Büyük Ortadoğu Projesi battıktan sonra, Büyük Ortadoğu’nun panoraması kaosa dönüşme eğilimleri sergiliyor. Müslüman Kardeşler hareketinin de bu bölgeyi ABD hegemonyasına bağlayacak yeni Büyük Ortadoğu Palamarı olarak şekillendiği görülüyor.
Büyük Ortadoğu panaroması
En “sağlam” yerden başlarsak, Suudi Arabistan’ı “demir yumrukla” yöneten İçişleri Bakanı, Kral Abdullah’ın veliahtı Nayef bin Abdul Aziz öldü. Abdullah, Nayef’in yerine yeni veliaht olarak Savunma Bakanı Salman bin Abdul Aziz’i atadı. Ancak hanedanın veliahtlarının ortalama yaşı 80. Karen Elliot’un Wall Street Journal’da aktardığı gibi, Suudi Krallığı’nda nüfusun yüzde 40’ı ayda 1000 doların altında bir gelirle yaşıyor, kronik bir genç işsizliği var, nüfusun yüzde 50’si 25 yaşın altında. Bu sırada bölgede yeni bir rejim projesi olarak Müslüman Kardeşler yükseliyor.
Bir başka istikrar “adası” da sözde demokratikleşmekte olan Kuveyt. Geçen günlerde Kuveyt emiri parlamentoyu bir ay askıya aldı. Arkasından Anayasa Mahkemesi, şubatta yapılmış seçimleri iptal ederek, parlamentoyu feshetti, seçmenin yüzde 56’sının reddettiği önceki parlamentoyu yeniden göreve getirdi.
Abdullah Al Şayji’nin Gulf News’de özetlediği gibi kaos yayılıyor: Libya artık silahlı milislerin ve savaş ağalarının elinde, Yemen’de yönetim yıkıldı yıkılacak, Tunus’ta, MK hükümeti, topluma din kurallarını dayatan yasaları birbiri ardına çıkardıkça, dinci - seküler gerginliği tırmanıyor. Suriye, isyancıların CIA ve Türkiye eliyle silahlandırıldığı bir iç savaşa doğru ilerliyor (25/06/12). En az Suudi Arabistan kadar istikrarlı olduğu varsayılan Türkiye, Kürt sorununa, akan kana bir çözüm üretemiyor. Dünyada AKP hükümetinin iç politikasında dinci ve baskıcı, dış politikasında maceracı reflekslerin egemen olduğuna ilişkin bir algı güçlenirken bir TC uçağı Suriye tarafından düşürülüyor. Türkiye’ye 10 milyar dolar hibe ettiği söylenen Suudi rejiminin gazetelerinden Al Awsat’ta bir yorumcu, sabırsızlanarak “Türkiye neden korkuyor, neden Suriye’ye cevap vermiyor” diye sorguluyor.
Lübnan, Suriye’ye bağlı olarak istikrarını kaybetmeye devam ediyor. Ürdün Kralı, Suriye’de iktidara Müslüman Kardeşler geldiği takdirde sürmesi olanaksız bir denge üzerinde durmaya çalışıyor. Bahreyn, Şii ağırlıklı isyanı bastırmaya gelen Suudi güçlerinin adeta işgali altında. Sünni - Şii kamplaşması devam ediyor. Rivayete göre Sudan’a da “bahar” gelmeye başlıyor. Bu sırada, İsrail’de, adeta siyahları, Yahudi olsa da istemiyoruz çılgınlığı yaşanıyor. Hamas’ın roketleri yeniden uçmaya başlıyor.
Mısır’da genel seçimler iptal edildi. Anayasa, cuntanın yetkilerini artıracak biçimde bizzat cunta tarafından yeniden “düzeltildi”. Kısacası Mısır’ın halen ne parlamentosu ne anayasası, hatta devlet başkanı yok. Devlet başkanlığı seçimlerini kıl payı kazanan, halk arasında “yedek lastik” lakaplı Morsi’nin göreve nerede yemin ederek başlayacağı belli değil.
