Friday, December 24, 2010

Yeni Bir Dalga Başlamış!

(24/11/2010)

Bazen bir şey okursunuz, önce sevinirsiniz. İkinci kez baktığınızda sevinciniz kursağınızda kalır. Standard Chartered(SC) bankasının hazırlattığı Süper-Döngü Raporu (Super-Cycle Report, 152 sayfa) başlıklı rapor da böyle bir şey.

Gündemde “Büyük Durgunluk” (kimi yorumculara göre “Büyük Banka Soygunu”),“Yeni NATO” filan var, ama SC’nin raporu, dünya ekonomisinin 2000’den bu yana kapitalizmin üçüncü süper-büyüme dalgasını (süper-döngü) yaşamaya başladığını ileri sürüyor. İlk anda, “demek ki yapısal kriz artık sona eriyor” diye düşünüyorsunuz. Sonra, “peki ama nasıl olacak?” diyerek dönüp rapora ikinci kez bakınca korkmaya başlıyorsunuz.

‘Süper-Döngü’nün tarihsel haritası
Rapora göre birincisi 1870-1913, ikincisi1945-73 olmak üzere, bu kez 2000’de başlamış olan üçüncü “süper-döngü”yü yaşıyoruz. Bu “tarihsel harita” aynı zamanda bize 1914-1944 ve 1974-2000 dönemi arasında, benim “yapısal kriz” olarak nitelemeyi tercih ettiğim aralıklara uyan bir başka “döngüye” işaret ediyor. Böylece, rapor, “yapısal krizin” aslında 2000 yılında bittiğini ya da bitmeye başladığını ileri sürmüş oluyor. Bir sürecin son aşamasına girildiğinde, onun sona ermeye başladığını kabul eder, 2000’den bu yana krizin finansallaşma aşamasının sonunu ve bunun getirdiklerini yaşamakta olduğumuzu da düşünerek SC’nin saptamasına katılabiliriz. Diğer bir deyişle rapor, finansal kriz mali bir krizle sona ererken, kriz yönetim modelinin de tükendiğini haber veriyor. Aynı dönemde, tam da Fernand Braudel’in yaklaşık 45 yıl önce öngördüğü gibi, finansallaşmayla birlikte bir hegemonya döngüsü sona eriyor ve yeni, hegemonya adaylarının yükselmesine tanık oluyoruz. Rapor yeni süperdöngü’nün, öncekilerden farklı olarak, bu kez “Doğu” (Çin, Hindistan ve yükselen diğer piyasalar) önderliğinde yaşandığını söylüyor. Bu noktada bir hegemonya düzeninden diğerine geçişin devasa sorunlarını, risklerini düşünerek korkmaya başlayabiliriz.

Raporun “süper-döngü” dönemlerine bakınca gözümüze başka şeyler de çarpıyor. Birincisi 1870-1913 dönemi modern emperyalizmin(askeri müdahaleye gerek olmadan ekonomik yollarla kurulan egemenlik) yanı sıra, doğal kaynaklara ve madenlere-minerallere ulaşma çabası içinde başlayan ikinci sömürgeleştirme dalgasının yaşandığı yıllara karşılık geliyor. Dönemin sonunda bir yeniden paylaşıma, hegemonyanın el değiştirmesine ilişkin iki Dünya Savaşı var. Bu çalkantıları izleyen ikinci döngü sırasında ABD hegemonyasının, sömürgeciliğe gerek duymayan modern emperyalizmin yerleştiğini görüyoruz. İkincisi, raporun, “üçüncü döngü” olarak saptadığı döneme yakından bakınca, klasik sömürgecilik, kaynak savaşları, yeni alanların sermayenin etkinliğine açılması, yeni bir süper ekonominin şekillenmeye başlaması gibi, aslında birinci dönemi anımsatan özelliklere rastlıyor,“Peki sonra ne olacak?” diye düşünmeden edemiyoruz.

Süper ekonomik büyüme iyi de…
Rapor bu süper-döngüyü, ticaret artışına, yüksek yatırım oranlarına, kentleşmeye, teknolojik gelişmelere, yeni büyük ekonomilerin yükselmesine dayanan ve bir kuşaktan daha uzun süren bir yüksek büyüme dönemi olarak tanımlıyor; ne zaman sona ereceğine ilişkin bir öngörüde bulunmuyor ama 2030 yılını kimi saptamalar yapmak üzere ölçüt alıyor. 2030’a geldiğimizde bu günlerde 60 trilyon dolar olan dünya hasılasının 308 trilyon dolara ulaşmasını, bunun içinde ABD, AB ve Japonya’nın paylarının sırasıyla yüzde olarak 24, 27 ve 9’dan 14, 15 ve 2’ye gerilerken, Çin’in payının, 9’dan 24’e, Hindistan’ın payının da 2’den 10’a yükselmesini bekliyor. Bu sırada dünya nüfusu 6.9 milyardan 8.3 milyara yükselirken, bu artışın yüzde 98’i gelişmekte olan ülkelerden kaynaklanacakmış.

