mali
genişleme (siz küreselleşme olarak okuyabilirsiniz) hegemonyacının son
baharıydı. Son mali kriz, bir hegemonya boşluğu ortamında yeni
olasılıkları zorlamaya başladı. Dün dünle beraber gidiyor ama bugünün getirmekte oldukları henüz belirsiz.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, September 11, 2013
Stratejik, Trajik, Tuhaf - II
Pazartesi yazımda Suriye “krizinin” stratejik ve trajik boyutlarını irdelemeye çalışmış “tuhaflığın”
ise AKP Hükümeti’nin Suriye politikasıyla ilgili olduğunu yazmıştım.
Buna değineceğim ama önce bir ironiye işaret ettikten sonra...
Bugün 11 Eylül
Bundan 12 yıl önce New York’ta Dünya Ticaret Merkezi kuleleri, hâlâ tam olarak açıklanamayan bir saldırıyla çökmüştü. Saldırıda yaklaşık 3-4000 insan yaşamını yitirdi, ABD dış politikası, savunma stratejisi yeni bir yöne döndü. Bu yeni yönelimin adı daha sonra, Terörizme Karşı Küresel Savaş olarak vaftiz edildi. Bu savaşın açıklanan amacı El Kaide başlığı altında tanımlanan radikal İslamcı akımları yok ederek, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ılımlı -İslam rejimlerinden oluşan bir siyasi- ekonomik hatta kültürel “ekosistemin” gelişmesine zemin hazırlamaktı.
Aradan geçen zamanda, Irak, Libya toplumları enkaza çevrildi.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Bugün 11 Eylül
Bundan 12 yıl önce New York’ta Dünya Ticaret Merkezi kuleleri, hâlâ tam olarak açıklanamayan bir saldırıyla çökmüştü. Saldırıda yaklaşık 3-4000 insan yaşamını yitirdi, ABD dış politikası, savunma stratejisi yeni bir yöne döndü. Bu yeni yönelimin adı daha sonra, Terörizme Karşı Küresel Savaş olarak vaftiz edildi. Bu savaşın açıklanan amacı El Kaide başlığı altında tanımlanan radikal İslamcı akımları yok ederek, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ılımlı -İslam rejimlerinden oluşan bir siyasi- ekonomik hatta kültürel “ekosistemin” gelişmesine zemin hazırlamaktı.
Aradan geçen zamanda, Irak, Libya toplumları enkaza çevrildi.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, September 04, 2013
Kapitalizmin Suriye Sınavı
Bu yazımda da “biraz” uzaktan bakmaya devam ediyorum. Kapitalizm ekonomik, siyasi, simgesel özellikleriyle, egemen duyarlılık biçimleriyle bir “yaşam dünyası” oluşturuyor.
Kapitalizm, ancak küresel çapta, tüm diğer yaşam dünyalarını dönüştürerek, yok ederek insan yaşamını sermaye birikim sürecinin gereksinimlerine tabi kılarak var olabiliyor. Bu yüzden bugün, “uygarlıklar” değil yalnızca bir uygarlık var: Kapitalist uygarlık. Suriye “sorununu” da bu bağlam içinde düşünmek gerekiyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Kapitalizm, ancak küresel çapta, tüm diğer yaşam dünyalarını dönüştürerek, yok ederek insan yaşamını sermaye birikim sürecinin gereksinimlerine tabi kılarak var olabiliyor. Bu yüzden bugün, “uygarlıklar” değil yalnızca bir uygarlık var: Kapitalist uygarlık. Suriye “sorununu” da bu bağlam içinde düşünmek gerekiyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, August 28, 2013
İhvan Deneyimine Farklı Bir Bakış - II
Pazartesi yazımda, İhvan deneyiminden çıkarılabilecek dersleri
düşünürken altını çizdiğim gibi İhvan antikapitalist bir hareket değil.
İhvan’ın emperyalizm karşıtlığı daha çok kültürel özellikler taşıyor.
İhvan projesinin amaçladığı topluma, parlamenter, “barışçı bir yoldan” ulaşmayı
hedeflediğini açıklamasına karşın, devletten, toplumdan, emperyalizmden
gelen şiddetli ve şiddet içeren bir tepkiyle karşılaştı.
Bu kez, Yunanistan’da kapitalizm ve emperyalizm karşıtı olduğunu açıkça beyan etmiş bir sosyalist hareket, SYRİZA IMF’nin kemer sıkma, yaygın işten çıkartma içerikli neoliberal politikalarını ısrarla, acımasızca uygulayan hükümeti eylül ayında düşürmeyi, ilk genel seçimlerde de hükümet olmayı planlıyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Bu kez, Yunanistan’da kapitalizm ve emperyalizm karşıtı olduğunu açıkça beyan etmiş bir sosyalist hareket, SYRİZA IMF’nin kemer sıkma, yaygın işten çıkartma içerikli neoliberal politikalarını ısrarla, acımasızca uygulayan hükümeti eylül ayında düşürmeyi, ilk genel seçimlerde de hükümet olmayı planlıyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, August 21, 2013
Nostalji, Melankoli, Paranoya
Yıllardır AKP’ye destek veren, liberallerde ve kimi “işbirlikçi sol”da, hatta AKP’nin kimi kendi yazarlarında, bir süredir nostaljiyle melankoli el eleydi. Mısır’da askeri darbe bir de paranoya ekledi bunlara. Şu iki saptama bu ruh halini çok iyi yansıtıyor: “Başlangıçta, demokratikleşme... ama sonra”, “Artık yalnız ve yorgun” veya “güçlenmemizi istemiyorlar.” “Eğer Olimpiyatları alamazsak... Geziciler.”
(...)
Yazının devamını okumakak için "tık"layınız
(...)
Yazının devamını okumakak için "tık"layınız
Wednesday, August 14, 2013
'Adalet' Üzerine Notlar
Ergenekon davasında “cezalar” açıklandığından
bu yana, cezalara ilişkin açıklanan gerekçe, kanıtlar ve yargılama
süreci sorgulanıyor. Cezaların ölçüsüzlüğü vurgulanıyor. Toplum bu
konuda ikiye bölündü. Bir kesim yargılamanın adaletsizliği, cezaların ölçüsüzlüğü üzerinde duruyor. Bir kesim de “Sorunlar var ama, demokrasi, vesayetin kırılması açısından olumlu bir gelişmedir” diyor. Zil çalıp oynayan “sosyopat”ları saymıyorum.
Ben, bu yargılama sürecinin, sonuçlarının hakikatinin, “adalet”, usul ve kanıt tartışmalarından başka, çok radikal bir ayrımda yattığını düşünüyorum.
Ergenekon davasının sonuçları üzerinde oluşan kamplaşmayı, Jacques Ranciere’in “Görüş ayrılığı, beyaz diyenle siyah diyen arasındaki bir çatışma değildir. Görüş ayrılığı, beyaza beyaz diyen ama beyazdan farklı şeyler anlayanlar arasındaki bir çatışmadır” uyarısıyla birlikte düşünmeye başlayabiliriz
Ergenekon davasındaki kutuplaşma, adalet kavramının içeriğinde anlaşan insanların, gerçekleşmesine ilişkin yaşadıkları bir görüş ayrılığından kaynaklanmıyor. Kutuplaşma adalet kavramının içeriği üzerinde oluşuyor. Bu, “görüş ayrılığının” ötesinde, çok vahim bir duruma işaret ediyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Ben, bu yargılama sürecinin, sonuçlarının hakikatinin, “adalet”, usul ve kanıt tartışmalarından başka, çok radikal bir ayrımda yattığını düşünüyorum.
Ergenekon davasının sonuçları üzerinde oluşan kamplaşmayı, Jacques Ranciere’in “Görüş ayrılığı, beyaz diyenle siyah diyen arasındaki bir çatışma değildir. Görüş ayrılığı, beyaza beyaz diyen ama beyazdan farklı şeyler anlayanlar arasındaki bir çatışmadır” uyarısıyla birlikte düşünmeye başlayabiliriz
Ergenekon davasındaki kutuplaşma, adalet kavramının içeriğinde anlaşan insanların, gerçekleşmesine ilişkin yaşadıkları bir görüş ayrılığından kaynaklanmıyor. Kutuplaşma adalet kavramının içeriği üzerinde oluşuyor. Bu, “görüş ayrılığının” ötesinde, çok vahim bir duruma işaret ediyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, August 07, 2013
El Kaide'ye Bayram Hediyesi
Tam yeniden canlanan Filistin-İsrail “barış süreci” üzerine
düşünmeye hazırlanıyordum ki, ABD’nin, 9/11 öncesini anımsatan
yoğunlukta istihbarat alarak, Müslüman ülkelerde 22 temsilciliğini bir
süre için kapattığına ilişkin haber geldi.
ABD kamu diplomasisi çevrelerinden üretilen, “Bin Ladin öldükten sonra El Kaide yok olma sürecine girdi” söylemiyle çelişen böyle bir panik, aslında El Kaide’ye bayram hediyesi vermek anlamına gelmiyor mu?
ABD yetkililerinin, “Bakın Ulusal Haberalma Ajansı’nın (NSA), o kadar eleştirdiğiniz, dinleme veri toplama etkinlikleri ne kadar önemliymiş” gibisinden demeçleri (The Guardian 05/08), NSA skandalından sonra, ortada bir gündem değiştirme çabası olduğunu da düşündürmüyor değil. Böyle bile olsa bir “kaş yaparken göz çıkarma, dünya jeopolitiğinde pusulayı kaybetmeye başlama” durumu yok mu?
Düşünsenize, El Kaide parmağını kıpırdatmadan ABD’nin Afrika ve Ortadoğu’daki diplomatik yapılanmasını bir süre için felç etmiş, böylece küresel bir tehdit olmaya devam ettiğini, gücünden şüphe edenlere kanıtlamış olmuyor mu?
Yazının tamamnı okumak için "tık"layınız
ABD kamu diplomasisi çevrelerinden üretilen, “Bin Ladin öldükten sonra El Kaide yok olma sürecine girdi” söylemiyle çelişen böyle bir panik, aslında El Kaide’ye bayram hediyesi vermek anlamına gelmiyor mu?
ABD yetkililerinin, “Bakın Ulusal Haberalma Ajansı’nın (NSA), o kadar eleştirdiğiniz, dinleme veri toplama etkinlikleri ne kadar önemliymiş” gibisinden demeçleri (The Guardian 05/08), NSA skandalından sonra, ortada bir gündem değiştirme çabası olduğunu da düşündürmüyor değil. Böyle bile olsa bir “kaş yaparken göz çıkarma, dünya jeopolitiğinde pusulayı kaybetmeye başlama” durumu yok mu?
Düşünsenize, El Kaide parmağını kıpırdatmadan ABD’nin Afrika ve Ortadoğu’daki diplomatik yapılanmasını bir süre için felç etmiş, böylece küresel bir tehdit olmaya devam ettiğini, gücünden şüphe edenlere kanıtlamış olmuyor mu?
Yazının tamamnı okumak için "tık"layınız
Wednesday, July 31, 2013
'Büyük Durgunluk' Küreselleşiyor
Bu haftaki The Economist dergisinde “Büyük yavaşlama”
başlıklı bir yorum var. Yükselmekte olan ekonomilerde başlayan
yavaşlama, dünya ekonomisinde bir dönüm noktası oluşturuyormuş. Bu yeni
dönemde liberal ekonomik modele olan ilgi yeniden artabilir, Batı
özgüvenini biraz olsun yenileyebilirmiş. Ne diyelim? Çan seslerini
duymuş The Economist, ama kimin için çaldığını bilmiyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, July 24, 2013
Bir Yükselişin Hazin Öyküsü
Sinema endüstrisinin ilk dönemlerinde yapımcıların çok sık kullandıkları hazin öyküyü bilirsiniz. Kentin parlak renkli ışıklarının cazibesine kapılarak gelen genç adam/kadın, arzularını gerçekleştirme telaşıyla çok iyi anlayamadığı, aslında boyunu aşan işlerin içine düşer. Kahramanımız önce hızla yükselir, herkes dostudur, elinden tutmaktadır. Ancak, tam arzularının nesnesine ulaşacağı noktada, geldiği yükseklikte tutunamaz, büyük çarkın içine düşer, öğütülür gider.
Yükseliş...
AKP’nin, AKP’nin lideri, Başbakan Erdoğan’ın öyküsü henüz bitmedi ama bu hazin öyküleri anımsatmaya başladı.
Devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, July 17, 2013
Ortadoğu'da Kargaşa… Ve Düzen Arayışları
Alpaslan Işıklı Hocamızın yokluğunu fena halde
hissedeceğiz. İnançlı, kararlı, üretken, yüce gönüllü yaşamını,
düşünmeye zorlayan fikirlerini unutmayacağız.
***
Batı’da siyasal İslamın umut bağlanan kesiminin yönetimlerinin, Mısır ve Türkiye’de toplumsal muhalefetin duvarına toslaması, her iki ülkede de siyasal İslamın yönetimlerinin toplumsal muhalefet karşısında beklenen esnekliği gösterme, postkolonyal (“bağımsız” ama emperyalizmin müdahale düzeneklerini içinde taşıyan) devleti yönetme becerilerinden yoksun olduklarını ortaya koydu. Bu durum, “büyük güçler” açısından önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Siyasal İslamın ılımlı kesimi (Müslüman Kardeşler akımı ve benzerleri) iflas ettiğine göre bölgede, dolaylı yönetimin aracısı kim (ne) olacak?
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Batı’da siyasal İslamın umut bağlanan kesiminin yönetimlerinin, Mısır ve Türkiye’de toplumsal muhalefetin duvarına toslaması, her iki ülkede de siyasal İslamın yönetimlerinin toplumsal muhalefet karşısında beklenen esnekliği gösterme, postkolonyal (“bağımsız” ama emperyalizmin müdahale düzeneklerini içinde taşıyan) devleti yönetme becerilerinden yoksun olduklarını ortaya koydu. Bu durum, “büyük güçler” açısından önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Siyasal İslamın ılımlı kesimi (Müslüman Kardeşler akımı ve benzerleri) iflas ettiğine göre bölgede, dolaylı yönetimin aracısı kim (ne) olacak?
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, July 10, 2013
Siyasal İslamın Sonbaharı - II
Türkiye ve Mısır’da yaşananlarla birlikte, Batı’da “ılımlı İslam”a
umut bağlayanların, Ortadoğu’da Müslüman kitlelerin, siyasal İslamın
projesine güvenlerinin tamir edilemez biçimde sarsıldığına işaret
etmiştim. Bugün bu gözlemimi daha geniş bir bağlama oturtmaya
çalışacağım.
Siyasal İslamın ekosistemi
Siyasal İslamın ortaya çıkışına, büyümesine olanak veren “ekosistemi” kısaca dört alt başlıkla betimleyebiliriz.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Siyasal İslamın ekosistemi
Siyasal İslamın ortaya çıkışına, büyümesine olanak veren “ekosistemi” kısaca dört alt başlıkla betimleyebiliriz.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Friday, July 05, 2013
Uçurumun Kenarında Mısır
Çarşamba gecesi Müslüman Kardeşler hareketine, Devlet Başkanı Mursi yönetimine
karşı gerçekleşen askeri darbeyi izlerken aklıma, çok bilinen bir fıkra
geldi: Şirketin, yeni genel müdürünün birinci yılını kutlamak için
yapılan toplantıda, kendini göstermek isteyen yalakalardan biri
kadehini kaldırmış: “Şirketimiz uçurumun kenarına gelmişti. Sayın müdürümüz cesaretle ileri doğru büyük bir adım attı...”
Mursi yönetiminin birinci yılı geride kalırken Mısır’da gerçekleşen askeri darbe, “ileriye doğu cesur bir adım mı”, yoksa bu adımı atmaya çalışanları geri çeken bir müdahale mi önümüzdeki günlerde daha açık bir biçimde göreceğiz.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Mursi yönetiminin birinci yılı geride kalırken Mısır’da gerçekleşen askeri darbe, “ileriye doğu cesur bir adım mı”, yoksa bu adımı atmaya çalışanları geri çeken bir müdahale mi önümüzdeki günlerde daha açık bir biçimde göreceğiz.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, July 03, 2013
'İrhal!'
Hafta biterken The New York Times’tan David Kirkpatrick’in Kahire’den geçtiği yazıya göre, “sokakları çıra gibi olan Mısır, bir kıvılcım bekliyor”du.The Guardian’ın başyazısı “Mısır’ın Cezayir gibi olma riskinden” söz ediyordu. Pazar günü milyonlarca protestocu, Müslüman Kardeşler (MK) örgütünden gelen Devlet Başkanı Mursi’ye karşı “İrhal” (çık git) diye bağırıyordu. Yüz binlerce Mursi yanlısı da “Ölürüz de gitmeyiz” diye... (Al Ahram Daily, 01/07). Pazartesi günü ordu muhtıra verdi.