Morsi yemin edecek yer bulsa, bir taraftan yetkilerini cunta gasp etmiş durumda; diğer taraftan iplerin aslında geçen hafta Wall Street Journal’a, konuşan MK lideri, milyarder işadamı Al Şater’in elinde olacağından kimsenin şüphesi yok.
Büyük Ortadoğu palamarı...
Geçen haftalarda “ABD - MK - Cunta” üçgeni, ABD’nin MK’ye verdiği destek, Ortadoğu medyasında etraflıca tartışıldı. Bu konuda Suudi rejiminin huzursuz olduğu anlaşılıyordu. Al Awsat’ta Tarık Alhomayed, MK’nin, cuntayla yaptığı pazarlıklara ilişkin ABD’den yardım istediğini aktardı. Al Ahram’ın bir haberine göre Özgür Mısırlılar Partisi, Demokratik Cephe Partisi, Devrim Sürüyor Koalisyonu, Tagammu Partisi, Kifaya Hareketi gibi, solcu, seküler, liberal gruplar ortak bir basın toplantısında ABD’nin MK’ye verdiği desteği kınadılar.
MK doğasına uygun olarak ısrarla “görüşmüyoruz” derken, Al Şater WSJ ile yaptığı söyleşide, baklayı ağzından çıkarıyor; hem orduyla hem de ABD ile görüştüklerini, cuntayla iktidarı paylaşmak konusunda anlaştıklarını, ama cuntanın bu anlaşmaya uymadığını açıklıyordu. Şater yalan söyleme geleneğine uyarak, “İslamda zorlama olmadığından, toplumu İslam kurallarına uymaya zorlamayacağız” diyordu. Şater için, “ABD ile stratejik ortaklık kurmak, uluslararası kredi piyasalarından yararlanmak, meşruiyet kazanmak açısından öncelik taşıyordu”.
Şater yalnızca Mısır’da ipleri elinde tutuyor olmayacak. MK, Mısır merkezli uluslararası bir hareket olduğundan, Şater, Tunus’tan Ürdün’e, en önemlisi Suriye’ye kadar geniş bir bölgede, ABD ile “stratejik işbirliği içinde” büyük etki sahibi olacak.
Bu süreçte, ABD bölgeyi MK ile kendine bağlayabilecek mi? Kim kimi peşine takıp götürecek? Bana, süreci yalnızca izlemekle kalmayacağız gibi geliyor; ne de olsa Osmanlıyız biz
Thursday, June 28, 2012
Thursday, June 21, 2012
Yunanistan dersleri
(20 Haziran 2012 )
Bugünlerde, Avrupa’da, dünyada emekçiler çok uzun bir süreden sonra ilk kez işçilerin, halkın çıkarlarına öncelik verecek bir hükümetin, hatta yeni bir iktidar biçimine açılabilecek yeni “tarihsel blokunun” Yunanistan’da oluşmaya başladığına tanıklık ediyor, bu deneyimi kendi ülkelerinde tekrarlamanın yollarını düşünüyor olabilirlerdi. Ama öyle olmadı.
Pazartesi sabahı gazeteler, AB liderlerinin, piyasaların (uluslararası mali sermayenin) derin bir nefes aldıklarını, tehlikenin şimdilik, geçtiğini anlatıyorlardı. Pazartesi akşamı haberler, Angela Merkel’in, umulanın aksine, Yunanistan politikacılarına, “uzlaşma yok, kemer sıkmaya devam” dediğini aktarıyorlardı.
Seçim sonuçları...
Seçimlerde, muhafazakâr Yeni Demokrasi Partisi oyların yüzde 29’unu aldı. Birinci olan partiye, meclise fazladan 50 iskemle veriliyor. YDP eğer “sosyal demokrat” PASOK’u ikna ederse, 300 iskemleli mecliste 162 İskemleye dayanan bir koalisyon kurma şansı yakaladı.