Rapor, bu büyüme, nüfus artışıyla birlikte oluşacak mega-kentlerin, dünyanın doğal kaynakları, su ve gıda tedariki üzerinde büyük basınçlar yaratacağını, fiyat artışlarını zorlayacağını kabul ediyor ama, teknolojik gelişmelerin ve piyasa mekanizmasının bu sorunları aşmaya olanak vereceğini varsayıyor. Bu hiçbir maddi temele dayanmayan iyimserlik, korkumuzu daha da arttırıyor.

Diğer taraftan, tümden kötümser olmamak gerekiyor. Bu raporun değindiği sürecin, bir başka geleceğin mümkün olabileceğini gösteren bir boyutu da var. Bu “büyük-döngü”lerin tarihine bakınca, barışa, özgürlüğe, bağımsızlığa, insanlığın kaderini sermayenin elinden alarak yeni bir ‘dünya’kurmaya ilişkin girişimlerin yükseldiğini de görüyoruz.

‘Genciz, Yoksuluz, Ödemiyoruz!’

(17/11/2010)



İngiltere’de muhafazakâr-liberal koalisyon hükümetinin kamu hizmetlerinin, bu arada üniversite sisteminin finansal kaynaklarına yönelik saldırısının karşılıksız kalmayacağını hemen herkes biliyor, medyada yorumcular, hükümeti uyarıyorlardı. Geçen hafta Londra’da 50 binden fazla öğrencinin, öğretim üyesinin katılımıyla gerçekleşen protesto yürüyüşü, Muhafazakâr Parti’nin merkezinin bulunduğu binanın işgal edilmesinin de etkisiyle büyük ilgi çekti. Siyasi eğilimleri çok farklı yorumcular, en azından bir konuda birleşiyorlardı: Bu protesto gösterileri yeni bir iklimin başlangıcı olabilir.

Korkutucu ama o kadar değil
O gün ben parti binasının camlarının kırılarak işgal edilmesini, polisle itişmeleri televizyondan kaygıyla izledim: Benim kız bu olayın acaba neresindeydi? Sonra eve geldiğinde, “eylem çok başarılıydı ama bu camların kırılması…” filan demeye hazırlanıyordum ki, önce bana kendi geçmişim anımsatıldı, sonra da olayın anlamı üzerine bir söylev dinledim ve kendimi topladım.

Tabii ki parti binasının işgali bir şiddet olayı değildi, camlar kırılmış olsa bile. Dışarıdaki öğrenciler büyük bir heyecanla destekledi bu eylemi. Tabii ki, kendini kaybedip de damdan yangın söndürme aletini aşağıya fırlattığı için öğrencilerden hayatı boyu yetecek kadar küfür yiyen budaladan sorumlu değildi işgalciler. Protesto gösterisi, “bu doğrudan eylem” sayesinde sıradan bir yürüyüş olmaktan çıkıp televizyon ekranlarını, gazeteleri işgal etti. Etkisi ve başarısı ertesi gün Manchester Üniversitesi’nde gerçekleşen işgalin de gösterdiği gibi birçok yeni eylem projesine esin kaynağı oldu.

İlk anda öğrencilerin, harçlarına konan üst sınırın kaldırılmasına karşı bir protestosu gibi görünse de bu eylem çok daha geniş bir anlama sahipti. Eyleme üniversitelerden katılanların büyük çoğunluğu koalisyon hükümetinin bu kararından etkilenmiyordu, onlar mezun olmuş olacaktı o zamana kadar. Ama yine de buradaydılar. Protesto eylemlerine katılanların önemli bir bölümü, okuldan azar işitmeyi göze alarak gelen liselilerdi. Bir gazetecinin, olaylar sırasında bir kenara çekildiğinde, kendisine sigara ikram eden 16 yaşındaki delikanlıya yönelttiği “Korkutucu değil mi?” sorusuna aldığı “Doğru ama geleceğimiz üzerinde oynanan kumar kadar değil” cevabı, o gün orada “Genciz, yoksuluz, ödemiyoruz!” sloganıyla yürüyenler, toplumun tümünün sorumluluğunu üstlenmeye hazır yeni bir kuşağın geldiğini gösteriyordu.