Bu çatışmanın geçici bilançosu, pazartesi sabahı itibarıyla, Mısır Sağlık Bakanlığı kaynaklarına göre en az 14 ölü, 900’den fazla yaralı, Müslüman Kardeşler’in Kahire merkezi ateşe verilmesi. (Al-Masri Al-Youm, 01/07)
Bu çatışmanın geçici bilançosu, pazartesi sabahı itibarıyla, Mısır Sağlık Bakanlığı kaynaklarına göre en az 14 ölü, 900’den fazla yaralı, Müslüman Kardeşler’in Kahire merkezi ateşe verilmesi. (Al-Masri Al-Youm, 01/07)
Seçimler ve ‘demokrasi’
Bir yanda, Mursi, MK taraftarları,“Biz oy aldık seçildik bir yere gitmeyiz” diyor. Buna karşılık, çığ gibi büyüyen bir muhalefet hareketi, Mursi’nin politikalarına karşı somut eleştirilerde bulunmuyor, yalnızca “İrhal” diye bağırıyor.
Bu durum bizi, yalnızca siyasal İslam ve seçimler ilişkisinin değil, seçimlerle demokrasi arasındaki ilişki de üzerinde düşünmeye zorluyor.
Bu durum bizi, yalnızca siyasal İslam ve seçimler ilişkisinin değil, seçimlerle demokrasi arasındaki ilişki de üzerinde düşünmeye zorluyor.
Friday, June 28, 2013
Financial Times Erdoğan'ı uyarıyor: Çok geç olmadan...
(...)
"With the Turkish lira and stock market under pressure, Mr Erdogan’s government may have had no choice but to acclaim a tactical withdrawal as a victory on the field.
"With the Turkish lira and stock market under pressure, Mr Erdogan’s government may have had no choice but to acclaim a tactical withdrawal as a victory on the field.
In another sign of caution on Mr Erdogan’s part, police, without using tear gas or water cannon, allowed thousands of protesters on Tuesday to fill up Istanbul’s central Taksim square. With Turkey’s international image badly tarnished, the authorities decided against a further show of overwhelming force against demonstrators who were careful not even to block the traffic.
In fact, Mr Erdogan’s power is more heavily constrained than his muscular, defiant response to the protests would suggest. His ambition of creating an executive-style presidency in time for the first direct elections to the post next year was checked well before the protests erupted by a lack of parliamentary support for the required changes to the constitution."
(...)
Wednesday, June 26, 2013
'Ah! Ne Büyük Reformcuydu'...
“Gezi Direnişi” olayının yankıları, verili “bilgi sistemini” delik deşik etmeye, iktidarı ayakta tutan, “fantezilerin” müstehcen doğasını sergilemeye devam ediyor.
Şimdi ışıkların altında, ortada kalan liberal entelektüeller, yeni şekillenen “iklime” uyum sağlamaya çalışıyorlar: “Zararın neresinden dönülse kârdır”! Ancak bunlar, dünkü tutumlarını savunmaktan vazgeçmiyorlar: “Ah o kadar büyük bir reformcuydu ki... Büyük düş kırıklığı içindeyim...”. Anlaşılan, “ne verdikleri zararı kavrayabilmiş, ne de yaşadıklarından bir şey öğrenmişler”... Bu kaygı verici!
İki suskunluk
Bugün, Erdoğan’dan yakınan, her belayı bir adamın kişiliğine bağlayan Batılı yazarların, yerli liberallerin iki konuda “suskun” kalmaları dikkat çekiyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, June 12, 2013
Adı Ağza Alınamayan 'Şey'
Gezi Parkı direnişi “olayı” konuşulurken “gençler”, “orta sınıf” gibi kavramlar kullanılıyor. Bu kavramlar, aslında “adı ağza alınamayan”, alındığı takdirde kapitalist gerçekçi bireyde gerginlik yarattığı için bastırılan “şey”in yerine kullanılıyor.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, June 05, 2013
Ya Cahillik, Ya İkiyüzlülük
Gezi “olayı”, düzenin bekçileri üzerinde içerde olduğu kadar dışarda da şok etkisi yaptı. Dış basındaki yorumları, Türkiye’ye gelerek “olaya” yakından bakmayı deneyenlerin saptamalarını, şaşkınlığını, hatta “düş kırıklığını” izlerken bunlar ya cahil ya da ikiyüzlü diye düşünmeden edemedim.
‘İçi boş demokrasi’ filan
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
‘İçi boş demokrasi’ filan
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, May 29, 2013
'Yerine-Geçen-Şey'
slam ciddi bir imaj sorunu yaşıyor. İngiltere’de, bu sorun daha da
ağırlaştı. Müslümanları hedef alan ırkçılık, yabancı düşmanlığı
artıyor. “Sol” bu alanda gereken mücadeleyi veriyor. Ama Müslüman topluluğa da önemli bir görev düşüyor.
Hafta boyunca, gazetelerin ön sayfalarında, Müslüman iki genç adam tarafından Londra’nın Woolwich semtinde, caddenin ortasında et satırıyla öldürülen askerin, elleri, giysileri kan içinde gelip geçeni tehdit eden saldırganların fotoğrafları sergileniyordu.
Daha önce de ekranlarda Suriye’de öldürdüğü düşmanının kalbini yiyen bir Müslüman vardı. Suriye fotoğrafları, haber klipleri, kazınmış kafalı, kara sakallı selefi savaşçılarla dolu.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Hafta boyunca, gazetelerin ön sayfalarında, Müslüman iki genç adam tarafından Londra’nın Woolwich semtinde, caddenin ortasında et satırıyla öldürülen askerin, elleri, giysileri kan içinde gelip geçeni tehdit eden saldırganların fotoğrafları sergileniyordu.
Daha önce de ekranlarda Suriye’de öldürdüğü düşmanının kalbini yiyen bir Müslüman vardı. Suriye fotoğrafları, haber klipleri, kazınmış kafalı, kara sakallı selefi savaşçılarla dolu.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, May 22, 2013
Ya Umduğunu Bulsaydı?
Başbakan, ABD gezisinde umduğunu bulamamış. İtiraf etmeliyim ki içim rahatladı. Ya umduğunu bulsaydı?
AKP liderliğinin Ortadoğu’nun adeta bir kaleydoskop gibi en ufak sarsıntıda yeniden şekillenen nesnel koşullarını, bu koşulların içerdiği çelişkileri anlamakta yetersiz kaldığı ortada. Daha 2007 yılında, büyük bir bölgesel krize Türkiye hazırlıksız yakalanacak diyorduk. Arap isyanları, Mısır, Libya, nihayet Suriye derken, AKP bölgenin kaygan kumlarına saplandı; eğer Başbakan “umduğunu bulsaydı” batmaya başlayacaktı.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
AKP liderliğinin Ortadoğu’nun adeta bir kaleydoskop gibi en ufak sarsıntıda yeniden şekillenen nesnel koşullarını, bu koşulların içerdiği çelişkileri anlamakta yetersiz kaldığı ortada. Daha 2007 yılında, büyük bir bölgesel krize Türkiye hazırlıksız yakalanacak diyorduk. Arap isyanları, Mısır, Libya, nihayet Suriye derken, AKP bölgenin kaygan kumlarına saplandı; eğer Başbakan “umduğunu bulsaydı” batmaya başlayacaktı.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, May 15, 2013
Kumarda Kaybetmeye Dair
Reyhanlı’yı hedef alan insanlık dışı saldırıyı düşünürken, bugün
Türkiye’yi yönetenlerin pek heveslendikleri imparatorluğun Filistin
cephesinde savaşan ünlü bir komutanın acı sözleri aklıma geldi: Biz Mehmet’i kumarda kaybettik…
(...)
AKP Türkiyesi’nin geldiği noktada, acımasızlık ve ahlaki çürüme dudak uçuklatıyor...
Yazının tamamını okumak için "tık"layınız
(...)
AKP Türkiyesi’nin geldiği noktada, acımasızlık ve ahlaki çürüme dudak uçuklatıyor...
Yazının tamamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, May 08, 2013
Bir 'Titanic' Olarak Demokrasi
“Demokrasi”nin geleceğinin birçok açıdan, 1912 yılında batan “Titanic”e benzemeye başladığını düşünüyorum.
(...)
Türkiye’ye dönersek, bir taraftan, güçler ayrılığını kaldırmak, topluma yaşam tarzına ilişkin yasalar dayatmak, kazanılmış hakları kullanmayı, iktidar partisine karşı eylem olarak okumak...
Yazının tamamını okumak için "tık"layınız
(...)
Türkiye’ye dönersek, bir taraftan, güçler ayrılığını kaldırmak, topluma yaşam tarzına ilişkin yasalar dayatmak, kazanılmış hakları kullanmayı, iktidar partisine karşı eylem olarak okumak...
Yazının tamamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, May 01, 2013
Suriye Kararsızlığı
Geçen hafta isyancılar Esad yönetiminin kimyasal silah kullandığına ilişkin “kanıtları”, “uluslararası topluluğa” sunduğunda, Batı medyasında hemen, “evet şimdi tamam” yazıları egemen oldu. Sonra, bu yorumlar hızla yerlerini kuşkulara, kanıtları sorgulama çabalarına bıraktı. ABD yönetimi de “Bağlaşıklarımızın baskısı bizi Suriye’ye müdahale etmeye zorlayamaz” diyordu.
Halbuki aynı medya “Irak’ta kitle imha silahları var”, “Kaddafi soykırım uygulamak üzere” iddialarını, adeta yalamadan yutmuştu. Bu kez neden farklı? Batı neden bu kez bu kadar kararsız?
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Halbuki aynı medya “Irak’ta kitle imha silahları var”, “Kaddafi soykırım uygulamak üzere” iddialarını, adeta yalamadan yutmuştu. Bu kez neden farklı? Batı neden bu kez bu kadar kararsız?
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, April 24, 2013
'Greatest Nation On Earth'
Obama’nın Boston’daki bombalardan sonra yaptığı konuşmada Amerika’nın “dünyanın en büyük (great: Zenginliğinden çok, ahlak, erdem, kültür gibi özelliklerinden dolayı-E.Y) ulusu” olduğunun yine vurgulanması anlağımda tedirgin edici yankılar uyandırdı.
Biri kalksa, “Türkiye dünyanın en büyük (great) ulusudur” dese ona hemen milliyetçi faşist damgası vurulur. Ama kimsenin aklına Obama’yı böyle suçlamak gelmez. ABD’nin büyüklüğü genel kabul gören bir kanaattir; adeta, diğer göstergelere anlamlarını kazandıran bir “ana gösterge”.
Peki, bu “büyüklük” iddiası sarsılmaya, “ana gösterge” etkinliğini kaybetmeye başlarsa, bu genel kabul gören kanaate dayanan anlatılara, bu anlatıların şekillendirdiği öznelliklere ne olur?
Bu soru giderek daha büyük bir önem kazanıyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Biri kalksa, “Türkiye dünyanın en büyük (great) ulusudur” dese ona hemen milliyetçi faşist damgası vurulur. Ama kimsenin aklına Obama’yı böyle suçlamak gelmez. ABD’nin büyüklüğü genel kabul gören bir kanaattir; adeta, diğer göstergelere anlamlarını kazandıran bir “ana gösterge”.
Peki, bu “büyüklük” iddiası sarsılmaya, “ana gösterge” etkinliğini kaybetmeye başlarsa, bu genel kabul gören kanaate dayanan anlatılara, bu anlatıların şekillendirdiği öznelliklere ne olur?
Bu soru giderek daha büyük bir önem kazanıyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, April 17, 2013
Tükenmiş Bir Uygarlıktan Görüntüler...
Pazartesi yazımda, “Geleneksel muhafazakârlığın
kökleri, hem geriye hem de ileriye dönük bir zamanın içindedir.
Thatcherizm ise –neoklasik ekonomi anlayışındaki gibi- esas olarak
zamansal bir anlatıdan yoksundur; her şey tüketilmelidir. Her şey şimdi
tüketilmelidir” saptamasını aktarmıştım.
Bu saptama, dünya ekonomisinin küreselleşme dönemi mucizelerinin (şu kadar insan yoksulluk sınırın üzerine çıktı. Bu kadar insan orta sınıfa katıldı vb.) boşluğunu çok iyi tanımlıyor. Mali kriz başladığından bu yana sıkça gündeme gelen bir soru işaretinin betimlediği gerçeğin de altını çizmiş oluyor: “Tüm bunlar bir yanılsama mıydı?”
The Economist dergisi geçen hafta farkında olmadan (bu dergi nadiren olanların farkında olur) “Servet bazen yanılsamadır” ifadesiyle açık ettiği gibi, evet yanılsamaydı. Derginin “saygın” Buttonwood köşesi, iki soruya dikkat çekiyordu: “Yaratılan milyarlarca dolar servet nereye gitti?” “Kıbrıs bankalarındaki servet nereye gitti?” Buttonwood’a göre “iki sorunun da cevabı aynı”: “Bu servet asla gerçekleşmeyen bir büyümeye gitti”. Kısacası aslında yoktu!
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Bu saptama, dünya ekonomisinin küreselleşme dönemi mucizelerinin (şu kadar insan yoksulluk sınırın üzerine çıktı. Bu kadar insan orta sınıfa katıldı vb.) boşluğunu çok iyi tanımlıyor. Mali kriz başladığından bu yana sıkça gündeme gelen bir soru işaretinin betimlediği gerçeğin de altını çizmiş oluyor: “Tüm bunlar bir yanılsama mıydı?”
The Economist dergisi geçen hafta farkında olmadan (bu dergi nadiren olanların farkında olur) “Servet bazen yanılsamadır” ifadesiyle açık ettiği gibi, evet yanılsamaydı. Derginin “saygın” Buttonwood köşesi, iki soruya dikkat çekiyordu: “Yaratılan milyarlarca dolar servet nereye gitti?” “Kıbrıs bankalarındaki servet nereye gitti?” Buttonwood’a göre “iki sorunun da cevabı aynı”: “Bu servet asla gerçekleşmeyen bir büyümeye gitti”. Kısacası aslında yoktu!
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, April 10, 2013
Büyüklere Masallar…
Türkiye halklarının birlikte çıkmaya hazırlandığı barış sürecinin olası
duraklarını, alacağı virajları, önceden kestirmek çok zor.
Gerçekten de Engels’in hatırlattığı gibi toplumsal olaylarda tarafların her biri kendi çıkarları doğrultusunda, güçleri oranında çabalar. Tarih bu çabaların bir bileşkesi olarak ilerler. Çoğu kez ortaya çıkan sonuç, şaşırtır, tarafların hiçbirini tatmin etmez.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Gerçekten de Engels’in hatırlattığı gibi toplumsal olaylarda tarafların her biri kendi çıkarları doğrultusunda, güçleri oranında çabalar. Tarih bu çabaların bir bileşkesi olarak ilerler. Çoğu kez ortaya çıkan sonuç, şaşırtır, tarafların hiçbirini tatmin etmez.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, April 03, 2013
İki ‘Tatsız’ [G]erçek Üzerine Bir Not...
Türkiye’nin gerçekliği iki önermenin egemenliği altında şekilleniyor: AKP yönetimi ekonomiyi başarıyla yönetiyor; Kürt sorunu bir çözüm sürecine girmiştir. Bu iki önermeye Lacan’cı psikanaliz okulunun “gerçeklik, ‘gerçek’ değildir” uyarısını dikkate alarak yaklaştığımda, önümde büyük düş kırıklıklarına gebe bir gelecek olasılığı şekilleniyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, March 27, 2013
Bölgemizde Tarih Giderek Hızlanıyor
Geride bıraktığımız hafta içinde önemli tarihsel gelişmeler yaşanmış gibi görünüyor. Bu hafta içinde büyük Nevruz mitingi, Öcalan’ın mektubu ile Kürt siyasi hareketi, haklar ve özgürlükler mücadelesinde yeni bir döneme geçmişe benziyor. AKP Türkiye’si Netanyahu İsraili karşısında büyük bir diplomatik zafer kazanmışa benziyor. ABD Devlet Başkanı Obama, Erdoğan ile Netanyahu arasındaki konuşmayı ve “özür dileme” işini kolaylaştırarak, ABD dış politikası açısından Ortadoğu’da çok uzun zamandır ilk kez bir diplomatik başarı kazanmışa benziyor.