Ne ki, YDP lideri basının karşısına çıkıp, “Yunan halkı iradesini Avrupa Birliği’nden yana koydu” derken düpedüz yalan söylüyordu. Birincisi, Yunan halkının yüzde 80’i zaten AB’den çıkmaktan yana değildi, depresyonun ortasında, dayatılan kemer sıkma politikalarına karşı çıkıyorlardı. İkincisi, YDP hem 1999 yenilgisinde aldığı oyların bile gerisine düşmüştü hem de seçmenin yaklaşık yüzde 40’ının katılmadığı bir seçimlerde aldığı “yüzde 30”, seçmenin yüzde otuzunun bile iradesini temsil etmiyordu. Üçüncüsü, kemer sıkma politikalarına evet diyen PASOK’un oyları da yüzde 13.2’den 12.28’e gerilemişti.
Geçen seçimlerde, emekçileri hedef alan kemer sıkma politikalarına karşı çıkarak yüzde 17 oy alan sol blok SYRIZA, bu kez oyunu yüzde 27’ye yükseltti. Böylece, YDP ile SYRIZA arasında yalnızca yüzde 2.7’lik bir seçmen kitlesi kalıyordu. 6 Mayıs seçimlerinde yüzde 8.5 oy alan Yunanistan Komünist Partisi KKE’nin oylarıysa, seçmeninin önemli bir kısmı SYRIZA’ya kayınca yüzde 4.5’e geriledi. Faşist Altın Şafak partisinin oylarının değişmeyerek yüzde 7’de kalmış olması kararlı bir toplumsal tabana sahip olduğunu gösteriyordu.
Özetle, gerek seçmenin tercihi, ama daha da önemlisi bu tercihin momentumu, Yunanistan emekçi sınıflarının kemer sıkma politikalarına karşı olduğunu gösteriyordu. Eğer KKE farklı bir tutum alsaydı, sol bir ittifak bugünlerde hükümet kurma çalışmalarını, daha da önemlisi, bir başka yerde tartıştığım gibi (www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=45710) emekten yana halkçı bir “tarihsel blok” inşa çabalarını başlatabilecekti.
İki korku...
Bu sonuçların oluşmasında sanırım iki korku rol oynadı. Birincisi, uluslararası mali sermayenin, tüm medya, toplumsal ilişkiler, organik entelektüeller aracılığıyla topluma dayattığı ikilemin orta sınıflarda yarattığı korkuydu: Ya YDP ve PASOK’a oy verecek, böylece kemer sıkma politikalarını kabul edeceksin ya da kemer sıkma politikalarını reddeden SYRIZA oy verecek, böylece Avrupa Birliği’nden çıkacaksın. O zaman AB’nin geleceği tehlikeye girecek Yunanistan ekonomisi, toplumu bir kaosa sürüklenecek. AB’nin ve Yunanistan’ın kaderi bir avuç yeniyetme radikale, Neo-Marksist entelektüele bırakılamayacağına göre... Bu propaganda, orta sınıfların bir kısmını korkutarak YDP’ye yönlendirdi.
Bu korkuyu yayanlar, bugün, uçurumun kenarından döndüklerini düşünüyorlar. Tarih bize, bunların bir daha bu noktaya gelmemek için önlem almaya başlayacaklarını söylüyor. Eğer muhafazakârlar hükümet kurmayı başarırlarsa, SYRIZA muhalefetteyken üzerinde yapılacak operasyonları hep birlikte izleyeceğiz.