Bu sırada barikatın öbür tarafında…
Barikatın öbür tarafındakiler de bu yeni dalganın farkındaydılar. 9/11’den bu yana iç güvenlik alanında, halka çeşitli yasaklar, kısıtlamalar getiren önlemleri uygulamaya koyuyorlar. Ancak, tarihin en deneyimli kapitalist sınıfının temsilcileri, son yıllarda bu önlemlerin yeterli olamayacağını düşünerek halkın davranışlarını, günlük yaşamında alacağı kararları belirleyecek ortamı oluşturmaya yönelik yeni bir model geliştirmeye başlamışlar.

“Gösteri toplumu, medya, zaten bunu yapmıyor mu?” diyebilirsiniz, ama “Davranış Ekonomisi” (Behaviour Economics) modeli beraberinde bir de kurumsal yapılanma getirmiş; muhafazakâr-liberal hükümetinin bünyesinde yeni bir bölüm oluşturulmuş. Bu bölümün çalışmalarına yön vermek için MINDSPACE (Ulak, Teşvikler, Normlar, Varsayımlar, Belirginlikler, İşlemeye hazırlama, Duygusal etki, Bağlanma ve Ego sözcüklerinin İngilizce karşılıklarının baş harflerinden oluşuyor) başlıklı bir de rapor var hükümetin (Cabinet Office) damgasını taşıyan.
Biri ekonomist, ikisi kamu yönetimi, bir de nöroloji bilim dalında üç uzmanın hazırladığı raporun (yazarlardan birinin İşçi Partisi hükümetine de danışmanlık yapmış olduğunu düşünürsek, partiler üstü bir politikayla karşı karşıya olduğumuzu görürüz) iki varsayımını aktarmakla yetineceğim burada. Rapor insanların çoğu zaman sistemli bir biçimde akla uygun olmayan (irrasyonel) yönde ve kısa döneme odaklı kararlar aldıklarını ileri sürüyor. İkincisi, hükümetlerin insanlara verileri sunarak bilgilenmelerini, böylece davranışlarını değiştirmelerini beklemesi genelde sonuç vermiyor. İnsanların düşünme süreçlerini, yaşamlarını yönetirken alacakları kararların toplumsal bağlamını, (simgesel ekolojiyi-E.Y) biçimlendirmeye çalışmak çok daha verimli olacak. “Dürtükleme” (Nudge) taktiği denen bu yaklaşımın da ilk önce sağlıklı beslenme gibi yaşam tarzı alanlarına (bio-politiğe) müdahale eden ek vergiler ve yasaklarla başlaması da ilginç. Bu yaklaşım, hükümetler açısından en iyisinin, kendini, karar vermekte zorlanan, yanlış karar veren halkın yerine, koyarak onun adına irade kullanacak bir kurum, “toplumsal beyin” (“Social Brain Project” diye bir şey de var) oluşturmak olacağını savunuyor.

Bir yorumcunun deyimiyle, devleti yönetenler artık yalnızca aklımızı şekillendirmekle kalmak istemiyor, daha da ileri giderek bizim aklımız olmak istiyor. Liberal demokrasi, yaşamın hemen her alanının kapitalizmin ekolojisine hapsedilerek yönetildiği totaliter bir kâbusa dönüşüyor derken işte bunları düşünüyorduk. Ama böyle kurumların çoktan oluşturulduğundan haberimiz yoktu…

G20 toplantısı – “Kırmızı Pazartesi”

(10/11/2010)

Geçen hafta Pazartesi ve Çarşamba yazılarımı çok kötümser bulanlar oldu. Ancak yarın Seul’de başlayacak olan G20 liderler toplantısı öncesindeki tartışmalara bakınca, nasıl iyimser olacağımı bilemiyorum.

“Kırmızı Pazartesi” gibi bir şey
Adeta, Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” (“Cronica De Una Muerte Anunciada”  -önceden açıklanmış bir cinayetin günlemi) öyküsünün dünya ekonomisi için yazılmış bir versiyonunu izliyoruz. Dünya ekonomisinin nereye doğru gittiğini tüm siyasi liderler biliyorlar, ama bu gidişi durduracak bir şeyler yapmaya gelince adeta hepsinin elleri bağlı.
G20 toplantıları başladığından bu yana, önlerindeki yapılacaklar listesinin başında uluslararası dengesizlikler (ABD’nin dış ticaret açığı ve borçları- başta Çin olmak üzere kimi ülkelerin ticaret fazlası ve birikmiş döviz rezervleri) sorunu var. Seul toplantısına giderken, gündemi döviz savaşları, korumacılık eğilimleri, sermaye kontrolleri, yeni bir resesyon olasılığı, “küreselleşmenin sonu” gibi korkular dolduruyor; liderlere yönelik,  “lütfen bir an evvel bu konularda anlaşın” çağrıları artıyor. Bu yazı yazılırken, gazeteler, ABD’nin ticaret fazlasına bir üst limit getirme talebinden vazgeçmeye, buna karşılık, Çin’in de ABD merkez bankasının Niceliksel Genişleme (para basma) politikalarına yönelik eleştirilerini yumuşatmaya karar verdiğini aktarıyordu. Liderler anlaşıyorlar, ama sorunları çözeme konusunda değil, durumu aynen koruma konusunda…
Peki, bu durumda neden aklımıza “Kırmızı Pazartesi” öyküsünü geliyor.
“Cinayetin günlemini” şöyle özetleyebiliriz. Mali krizin ardından önce, açık kapalı döviz savaşları başlıyor, sonra doğrudan korumacılık ve ticaret savaşları başlıyor. Bu noktada dünya ekonomisinin serbest ticaret ağları çözülmeye başlıyor. Bu çözülme kimi merkez ülkelerdeki yüksek işsizlik oranları, kaynak sıkıntıları, dış pazar gereksinimleri ile birleşince, devreye doğrudan siyasi refleksler girmeye başlıyor. Ne de olsa kimse kendi ülkesinde iktidarını tehlikeye sokacak siyasi krizler istemiyor. Bir aşamada durduracak işbirlikleri gerçekleşmezse, bu süreç sonuna kadar gidiyor…