“Benzeme” kavramı, “görüntü” kavramından farklı olarak, “aynı” olup olmama konusunda bir kuşkuya işaret eder. Yukarda değindiklerim sanırım çok önemli gelişmeler. Ama bu gelişmelere kanaatle değil de düşünceyle yaklaşınca “benzeyişle” görüntü arasında kimi farklar dikkat çekmeye başlıyor.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
“Benzeme” kavramı, “görüntü” kavramından farklı olarak, “aynı” olup olmama konusunda bir kuşkuya işaret eder. Yukarda değindiklerim sanırım çok önemli gelişmeler. Ama bu gelişmelere kanaatle değil de düşünceyle yaklaşınca “benzeyişle” görüntü arasında kimi farklar dikkat çekmeye başlıyor.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, March 20, 2013
Irak Savaşının 10. Yıldönümünde İki Seçenek
Bu hafta Irak’ın işgalinin 10.
yıldönümü. Bu konuya ilişkin tartışanlar, işgalin, açıklanan amaçları,
yarattığı yıkım, yol açtığı can kaybı açısından tam bir fiyasko
olduğunda anlaşıyorlar. Irak’ın işgalinin yalanlara, sahte kanıtlara dayandırıldığını bir kez daha anımsatan kimi yorumcular, Bush’un, Blair’in savaş suçlusu olarak yargılanmaları gerektiğini savunuyorlar.
Olayın bu boyutlarına pazartesi günü Orhan Bursalı değindi. Ben bazı tarihsel eğilimler üzerinde durmayı deneyeceğim.
Tarihin çöp tenekesi devrildiğinde...
İmparatorluklar tarihin çöp tenekeleri gibidir. Egemen oldukları bölgelerdeki dini, etnik, sınıfsal çelişkileri ve nefretleri, şiddet, korku, rüşvet yoluyla baskı altında tutarak muhafaza eder, birbirine karşı kullanır, hatta bu amaçla yenilerini üretirler. Bir imparatorluk yıkıldığında çöp tenekesi devrilir, kapağı açılır ve pislik ortalığa saçılır.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Olayın bu boyutlarına pazartesi günü Orhan Bursalı değindi. Ben bazı tarihsel eğilimler üzerinde durmayı deneyeceğim.
Tarihin çöp tenekesi devrildiğinde...
İmparatorluklar tarihin çöp tenekeleri gibidir. Egemen oldukları bölgelerdeki dini, etnik, sınıfsal çelişkileri ve nefretleri, şiddet, korku, rüşvet yoluyla baskı altında tutarak muhafaza eder, birbirine karşı kullanır, hatta bu amaçla yenilerini üretirler. Bir imparatorluk yıkıldığında çöp tenekesi devrilir, kapağı açılır ve pislik ortalığa saçılır.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, March 13, 2013
Chavez’in Ardından - II
Chavez’in Ardından - II
Chavez’in “büyüklüğünü” saptamak yeterli değil. Bir adım ileri giderek “Chavez olayını” anlamak, dersler çıkarmak gerekir. Yorumlarda, tüm “olayı” Chavez’in kişiliğine indirgeyen bir eğilim egemen. Bu noktada kaldıkça ne eleştirel bir yaklaşım üretmek ne de ders çıkarmak olanaklı.Bu noktayı “Chavez nereden çıktı” sorusuyla aşabiliriz.
(...)
Yazının tamamını okumak için "tık"layınız
Sunday, March 10, 2013
Mustafa Sönmez: CHP Kürt Fobisini Yenerse Büyür
Mustafa Sönmez
Türkiye’nin
demokratikleşmesinin önünde, bir tıkaç gibi duran Kürt sorununu, bugün AKP ile
Kürt siyaseti tartışma masasına yatırmış, bunun üzerinden alışveriş yapıyorlar. Demokrasiyi kendine dert etmeyen bir AKP ve onun
otoriterliğinden mağdur Kürt siyaseti…Peki CHP? Demokrasinin tesisinde daha çok
iddiası ve samimiyeti olduğuna inanmak istediğimiz CHP nerede? Tribünde, seyirci.
İmralı’da ve onu takiben muhtelif
mahallerde olanları sadece izliyor ve “bize
bilgi verilmiyor” diye sızlanıyor, şikayet ediyor. Ama bir aktör olarak ortaya çıkamıyor. Otoriter
rejimden mağdur Kürtleri, yine rejimden
mağdur diğer halklar ve sınıflarla buluşturup, demokrasi düşmanı AKP’ye karşı
omuz omuza bir hizada buluşturamıyor. Bu, niye böyle?
Bu, CHP’nin bir
kesimine hakim Kürt fobisi ile
ilgili. Bu fobinin köklerinin Osmanlı’da, Balkanların yitirilmesi sonrası
yaşanan travma ile ilgisi olduğu ve kuşaktan kuşağa taşındığı açık. CHP’nin bir
kesimi, birçok başka kesimde de olan bu korkuyu aşamıyor. Ama korkularla baş
edilebilir.
İki Kürt
Siyaseti
Kürt hareketi, Abdullah Öcalan’ın (AÖ) yakalanmasından
kısa bir süre öncesine kadar daha ayrılıkçı,
ufkunda bir Kürt devleti olan perspektifle hareket ediyor, ülke bütünlüğü
içinde soruna çözüm arama eğilimi daha cılız kalıyordu. Resmi otorite, devlet,
buna “Teröre ve bölücülüğe karşı bebek
katili Apo’yu imha” söylemi ve eylemi ile cevap veriyordu. Bu duruşu,
CHP’nin bir kesiminin de dahil olduğu çoğu siyasi parti, büyük medya, kanaat
önderleri de benimsiyor ve yeniden üretiyorlardı.
AÖ, 1999’da bu
stratejiyi terk ettiklerini
açıkladı. Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrı bir devlet olarak
örgütlenmelerinin koşullarının olmadığına ikna olduklarını ve ülke bütünlüğü
içinde Kürt kimliğinin tanındığı, Kürt kültürünün ifade edilebildiği,
demokratik bir programla birlikte yaşamanın gerekli ve mümkün olduğunu ifade
etti. Bu akılcı bir paradigma değişikliğiydi.
Kürt hareketi bu
kopuştan itibaren, yeni söyleme uygun olarak taban örgütlenmelerine, sivil inisiyatiflere,yerel
yönetimlere ağırlık verdi, TBMM’ye daha çok temsilci göndermeye gayret ettiler.
Ama, silahlı güçlerini tasfiye etmediler.Çünkü, yenilenmiş beklentilerinin bile
karşılanmasından kuşkuluydular. Kendimizi
savunmalıyız, diyerek askeri güçlerini korudular.
Algılandı mı?
Kürtlerin ülke bütünlüğü içinde demokrasiyi
geliştirerek haklarına kavuşmaları biçiminde özetlenebilecek yeni yönelimleri,
resmi kurumlar ve onunla birlikte hareket eden diğer siyasi parti, medya vb.
tarafından ne kadar doğru algılandı ve tavır değişikliği görüldü? Bu farklılığı
anlayan oldu, anlamak istemeyen oldu. Kimisi, bunun bir taktik çekilme
olduğunu, Büyük Kürdistan’ı kurma
hedefinden, ne ABD’nin ne de onun maşası PKK’nin vazgeçmeyeceğini ısrarla
savundu ve savunuyor. BOP projesinin kapsamında bölgede ikinci bir İsrail
kurulmak istendiği, bunun da Büyük Kürdistan ile olacağı tezi canlı tutuldu. Bu
söylemi devletin önemli bir kesimi, büyük medya, kanaat önderleri, sol geçinen
bir kesim ve CHP içinde bir kol hâlâ sahipleniyor. Bu kesimler, Türkiyelileşmek kararı alan Kürt
siyasetine yaklaşmamakta, onları anlamamakta ısrarlılar.
Çözüm için…
Kürt siyaseti,
kendisine mesafe koyan CHP’deki ve bir kısım soldaki bu “Kürt fobisi”
karşısında, onları ikna için çabalamak, korkularını aşacak çabalarda bulunmak
yerine, iktidardaki AKP ile sorunu çözme seçeneğine yöneldi. Biraz da kolaycı,
pragmatist davrandı. Bunu da, zaman zaman çatışmaları yükselterek “müzakereye”
zorlama biçiminde yapmaya başladı. Habur
süreci başarısız olanıydı. Ama, tabanda, hem bölgede hem batı kentlerinde
hızlı ve etkin bir örgütlenmeyle yükselişi sürdü. Sosyalist solun bir kesimi , Kürt
siyasetinin bu Türkiyelileşme yönelişine olumlu yanıt vererek 2007 ve 2011
seçimlerinde ittifak yaptı.
CHP’de Baykal döneminde Kürt siyaseti ile
yakınlaşmama siyaseti hep korundu. Kılıçdaroğlu
dönemine geçiş ile birlikte, bu tutum belli değişikliklere uğradı. CHP’yi daha
sosyal demokrat bir parti yapma, Türkiye’nin demokratikleşmesinin Kürt sorununun
çözümünden de geçtiğini kabullenme gerçeği, CHP’nin en azından bir kanadını,
resmi görüşten kopardı. Yine de bugün varılan yerde CHP, Kürtlere değebilmiş
değil. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelere ulaşabilmiş, Kürt siyaseti ile, onun
TBMM’deki temsilcisi BDP ile ilişki geliştirebilmiş değil.
Sosyal
Demokrasi
CHP’nin, bir an önce,
en azından üyesi olduğu, (BDP’nin de gözlemci üyesi olduğu) sosyalist enternasyonal normlarına
uygun bir sosyal demokrat yaklaşımı, Kürt sorununun çözümüne uyarlaması
gerekir. Kürtlerin vatandaşlık, anadilde eğitim gibi taleplerini dinleyebilmesi, tartışabilmesi gerekir.
CHP’nin BDP’yi, demokrasi mücadelesi ile Kürtlerin özgürleşme taleplerinin iç içe
olduğuna, dar programlara kapılmaması gerektiğine ikna etmesi gerekir. BDP,
CHP’den böyle bir söylemi ve eylemi görürse, olmayacak duaya amin demekten uzaklaşıp AKP ile nafile namazı kılmaktan vazgeçebilir. BDP’deki
liberal ve dinci damarın, RTE’yi diktatörlüğe taşıma pahasına, “kendine Müslüman” davranma yanlışının
önü kesilebilir. Böyle bir işbirliğine yöneliş, sosyalist solun da rüzgarını
arkasına alır ve RTE’nin, “barış”ı diktatörlük tırmanışına basamak yapma oyununu bozar.
Kürt fobisini yenmek,
“halden anlamak”, CHP’yi parçalamaz,
büyütür.Önüne koşabileceği geniş bir koridor açar. Önkoşul, Kürtlerle
ilgili samimi bir dil tutturmak, korkularla baş etmek, sorunu çözmeye
talip, muktedir bir aktör olarak ortaya çıkmak, kendine güvenmektir. CHP yönetimi, çatışmacı, kutuplaştıran, çoğulculuğu
reddeden eğilimleri, kendi içinde isterse ikna edebilir. Korkularını aşmalarına
yardımcı olabilir. Bunu, izleyeceği pozitif, demokrasiyi güçlendirici, çok
kültürlülüğe sahip çıkan, kaynaştırıcı, tüm ezilenlerden yana politikalarla
yapabilir. Bunun için geç değil.
Wednesday, March 06, 2013
Bu Kez de İtalya Dersleri
İtalya’da, genel seçimlerde, komedyen-politikacı Grillo’nun
partisi, Temsilciler Meclisi’nin birinci, Senato’nun ikinci partisi
konumuna yükseldi. Aynı günlerde İngiltere’de Eastleigh’de yapılan ara
seçimde, medyada hep alay konusu olan, Avrupa Birliği üyeliği karşıtı
muhafazakâr UKİP’in aldığı oy şaşkınlık yarattı. Ocak ayında benzer bir
şok İsrail’de, televizyon sunucusu Yair Lapid’in
partisi genel seçimlerde ikinci sıraya oturunca yaşanmıştı; ilk şok da
geçen yıl Yunanistan seçimlerinde SYRIZA yüzde 27 oy alınca...
Sanırım karşımızda evrenselliği olan ilginç bir “durum” var. Larry Derfner’in İsrail seçimleriyle ilgili söylediği gibi “İsrail seçmeni sağı reddetti ama sol kazanmadı” (The National Interest, 25/01/2013). Puglia’dan seçilen Demokrat Parti temsilcisi Franco Cassano’ya göre “Grillo, gençlerin öfkesiyle sol arasındaki kanalları kapattı”... “Bir liderlik sorunu var. Öfke ile sol arasındaki kanallar artık çalışmıyor” (Il Manifesto, 28/02/2013).
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Sanırım karşımızda evrenselliği olan ilginç bir “durum” var. Larry Derfner’in İsrail seçimleriyle ilgili söylediği gibi “İsrail seçmeni sağı reddetti ama sol kazanmadı” (The National Interest, 25/01/2013). Puglia’dan seçilen Demokrat Parti temsilcisi Franco Cassano’ya göre “Grillo, gençlerin öfkesiyle sol arasındaki kanalları kapattı”... “Bir liderlik sorunu var. Öfke ile sol arasındaki kanallar artık çalışmıyor” (Il Manifesto, 28/02/2013).
Yazının devamını okumak için tıklayınız
Wednesday, February 27, 2013
Uzay Savaşları
Geçen haftanın üzerinde en çok durulan konularından biri de “uzay” savaşlarıydı. Bu savaşlar, gezegenler arasında, “warp” motorlu uzay gemileriyle değil, internetin “sanal uzayında”, ülkeler arasında bilgisayarlarla yapılıyor. Tartışma o kadar yoğun ki, Financial Times başyazılarından birinde ele alıyor; Brzezinski bir yorumunda, bu savaşların kurallarını saptayacak uluslararası anlaşmaların gerektiğini savunuyor. The New York Times’ın aktardığına göre “Washington’da konuya ilişkin konferanslar birbirini izliyor”.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, February 20, 2013
Güney Afrika Dersleri
Pazartesi yazımdan devamla, AKP Türkiyesi’nin
dış politikasının en hafif ifadeyle, gittikçe belirsizleşen yönü
üzerine yazmayı planlıyordum. Pazartesi günü okuduğum Güney Afrika
haberleri, geçen hafta “Ekmek, Özgürlük ve Toplumsal Adalet” başlıklı yazımda dile getirdiğim kaygılardan devam etmenin daha yararlı olabileceğini düşündürdü.
Güney Afrika’da yayımlanan News 24 haber sitesinde yer alan bir yorumda şu saptamalar vardı: “Güney Afrika nüfusunun büyük çoğunluğu bugünkü rejimde de yoksullaşmaya devam ediyorsa, ülkenin geleceğinden pay alma umutları yoksa, apartheid (ırkçı rejim - E.Y.) rejimi gerçekten sona erdi diyebilir miyiz?” (...)“Bağımsızlık Afrikalılara elle tutulur kazanımlar getirmiş olmakla birlikte, uğruna elde edildiği hedeflerin, görevlerin yerine getirilmesinde başarısız kalmıştır.”(...) “Apartheide karşı mücadele bu düzeni değiştiremedi, onu demokrasiyle birleştirdi. Bir ‘demokratik apartheid devleti’ kurdu.” (...) “Sömürgeciliğin, apartheidin çekirdek ilkesi, siyah nüfusun büyük kısmını yoksulluğa mahkûm etmekti.” (...) “Bugün ırk ayrımı kalktı, ama bu çekirdek ilke olduğu gibi duruyor!” (18/02).
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Güney Afrika’da yayımlanan News 24 haber sitesinde yer alan bir yorumda şu saptamalar vardı: “Güney Afrika nüfusunun büyük çoğunluğu bugünkü rejimde de yoksullaşmaya devam ediyorsa, ülkenin geleceğinden pay alma umutları yoksa, apartheid (ırkçı rejim - E.Y.) rejimi gerçekten sona erdi diyebilir miyiz?” (...)“Bağımsızlık Afrikalılara elle tutulur kazanımlar getirmiş olmakla birlikte, uğruna elde edildiği hedeflerin, görevlerin yerine getirilmesinde başarısız kalmıştır.”(...) “Apartheide karşı mücadele bu düzeni değiştiremedi, onu demokrasiyle birleştirdi. Bir ‘demokratik apartheid devleti’ kurdu.” (...) “Sömürgeciliğin, apartheidin çekirdek ilkesi, siyah nüfusun büyük kısmını yoksulluğa mahkûm etmekti.” (...) “Bugün ırk ayrımı kalktı, ama bu çekirdek ilke olduğu gibi duruyor!” (18/02).
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, February 13, 2013
Ekmek, Özgürlük, Toplumsal Adalet
BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş AKP’ye yakın olduklarını açıkladıktan sonra, “Biz AKP ya da BDP’nin değil, bütün Türkiye’nin
anayasasını yapmak için böyle bir uzlaşma arayışı içine gireriz.
Sonuçta yeni anayasa bir toplumsal barış anayasası olmalıdır. Ben PKK ve
devlet arasındaki barıştan söz etmiyorum” demiş.