İkincisi de bence, KKE’nin seçimlerde SYRIZA’ya destek vermesini engelleyen korkuydu. KKE’nin açıklamalarından, bu korkunun iki bileşeni olduğu anlaşılıyor. Birincisi, günlük politikada SYRIZA ile olan rekabetinden hareketle, “beni eritmeye çalışıyorlar”, bağımsızlığımı koruyamazsam, işçi sınıfının çıkarlarının, mücadelesinin bağımsızlığını koruyamam korkusu. İkinci de, devrim koşulları yok, hükümeti alırsak yönetemeyiz, faşizm gelir korkusu. Bu tutum, KKE’ye seçmeninin yarıya yakınını kaybettirdi. Kaçan fırsatlar bilinçlere çıktıkça bu kayıp daha da artacak. İkincisi, devim koşulları yok ama bu koşullara yol açabilecek “devrimci durum” (yönetenler ve yönetilenler ilişkisi açısından) var. Dahası, “devrim koşullarına” geçmeye olanak verecek, ittifaklar zinciri, anti-kapitalist söylem, bunun üzerinde “karşı hegemonya”, giderek anti kapitalist halkçı bir “tarihsel blok” oluşturmanın olasılığı da var. Seçimlerden önce vardı, şimdi, muhafazakâr partilerin yeniden saldırıya geçmeye hazırlandıkları koşullarda da var.
Solun bu seçim sonuçlarından gereken dersler çıkarıp, güçlerini, temsil ettiğini iddia ettiği sınıfların iradelerini bir araya toplayarak bir “tarihsel blok” kurmaya çalışması gerekiyor. “Devrim koşulları” kendiliğinden oluşmuyor. Bu koşulların “Devrimci durum” içinde, öznenin pratiğiyle inşa edilmesi gerekiyor.
Bugünlerde, Avrupa’da, dünyada emekçiler çok uzun bir süreden sonra ilk kez işçilerin, halkın çıkarlarına öncelik verecek bir hükümetin, hatta yeni bir iktidar biçimine açılabilecek yeni “tarihsel blokunun” Yunanistan’da oluşmaya başladığına tanıklık ediyor, bu deneyimi kendi ülkelerinde tekrarlamanın yollarını düşünüyor olabilirlerdi. Ama öyle olmadı.
Pazartesi sabahı gazeteler, AB liderlerinin, piyasaların (uluslararası mali sermayenin) derin bir nefes aldıklarını, tehlikenin şimdilik, geçtiğini anlatıyorlardı. Pazartesi akşamı haberler, Angela Merkel’in, umulanın aksine, Yunanistan politikacılarına, “uzlaşma yok, kemer sıkmaya devam” dediğini aktarıyorlardı.
Seçim sonuçları...
Seçimlerde, muhafazakâr Yeni Demokrasi Partisi oyların yüzde 29’unu aldı. Birinci olan partiye, meclise fazladan 50 iskemle veriliyor. YDP eğer “sosyal demokrat” PASOK’u ikna ederse, 300 iskemleli mecliste 162 İskemleye dayanan bir koalisyon kurma şansı yakaladı.
Ne ki, YDP lideri basının karşısına çıkıp, “Yunan halkı iradesini Avrupa Birliği’nden yana koydu” derken düpedüz yalan söylüyordu. Birincisi, Yunan halkının yüzde 80’i zaten AB’den çıkmaktan yana değildi, depresyonun ortasında, dayatılan kemer sıkma politikalarına karşı çıkıyorlardı. İkincisi, YDP hem 1999 yenilgisinde aldığı oyların bile gerisine düşmüştü hem de seçmenin yaklaşık yüzde 40’ının katılmadığı bir seçimlerde aldığı “yüzde 30”, seçmenin yüzde otuzunun bile iradesini temsil etmiyordu. Üçüncüsü, kemer sıkma politikalarına evet diyen PASOK’un oyları da yüzde 13.2’den 12.28’e gerilemişti.
Geçen seçimlerde, emekçileri hedef alan kemer sıkma politikalarına karşı çıkarak yüzde 17 oy alan sol blok SYRIZA, bu kez oyunu yüzde 27’ye yükseltti. Böylece, YDP ile SYRIZA arasında yalnızca yüzde 2.7’lik bir seçmen kitlesi kalıyordu. 6 Mayıs seçimlerinde yüzde 8.5 oy alan Yunanistan Komünist Partisi KKE’nin oylarıysa, seçmeninin önemli bir kısmı SYRIZA’ya kayınca yüzde 4.5’e geriledi. Faşist Altın Şafak partisinin oylarının değişmeyerek yüzde 7’de kalmış olması kararlı bir toplumsal tabana sahip olduğunu gösteriyordu.