Peki bu kötümserlik neden?
ABD Merkez Bankası gelecek Haziran’a kadar toplam 600 milyar dolarlık Niceliksel Genişlemeye (NG) gideceğini açıkladı: Yeni dolar basılacak, FED bu dolarlarla piyasadan bono satın alarak uzun dönemli faizleri düşürmeye dolayısıyla yatırımları teşvik etmeye çalışacak. Ama bu arada NG doların diğer dövizler karşısındaki değerini düşürecek. Bu hem ABD’li ihracatçıların rekabet gücünü arttıracak, hem de doların değer kaybetmesine paralel olarak ABD dış borcunun bir kısmını siliyor olacak.
Bu yüzden Almanya Maliye Bakanı, FED’in kararını, “hem Çin’i döviz manipülasyonuyla suçlayacaksın hem de NG ile paranın değerini düşüreceksin… FED ne yaptığını bilmiyor… ABD modeli iflas etmiştir” gibi çok sert ifadelere eleştirdi. Çin Başbakan yardımcısı, “ABD’den bir açıklama bekliyoruz” dedi. Bu sertleşmenin ardından, yukarda değindiğim uzlaşma gerçekleşti. Diğer bir değişle herkes bildiğini yapmaya devam edecekti. Salı günü Wall Street Journal, FED kararına karşı uluslararası bir tepkinin yükselmekte olduğunu söylüyordu. Kimi ekonomistler, mali kriz atlatıldı, ülkeler rahatladılar, işbirliği ondan zorlaştı diyorlar. Halbuki, ülkelerin liderleri, mali sarsıntısının ardından, krizin derinliğinin ve kalıcılığının ayırdına vardılar, kendi ülkelerinin ekonomilerini korumaya yönelik tedbirlere öncelik vermeye çalışıyorlar. ABD’nin dünyada dayattığı küreselleşme modelinin geleceği kimsenin umurunda değil. İşte tam bu noktada “Kırmızı Pazartesi” öyküsüne geri dönebiliriz.
Kenneth Rogoff’un “küreselleşme yol ayrımında” başlıklı yazısı (The Guardian 07/11) bize yardımcı olabilir. Rogoff, özetle, işbirliği yapılamaz, “ABD’nin dünya ekonomisi üzerinde zayıflayan hegemonyasından bir yenisine yumuşak geçiş yapılamazsa, küreselleşme sert bir biçimde tersine dönmeye başlar” dedikten sonra, kötümser bir ifadeyle ekliyor, “Bu ilk kez yaşanıyor olmayacak” (Bkz 1930’lar ve II. Dünya savaşı)
Peki Rogoff, “yumuşak geçiş”, işbirliği derken nasıl bir çözüm öneriyor?  Şuna bakar mısınız: “Yükselen piyasalar, kendi ticaret kurallarıyla oynamalarına izin verilemeyecek kadar büyük ve önemli hale geldiler. Liderleri yerel çıkarları dizginlemeli, yabacı rekabeti desteklemelidir”. Türkçesi, sizin dünya ekonomisine kendi koşullarınıza uygun yeni kurallar getirmenize izin veremeyiz. Siz iç piyasalarınızı ve yatırım alanlarınızı yabancı sermayeye açınız.