Umarım bu sözlerin içeriğinin tam olarak ayırdındadır. Yoksa kendimizi,
anayasada Kürtler için ufak bir iki makyaj karşılığında ekmek, özgürlük ve toplumsal adalet taleplerinin daha da bastırılacağı, her türlü yasal denetimden kurtulmuş totaliter bir başkanlık rejiminde bulacağız.
“Kürt sorunu” denen olgunun temelinde ekmek, özgürlük ve toplumsal adalet talebi yatmıyor mu?
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
“Kürt sorunu” denen olgunun temelinde ekmek, özgürlük ve toplumsal adalet talebi yatmıyor mu?
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, February 06, 2013
Yine Gündeme Gelen ‘Başka Belalar’
Pazartesi, döviz savaşlarının, kaynak rekabetinin, sömürge savaşlarının ve başka belaların yine gündeme geldiğine işaret etmiştim. Bugün bu, “başka belalara” değinmeye çalışacağım.
Geçen hafta Hitler’in iktidara gelişinin 80. yıldönümüydü.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Geçen hafta Hitler’in iktidara gelişinin 80. yıldönümüydü.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, January 30, 2013
Mısır Nereye Gidiyor?
Mısır’da, Mübarek’i deviren “olay”ın ikinci yıldönümünde, çatışmalarda yüzlerce kişi yaralandı, 50’den fazla insan öldü. Mısır’da iktidarı ele geçirmekte olan Müslüman Kardeşler, Mursi hükümeti, üç kentte sıkıyönetim ilan etti. Böylece “eski rejimin” askeri kanadıyla “yeni rejimi” inşa
etmekte olan siyasal İslamın egemen kanadı, toplumsal muhalefete,
devrimci dalgaya karşı birlikte davrandıklarını bir kez daha
kanıtladılar.
Bu konuyla ilgili son yazımı, “...‘Mısır’da ne oldu değil, ne olmaya devam ediyor’ diye sormak gerekiyor” saptamasıyla bitirmiştim. Çünkü gelişmeler, Tahrir Meydanı gösterilerinin başlattığı devrimci sürecin hâlâ tamamlanmadığını, Mısır’da yapının yerinden oynayan taşlarının yerine oturmadığını da gösteriyordu.
Yazının devamını oumakmiçin "tık"layınız.
Bu konuyla ilgili son yazımı, “...‘Mısır’da ne oldu değil, ne olmaya devam ediyor’ diye sormak gerekiyor” saptamasıyla bitirmiştim. Çünkü gelişmeler, Tahrir Meydanı gösterilerinin başlattığı devrimci sürecin hâlâ tamamlanmadığını, Mısır’da yapının yerinden oynayan taşlarının yerine oturmadığını da gösteriyordu.
Yazının devamını oumakmiçin "tık"layınız.
Wednesday, January 23, 2013
‘Terörizm’
Mali ve Cezayir’deki gelişmeleri izlerken “terörizm” kavramının çeşitli faydalarının ayırdına varmaya başlıyoruz.
Yazının devamı için "tık"layınız.
Yazının devamı için "tık"layınız.
Wednesday, January 16, 2013
Uygarlık İntihar Ediyor!
Fransa Mali’yi bombalıyor, Pakistan’da bombalar patlamaya, ABD “Dronları” terörist avında sivilleri öldürmeye devam ediyor. Suriye’de iç savaş var. Paris’te “beklenmedik” bir suikast kafaları karıştırıyor. ABD’de okul katliamları silah lobisinin inadını azaltmıyor. Sonu gelmeyen bir ekonomik mali kriz Avrupa’da
faşist akımların yeniden canlanmasına zemin hazırlıyor. Büyük güçler
yükselirken aynı hızla silahlanıyorlar. Kimi yazarlar 1913 yılını
anımsıyor. Ortadoğu’da Müslüman ve Musevi radikal dinci akımlar güçlenmeye devam ediyor.
Bu listeyi genişletmek olanaklı ama ben bunları kastetmiyorum. Bu tür tarihin hızlandığı dönemler geçmişte de oldu; uygarlık büyük fiyatlar ödese de bunların hepsini aştı, yaşamaya devam etti. Ama bu kez farklı.
Devamını okumak için "tık"layınız
Bu listeyi genişletmek olanaklı ama ben bunları kastetmiyorum. Bu tür tarihin hızlandığı dönemler geçmişte de oldu; uygarlık büyük fiyatlar ödese de bunların hepsini aştı, yaşamaya devam etti. Ama bu kez farklı.
Devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, January 09, 2013
‘Niyet Varsa Olur’
“Kürt sorunu”nda yeni bir “süreç” başlamış
gibi görünüyor. Medyada şekillenen genel beklentide PKK’nin silah
bırakması, bir barış ortamına geçilmesi hatta çözüm umudu var.
Devletin “meşru” şiddet araçlarının en azından bir kısmının (MİT), hükümetin, BDP’nin, Kürt siyasi hareketinin lider olarak benimsediği Öcalan’ın bu “süreç”in içinde olması, hareketin askeri kanadı PKK’nin sözcülerinin, uyarıcı ifadeler kullanmakla birlikte katılmaya niyetli olduğunu açıklaması, ana muhalefet partisi başkanının “süreç”e destek vermesi (böylece Başbakan’ın, şoven baskılar karşısında muhalefeti suçlayıp kaçmasına olanak verecek kapılardan birini kapaması) bu “süreç”in ciddiye alınmasını, hükümetin, özellikle Başbakan’ın sözlerinin arkasında durmaya zorlanmasını gerektiriyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Devletin “meşru” şiddet araçlarının en azından bir kısmının (MİT), hükümetin, BDP’nin, Kürt siyasi hareketinin lider olarak benimsediği Öcalan’ın bu “süreç”in içinde olması, hareketin askeri kanadı PKK’nin sözcülerinin, uyarıcı ifadeler kullanmakla birlikte katılmaya niyetli olduğunu açıklaması, ana muhalefet partisi başkanının “süreç”e destek vermesi (böylece Başbakan’ın, şoven baskılar karşısında muhalefeti suçlayıp kaçmasına olanak verecek kapılardan birini kapaması) bu “süreç”in ciddiye alınmasını, hükümetin, özellikle Başbakan’ın sözlerinin arkasında durmaya zorlanmasını gerektiriyor.
Yazının devamını okumak için "tık"layınız
Wednesday, December 26, 2012
Mısır’da Şimdi Ne Oldu?
Bu uygun bir başlık değil ama şimdilik idare eder. Yazı ilerledikçe daha uygun bir başlık üretebilmeyi umuyorum.
Yaının devamı için "tık"layınız
Yaının devamı için "tık"layınız
Wednesday, December 19, 2012
Bir Okul Katliamı Daha
Geçen hafta 20 yaşında psikolojik sorunları olan bir genç adam,
önce annesini öldürdü, ardından bir ilkokula zorla girerek 5-7
yaşlarında 20 çocuğu ve 5 yetişkini otomatik silahlarla öldürdükten
sonra intihar etti.
Virginia Üniversitesi’nde 2007 yılında 33 kişinin öldüğü katliamdan sonra, bu en büyük katliamdı. Üstelik, bir ilkokulda gerçekleşmiş olması ABD toplumunda “şok” yarattı. Ama olaya ilişkin, polisin, okul yetkililerinin, medyaya yansıyan yorumlarda yine “açıklanamaz”, “anlamsız, feci olaylar” gibi kavramlar egemendi.
“Açıklanamaz” ise, “anlamsız” ise, doğal olarak konuşacak bir şey kalmıyor. Demek ki, bunlar ya şeytanın işi...
Yaının devamı için 'tık'layınız
Virginia Üniversitesi’nde 2007 yılında 33 kişinin öldüğü katliamdan sonra, bu en büyük katliamdı. Üstelik, bir ilkokulda gerçekleşmiş olması ABD toplumunda “şok” yarattı. Ama olaya ilişkin, polisin, okul yetkililerinin, medyaya yansıyan yorumlarda yine “açıklanamaz”, “anlamsız, feci olaylar” gibi kavramlar egemendi.
“Açıklanamaz” ise, “anlamsız” ise, doğal olarak konuşacak bir şey kalmıyor. Demek ki, bunlar ya şeytanın işi...
Yaının devamı için 'tık'layınız
Wednesday, December 12, 2012
Siyasal İslamın Gerçek Yüzü
Siyasal İslamın, toplumsal projesinin gerçek yüzünü görmek isteyenler için Mısır’da yaşananlar bulunmaz bir olanak sunuyor.
Yazının devamını okumak için 'tık!layınız
Yazının devamını okumak için 'tık!layınız
Wednesday, December 05, 2012
‘Mesele, Tayyip Erdoğan’ın Tavrı’ mıdır?
Liberalizmin “A Takımı” bir süredir kılıçları çekmişler Başbakan’a yükleniyorlar. Sertleştikçe sertleşiyorlar. Eğer “nihayet uyandılar, neyse hatanın neresinden dönülürse kârdır” demeye hazırlanıyorsanız boşuna heveslenmeyin.
Bu tipler düş kırıklığına uğramışlar, kızgınlar, ateş püskürüyorlar. Ancak liberalizmin yaşamı yüzey biçimlerine, toplumu bireylere indirgeyen, düşünceye değil kanaatlere yaslanan alışkanlıklarından olsa gerek (hadi iyimser davranalım), olup biteni anlamakta fena halde zorlanıyorlar. Bu tiplerin “dün öyleydi, bugün böyle” türünden yazdıklarını okuyunca insanın aklına ister istemez T.S. Eliot’un “deneyimi yaşadık ama anlamını kaçırdık” hayıflanması geliyor.
...
Yaının devamını okumak için 'tık"layınız
Bu tipler düş kırıklığına uğramışlar, kızgınlar, ateş püskürüyorlar. Ancak liberalizmin yaşamı yüzey biçimlerine, toplumu bireylere indirgeyen, düşünceye değil kanaatlere yaslanan alışkanlıklarından olsa gerek (hadi iyimser davranalım), olup biteni anlamakta fena halde zorlanıyorlar. Bu tiplerin “dün öyleydi, bugün böyle” türünden yazdıklarını okuyunca insanın aklına ister istemez T.S. Eliot’un “deneyimi yaşadık ama anlamını kaçırdık” hayıflanması geliyor.
...
Yaının devamını okumak için 'tık"layınız
Wednesday, November 28, 2012
Mısır’da Müslüman Kardeşler’in Yeni Hamlesi
Pazartesi yazımı, Ortadoğu’da resmin ne kadar hızla değişebileceğini vurgulamak için “kaleydoskopun” bir kez daha döndüğüne işaret ederek bitirmiştim.
Bu kez örneğimiz Mısır’da Müslüman Kardeşler’den devlet başkanı seçilen Mursi. Adam, salı günü IMF ile, ABD, AB, Suudi Arabistan, Katar destekli 14.5 milyar dolarlık bir yardım fonunun, 4.5 milyarlık kısmı için anlaştı; çarşamba günü Ortadoğu’da, Gazze’de, ateşkes sağlayarak büyük bir diplomatik zafere imza attı, Obama ve Clinton’un övgülerini aldı; cuma günü ise ülkesinde liberal, laik, demokratik muhalefet tarafından ‘Murselini’ (Mussolini’ye göndermeyle), ‘Firavun’ olmakla, “Emperyal Devlet Başkanlığı” oluşturmakla suçlanıyordu.
Devamını okumak için 'tık'layınız
Bu kez örneğimiz Mısır’da Müslüman Kardeşler’den devlet başkanı seçilen Mursi. Adam, salı günü IMF ile, ABD, AB, Suudi Arabistan, Katar destekli 14.5 milyar dolarlık bir yardım fonunun, 4.5 milyarlık kısmı için anlaştı; çarşamba günü Ortadoğu’da, Gazze’de, ateşkes sağlayarak büyük bir diplomatik zafere imza attı, Obama ve Clinton’un övgülerini aldı; cuma günü ise ülkesinde liberal, laik, demokratik muhalefet tarafından ‘Murselini’ (Mussolini’ye göndermeyle), ‘Firavun’ olmakla, “Emperyal Devlet Başkanlığı” oluşturmakla suçlanıyordu.
Devamını okumak için 'tık'layınız
Wednesday, November 14, 2012
Bir Açıklamanın Düşündürdükleri
Geçen hafta, ülkenin doğusundaki ve batısındaki çarpıcı olayların arasında Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın açıklamaları bence gereken ilgiyi görmedi. Tarihsel ve toplumsal anlamları üzerinde pek bir yorum yapılmadı.
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Cumhuriyet kurulurken, “eski rejimin” egemen sınıflarının, özellikle Müslüman entelijensiyanın (ruhban sınıfın) iktidar kaynaklarını kurutmayı amaçlayan devrim yasalarını artık kaldırmak gerektiğini açıkladı. Aile bakanıyla Diyanet İşleri’nin yaptığı toplantıyla ilgili bir soru üzerine “Diyanet bu toplumun çimentosudur” dedi.
Yazının devamı için tıklayınız
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Cumhuriyet kurulurken, “eski rejimin” egemen sınıflarının, özellikle Müslüman entelijensiyanın (ruhban sınıfın) iktidar kaynaklarını kurutmayı amaçlayan devrim yasalarını artık kaldırmak gerektiğini açıkladı. Aile bakanıyla Diyanet İşleri’nin yaptığı toplantıyla ilgili bir soru üzerine “Diyanet bu toplumun çimentosudur” dedi.
Yazının devamı için tıklayınız
Wednesday, November 07, 2012
Üç Basınç Arasında AKP
AKP hükümeti bugün üç basınç arasına sıkışmış görünüyor. Batı’da bugüne kadar AKP’ye neredeyse koşulsuz destek veren yazar, analistler giderek “Seçilmiş sultan mı”, “despot mu”, “yükselen İslamcı diktatörlük” gibi sorularla ve kavramlarla konuşmaya başladılar.
İçerde, değerli dostum Ferda Koç’un geçenlerde bir yazısında değindiği gibi “Cumhuriyetçi muhalefet” ve “Kürt muhalefeti” giderek kitlesel bir biçimde sokaklarda, medya sayfalarında, ekranlarında yükseliyor. Gösteri toplumunun güncelini belirlemeye başlıyor.
Ancak AKP hükümetinin, siyasal İslamın bu üç muhalefet karşısında güçlü silahları var.
Yazının devamı için tıklayınız
İçerde, değerli dostum Ferda Koç’un geçenlerde bir yazısında değindiği gibi “Cumhuriyetçi muhalefet” ve “Kürt muhalefeti” giderek kitlesel bir biçimde sokaklarda, medya sayfalarında, ekranlarında yükseliyor. Gösteri toplumunun güncelini belirlemeye başlıyor.
Ancak AKP hükümetinin, siyasal İslamın bu üç muhalefet karşısında güçlü silahları var.
Yazının devamı için tıklayınız
Wednesday, October 24, 2012
Neo-Liberalizm ve Şiddet -II
Araştırmalar, neo-liberalizmin hızla yaygınlaştığı toplumlarda, 1980’lerde, 90’larda, “depresyonun” egemen meslek hastalığı haline geldiğini ortaya koyuyor.
Bu araştırmalardan hareketle 1990’larda ve 2000’li yıllarda, özellikle ABD ve İngiltere’de, Cognitive Behavioral Therapy (Bilişsel Davranışçı Terapi), Mutluluk Ekonomisi, “Nudge” teorisi gibi yaklaşımların geliştiği, devletlerin bu yaklaşımlar zemininde uzmanlar aracılığıyla bireyin iş ve özel yaşamına müdahale, yönlendirme çabalarını yoğunlaştırdığı görülüyor. Tüm bunlar neo-liberalizmin kriz yönetme tarzıyla, bu tarzın içerdiği paradoksla yakından ilişkili gelişmeler.
Bir ‘mutsuzluk makinesi’
Yazının devami için...
Neo-liberalizm ve Şiddet -II
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=373710
Bu araştırmalardan hareketle 1990’larda ve 2000’li yıllarda, özellikle ABD ve İngiltere’de, Cognitive Behavioral Therapy (Bilişsel Davranışçı Terapi), Mutluluk Ekonomisi, “Nudge” teorisi gibi yaklaşımların geliştiği, devletlerin bu yaklaşımlar zemininde uzmanlar aracılığıyla bireyin iş ve özel yaşamına müdahale, yönlendirme çabalarını yoğunlaştırdığı görülüyor. Tüm bunlar neo-liberalizmin kriz yönetme tarzıyla, bu tarzın içerdiği paradoksla yakından ilişkili gelişmeler.
Bir ‘mutsuzluk makinesi’
Yazının devami için...
