Prof. Binnaz Toprak’ın “Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” ile ilgili araştırmasının yol açtığı tartışmalar sürüyor.
Bu sırada araştırmanın kapsadığı bölgelerde saptadığı yeni “iklimin” soğuk rüzgârlarının giderek, bizzat araştırmanın sponsorlarını, Prof. Toprak’ı da üşütmeye başladığına şahit oluyoruz. Araştırma üzerinde sürdürülen tartışmaların büyük çoğunluğunun (Ali Sirmen, Prof. Emre Kongar dışında), sorunu, bireysel özgürlükler, “ötekileştirme” gibi, son derecede sınırlı boyutlarda irdeledikleri, toplumsal yapı ve rejim sorunlarıyla ilgi kurmaktan özellikle kaçındıkları görülüyor. Siyasal İslamın organik entelektüellerinden Taha Akyol da“Rejim sorunu yok, hepimizde hoşgörü sorunu var” diyerek adeta tartışmanın sınırlarını belirlemeye çalışıyor…
Ama boşuna çaba… Çünkü bu araştırma, siyasal İslamın toplumsal hegemonya kurma mücadelesiyle (“pasif devrim” süreciyle) buna direnenler arasındaki mücadelenin ortasına düştü bir kez.
Çevir kazı yanmasın
Ama önce soğuk rüzgârların altında üşümeye başlayanlara kısaca değinmek istiyorum; çünkü onlar uzun bir süredir, bu “pasif devrim”sürecinin, aktörleri olarak “gösteri toplumunun” sahnelerinde dolaşıyorlardı.
Pazartesi günü Zaman gazetesinin aktardığına göre, Açık Toplum Enstitüsü Türkiye Direktörü, “Çalışmanın sonuçlarının Türkiye geneline yansıtılamayacağını” söylemiş ve eklemiş “Doğru bildiğimiz her şeyi sıralamak zorunda değiliz” (abç). Adama bakar mısınız, açık toplumdan yana ama bildiğini açıkça söylemekten yana değil! Prof. Toprak’ın Star gazetesine dediklerine göre“Türkiye’nin bütünüyle ilgili bir genelleme olduğunun sanılmaması” gerekiyormuş, ama “hiçbir genelleme yapılamaz değil”miş. Araştırma bir “iklimi” ortaya koymuş, bu iklimin var olduğu genellemesi yapılabilirmiş. Türkiye’de herkes böyledir, baskıya uğruyor diyemezmişiz… Ama bu tip, araştırmalar zaten “herkes böyledir” demek için değil de, bir eğilim, bir “iklim” (“ekolojik egemenlik” derecesi) saptamak hatta bunun şiddeti, biçimleri açısından fikir vermek için yapılmaz mı? Dolayısıyla, bir genelleme yapmaya olanak verecek bulguları öne çıkarmak için… Bir bilim insanı açısından gerçekten üzücü bir durum… Toprak’ın, iki yıl önce, tam tersi bir “iklimi” saptayarak, “tehlikenin farkında mısınız” uyarılarını adeta paranoya durumuna düşüren araştırmasını anımsatarak durumu daha üzücü hale getirmek de mümkün…
Rejim sorunu yokmuş…
Taha Akyol, sorunu “hoşgörü”ye indirgeyerek siyasi boyutunu saklamaya çalışıyor. Çünkü araştırma bir “iklim”, “zeitgeist”saptayarak, bir hegemonyanın en önemli bileşeninin, “genel kabul görme” olgusunun “yerine oturmaya” başladığını gösteriyor.
Dahası, araştırmanın bulguları, belli bir biyopolitiğin (beden yönetme ve kontrol rejiminin) çok yaygın bir biçimde kabul görmeye, norm haline gelmeye başladığını da ortaya koyuyor. Çünkü araştırma insanların, özellikle de kadınların belli bir giyim tarzını, bedenlerini örtme, kimliklerini temsil etme (erkekten farklı bir cins olmakla ilgili simgeleri kullanma) biçimlerini benimsemeye, hem fiziki, hem ideolojik, hem ahlaki baskılarla zorlandığına ilişkin bulguları sergiliyor. İkincisi araştırma, dış görünüşü böyle belirlenmeye başlanan insanların, günlükzamanlarını kullanış biçimlerinin de gözetim altına alınmaya başlandığını, belli bir rutini (zaman denetleme rejimini) benimseyezorlandıklarını gösteriyor. Bu “zaman denetleme rejimi”, bir mekân kullanma rejimini de beraberinde getiriyor. Belli zamanlarda belli yerlerde toplu olarak bulunma zorunluluğu vb… Nihayet bu “biyopolitik” rejim insanların içki içmemek, cinsel pratiklerinde belli kurallara uymak (kadın erkek ayrımı, flört yasağı, eşcinselliği bastırmak) gibi kimi bedensel hazlarını da sınırlamaya büyük önem veriyor.
Araştırma bu rejimlerin son derecede örgütlü (cemaatin yapıları, önderleri, militanları toplantıları, hiyerarşileri, komiteleri vb…) bir biçimde dayatıldığını ve izlendiğini, mahallelerin adeta “her şeyi gören göz” altında bir “öz-disiplin” (otokontrol) rejimine tabi olmaya başladığını düşündürüyor.
Araştırma tüm bunları ortaya koymanın ötesinde, siyasal İslamın tabanında, şoven milliyetçi unsurların da özellikle sokak denetimi ve disiplin edici şiddetin uygulanması alanlarında etkinleşmeye başladığına dikkat çekiyor.
Özetle Toprak’ın araştırmasının bulguları, totaliter bir beden kontrolüne (biyopolitik) dayanan bir baskı rejiminin yerleşmeye başladığını ortaya koyuyor. Liberal, postmodernist entelektüellerin, siyasi olanın bireysel, bireysel olanın da siyasi olduğunu savunan feministlerin, dahası kimi sosyalist grupların ve grupçukların, bu baskı rejimine karşı seslerini yükseltmiyor, tam aksi ona direnmeye çalışanları hedef alıyor olmaları da bu siyasal İslamın yükselen hegemonyasının bir başka göstergesi…
Binnaz Toprak’ın araştırması ülkenin en iyimser deyimle kimi bölgelerinin yerel dini söyleme dayanan bir “faşist rejimin” altına girdiğini gösteriyor. Acı olan şu ki, etnik sorunlar söz konusu olduğunda antifaşistliği kimseye bırakmayanlar, bu sürece tam anlamıyla hayırhah bir tavır takınıyor, “pasif devrimin” unsurlarıyla ortak toplantılar düzenleyerek onlara meşruiyet yüklemeye devam ediyorlar.