FED’in Niceliksel Genişlemesi de bunu yapıyor. Doların rekabet gücünü arttırırken, Carry Trade’i, gelişmekte olan piyasalara yönelik sermaye hareketlerini körüklüyor. Bu hareketler hem o ülkelerdeki birikmiş servetleri talan ediyor (spekülatif hareketlerle), ithalatı, köpük üzerinde büyümeyi körüklerken, ihracatı zorlaştırıyor.
Rogoff ve benzerleri de sakın korumacılığa gitmeyiniz, sermaye hareketlerini denetlemeyiniz, kendi ticaret kuralarınızı getirmeyiniz bizimkilerle oynamaya devam ediniz, diyorlar. Yoksa…   

Thursday, November 04, 2010

Seçimlerden Sonra Savaş mı Var? –II

ABD’de Meclis ve Senato ara seçimlerinin sonuçlarının, Obama yönetiminin dış politikası üzerindeki olası etkileri üzerine tartışmalar Pazar ve pazartesi günü yoğunlaşınca, “yeni bir savaş olasılığı” üzerinde biraz daha durmaya karar verdim.

Demokratların hesabı…

Siz bu yazıyı okurken büyük bir olasılıkla Cumhuriyetçiler çok sayıda radikal sağcı ve tecrübesiz (henüz parti kültürüne asimile edilememiş) üyeleriyle Mecliste belki de Senato’da çoğunlu ele geçirmiş olacaklar. Ancak, Demokrat Partiye yakın yazarların yorumlarından anladığım kadarıyla, DP, böyle ağır bir yenilgi gerçekleşse bile, 2012 seçimlerini kazanabileceğine inanıyor. Bu hesaba göre, Cumhuriyetçi parti Obama’yı devirme, yönetimini işlemez hale getirme saplantısıyla, saldırgan uzlaşmaz, ekonomiyi canlandırma, iş yaratma politikalarını sabote eden tutumuyla, Sarah Palin gibi bir başkan adayıyla ABD seçmenini korkutacak. Cumhuriyetçilerin bu kavgacı tutumu, Obama’nın yeniden popüler olmasına ve 2010 seçimlerini kazanmasına olanak sağlayacak.

Ancak şöyle bir olasılık da var: Birinci aşamada Cumhuriyetçi Parti, Çay Partisi’nin fanatik taraftarları yoluyla Obama yönetimini işlemez hale getirir. Sonra, Sarah Palin’i ön seçimlerde bir kenara iterek, o noktaya kadar artık kavgadan bıkmış bir seçmenin karşısına partinin geleneksel çizgisine uygun, uzlaşmacı, Palin karşısında kendini kanıtlamış, hatta Demokrat Parti’nin sağ kanadını da etkileyebilecek bir adayla çıkarak, birlik, beraberlik yenilenme sloganlarıyla seçimleri kazanabilir.

Yeni savaş senaryosu

İşsizlik, yoksullaşma, ev piyasalarının krizi, kredi piyasalarındaki tıkanıklıklar, giderek daha sık vurgulanan talep yetersizliği sorunu ABD ekonomisinin canlandırılmasını gerektiriyor. Ekonomi “sitimüle (canlandırma yönünde uyarılmalıdır) edilmelidir” önerisine “Obama sen git kendini sitimüle et” sloganıyla direnen “Çay Partisi” taraftarlarının mecliste etkin olacağı bir dönemde, talebi canlandıracak genişlemeci parasal ve maliye politikalarını uygulamaya koymak son derecede zor olacak. Üretimi etkilemeden yalnızca talebi canlandırma çabalarının bir süre sonra enflasyonist bir krize yol açma olasılığı da (bugünkü koşullarda ne kadar saçma görünse bile) çok korkutuyor. Öyleyse, hem sağ muhalefete çarpmayacak, hem enflasyonist korkuları ikinci plana atabilecek bir mali, parasal genişleme nasıl gerçekleştirilebilir?

Bu soruya, geçtiğimiz bir ay içinde, II. Dünya Savaşı’nın Büyük Bunalım’ın aşılmasına yaptığı katkıyı anımsatarak cevap veren üç yoruma rastladım. Ekim Başında Demos, Century Foundation, Economic Policy Institute’ün birlikte düzenledikleri bir toplantıda, iki yüksek oktanlı ekonomist, Demokrat Partiye yakın Prof Krugman ve muhafazakar kesimden Prof Feldstein “Kimseye savaş açmaya niyetimiz olduğunu sanmıyorum ama, bize II Dünya savaşındakine benzer bir mali genişleme gerekiyor” saptamasında birleşmiş görünüyorlarmış. ” (Hirsh, The National Journal, 05/10)

Üçüncü yorum da ayın son günü çıkan Washington Post’da gözüme çarptı. Yazar, Obama’nın ekonomik büyümeyi canlandıracak güçleri hareket geçiremezse 2012 seçimlerini kazanamayacağını vurguladıktan sonra, iki olasılığı değerlendiriyor. Birincisi iş döngüsü (business cycle) kendiliğinden toparlanma aşamasına geçer. Obama bu dalganın üzerinde seçimlere girer. Ancak bu olasılık çok düşük. “Peki ekonomiyi başka ne canlandırabilir?” Diye soruyor yazar, soruyu, “bunun cevabı çok açık ama sonuçları da bir o kadar korkutucu” diyerek cevaplandırıyor ve devam ediyor “Geçen sefer ekonomik krizi nihayet ne sonlandırdı? II. Dünya Savaşı”.