Neo-liberalizm ve Şiddet -II
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=373710
Thursday, October 04, 2012
Asya-Pasifik dengeleri ve ABD
03 Ekim 2012 Cumhuriyet
Japonya’nın
Senkaku/Diaoyu adalarını kamulaştıracağını açıklamasıyla üç hafta önce, kaygı verici biçime patlak veren
Çin-Japonya gerginliği, siyasi, diplomatik, ekonomik sonuçlar üreterek bölgeyi
etkilemeye devam ediyor.
Japonca Senkaku,
Çince Diaoyu olarak adlandırılan adalar, 19. Yüzyılın sonuna kadar Çin’e aitti.
Çin, Japonya’ya savaşta yenilince, adalar 1895’de, Japonya topraklarına
katıldı. II, Dünya savaşı sonunda, adaların yönetimi ABD’ye geçti. ABD bu
adaları 1970’lerin başında, Çin ve Japonya arasında sürekli bir sorun alanı
yaratmak üzere, yeniden Japonya yönetimine devretti. Çin’de piyasa reformları başladığında Den Xiaoping,
gelişme sürecini aksatmamak için, gelin “bu
sorunun çözümünü bizden sonra gelecek daha akıllı kuşaklara bırakalım,
ilişkilerimizi geliştirmeye öncelik verelim” demişti.
Daha akıllı bir
kuşağın tarih sahnesine çıkıp çıkmadığına ilişkin soru bir yana, geçen haftaki
gelişmelerin yönü, Asya-Pasifik stratejisini, Çin’i, Japonya ile dengelemek üzerine
kuran ABD’nin bölgedeki etkisinin, bu gerginlikle daha da zayıflayacağını
düşündürüyordu.
Normalleşmenin 40. Yıldönümünde...
Geçen hafta Çin –
Japonya ilişkilerinin II. Dünya Savaşından sonra normalleşmesinin 40.
yıldönümüydü. Ancak bu kez iki ülkenin liderleri geleneksel iyi niyet
mesajlarını yayımlamayı dışişlerine bıraktılar. Aynı günlerde Çin ordusu, uzak
denizlere güç yansıtma kapasitesi anlamına gelen, ilk uçak gemisini teslim
alıyordu.
Aynı hafta, Çin
ile Japonya arasındaki, tartışmaya, adaların üzerinde hak iddia etmeye karar
veren Taiwan’ın da katılmasıyla, gelişmeler ilginç bir boyut kazandı. Taiwan,
ABD’nin yakın müttefiki ve Çin’i
dengelemekte kullanmayı amaçladığı bir başka ülke. Ne ki, Çin Taiwan üzerinde
de hak iddia ediyor, bu ülkeyle birleşme amacından vaz geçmiyor. Buraya kadar
bir yenilik yok. Yeni boyut, Taiwan balıkçı gemilerini tartışmalı adalara
gönderdiğinde, Çin’in devreye girerek, bu gemileri olası bir Japonya saldırına
karşı koruyacağın açıklamasıyla
şekillendi. Çin, Japonya ile arasındaki anlaşmazlığı, bir ABD müttefiki olan Taiwan ile ilişkilerin
geliştirmekte kullanıyordu...
Tüm bunlar çok
ilginç, ama bence geçen haftanın en ilginç gelişmeleri Japonya’da yapılan kimi
açıklamalarda ve ekonomi haberlerinde gizliydi. Japonya’da aralarında Nobel
ödüllü Oe Kenzaburo ile bu yıl
Nobel’e aday Haruki Murakamı’nin de bulunduğu 1300 entelektüel, bir ortak
açıklamayla, Japonya hükümetini “tarih
anlayışı üzerinde bir kez daha düşünmeye... Senkaku/Diaoyu adaları üzerinde
kısır döngüler yaratmamaya” çağırdı.
Murakami de, Milliyetçiliği, içerken
haz veren, insanda aşırı hastalıklı duygulara, tepkilere yol açan, ancak ertesi
gün kalkınca büyük baş ağrısı yaratan ucuz bir içkiye benzetiyordu.
Japonya’nın büyük
gazetelerinden Ashai Shimbun’un
aktardığına göre Japonya’nın en güçlü işverenler örgütü Kiadanren’in başkanı Hiromasa Yonkura’da entelektüellerin
açıklamalarına paralel yönde düşünüyor. Yonkura’ya göre “Besbelli ki Çin bu adalar konusunda ciddi kaygılara sahip. Japon
hükümetinin Çin’le aramızda toprak sorunu anlaşmazlığı yok açıklamaları tam bir
saçmalık” . “Bu açıklamalar özel sektör
görüşmeleri düzeyinde kabul edilebilir bir tutum değil.” Diyen
Kiadanren başkanı, ekliyor: “Umarım Japon
hükümeti bu tavrından vaz geçer”.
Kiadanren’in bu
yaklaşımının arkasında, gerginliklerin Japon ekonomisi üzerinde, hava
taşımacılığından, turizme, dayanıklı tüketim malları ihracatına kadar,
yarattığı olumsuz etki yatıyor. Çin, Japonya’nın en büyük ihracat pazarı. Japonya’nın,
Honda, Toyota gibi birçok dev uluslararası şirketi Çin’i üretim ve ihracat
platformu olarak kurulmuş fabrikaları ve dağıtım ağları var. Şimdi yükselmeye
başlayan, Japonya karşıtı milliyetçilik, üretim, aksatıyor satışları etkileyen
boykotlara yol açıyor. Japon şirketleri Çin’den çekilmeye hazırlanıyorlar.
Japon şirketleri on binlerce işçi
çalıştırıyorlar. Bu yüzden bu ekonomik gelişmelerden, Çin ekonomisin de olumsuz
yünde etkilenmesi kaçınılmaz. Ancak, Çin Ticaret Bakanlığı uzmanları, Japonya ekonomisinin bu gerginliklerde, Çin
ekonomisinden daha çok zarar göreceğine inanıyorlar.(Xinhua, 25/09/2012)
Bu gerginlikten,
Çin Japonya’dan tavizler kopararak, dolayısıyla zaferle çıkarsa, hem bölgedeki
etkinliğini daha da arttırmış, hem de Taiwan ile ilişkilerini bir adım daha
ileri götürerek, ABD’nin bölgedeki etkisinde bir delik daha açmış olacak.
Tuesday, October 02, 2012
Dokusu Çözülüyor
19 Eylül 2012 - Cumhuriyet
“Dünyanın düzeninin” dokusu çözülüyor. Ama kimi zaman, tüm dikkatler, tek bir olayın, geçen hafta olduğu gibi Müslümanların protesto eylemleri üzerinde yoğunlaşınca, bu çözülmeyi sergileyen çok önemli gelişmeler gereken ilgiyi göremiyor.
Geçen hafta, Senkaku Adaları anlaşmazlığı krize dönüştü. Çin savaş gemileri Japonya karasularına girdi. Japonya ABD ile yeni bir füze kalkanı anlaşması imzaladı. Karşılıklı tehditler havada uçuşmaya başladı; kanlı bir ortak geçmişe sahip bu iki büyük güç bir sıcak çatışmanın kıyısına geldiler. Bu sırada Çin’in büyük kentlerinde, kalabalıklar Japon konsolosluklarına, dükkânlarına saldırıyor, savaş sloganları atıyorlardı. Japon şirketleri dükkânlarını, fabrikalarını kapatıyordu. Olaylar, Çin ekonomisi hızla irtifa kaybetmeye, gelir dağılımı bozulmaya, toplumsal muhalefet yükselmeye, parti içinde liderlik mücadelesi sertleşmeye başlarken yaşanıyordu. Kim, sokaklardaki milliyetçi ruh halini, iki ülke arasındaki tarihten, ekonomik krizin baskısından, Çin yönetiminin seçkinlerinin bir taraftan bakınca ulusalcı, öbür taraftan bakınca emperyalist duyarlılıklarından ayrı düşünebilir?
Bir ülkede, Çin’de veya Arap dünyasında halk sokaklara döküldüğünde, kimilerinin aklı hemen komplolara, provokatörlere gidiyor. Esas sorun, komploların, provokatörlerin varlığı değil. Bunlar devletler düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır. Esas önemli olan, kitlelerin bunların manipülasyonlarına bu kadar tutkuyla cevap verebilecek bir konuma gelmiş olmasıdır.
Pazartesi günü, ABD basını halkını aldatmaya devam ederek “aslında, salt bizimle ilgili değil, bu ayaklanmaların arkasında Selefi Müslüman Kardeşler’in iktidar savaşı var” yayını yapıyor, “Ortadoğu’da yaptıklarımızdan kaynaklanmıyor” demeye getiriyordu. İyi de, nasıl oluyordu da bu “iç çatışmalar” ABD düşmanlığı üzerinden yaşanıyordu?
Japonya-Çin gerginliğine dönünce de tatsız sorularla karşılaşıyoruz. Japonya ile Çin arasında bir sıcak çatışma başlarsa, Çin’i baş sorunu, Japonya’yı da bölgede en temel müttefiki olarak gören ABD’nin tutumu ne olabilir? Bu tutuma Rusya (pazartesi günü Kuzey Kore’nin borçlarını siliyordu) ve Hindistan nasıl cevap verir? En önemlisi, dünya böyle bir denklemi hesaba katma noktasına nasıl gelmiştir?
Din savaşlarına geri mi dönüyoruz?
Bu patlayıcı karışıma geçen hafta iki “aktif madde” daha katıldı.
ABD ve İngiltere, Basra Körfezi’nde bugüne kadar görülmemiş büyüklükte bir deniz tatbikatına başladı. The Daily Telegraph’ın yorumu “İsrail İran’ı vurmaya hazırlanırken ABD tatbikat yapıyor” biçimindeydi. Çin açısından İran’ın, Ortadoğu’ya, enerji kaynaklarına çok önemli bir giriş noktası olduğunu anımsayıp Suriye’ye geçelim.
Suriye’de yükselmeye başlayan demokratik muhalefetin, ABD-AKP Türkiyesi-Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri ekseni tarafından çalınarak bir iç savaşa dönüştürülmesinin arkasında, esas olarak Beşşar Esad rejiminin yıllardır bilinen kötülüklerinin değil, İran-Hizbullah bağlantısının olduğunu biliyoruz. Suriye’nin Rusya kaynaklı hava savunma kapasitelerinin havadan müdahale etmeyi neredeyse olanaksız kıldığını, iç savaşın giderek Selefi-Müslüman Kardeşler grupların Alevilere karşı savaşına dönüştüğünü de.
Bu koşullarda Suriye’de yaşayan Hıristiyan topluluklar giderek korkmaya başlamıştı. Geçen hafta Daily Telegraph, Maruni, Ortodoks ve Ermeni Hıristiyan toplulukların, mahallelerini, kiliselerini korumak için, silahlanarak rejim yanında savaşa katılmaya başladığını aktarıyordu. Ermeniler, Özgür Suriye Ordusu olarak bilinen Selefi ağırlıklı savaşçıları Türkiye’nin gönderdiğine işaret ediyormuş.
AKP Türkiyesi’nin büyük bir istekle taraf olduğu Suriye iç savaşı şimdi Batı muhafazakâr kesimlerinin gözünde, “Müslüman-Hıristiyan savaşına” ilişkin bir boyut kazanmaya başlıyor.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun en son “ulusçuluk” analizleri ise (Hürriyet) AKP Türkiyesi’nin bu dokusu çözülen dünyaya uyum sağlayamayacağını düşündürüyordu: “19. yüzyıl ideolojisi olan ulusçuluk Avrupa’da feodalite ile bölünmüş yapıları bütünleştirdi. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici, suni karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi.”
Bu satırlarda, ideolojiyi, kültürü, siyasi hareketi birbirine karıştıran yaklaşımı atlayalım, daha önemli sorunlara bakalım. Bunlardan biri ulusçuluğu, etkilerini kapitalizmin, sınıfların doğuşuna değil, feodaliteyle bir başka prekapitalist formasyon arasındaki farka bağlayarak açıklamakla, Osmanlı İmparatorluğu’nu dağıtan, bölüşen kapitalist emperyalist dinamiği anlayamamakla ilgili. İkincisi de Osmanlı İmparatorluğu’nun, fetihle, baskıyla kurduğu, bir arada tuttuğu düzenin “organik yapılar” olarak anılıp kapitalizmin bugünkü gelişme düzeyinde arzulanmasıyla ilgili.
Bu ulusal kimlikleri, imparatorluğun boyunduruğundan kurtulma çabalarını “suni”, imparatorluğu doğal kabul eden yaklaşımla ne Kürt sorunu ne de Arap dünyasındaki gelişmeler anlaşılabilir; ne de bu ülkenin halkları, çözülmekte olan düzende aniden ve hızla gelişen fırtınalarından korunabilir.
“Dünyanın düzeninin” dokusu çözülüyor. Ama kimi zaman, tüm dikkatler, tek bir olayın, geçen hafta olduğu gibi Müslümanların protesto eylemleri üzerinde yoğunlaşınca, bu çözülmeyi sergileyen çok önemli gelişmeler gereken ilgiyi göremiyor.
Geçen hafta, Senkaku Adaları anlaşmazlığı krize dönüştü. Çin savaş gemileri Japonya karasularına girdi. Japonya ABD ile yeni bir füze kalkanı anlaşması imzaladı. Karşılıklı tehditler havada uçuşmaya başladı; kanlı bir ortak geçmişe sahip bu iki büyük güç bir sıcak çatışmanın kıyısına geldiler. Bu sırada Çin’in büyük kentlerinde, kalabalıklar Japon konsolosluklarına, dükkânlarına saldırıyor, savaş sloganları atıyorlardı. Japon şirketleri dükkânlarını, fabrikalarını kapatıyordu. Olaylar, Çin ekonomisi hızla irtifa kaybetmeye, gelir dağılımı bozulmaya, toplumsal muhalefet yükselmeye, parti içinde liderlik mücadelesi sertleşmeye başlarken yaşanıyordu. Kim, sokaklardaki milliyetçi ruh halini, iki ülke arasındaki tarihten, ekonomik krizin baskısından, Çin yönetiminin seçkinlerinin bir taraftan bakınca ulusalcı, öbür taraftan bakınca emperyalist duyarlılıklarından ayrı düşünebilir?
Bir ülkede, Çin’de veya Arap dünyasında halk sokaklara döküldüğünde, kimilerinin aklı hemen komplolara, provokatörlere gidiyor. Esas sorun, komploların, provokatörlerin varlığı değil. Bunlar devletler düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır. Esas önemli olan, kitlelerin bunların manipülasyonlarına bu kadar tutkuyla cevap verebilecek bir konuma gelmiş olmasıdır.
Pazartesi günü, ABD basını halkını aldatmaya devam ederek “aslında, salt bizimle ilgili değil, bu ayaklanmaların arkasında Selefi Müslüman Kardeşler’in iktidar savaşı var” yayını yapıyor, “Ortadoğu’da yaptıklarımızdan kaynaklanmıyor” demeye getiriyordu. İyi de, nasıl oluyordu da bu “iç çatışmalar” ABD düşmanlığı üzerinden yaşanıyordu?
Japonya-Çin gerginliğine dönünce de tatsız sorularla karşılaşıyoruz. Japonya ile Çin arasında bir sıcak çatışma başlarsa, Çin’i baş sorunu, Japonya’yı da bölgede en temel müttefiki olarak gören ABD’nin tutumu ne olabilir? Bu tutuma Rusya (pazartesi günü Kuzey Kore’nin borçlarını siliyordu) ve Hindistan nasıl cevap verir? En önemlisi, dünya böyle bir denklemi hesaba katma noktasına nasıl gelmiştir?
Din savaşlarına geri mi dönüyoruz?
Bu patlayıcı karışıma geçen hafta iki “aktif madde” daha katıldı.
ABD ve İngiltere, Basra Körfezi’nde bugüne kadar görülmemiş büyüklükte bir deniz tatbikatına başladı. The Daily Telegraph’ın yorumu “İsrail İran’ı vurmaya hazırlanırken ABD tatbikat yapıyor” biçimindeydi. Çin açısından İran’ın, Ortadoğu’ya, enerji kaynaklarına çok önemli bir giriş noktası olduğunu anımsayıp Suriye’ye geçelim.
Suriye’de yükselmeye başlayan demokratik muhalefetin, ABD-AKP Türkiyesi-Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri ekseni tarafından çalınarak bir iç savaşa dönüştürülmesinin arkasında, esas olarak Beşşar Esad rejiminin yıllardır bilinen kötülüklerinin değil, İran-Hizbullah bağlantısının olduğunu biliyoruz. Suriye’nin Rusya kaynaklı hava savunma kapasitelerinin havadan müdahale etmeyi neredeyse olanaksız kıldığını, iç savaşın giderek Selefi-Müslüman Kardeşler grupların Alevilere karşı savaşına dönüştüğünü de.