Özetle, gerek seçmenin tercihi, ama daha da önemlisi bu tercihin momentumu, Yunanistan emekçi sınıflarının kemer sıkma politikalarına karşı olduğunu gösteriyordu. Eğer KKE farklı bir tutum alsaydı, sol bir ittifak bugünlerde hükümet kurma çalışmalarını, daha da önemlisi, bir başka yerde tartıştığım gibi (www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=45710) emekten yana halkçı bir “tarihsel blok” inşa çabalarını başlatabilecekti.
İki korku...
Bu sonuçların oluşmasında sanırım iki korku rol oynadı. Birincisi, uluslararası mali sermayenin, tüm medya, toplumsal ilişkiler, organik entelektüeller aracılığıyla topluma dayattığı ikilemin orta sınıflarda yarattığı korkuydu: Ya YDP ve PASOK’a oy verecek, böylece kemer sıkma politikalarını kabul edeceksin ya da kemer sıkma politikalarını reddeden SYRIZA oy verecek, böylece Avrupa Birliği’nden çıkacaksın. O zaman AB’nin geleceği tehlikeye girecek Yunanistan ekonomisi, toplumu bir kaosa sürüklenecek. AB’nin ve Yunanistan’ın kaderi bir avuç yeniyetme radikale, Neo-Marksist entelektüele bırakılamayacağına göre... Bu propaganda, orta sınıfların bir kısmını korkutarak YDP’ye yönlendirdi.
Bu korkuyu yayanlar, bugün, uçurumun kenarından döndüklerini düşünüyorlar. Tarih bize, bunların bir daha bu noktaya gelmemek için önlem almaya başlayacaklarını söylüyor. Eğer muhafazakârlar hükümet kurmayı başarırlarsa, SYRIZA muhalefetteyken üzerinde yapılacak operasyonları hep birlikte izleyeceğiz.
İkincisi de bence, KKE’nin seçimlerde SYRIZA’ya destek vermesini engelleyen korkuydu. KKE’nin açıklamalarından, bu korkunun iki bileşeni olduğu anlaşılıyor. Birincisi, günlük politikada SYRIZA ile olan rekabetinden hareketle, “beni eritmeye çalışıyorlar”, bağımsızlığımı koruyamazsam, işçi sınıfının çıkarlarının, mücadelesinin bağımsızlığını koruyamam korkusu. İkinci de, devrim koşulları yok, hükümeti alırsak yönetemeyiz, faşizm gelir korkusu. Bu tutum, KKE’ye seçmeninin yarıya yakınını kaybettirdi. Kaçan fırsatlar bilinçlere çıktıkça bu kayıp daha da artacak. İkincisi, devim koşulları yok ama bu koşullara yol açabilecek “devrimci durum” (yönetenler ve yönetilenler ilişkisi açısından) var. Dahası, “devrim koşullarına” geçmeye olanak verecek, ittifaklar zinciri, anti-kapitalist söylem, bunun üzerinde “karşı hegemonya”, giderek anti kapitalist halkçı bir “tarihsel blok” oluşturmanın olasılığı da var. Seçimlerden önce vardı, şimdi, muhafazakâr partilerin yeniden saldırıya geçmeye hazırlandıkları koşullarda da var.
Solun bu seçim sonuçlarından gereken dersler çıkarıp, güçlerini, temsil ettiğini iddia ettiği sınıfların iradelerini bir araya toplayarak bir “tarihsel blok” kurmaya çalışması gerekiyor. “Devrim koşulları” kendiliğinden oluşmuyor. Bu koşulların “Devrimci durum” içinde, öznenin pratiğiyle inşa edilmesi gerekiyor.