Bu noktada seçimlerden sonraki meclise dönersek, Cumhuriyetçilerin, engellemelerinin hemen her alanda militarist yönde olacağı görünüyor. Cumhuriyetçiler’in meclis çoğunluğunun, Afganistan ve Irak’tan asker çekilmesine, Rusya ile START (nükleer başlıkların azaltılması) anlaşmasının onaylanmasına, Ortadoğu’da İsrail’e daha fazla baskı yapılmasına karşı çıkmaları, İran ve Çin ile ilişkilerde daha sert tutum almaktan yana olmaları bekleniyor (Los Angeles Times 28/10). Tony Karon’un, The National’da işaret ettiği gibi, “eğer Obama gerçekten sinik (cynic) bir devlet başkanıysa Cumhuriyetçilerin bu engellemelerini, İran’a savaş açarak aşabilir”. Böylece hem savunma sanayi ve Pentagon istediklerini alabilirler, hem savunma harcamaları ekonomiyi stimüle eder, hem de Cumhuriyetçiler, savaşın ortasında Başkanı zayıflatan muhalefet durumuna düşmekten çekinirler. Obama’da seçimlere, başında defne dalından bir taçla başkomutan imajıyla girebilir…

Böyle bir süreç başlarsa, birçok iskemleye birden oturmaya çalışan AKP’ dış politika projesine ne olur dersiniz?

Seçimlerden Sonra Savaş mı Var? –II

ABD’de Meclis ve Senato ara seçimlerinin sonuçlarının, Obama yönetiminin dış politikası üzerindeki olası etkileri üzerine tartışmalar Pazar ve pazartesi günü yoğunlaşınca, “yeni bir savaş olasılığı” üzerinde biraz daha durmaya karar verdim.

Demokratların hesabı…

Siz bu yazıyı okurken büyük bir olasılıkla Cumhuriyetçiler çok sayıda radikal sağcı ve tecrübesiz (henüz parti kültürüne asimile edilememiş) üyeleriyle Mecliste belki de Senato’da çoğunlu ele geçirmiş olacaklar. Ancak, Demokrat Partiye yakın yazarların yorumlarından anladığım kadarıyla, DP, böyle ağır bir yenilgi gerçekleşse bile, 2012 seçimlerini kazanabileceğine inanıyor. Bu hesaba göre, Cumhuriyetçi parti Obama’yı devirme, yönetimini işlemez hale getirme saplantısıyla, saldırgan uzlaşmaz, ekonomiyi canlandırma, iş yaratma politikalarını sabote eden tutumuyla, Sarah Palin gibi bir başkan adayıyla ABD seçmenini korkutacak. Cumhuriyetçilerin bu kavgacı tutumu, Obama’nın yeniden popüler olmasına ve 2010 seçimlerini kazanmasına olanak sağlayacak.

Ancak şöyle bir olasılık da var: Birinci aşamada Cumhuriyetçi Parti, Çay Partisi’nin fanatik taraftarları yoluyla Obama yönetimini işlemez hale getirir. Sonra, Sarah Palin’i ön seçimlerde bir kenara iterek, o noktaya kadar artık kavgadan bıkmış bir seçmenin karşısına partinin geleneksel çizgisine uygun, uzlaşmacı, Palin karşısında kendini kanıtlamış, hatta Demokrat Parti’nin sağ kanadını da etkileyebilecek bir adayla çıkarak, birlik, beraberlik yenilenme sloganlarıyla seçimleri kazanabilir.

Yeni savaş senaryosu

İşsizlik, yoksullaşma, ev piyasalarının krizi, kredi piyasalarındaki tıkanıklıklar, giderek daha sık vurgulanan talep yetersizliği sorunu ABD ekonomisinin canlandırılmasını gerektiriyor. Ekonomi “sitimüle (canlandırma yönünde uyarılmalıdır) edilmelidir” önerisine “Obama sen git kendini sitimüle et” sloganıyla direnen “Çay Partisi” taraftarlarının mecliste etkin olacağı bir dönemde, talebi canlandıracak genişlemeci parasal ve maliye politikalarını uygulamaya koymak son derecede zor olacak. Üretimi etkilemeden yalnızca talebi canlandırma çabalarının bir süre sonra enflasyonist bir krize yol açma olasılığı da (bugünkü koşullarda ne kadar saçma görünse bile) çok korkutuyor. Öyleyse, hem sağ muhalefete çarpmayacak, hem enflasyonist korkuları ikinci plana atabilecek bir mali, parasal genişleme nasıl gerçekleştirilebilir?