Bu koşullarda Suriye’de yaşayan Hıristiyan topluluklar giderek korkmaya başlamıştı. Geçen hafta Daily Telegraph, Maruni, Ortodoks ve Ermeni Hıristiyan toplulukların, mahallelerini, kiliselerini korumak için, silahlanarak rejim yanında savaşa katılmaya başladığını aktarıyordu. Ermeniler, Özgür Suriye Ordusu olarak bilinen Selefi ağırlıklı savaşçıları Türkiye’nin gönderdiğine işaret ediyormuş.
AKP Türkiyesi’nin büyük bir istekle taraf olduğu Suriye iç savaşı şimdi Batı muhafazakâr kesimlerinin gözünde, “Müslüman-Hıristiyan savaşına” ilişkin bir boyut kazanmaya başlıyor.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun en son “ulusçuluk” analizleri ise (Hürriyet) AKP Türkiyesi’nin bu dokusu çözülen dünyaya uyum sağlayamayacağını düşündürüyordu: “19. yüzyıl ideolojisi olan ulusçuluk Avrupa’da feodalite ile bölünmüş yapıları bütünleştirdi. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici, suni karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi.”
Bu satırlarda, ideolojiyi, kültürü, siyasi hareketi birbirine karıştıran yaklaşımı atlayalım, daha önemli sorunlara bakalım. Bunlardan biri ulusçuluğu, etkilerini kapitalizmin, sınıfların doğuşuna değil, feodaliteyle bir başka prekapitalist formasyon arasındaki farka bağlayarak açıklamakla, Osmanlı İmparatorluğu’nu dağıtan, bölüşen kapitalist emperyalist dinamiği anlayamamakla ilgili. İkincisi de Osmanlı İmparatorluğu’nun, fetihle, baskıyla kurduğu, bir arada tuttuğu düzenin “organik yapılar” olarak anılıp kapitalizmin bugünkü gelişme düzeyinde arzulanmasıyla ilgili.
Bu ulusal kimlikleri, imparatorluğun boyunduruğundan kurtulma çabalarını “suni”, imparatorluğu doğal kabul eden yaklaşımla ne Kürt sorunu ne de Arap dünyasındaki gelişmeler anlaşılabilir; ne de bu ülkenin halkları, çözülmekte olan düzende aniden ve hızla gelişen fırtınalarından korunabilir.
Monday, October 01, 2012
Film, karikatür ve öfke dalgası
26 Eylül 2012 -
Peygamberine hakaret eden filme, Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’da yayımlanan karikatürlere karşı Müslüman dünyasında yükselen öfke dalgasında, isyanlarda ölenlerin sayısı 50’yi geçti.
Batı’da televizyon ekranlarına, gazetelerin sayfalarına, internet sitelerine bakınca, iki resim görüyoruz: Gözü dönmüş, çıldırmış Müslüman erkek güruhları; yaygın bir “anti-Amerikan”, hatta “anti-emperyalist” dalga.
Her görüneni, “gösteri toplumunun” ekranlarına yansıyanları, yaşananların doğru bir sunumu olarak içselleştirip acele bir kanaat oluşturmaktansa biraz düşünmekte yarar olabilir.
‘Kim isyan ediyor!’
Anti-Amerikan isyanların dünyanın birçok kentini etkilediği, çok çarpıcı, izleyici çeken TV görüntülerine yol açtığı bir gerçek. Ama bu “gerçeği” belli bir perspektiften değerlendirmekte yarar var. Dünyada yaklaşık 2.1 milyar Müslüman olduğu hesaplanıyor. Sokaklara dökülerek etrafı yakıp yıkanlara bakınca, hangi kentte olursa olsun sayılarının an fazla binlerle, ama genelde yüzlerle ifade edildiği görülüyor. Müslümanların filmden, karikatürlerden etkilenmediğini, öfkelenmediğini söylemiyorum. Son olaylar bir yana, bölgede ABD nefretinin hiç de haksız olmayan nedenlerle çok yüksek olduğu da bir gerçek. Ama istatistiksel açıdan ihmal edilecek bir kesimin dışında kalanlar, -ki bunlar istatistiksel açıdan “hepsi” demektir- bu öfkeyi, tepkiyi belli ki henüz, bu ekranlara yansıyan biçimlerde sergilemekten yana değiller.
Kısacası karşımızda tüm Müslümanlara atfedilebilecek bir isyan yok. Ama birileri isyan halinde. Burada hemen dikkatimizi siyasal İslamın içinde, Arap isyanları sonrasında ortaya çıkan, henüz tam olarak sonuçlanamamış bir siyasi rekabete çevirmemiz gerekiyor. Bir tarafta geniş toplumsal tabana sahip, kapitalist dünya ekonomisine eklemlenmiş, bu eklemlenmeyi derinleştirmeyi arzulayan “ılımlı/neoliberal” (yenisömürge modeline yatkın) İslam (Müslüman Kardeşler ve türevleri) var. Karşısında da aynı totaliter ideolojik temeli benimsemekle birlikte, tüm toplumsal yaşamı, siyasi, ekonomik, kültürel, teknolojik, kurumsal boyutlarıyla birlikte “Kutsal Kitaba”, “eskilerin âdetlerine” göre şekillendirmek isteyen, bu anlamda Batı karşıtı, hatta modern kapitalizmin gerektirdiği öznelliklere yabancı, ideolojisiyle uyumsuz Selefi akım ve türevleri var. Bu akım, Suudi Arabistan’ın MK’yi dengeleme stratejisinin de bir parçası olarak sunduğu mali yardımlarla Müslüman nüfusun Batı karşısındaki tarihi kökleri güçlü öfkesini, ezilmişlik duygularını da kışkırtarak, onun üzerinde hegemonya kurmak için en radikal reflekslerle, şiddetle, güç gösterileriyle harekete geçiyor. Bu şiddeti, güç gösterisini “anti-emperyalizm” olarak desteklemek isteyenlere, Komünist Manifesto’daki “gerici sosyalizm” bölümünü bir kez daha ve dikkatle okumalarını öneririm. Sosyalist hareketi anti-emperyalist mücadeleyi, geçmişi özleyen, var olandan daha özgür bir dünya vaat etmeyen, kadın düşmanı, homofobik, mezhepçi, reaksiyoner “anti-kapitalist”, reaksiyoner “anti-emperyalist” akımlardan uzak durarak inşa etmekte büyük yarar var.
Siyasal İslam içindeki bu çatışma, Ortadoğu halklarının ruh hali, Batı’da bir “uygarlıklar çatışması” çıkartmak, bölgeye yeni askeri müdahale için gerekçe hazırlamak isteyenler ya da tam tersi, ABD’nin bölgedeki imajını daha da yıpratmak, tüm askeri kapasitesine karşın iktidarsızlığını sergilemek isteyen “güçler” için bulunmaz bir fırsat yaratıyor.
2.1 milyar Müslümanınsa şimdilik bu oyuna gelmeye niyetli olmadığı görülüyor. Ancak tarih, siyasal olayların kendi dinamikleri, azınlık grupların uygun konjonktürlerde aniden kartopu gibi büyüyerek büyük çoğunluğun yerine geçebilme özellikleri olduğunu da gösteriyor.
Madalyonun öbür yüzü
Bu madalyonun öbür yüzünde, çok ilginç bir “ne yani düşünce özgürlüğünden vaz mı geçelim” tartışması yaşanıyor. Gerçekten de Aydınlanma hareketinin mirası “her şeyi eleştirebilme hakkı ve özgürlüğü”, uğrunda çok kan dökülerek kazanılmış, mutlaka korunması gereken bir ilkedir. Ancak bir ilkeye sadakat, bu sadakatin etiği, bu sadakatin belli bir anda, yerde yaratacağı sonuçların sorumluluğundan kaçmaya gerekçe olamaz.
Bu söz konusu hakkın, bir yerde grotesk bir filmle, birkaç karikatürle kullanılmasının, bir başka yerden insanların ölmesine, uluslararası konjonktürde savaşlara açık süreçleri tetikleyebilecek sallantılara yol açacağını bilerek, hatta bu amaçla kullanılmasının, bir özgürlük edimi değil, bir provokasyon, komplo olarak algılanması gerekir.
Ne yazık ki tarihin (Osmanlı İmparatorluğu’nun) ve Batı’nın (emperyalizmin) da büyük katkılarıyla, Müslüman dünyasında, hâlâ, bireyle devleti, halkı, ulusu birbirinden ayırt etme, suçu sahibiyle ilişkilendirme ve sınırlandırma noktasına gelememiş bir kesim vardır. Bu kesim, radikal akımların ve militanlarının etkilerine olduğu kadar, devletlerin gizli örgütlerinin operasyonlarına da açıktır; durumu gayet iyi kavrayabilen büyük çoğunluğun yaşamını altüst edebilecek potansiyellere de sahiptir.
Peygamberine hakaret eden filme, Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’da yayımlanan karikatürlere karşı Müslüman dünyasında yükselen öfke dalgasında, isyanlarda ölenlerin sayısı 50’yi geçti.
Batı’da televizyon ekranlarına, gazetelerin sayfalarına, internet sitelerine bakınca, iki resim görüyoruz: Gözü dönmüş, çıldırmış Müslüman erkek güruhları; yaygın bir “anti-Amerikan”, hatta “anti-emperyalist” dalga.
Her görüneni, “gösteri toplumunun” ekranlarına yansıyanları, yaşananların doğru bir sunumu olarak içselleştirip acele bir kanaat oluşturmaktansa biraz düşünmekte yarar olabilir.
‘Kim isyan ediyor!’
Anti-Amerikan isyanların dünyanın birçok kentini etkilediği, çok çarpıcı, izleyici çeken TV görüntülerine yol açtığı bir gerçek. Ama bu “gerçeği” belli bir perspektiften değerlendirmekte yarar var. Dünyada yaklaşık 2.1 milyar Müslüman olduğu hesaplanıyor. Sokaklara dökülerek etrafı yakıp yıkanlara bakınca, hangi kentte olursa olsun sayılarının an fazla binlerle, ama genelde yüzlerle ifade edildiği görülüyor. Müslümanların filmden, karikatürlerden etkilenmediğini, öfkelenmediğini söylemiyorum. Son olaylar bir yana, bölgede ABD nefretinin hiç de haksız olmayan nedenlerle çok yüksek olduğu da bir gerçek. Ama istatistiksel açıdan ihmal edilecek bir kesimin dışında kalanlar, -ki bunlar istatistiksel açıdan “hepsi” demektir- bu öfkeyi, tepkiyi belli ki henüz, bu ekranlara yansıyan biçimlerde sergilemekten yana değiller.
Kısacası karşımızda tüm Müslümanlara atfedilebilecek bir isyan yok. Ama birileri isyan halinde. Burada hemen dikkatimizi siyasal İslamın içinde, Arap isyanları sonrasında ortaya çıkan, henüz tam olarak sonuçlanamamış bir siyasi rekabete çevirmemiz gerekiyor. Bir tarafta geniş toplumsal tabana sahip, kapitalist dünya ekonomisine eklemlenmiş, bu eklemlenmeyi derinleştirmeyi arzulayan “ılımlı/neoliberal” (yenisömürge modeline yatkın) İslam (Müslüman Kardeşler ve türevleri) var. Karşısında da aynı totaliter ideolojik temeli benimsemekle birlikte, tüm toplumsal yaşamı, siyasi, ekonomik, kültürel, teknolojik, kurumsal boyutlarıyla birlikte “Kutsal Kitaba”, “eskilerin âdetlerine” göre şekillendirmek isteyen, bu anlamda Batı karşıtı, hatta modern kapitalizmin gerektirdiği öznelliklere yabancı, ideolojisiyle uyumsuz Selefi akım ve türevleri var. Bu akım, Suudi Arabistan’ın MK’yi dengeleme stratejisinin de bir parçası olarak sunduğu mali yardımlarla Müslüman nüfusun Batı karşısındaki tarihi kökleri güçlü öfkesini, ezilmişlik duygularını da kışkırtarak, onun üzerinde hegemonya kurmak için en radikal reflekslerle, şiddetle, güç gösterileriyle harekete geçiyor. Bu şiddeti, güç gösterisini “anti-emperyalizm” olarak desteklemek isteyenlere, Komünist Manifesto’daki “gerici sosyalizm” bölümünü bir kez daha ve dikkatle okumalarını öneririm. Sosyalist hareketi anti-emperyalist mücadeleyi, geçmişi özleyen, var olandan daha özgür bir dünya vaat etmeyen, kadın düşmanı, homofobik, mezhepçi, reaksiyoner “anti-kapitalist”, reaksiyoner “anti-emperyalist” akımlardan uzak durarak inşa etmekte büyük yarar var.
Siyasal İslam içindeki bu çatışma, Ortadoğu halklarının ruh hali, Batı’da bir “uygarlıklar çatışması” çıkartmak, bölgeye yeni askeri müdahale için gerekçe hazırlamak isteyenler ya da tam tersi, ABD’nin bölgedeki imajını daha da yıpratmak, tüm askeri kapasitesine karşın iktidarsızlığını sergilemek isteyen “güçler” için bulunmaz bir fırsat yaratıyor.
2.1 milyar Müslümanınsa şimdilik bu oyuna gelmeye niyetli olmadığı görülüyor. Ancak tarih, siyasal olayların kendi dinamikleri, azınlık grupların uygun konjonktürlerde aniden kartopu gibi büyüyerek büyük çoğunluğun yerine geçebilme özellikleri olduğunu da gösteriyor.
Madalyonun öbür yüzü
Bu madalyonun öbür yüzünde, çok ilginç bir “ne yani düşünce özgürlüğünden vaz mı geçelim” tartışması yaşanıyor. Gerçekten de Aydınlanma hareketinin mirası “her şeyi eleştirebilme hakkı ve özgürlüğü”, uğrunda çok kan dökülerek kazanılmış, mutlaka korunması gereken bir ilkedir. Ancak bir ilkeye sadakat, bu sadakatin etiği, bu sadakatin belli bir anda, yerde yaratacağı sonuçların sorumluluğundan kaçmaya gerekçe olamaz.
Bu söz konusu hakkın, bir yerde grotesk bir filmle, birkaç karikatürle kullanılmasının, bir başka yerden insanların ölmesine, uluslararası konjonktürde savaşlara açık süreçleri tetikleyebilecek sallantılara yol açacağını bilerek, hatta bu amaçla kullanılmasının, bir özgürlük edimi değil, bir provokasyon, komplo olarak algılanması gerekir.
Ne yazık ki tarihin (Osmanlı İmparatorluğu’nun) ve Batı’nın (emperyalizmin) da büyük katkılarıyla, Müslüman dünyasında, hâlâ, bireyle devleti, halkı, ulusu birbirinden ayırt etme, suçu sahibiyle ilişkilendirme ve sınırlandırma noktasına gelememiş bir kesim vardır. Bu kesim, radikal akımların ve militanlarının etkilerine olduğu kadar, devletlerin gizli örgütlerinin operasyonlarına da açıktır; durumu gayet iyi kavrayabilen büyük çoğunluğun yaşamını altüst edebilecek potansiyellere de sahiptir.
Wednesday, September 12, 2012
Başkanlık Yarışında Obama Öne Geçiyor...
ABD’de Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti’nin ulusal kongreleri tamamlandı, seçim yarışı son aşamasına girdi. Önceki hafta Cumhuriyetçiler kongrelerinde Mitt Romney’in Başkan, Paul Ryan’ın Başkan Yardımcılığı adaylığını onaylamışlardı. Geçen hafta da Demokratların kongresi Obama’nın ve Biden’in adaylıklarını onayladı.
Kongreler tamamlandıktan sonra yapılan kamuoyu yoklamaları, kongre sonrasında Mitt Romney’in desteğinde bir artış olmazken, Obama’nın kongre dinamiğinden yararlanarak 4-5 puan öne geçmesi, başkanlık seçimlerini kazanma şansının şimdilik arttığını düşündürüyor.
Dünya ekonomisinin yaklaşık dörtte birini oluşturmasının yanı sıra, dünyanın toplam savunma harcamalarının yüzde 48’ini gerçekleştiren, gerilemekte olan hegemonyasını korumaya çalışan ABD’nin izleyeceği ekonomik politika, dış politika sorunlarına yaklaşma tarzı, dünyanın geri kalanını çok yakından ilgilendiriyor. Hangi yapısal sorunlarla ve sınırlamalarla karşılaşacak olursa olsun bu politikaların başında duracak siyasetçiyi belirleyecek olan seçimler de...