Thursday, June 14, 2012
Aman 'mayın eşeği olmayalım'
Bir okuyucum pazartesi yazımla ilgili olarak gönderdiği notta “Mayın eşeği olmayalım” diyordu. Kaygısına katılmamak elde değil.
Hem savaş davullarının sesinin aniden yükselmesine yol açan Hula katliamına ilişkin sorular, hem de Türkiye üzerinde baskılar artmaya devam ediyor.
Hula’da ne oldu?
Hula katliamından hemen sonra, ABD, İngiltere, Arap medyasında “Suriye’ye askeri müdahale” çağrısı yapan koro sesini daha da yükseltmişti. Ancak tüm şamataya karşın, Lübnan’da yayımlanan Al Akhbar gazetesinin 5 Haziran yorumunda vurgulandığı gibi, Hula’da aslında ne oldu hâlâ belli değil, her şey hâlâ çok bulanık.
Hula’da katliamı aslında “muhalefetin” düzenlediğine ilişkin Rusya kaynaklı iddialara, pazar günü, ABD’de muhafazakâr kanadın dergilerinden National Review’a yansıyan bir rapor eklendi. Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) için hazırlanan rapor, pazartesi günü aktardığım Rusya kaynaklı bulguları destekliyor.
FAZ’ın raporuna göre Hula katliamını Suriye muhalefeti gerçekleştirmiş, FAZ’ın görgü tanıklarından derlediği bilgilere göre, ölenlerin büyük çoğunluğu Esad rejimi yanlısı Alevi ve Şii ailelerin üyeleri. FAZ, nüfusunun yüzde 90’ı Sünni olan Hula’da katliamda ölenlerin, Sünni İslamdan, Şii İslama geçen ailelerin üyelerinden oluştuğuna işaret ediyor.
Ortadoğu uzmanı, Martin Janssen de Belçika haber sitesi De Redactie’de yayımlanan araştırmasında, görgü tanıklarının, Hula’daki katliamı, kafası kazınmış uzun sakallı insanların gerçekleştirdiğini söylediklerini aktarıyor. Salı günü de Syria Report (muhalefete yakın) Marmarita bölgesinden 40 genci öldürenlere ilişkin, benzer görgü tanığı ifadeleri aktarıyordu. Bu tanımlamalar, Suriye askerlerine değil Radikal İslama, Selefi militanlara işaret ediyor.
NR yazarı, muhalefetin gerçekleştirdiği birçok gaddarca olayın, Batı ve Arap basını tarafından, yeniden paketlenerek, Suriye rejimi yapmış gibi sunulduğu konusunda, St. James Haçı Manastırı’ndan rahibe Agnes-Mariam’ın daha nisan ayından bu yana birçok uyarıda bulunduğunu da aktarıyor.
Fay hattına mı sürülüyoruz?
ABD, İngiltere başta olmak üzere Batı, Suriye’yi Libya’ya benzetmeye kararlı görünüyor. Bu nedenle de medya propaganda yayınına dozunu arttırarak devam ediyor. Kissinger gibi, dış politika duayenlerinin, pazartesi yazımda aktardığım uyarıları, anında “sen yanılıyorsun” tepkisiyle karşılanıyor.
Çünkü ABD sağının en militarist kesimleri Suriye “olayı”na, stratejik bir mekânı, enerji kaynaklarını denetleme bağlamında büyük anlam yüklüyor. Örneğin başında, eski CIA Başkanı James Woolsey’in bulunduğu “neo-con” tekkesi, Foundation for Defense of Democracies’in kurucu üyelerinden Clifford May’e göre, Esad yerinde kalırsa İran kazanmış olacak, Esad giderse ABD (NRO, 07/06). Bu amaç için Libya’da olduğu gibi Selefi akımlarla işbirliği yapmak da sorun değil; önemli olan İran’ı sıkıştıracak, İsrail’i koruyacak bir Sünni-Şii kamplaşmasının inşa edilmesi.