Bu soruya, geçtiğimiz bir ay içinde, II. Dünya Savaşı’nın Büyük Bunalım’ın aşılmasına yaptığı katkıyı anımsatarak cevap veren üç yoruma rastladım. Ekim Başında Demos, Century Foundation, Economic Policy Institute’ün birlikte düzenledikleri bir toplantıda, iki yüksek oktanlı ekonomist, Demokrat Partiye yakın Prof Krugman ve muhafazakar kesimden Prof Feldstein “Kimseye savaş açmaya niyetimiz olduğunu sanmıyorum ama, bize II Dünya savaşındakine benzer bir mali genişleme gerekiyor” saptamasında birleşmiş görünüyorlarmış. ” (Hirsh, The National Journal, 05/10)

Üçüncü yorum da ayın son günü çıkan Washington Post’da gözüme çarptı. Yazar, Obama’nın ekonomik büyümeyi canlandıracak güçleri hareket geçiremezse 2012 seçimlerini kazanamayacağını vurguladıktan sonra, iki olasılığı değerlendiriyor. Birincisi iş döngüsü (business cycle) kendiliğinden toparlanma aşamasına geçer. Obama bu dalganın üzerinde seçimlere girer. Ancak bu olasılık çok düşük. “Peki ekonomiyi başka ne canlandırabilir?” Diye soruyor yazar, soruyu, “bunun cevabı çok açık ama sonuçları da bir o kadar korkutucu” diyerek cevaplandırıyor ve devam ediyor “Geçen sefer ekonomik krizi nihayet ne sonlandırdı? II. Dünya Savaşı”.

Bu noktada seçimlerden sonraki meclise dönersek, Cumhuriyetçilerin, engellemelerinin hemen her alanda militarist yönde olacağı görünüyor. Cumhuriyetçiler’in meclis çoğunluğunun, Afganistan ve Irak’tan asker çekilmesine, Rusya ile START (nükleer başlıkların azaltılması) anlaşmasının onaylanmasına, Ortadoğu’da İsrail’e daha fazla baskı yapılmasına karşı çıkmaları, İran ve Çin ile ilişkilerde daha sert tutum almaktan yana olmaları bekleniyor (Los Angeles Times 28/10). Tony Karon’un, The National’da işaret ettiği gibi, “eğer Obama gerçekten sinik (cynic) bir devlet başkanıysa Cumhuriyetçilerin bu engellemelerini, İran’a savaş açarak aşabilir”. Böylece hem savunma sanayi ve Pentagon istediklerini alabilirler, hem savunma harcamaları ekonomiyi stimüle eder, hem de Cumhuriyetçiler, savaşın ortasında Başkanı zayıflatan muhalefet durumuna düşmekten çekinirler. Obama’da seçimlere, başında defne dalından bir taçla başkomutan imajıyla girebilir…

Böyle bir süreç başlarsa, birçok iskemleye birden oturmaya çalışan AKP’ dış politika projesine ne olur dersiniz?

Thursday, October 28, 2010

Her Şey Ne Kadar Değişmiş!

G20 toplantısı dünyanın “yeni durumunun”fotoğrafını çekmek için bir fırsat yarattı. Bu“yeni durum” üzerine ilginç yorumlar yapıldı, iki de rapor yayımlandı. Bunlardan biriEuropan Council on Foreign Relations’ın (ECFR) Avrupa’da Çokkutupluluk Hayaleti”(Spectre of multipolarity in Europe) başlığını taşıyordu. Amerika’nın eski Ankara büyükelçilerinden Edelman da Stratejik ve Bütçesel Değerlendirmeler Merkezi (The Centre for Strategic and Budgetary Assessments) için Amerika’nın Tartışmalı Üstünlüğü” (Understanding America’sa The Contested Primacy) başlıklı bir rapor hazırlamış. Edelman’ın raporunda Türkiye ile ilgili ilginç bir not var. Ama onu en sona saklayacağım.

Fanteziler her yerde (idi)

ECFR’nin raporunun yazarlarından Mark Leonard ve Ivan Kastev Financial Times’daki tanıtma yazılarında, 1990’larda birçok yazar Avrupa’nın güçler dengesine dayanmayan bir postmodern kıta haline geldiğine inanıyordu. Ulusal egemenliğin, iç, dış ilişkiler ayrımının öneminin çok azaldığını düşünüyordu” diyor.