İki kongre ve seçim kampanyası arasındaki farklara geçmeden bir noktayı vurgulamak gerekiyor: İki kongrede de abartılı bir ulusalcı dil egemendi. “Tarihin en yüce ulusu”, “dünyanın lideri” gibi genellemeler havada uçuşuyordu. Bakan adaylarının ikisi de, ülkenin eski büyüklüğünü, zenginliğini (“iyi de peki bu nasıl kaybedildi?” tartışmasına girmeden) restore etmeyi amaçlıyordu. Bu abartılı ulusalcı zemin üzerinde ileri sürülen politikalardaki farklar, karşımıza bu abartılı ulusalcılığın iki farklı versiyonunu çıkarıyordu.
İki kongre, iki ‘vizyon’
Cumhuriyetçilerin kongresinin, seçim kampanyasının iki temel ekseni olduğu söylenebilir. Birincisi, Ayn Rand’ı, Hayek’i anımsatan, “Ben kendimi kurtarırım, kimseye, hele devlete gereksinimim yok, toplumun geri kalanına ne olur, beni ilgilendirmez” diyen, toplumsal sorumluluğu, dayanışmayı dışlayan patolojik bir bireycilik. İkincisi, “Obama’ya oy verdiniz krizden çıkaramadı, şimdi bana verin, sorunları ben çözerim” diyen, çok genel, Obama’yı karalamaya odaklanmış, onun komünist olduğunu düşünecek kadar sağa savrulmuş bir propaganda hattı. Bu hat kongrede, kampanyada çok sinirli, saldırgan, nefret dolu, ırkçı, kadın ve eşcinsel haklarına, yoksullara düşmanca yaklaşan bir dilin egemen olmasına yol açtı. Dil ve mantık o kadar bireyciydi ki, o kadar dar çıkarlara odaklıydı ki, savunma harcamalarını arttıracağını söyleyen, Rusya ve Çin’i hedef alan militarist bir dile karşılık, halen savaşmakta ve ölmekte olan ABD askerlerine, sürmekte olan savaşlara, Cumhuriyetçilerin kongresinde değinen bile olmadı.
Demokratların kongresinde çok farklı bir hava vardı. Kongre, rahat, kendinden emin, kızgın olmayan, zaman zaman şakacı bir havada geçti. Michelle Obama’nın kocasını tanıtan, Bill Clinton’ın kampanya konularını beceriyle açıklayan, gaflarıyla ünlü Biden’in sakin, ağırbaşlı konuşmaları kongreye enerji verdi. Son gün, Obama’nın, birçok yorumcu tarafından sıkıcı bulunan, ama bana kalırsa, adamın retorik bilgisini de düşününce, “İşimiz zor ama yapabiliriz, sabırlı olmak gerekiyor” temasıyla uyumlu, sakin ve güven verici konuşması da buradaki liderliğin kalibresinin daha yüksek olduğunu ortaya koyuyordu.
Cumhuriyetçilerin aksine, Demokratların kongresinde ve kampanyalarında, işçi sınıfının ekonomik sorunlarına, kadınlara, siyahlara, Latin Amerika kökenlilere, eşcinsellere ve hatta öğrencilere yönelik, bu kesimlerin sorunlarını teker teker ele alan bir yaklaşım vardı. Neredeyse “sınıf mücadelesi” söylemine yakın bir dilin benimsendiği görülüyordu. Demokratlar da bireyciydi doğal olarak ama kongrede sunulan bireycilik, toplum karşısında sorumluluğa, dayanışmaya ilişkin tonlar içeriyordu.
Dış politika söz konusu olduğunda Demokratların, Bin Ladin’in öldürülmesini, Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi vurgulayan, diplomasiye vurgu yapan, savaş gazilerine daha iyi yaşam koşulları vaat eden bir dili benimsedikleri görülüyordu.
Bu kısa özetten hareketle, karşımızda abartılı bir oligarşik ulusalcılıkla abartılı bir halkçı ulusalcılık olduğunu söyleyebiliriz.
Tabii bunların kampanya söylemleri olduğunu, ABD’nin gerek içinde olduğu ekonomik krizin, gerekse de dünyadaki konumunun gerçek sorunlarını halka aktarmamaya dikkat eden bir noktada buluştuğunu, neticede, her iki adayın da kim seçilirse seçilsin ABD devletinin yapısal özelliklerinin, egemen sermayenin sorunlarının koyduğu sınırlamalar içinde hareket etmek zorunda olduklarını unutmamak gerekiyor. Bu iki aday arasında ulusalcılık ve bireycilik alanlarında geliştirdikleri farklarıysa, ülkede keskinleşmekte olan sınıf mücadelesinin partilerin kampanyalarına sızması olarak görebiliriz: Biri mali oligarşinin korkusunun, diğeri mali oligarsinin halkın gittikçe artan öfkesini peşine takma arzusunun ürünü...
Kongreler tamamlandıktan sonra yapılan kamuoyu yoklamaları, kongre sonrasında Mitt Romney’in desteğinde bir artış olmazken, Obama’nın kongre dinamiğinden yararlanarak 4-5 puan öne geçmesi, başkanlık seçimlerini kazanma şansının şimdilik arttığını düşündürüyor.
Dünya ekonomisinin yaklaşık dörtte birini oluşturmasının yanı sıra, dünyanın toplam savunma harcamalarının yüzde 48’ini gerçekleştiren, gerilemekte olan hegemonyasını korumaya çalışan ABD’nin izleyeceği ekonomik politika, dış politika sorunlarına yaklaşma tarzı, dünyanın geri kalanını çok yakından ilgilendiriyor. Hangi yapısal sorunlarla ve sınırlamalarla karşılaşacak olursa olsun bu politikaların başında duracak siyasetçiyi belirleyecek olan seçimler de...
İki kongre ve seçim kampanyası arasındaki farklara geçmeden bir noktayı vurgulamak gerekiyor: İki kongrede de abartılı bir ulusalcı dil egemendi. “Tarihin en yüce ulusu”, “dünyanın lideri” gibi genellemeler havada uçuşuyordu. Bakan adaylarının ikisi de, ülkenin eski büyüklüğünü, zenginliğini (“iyi de peki bu nasıl kaybedildi?” tartışmasına girmeden) restore etmeyi amaçlıyordu. Bu abartılı ulusalcı zemin üzerinde ileri sürülen politikalardaki farklar, karşımıza bu abartılı ulusalcılığın iki farklı versiyonunu çıkarıyordu.
İki kongre, iki ‘vizyon’
Cumhuriyetçilerin kongresinin, seçim kampanyasının iki temel ekseni olduğu söylenebilir. Birincisi, Ayn Rand’ı, Hayek’i anımsatan, “Ben kendimi kurtarırım, kimseye, hele devlete gereksinimim yok, toplumun geri kalanına ne olur, beni ilgilendirmez” diyen, toplumsal sorumluluğu, dayanışmayı dışlayan patolojik bir bireycilik. İkincisi, “Obama’ya oy verdiniz krizden çıkaramadı, şimdi bana verin, sorunları ben çözerim” diyen, çok genel, Obama’yı karalamaya odaklanmış, onun komünist olduğunu düşünecek kadar sağa savrulmuş bir propaganda hattı. Bu hat kongrede, kampanyada çok sinirli, saldırgan, nefret dolu, ırkçı, kadın ve eşcinsel haklarına, yoksullara düşmanca yaklaşan bir dilin egemen olmasına yol açtı. Dil ve mantık o kadar bireyciydi ki, o kadar dar çıkarlara odaklıydı ki, savunma harcamalarını arttıracağını söyleyen, Rusya ve Çin’i hedef alan militarist bir dile karşılık, halen savaşmakta ve ölmekte olan ABD askerlerine, sürmekte olan savaşlara, Cumhuriyetçilerin kongresinde değinen bile olmadı.
Demokratların kongresinde çok farklı bir hava vardı. Kongre, rahat, kendinden emin, kızgın olmayan, zaman zaman şakacı bir havada geçti. Michelle Obama’nın kocasını tanıtan, Bill Clinton’ın kampanya konularını beceriyle açıklayan, gaflarıyla ünlü Biden’in sakin, ağırbaşlı konuşmaları kongreye enerji verdi. Son gün, Obama’nın, birçok yorumcu tarafından sıkıcı bulunan, ama bana kalırsa, adamın retorik bilgisini de düşününce, “İşimiz zor ama yapabiliriz, sabırlı olmak gerekiyor” temasıyla uyumlu, sakin ve güven verici konuşması da buradaki liderliğin kalibresinin daha yüksek olduğunu ortaya koyuyordu.
Cumhuriyetçilerin aksine, Demokratların kongresinde ve kampanyalarında, işçi sınıfının ekonomik sorunlarına, kadınlara, siyahlara, Latin Amerika kökenlilere, eşcinsellere ve hatta öğrencilere yönelik, bu kesimlerin sorunlarını teker teker ele alan bir yaklaşım vardı. Neredeyse “sınıf mücadelesi” söylemine yakın bir dilin benimsendiği görülüyordu. Demokratlar da bireyciydi doğal olarak ama kongrede sunulan bireycilik, toplum karşısında sorumluluğa, dayanışmaya ilişkin tonlar içeriyordu.
Dış politika söz konusu olduğunda Demokratların, Bin Ladin’in öldürülmesini, Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi vurgulayan, diplomasiye vurgu yapan, savaş gazilerine daha iyi yaşam koşulları vaat eden bir dili benimsedikleri görülüyordu.
Bu kısa özetten hareketle, karşımızda abartılı bir oligarşik ulusalcılıkla abartılı bir halkçı ulusalcılık olduğunu söyleyebiliriz.
Tabii bunların kampanya söylemleri olduğunu, ABD’nin gerek içinde olduğu ekonomik krizin, gerekse de dünyadaki konumunun gerçek sorunlarını halka aktarmamaya dikkat eden bir noktada buluştuğunu, neticede, her iki adayın da kim seçilirse seçilsin ABD devletinin yapısal özelliklerinin, egemen sermayenin sorunlarının koyduğu sınırlamalar içinde hareket etmek zorunda olduklarını unutmamak gerekiyor. Bu iki aday arasında ulusalcılık ve bireycilik alanlarında geliştirdikleri farklarıysa, ülkede keskinleşmekte olan sınıf mücadelesinin partilerin kampanyalarına sızması olarak görebiliriz: Biri mali oligarşinin korkusunun, diğeri mali oligarsinin halkın gittikçe artan öfkesini peşine takma arzusunun ürünü...
Wednesday, September 05, 2012
Ekonomik Kriz - Silah Piyasası
Küresel kapitalizmin yapısal krizi, iki mali çöküşle (1997, 2007) sarsılarak yoluna devam ederken, geçen günlerde yayımlanan araştırmalar, bu dönemde şiddet olaylarında, savaşlarda görülen artışı anlamamıza yardım edecek veriler sunuyordu: Dünya ekonomisi bir krizin pençesinde kıvranır, işsizlik, yoksulluk, toplumsal, bölgesel eşitsizlikler artarken, silah endüstrisinin, özellikle ABD’de adeta altın çağını yaşadığı görülüyor.
Kriz mi? Ne krizi?
New York Times’ın, ABD İstatistik Bürosu’nun topladığı verilere dayanarak yayımladığı bir grafik (31/07/09) mali krizin başladığı, dünya ticaretinin hızla daralmaya başladığı 2007-2009 yıllarında, ABD dayanıklı tüketim malları ihracatı da gerilerken, silah sanayii malları ihracatının hızla arttığını ortaya koyuyordu. Grafikte, 2007 yılında, dayanıklı tüketim malları ihracatındaki artış, 2000 yılı ortalamasının yüzde 10 üstünde bir yerde seyrederken, 2009 yılına gelindiğinde, 2000 yılının yüzde 25 altına gerilemiş olduğu görülüyordu. Grafik, aynı dönemde savunma malları ihracatında 2000’e göre yüzde 50 artış düzeyinden yüzde 125 düzeyine yükseldiğini gösteriyordu.
ABD Kongre’sinin partiler üstü Araştırma Servisi’nin geçen hafta yayımlanan raporu, ABD silah ihracatının 2011’de tarihsel bir rekor kırarak bir önceki yıla göre yüzde 300 arttığını ortaya koyuyordu. Bir önceki tarihsel rekor da 2009 yılına aitmiş. NYT’den aktardığım grafik, ithalatın 2009 yılında, bir önceki yıla göre yüzde yüzden fazla arttığını gösteriyordu. Kongre Araştırma Servisi verileri ABD silah ihracatının 2009’da 31 milyar dolardan 2011’de 66.3 milyar dolara çıkarak, 85.5 milyar dolarlık küresel silah piyasasının üçte ikisine ulaştığını gösteriyor. Hemen arkasından gelen Rusya’nın toplam içindeki payı yalnızca yüzde 5.6. Avrupa’nın toplam payı da 2010’da yüzde 12.2’den yüzde 7.2’ye gerilemiş.
Araştırma Servisi’nin raporu, 2011 yılı ihracatının ağırlıklı olarak, uçaklarla, füze savunma sistemlerini kapsadığını, Ortadoğu’ya, Körfez ülkelerine yönelik olarak gerçekleştiğini aktarıyor. Suudi Arabistan 84 yeni F-15 alırken, filosundaki 70 F-15 uçağının sistemlerini yenilemiş. Birleşik Arap Emirlikleri 3.49 milyar dolarlık füze savunma sistemi, 1 milyar dolar ödeyerek de 16 Chinook helikopteri almış, Umman da 18 F-16 satın almış. Araştırma bu silahlanma eğiliminin arkasında, İran korkusunun yattığını vurguluyor.
‘Merkez’den ‘çevre’ye
Araştırma, dünya ekonomisindeki yeniden daralma eğilimlerine de işaret ederek silah piyasasında rekabetin sertleşirken ihracatçıların, ülkelerdeki ve bölgelerdeki potansiyel (gelecekte oluşması olası) pazarlar üzerinde yoğunlaştığına işaret ediyor.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün, (SIPRI) silah piyasasında alıcılar ve tedarik yolları üzerine yaptığı eğilim araştırması (ISN, 3/09/2012) Batı’nın sattığı silahların esas olarak gelişmekte olan ülkelere ve enerji ihracatçısı ülkelere gittiğini ortaya koyuyor. SIPRI savaşlarda siviller arasındaki can kaybının yüzde 90’ına neden olduğu hesaplanan hafif silahların satışlarında yaşanan artışlara da dikkat çekiyor.
Bu da bizi Cenevre kaynaklı bağımsız bir araştırma kurumu, SAS’ın geçen hafta yayımladığı Hafif Silahlar Araştırması -2012 raporuna getiriyor. Dört yıllık yoğun ve kapsamlı bir çalışmaya dayanan araştırma, 52 ülkeye yapılan yasal silah satışlarının 2006’dan bu yana yüzde yüz artarak 8.5 milyar dolara ulaştığını saptıyor. Ancak Afrika, Asya ve Ortadoğu devletlerinin şeffaflık düzeylerinin düşük olmasından hareketle araştırma gerçek ihracatın daha yüksek olduğunu düşünüyor. Araştırmayı hazırlayan kuruluşun yöneticisi Eric Berman’a göre yasadışı silah ticareti de muhafazakâr bir tahminle 2 milyar dolara ulaşıyor.
Araştırma, hafif silahlar alanında, yıllık 100 milyon dolardan daha fazla ihracat yapabilen ABD, İtalya, Almanya, Brezilya, Avusturya, Japonya, İsviçre, Rusya, Fransa, Güney Kore, Belçika ve İspanya gibi ülkelerin pazara egemen olduğuna, uluslararası silah ticaret anlaşmasının da bizzat bu ülkeler tarafından engellendiğine işaret ediyor.
Asya krizini, Kosova savaşları, 11 Eylül olayı, terörizmle savaş, Afganistan ve Irak savaşları izlemişti. 2007’de patlak veren finansal krizi, Arap Baharı, Libya ve Suriye olayları, Sünni, Şii kamplaşmasının, “İran nükleer silah yapıyor” korkusunun körüklenmesi izliyor. Şimdi silah piyasasında ihracatçı ülkelerin potansiyel ülke ve bölgelere odaklandığına ilişkin saptamadan kalkarak “Acaba bundan sonra neresi?” diye düşünmeye devam edebiliriz…
Kriz mi? Ne krizi?
New York Times’ın, ABD İstatistik Bürosu’nun topladığı verilere dayanarak yayımladığı bir grafik (31/07/09) mali krizin başladığı, dünya ticaretinin hızla daralmaya başladığı 2007-2009 yıllarında, ABD dayanıklı tüketim malları ihracatı da gerilerken, silah sanayii malları ihracatının hızla arttığını ortaya koyuyordu. Grafikte, 2007 yılında, dayanıklı tüketim malları ihracatındaki artış, 2000 yılı ortalamasının yüzde 10 üstünde bir yerde seyrederken, 2009 yılına gelindiğinde, 2000 yılının yüzde 25 altına gerilemiş olduğu görülüyordu. Grafik, aynı dönemde savunma malları ihracatında 2000’e göre yüzde 50 artış düzeyinden yüzde 125 düzeyine yükseldiğini gösteriyordu.