Yazarlar, NATO’nun genişlemeye devam ederek Ukrayna ve Gürcistan’ı etkisi altına almasını Türkiye’nin üyelik yolunda istikrarlı bir biçimde ilerlemesini bekliyorlarmış. Ancak yazarların bu beklentileri gerçekleşmemiş. Yazarlar, “Bu tek kutuplu Avrupa düzeni projesinin şimdi sönmekte olduğunu”düşünüyor. Almanya, Fransa, Rusya hatta Türkiye gibi ulus devletlerin etkileri öne çıkıyormuş.

Bu rapora daha sonra dönmek üzere şimdi bir başka düş kırıklığını aktarmak istiyorum.Financial Times’ın uluslararası ilişkiler başyazarı Gideon Rachman, pazartesi günü “Toplamı sıfır olan dünya” (Zero-Sum world) başlıklı yazısında adeta günah çıkarır gibi, “bir zamanlar nelere inanıyorduk”temasını işliyordu. Rachman yazısına özgeçmiş özetiyle başlıyor: 1980’lerde,Thatcher yıllarında BBC World Service,Gorbaçov Rusyası; 1990’larda The Economist, 1992 Clinton; 1997 Tony Blair; liberal enternasyonalizm. 1991-2008 arasında Batı’nın “iyimserlik çağı”. “Her şey daha iyi olacak diye düşünüyorduk”… Bu bir “Kazan-kazan dünyasıydı” Rachman’a göre “2008 krizi uluslararası ilişkilerin mantığını değiştirdi”… Şimdi birinin kazancı öbürünün kaybı olarak algılanıyor.

Rachman, 2008 öncesinde egemen ideolojinin beş sava dayandığını söylüyor: Birincisi, Fukuyama’nın “tarihin sonu”, bundan sonra yalnızca liberal demokrasi. İkincisi, piyasaların devletler üzerindeki zaferi kaçınılmazdır. Üçüncüsü, teknoloji, refah, demokrasi ve küreselleşme yönünde dönüştürücü bir güçtür. Dördüncüsü demokrasi ve kapitalizm geliştikçe savaş olasılığı azalır. Nihayet bu düzenin bir güvenlik poliçesi olarak, son tahlilde ABD dünyada yenilmez bir güçtür. Rachman, “Bu düşünceleri yakından biliyorum, çünkü o yıllarda The Economist’te her hafta hep bunları savunduk” diyor.

Her şey ‘birden’ değişti…

Rachman, “ABD’nin özgüveninin temelini oluşturan bu beş sav, daha Obama yönetime geldiğinde iyice aşınmıştı” diyerek devam ediyor. Rachman, gelecekteki daha tehlikeli ekonomik siyasi sorunlara, çevre sorunlarına, savaş olasılıklarına değinerek “Bundan sonra daha kötü olacak” temasıyla bitiriyor.

O yıllarda bu beş iddianın emperyalizmi, dayatılan yeni modeli gizleyen birer “fantezi”olduğunu savunduğumuz için “dinozor”olmakla suçlanıyorduk. Dün bize dinozor diyenler şimdilerde “demokratik değişim”fantezileri satmakla meşguller.

Bu her şey birden değişti” teması Edelman’ın raporunda da göze çarpıyor. Edelman, raporuna CIA’nin Ulusal İstihbarat Konseyi’nin (NIC) 2004 ve 2008 raporlarının“gelecek” tanımlarındaki değişmeyi vurgulayarak başlıyor. NIC 2004’te gelecek 15 yıl boyunca tek kutuplu bir dünyada yaşamaya devam edeceğimizi savunuyordu. 2008 raporunda, “2025’e giderken çokkutuplu bir dünyada yaşıyor olacağız” diyor.

Edelman’ın raporu, yeni yükselen güçlerin ABD üzerindeki sınırlayıcı etkilerini göz önüne alarak “kutup” kavramı yerine,“tartışmalı üstünlük (contested primacy) kavramını öneriyor. 2004’te biz, tek kutuplu dünya artık geri kaldı diyorduk. Bizi, dinozor olmakla suçlayanlar, “tek süper güç”masalında ısrar esiyorlardı. Geçen yıl aniden“çokkutupluluğu” keşfettiler. Hatta buna Türkiye’nin yükselen güç olduğuna ilişkin fanteziyi de eklediler. Büyük olasılıkla şimdi Edelman’ın, (ne de olsa yakın “dostları”)kavramını satmaya başlarlar.

Edelman’ın raporunda ilginç bir durum var demiştim… O da Türkiye’nin yükselen güç olduğuna ilişkin savlarla ilgili. Dünyadaki dengeleri, “değişimi” değerlendiren yüz küsur sayfalık raporda Türkiye’nin adı yalnızca iki kez geçiyor. Birincisinde, Edelman’ın özgeçmişi bölümünde. İkincisinde de yükselen güçlerin etkilerini tartışırken dikkate alınmayacağının vurgulandığı paragrafta…