ABD Kongre’sinin partiler üstü Araştırma Servisi’nin geçen hafta yayımlanan raporu, ABD silah ihracatının 2011’de tarihsel bir rekor kırarak bir önceki yıla göre yüzde 300 arttığını ortaya koyuyordu. Bir önceki tarihsel rekor da 2009 yılına aitmiş. NYT’den aktardığım grafik, ithalatın 2009 yılında, bir önceki yıla göre yüzde yüzden fazla arttığını gösteriyordu. Kongre Araştırma Servisi verileri ABD silah ihracatının 2009’da 31 milyar dolardan 2011’de 66.3 milyar dolara çıkarak, 85.5 milyar dolarlık küresel silah piyasasının üçte ikisine ulaştığını gösteriyor. Hemen arkasından gelen Rusya’nın toplam içindeki payı yalnızca yüzde 5.6. Avrupa’nın toplam payı da 2010’da yüzde 12.2’den yüzde 7.2’ye gerilemiş.
Araştırma Servisi’nin raporu, 2011 yılı ihracatının ağırlıklı olarak, uçaklarla, füze savunma sistemlerini kapsadığını, Ortadoğu’ya, Körfez ülkelerine yönelik olarak gerçekleştiğini aktarıyor. Suudi Arabistan 84 yeni F-15 alırken, filosundaki 70 F-15 uçağının sistemlerini yenilemiş. Birleşik Arap Emirlikleri 3.49 milyar dolarlık füze savunma sistemi, 1 milyar dolar ödeyerek de 16 Chinook helikopteri almış, Umman da 18 F-16 satın almış. Araştırma bu silahlanma eğiliminin arkasında, İran korkusunun yattığını vurguluyor.
‘Merkez’den ‘çevre’ye
Araştırma, dünya ekonomisindeki yeniden daralma eğilimlerine de işaret ederek silah piyasasında rekabetin sertleşirken ihracatçıların, ülkelerdeki ve bölgelerdeki potansiyel (gelecekte oluşması olası) pazarlar üzerinde yoğunlaştığına işaret ediyor.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün, (SIPRI) silah piyasasında alıcılar ve tedarik yolları üzerine yaptığı eğilim araştırması (ISN, 3/09/2012) Batı’nın sattığı silahların esas olarak gelişmekte olan ülkelere ve enerji ihracatçısı ülkelere gittiğini ortaya koyuyor. SIPRI savaşlarda siviller arasındaki can kaybının yüzde 90’ına neden olduğu hesaplanan hafif silahların satışlarında yaşanan artışlara da dikkat çekiyor.
Bu da bizi Cenevre kaynaklı bağımsız bir araştırma kurumu, SAS’ın geçen hafta yayımladığı Hafif Silahlar Araştırması -2012 raporuna getiriyor. Dört yıllık yoğun ve kapsamlı bir çalışmaya dayanan araştırma, 52 ülkeye yapılan yasal silah satışlarının 2006’dan bu yana yüzde yüz artarak 8.5 milyar dolara ulaştığını saptıyor. Ancak Afrika, Asya ve Ortadoğu devletlerinin şeffaflık düzeylerinin düşük olmasından hareketle araştırma gerçek ihracatın daha yüksek olduğunu düşünüyor. Araştırmayı hazırlayan kuruluşun yöneticisi Eric Berman’a göre yasadışı silah ticareti de muhafazakâr bir tahminle 2 milyar dolara ulaşıyor.
Araştırma, hafif silahlar alanında, yıllık 100 milyon dolardan daha fazla ihracat yapabilen ABD, İtalya, Almanya, Brezilya, Avusturya, Japonya, İsviçre, Rusya, Fransa, Güney Kore, Belçika ve İspanya gibi ülkelerin pazara egemen olduğuna, uluslararası silah ticaret anlaşmasının da bizzat bu ülkeler tarafından engellendiğine işaret ediyor.
Asya krizini, Kosova savaşları, 11 Eylül olayı, terörizmle savaş, Afganistan ve Irak savaşları izlemişti. 2007’de patlak veren finansal krizi, Arap Baharı, Libya ve Suriye olayları, Sünni, Şii kamplaşmasının, “İran nükleer silah yapıyor” korkusunun körüklenmesi izliyor. Şimdi silah piyasasında ihracatçı ülkelerin potansiyel ülke ve bölgelere odaklandığına ilişkin saptamadan kalkarak “Acaba bundan sonra neresi?” diye düşünmeye devam edebiliriz…
Wednesday, August 29, 2012
Yeni Osmanlılar...
AKP Türkiyesi’nin Suriye politikası, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasını nihayet devralmaya başlamış görünüyor, ama bir farkla...
AKP hükümete geldiğinde “Kürt sorunu” olarak tanımlanan, Kürtlerin “kendi kaderlerini tayin etme” talepleri bağlamında 1984’ten bu yana büyük kana ve servete mal olarak süren savaşta ilk kez, iki tarafı da tatmin edebilecek bir “çözüm”, buna açılabilecek bir “barış”, olasılıklar yelpazesi içine girmeye başlamıştı. Kürt hareketinin siyasi ve askeri kanadı, ayrılma, devlet kurma talebinden vazgeçtiğini söylüyor, birlikte barış içinde yaşamanın koşullarını aramaya, konuşmaya hazır olduğunu açıklıyordu. Çatışmalarda da belirgin bir azalma söz konusuydu. Dahası İran ve Suriye, Türkiye ile ilişkilerini geliştiriyor, “Kürt sorunu bağlamında” denklemin dışında kalmaya özen gösteriyorlardı.
On yıllık AKP yönetimi, gerek iç politikada kurguladığı ama gerçekleştiremediği “açılım”, onun ardından gelen KCK tutuklamalarıyla, gerekse de dış politikada giderek benimsediği, Suriye’de bir rejim değişikliği projesinin derinliklerine hızla dalmaya yol açan çizgiyle bugün karşımıza bambaşka bir manzara çıkardı.
Birincisi, birlikte yaşamaya açılacak bir barış için gerekli diyalog zemininin tasfiyesi anlamına geliyordu. Bu tasfiye çabaları hızla ilerlerken, Suriye olayı patlak verdi ve Kürt sorunu “aniden”, Şemdinli saldırısıyla, Gaziantep’te patlayan araç bombayla yeni bir viraja girdi.
İkincisine gelince, anımsarsanız. NATO’nun Libya’yı yıkma operasyonu başladığında, bir sonraki adım olarak Suriye ayrıntılı bir biçimde tartışılmış, müdahale durumunda ortaya nasıl bir “kâbus” çıkacağına ilişkin kapsamlı çözümlemeler üretilmişti. Benim de yazılarımda aktardığım tartışmalar, Suriye rejiminin Libya rejimine göre çok daha dirençli olduğunu, coğrafi, kentsel ve mezhep/dini ve etnik (Kürtler) farklılıkların tüm bölge ülkelerinin rejimlerini tehdit edecek bir parçalanmaya yol açabileceğini, bölge halklarına uzun yıllar boyunca çok pahalıya patlayacağını söylüyordu.
Dahası birçok yorumcu, Dışişleri’ne yol gösteren “stratejik derinlik” teorisinin tarihsel ve güncel gerçekliğe uymadığını da vurguluyor, “kötü teori kötü ilaç gibidir, öldürür” diyerek uyarıyordu. Ama AKP hükümeti bu uyarılara kulaklarını tıkayarak Batı’nın Suriye’de rejim değişikliği projesine büyük bir hevesle adeta balıklama daldı.
Suriye’ye ilişkin tüm öngörüler gerçekleşmeye, Suriye ve İran, Kürt sorunu denklemine geri dönmeye başlayınca da, AKP Türkiye’si de, giderek tüm parçalarının birleşmesiyle oluşacak bir Kürdistan’ın olasılıklar yelpazesine girmeye başlamasıyla, karşısında ekonomik, askeri hatta siyasi kapasitelerini çok aşan yeni bir Kürt “realitesi” buldu.
Üstelik, Türkiye’yi de kapsayan bir Sünni-Şii kamplaşmasıyla bölünmeye başlayan Ortadoğu’da, bu bölünmenin dışında, tarafların hepsine mesafeli bir “büyük Kürt devleti” olasılığı, ABD ve İsrail analistleri tarafından, dengeleyici bir unsur olarak ilgi konusu olmaya başlıyordu.
Şimdi giderek artan sayıda siyasi analistin, Türkiye’nin Suriye politikasının başarısını, Kürt sorununa siyasi bir çözüm üretebilme kapasitesine bağlamaya başladığını görüyoruz. Ama, AKP hükümetinin bölgeyi anlama tarzı, bu tarzın ülkede oluşturmaya başladığı yeni ruh hali, muhalefet partilerinin yetersizlikleri, Türkiye’nin seçkinlerinin dün çok daha uygun koşullarda üretemedikleri bir çözümü, bugün “yeni koşullarda” üretebilme noktasından çok uzakta olduklarını düşündürüyor.
Bu resmin içinde çok korkutucu üç olgu daha var. Birincisi, AKP’nin Suriye politikası, Türkiye topraklarında, Selefi savaşçılarını, El Kaide kadrolarını da barındıran, eğiten, ülkenin seçilmiş temsilcilerine de kapalı tutulabilen askeri kampların oluşmasına yol açtı. Enternasyonalist özelliğe sahip bir akıma ait olan bu savaşçıların yarın nerede ne yapacağı belli değil. İkincisi, AKP’nin devleti devralırken “eski rejimin” kadrolarıyla sürdürdüğü hesaplaşmanın tamamlanmasına bağlı olarak, bu kez “yeni rejimin” kendi içinde bir hesaplaşmayı başlattığı görülüyor. Bu hesaplaşma devlet yönetiminin (statecraft) bütünlüğünü kaybetme, “kazalara” yol açma, belirsizlikler yaratma olasılığını artırıyor. Üçüncüsü, Alevi kökenli vatandaşlara yönelik aşağılayıcı ve saldırgan söylem ve eylemler, büyük kentlerde yaşayan yaygın ve genç Kürt nüfusla birlikte düşünülünce, provokasyonlara açık, ateşlendiğinde büyük felaketlere yol açabilecek patlayıcı bir karışımın oluşmaya başladığı görülüyor.
Bunlara yeniden derinleşmeye başlayan bir uluslararası mali kriz içinde, ülke ekonomisinin başı üzerinde adeta “Demokles’in kılıcı” gibi duran kaynak gereksinimi eklenince, karşımıza şöyle bir ironi çıkıyor: AKP Osmanlı mirasını başarıyla devralmaya başlamış görünüyor, ama bu miras imparatorluğun çöküş yıllarını anımsatıyor.
AKP hükümete geldiğinde “Kürt sorunu” olarak tanımlanan, Kürtlerin “kendi kaderlerini tayin etme” talepleri bağlamında 1984’ten bu yana büyük kana ve servete mal olarak süren savaşta ilk kez, iki tarafı da tatmin edebilecek bir “çözüm”, buna açılabilecek bir “barış”, olasılıklar yelpazesi içine girmeye başlamıştı. Kürt hareketinin siyasi ve askeri kanadı, ayrılma, devlet kurma talebinden vazgeçtiğini söylüyor, birlikte barış içinde yaşamanın koşullarını aramaya, konuşmaya hazır olduğunu açıklıyordu. Çatışmalarda da belirgin bir azalma söz konusuydu. Dahası İran ve Suriye, Türkiye ile ilişkilerini geliştiriyor, “Kürt sorunu bağlamında” denklemin dışında kalmaya özen gösteriyorlardı.
On yıllık AKP yönetimi, gerek iç politikada kurguladığı ama gerçekleştiremediği “açılım”, onun ardından gelen KCK tutuklamalarıyla, gerekse de dış politikada giderek benimsediği, Suriye’de bir rejim değişikliği projesinin derinliklerine hızla dalmaya yol açan çizgiyle bugün karşımıza bambaşka bir manzara çıkardı.
Birincisi, birlikte yaşamaya açılacak bir barış için gerekli diyalog zemininin tasfiyesi anlamına geliyordu. Bu tasfiye çabaları hızla ilerlerken, Suriye olayı patlak verdi ve Kürt sorunu “aniden”, Şemdinli saldırısıyla, Gaziantep’te patlayan araç bombayla yeni bir viraja girdi.
İkincisine gelince, anımsarsanız. NATO’nun Libya’yı yıkma operasyonu başladığında, bir sonraki adım olarak Suriye ayrıntılı bir biçimde tartışılmış, müdahale durumunda ortaya nasıl bir “kâbus” çıkacağına ilişkin kapsamlı çözümlemeler üretilmişti. Benim de yazılarımda aktardığım tartışmalar, Suriye rejiminin Libya rejimine göre çok daha dirençli olduğunu, coğrafi, kentsel ve mezhep/dini ve etnik (Kürtler) farklılıkların tüm bölge ülkelerinin rejimlerini tehdit edecek bir parçalanmaya yol açabileceğini, bölge halklarına uzun yıllar boyunca çok pahalıya patlayacağını söylüyordu.
Dahası birçok yorumcu, Dışişleri’ne yol gösteren “stratejik derinlik” teorisinin tarihsel ve güncel gerçekliğe uymadığını da vurguluyor, “kötü teori kötü ilaç gibidir, öldürür” diyerek uyarıyordu. Ama AKP hükümeti bu uyarılara kulaklarını tıkayarak Batı’nın Suriye’de rejim değişikliği projesine büyük bir hevesle adeta balıklama daldı.
Suriye’ye ilişkin tüm öngörüler gerçekleşmeye, Suriye ve İran, Kürt sorunu denklemine geri dönmeye başlayınca da, AKP Türkiye’si de, giderek tüm parçalarının birleşmesiyle oluşacak bir Kürdistan’ın olasılıklar yelpazesine girmeye başlamasıyla, karşısında ekonomik, askeri hatta siyasi kapasitelerini çok aşan yeni bir Kürt “realitesi” buldu.
Üstelik, Türkiye’yi de kapsayan bir Sünni-Şii kamplaşmasıyla bölünmeye başlayan Ortadoğu’da, bu bölünmenin dışında, tarafların hepsine mesafeli bir “büyük Kürt devleti” olasılığı, ABD ve İsrail analistleri tarafından, dengeleyici bir unsur olarak ilgi konusu olmaya başlıyordu.
Şimdi giderek artan sayıda siyasi analistin, Türkiye’nin Suriye politikasının başarısını, Kürt sorununa siyasi bir çözüm üretebilme kapasitesine bağlamaya başladığını görüyoruz. Ama, AKP hükümetinin bölgeyi anlama tarzı, bu tarzın ülkede oluşturmaya başladığı yeni ruh hali, muhalefet partilerinin yetersizlikleri, Türkiye’nin seçkinlerinin dün çok daha uygun koşullarda üretemedikleri bir çözümü, bugün “yeni koşullarda” üretebilme noktasından çok uzakta olduklarını düşündürüyor.
Bu resmin içinde çok korkutucu üç olgu daha var. Birincisi, AKP’nin Suriye politikası, Türkiye topraklarında, Selefi savaşçılarını, El Kaide kadrolarını da barındıran, eğiten, ülkenin seçilmiş temsilcilerine de kapalı tutulabilen askeri kampların oluşmasına yol açtı. Enternasyonalist özelliğe sahip bir akıma ait olan bu savaşçıların yarın nerede ne yapacağı belli değil. İkincisi, AKP’nin devleti devralırken “eski rejimin” kadrolarıyla sürdürdüğü hesaplaşmanın tamamlanmasına bağlı olarak, bu kez “yeni rejimin” kendi içinde bir hesaplaşmayı başlattığı görülüyor. Bu hesaplaşma devlet yönetiminin (statecraft) bütünlüğünü kaybetme, “kazalara” yol açma, belirsizlikler yaratma olasılığını artırıyor. Üçüncüsü, Alevi kökenli vatandaşlara yönelik aşağılayıcı ve saldırgan söylem ve eylemler, büyük kentlerde yaşayan yaygın ve genç Kürt nüfusla birlikte düşünülünce, provokasyonlara açık, ateşlendiğinde büyük felaketlere yol açabilecek patlayıcı bir karışımın oluşmaya başladığı görülüyor.
Bunlara yeniden derinleşmeye başlayan bir uluslararası mali kriz içinde, ülke ekonomisinin başı üzerinde adeta “Demokles’in kılıcı” gibi duran kaynak gereksinimi eklenince, karşımıza şöyle bir ironi çıkıyor: AKP Osmanlı mirasını başarıyla devralmaya başlamış görünüyor, ama bu miras imparatorluğun çöküş yıllarını anımsatıyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)