Ama bu madalyonun öbür yüzünde, Suriye ile olan ekonomik, siyasi bağlarını korumaya kararlı Rusya ve Çin var. Suriye bağlamında öncelikle Rusya önemli. Rusya için Suriye önemli bir silah pazarı. Rusya’nın Suriye’de büyük enerji sektörü yatırımları var. Rus donanmasının Akdeniz’de ikmal yapabileceği tek liman, Tartus da burada. Pazartesi aktardığım gibi Rusya’nın Suriye’deki personelinin (ekonomik, askeri, istihbarat) sayısı 100 bine ulaşıyor. Bu nedenlerden dolayı Rusya’nın Suriye’yi, ABD’ye ve bölgedeki enerji piyasası rakibi Suudi Arabistan’a kaptırmaya niyeti yok.
ABD’nin bölgedeki etkinlikleri, İran’ı hedef alması, Çin’i de tedirgin ediyor. Çin açısından Suriye’nin düşmesi, sıranın, önemli bir enerji tedarik kaynağı, yatırım piyasası ve stratejik coğrafya olan İran’ın da ayakta kalmasının olanaksızlaşması anlamına geliyor.
Bu jeopolitik diziliş, Suriye, İran çizgisinin, çok kırılgan bir fay hattı oluşturduğunu gösteriyor. ABD-Suudi Arabistan tarafında yer alan ve pazartesi günü Financial Times’ın başyazısının bir kez daha vurguladığı gibi, Suriye konusunda inisiyatif alması istenen Türkiye böylece her an kırılacak, kırıldıktan sonra da Lübnan’dan, bir askeri müdahale olursa devreye gireceğini açıklayan İran’a, Ürdün’den büyük bir Şii nüfusa sahip Suudi Arabistan’a hatta, Müslüman Kardeşler bağlamında Mısır’a kadar uzanacak, İsrail’i de kaçınılmaz olarak sarsacak bir depremin fay kırığı üzerine sürülmek isteniyor.
Bu sırada insan sormadan edemiyor: Sakın, aralarında, Fethullah Hoca Efendi’ye geçmişte referans mektubu yazmış Morton Abramowitz gibi tiplerin de bulunduğu kimi yorumcuların, düne kadar yere göğe koyamadıkları Başbakan Erdoğan’ın, otoriter eğilimlerinin şimdi farkına varmaya başlamaları bu konuyla ilgili, artmakta olan bir basıncın parçası olmasın?
Hem savaş davullarının sesinin aniden yükselmesine yol açan Hula katliamına ilişkin sorular, hem de Türkiye üzerinde baskılar artmaya devam ediyor.
Hula’da ne oldu?
Hula katliamından hemen sonra, ABD, İngiltere, Arap medyasında “Suriye’ye askeri müdahale” çağrısı yapan koro sesini daha da yükseltmişti. Ancak tüm şamataya karşın, Lübnan’da yayımlanan Al Akhbar gazetesinin 5 Haziran yorumunda vurgulandığı gibi, Hula’da aslında ne oldu hâlâ belli değil, her şey hâlâ çok bulanık.
Hula’da katliamı aslında “muhalefetin” düzenlediğine ilişkin Rusya kaynaklı iddialara, pazar günü, ABD’de muhafazakâr kanadın dergilerinden National Review’a yansıyan bir rapor eklendi. Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) için hazırlanan rapor, pazartesi günü aktardığım Rusya kaynaklı bulguları destekliyor.
FAZ’ın raporuna göre Hula katliamını Suriye muhalefeti gerçekleştirmiş, FAZ’ın görgü tanıklarından derlediği bilgilere göre, ölenlerin büyük çoğunluğu Esad rejimi yanlısı Alevi ve Şii ailelerin üyeleri. FAZ, nüfusunun yüzde 90’ı Sünni olan Hula’da katliamda ölenlerin, Sünni İslamdan, Şii İslama geçen ailelerin üyelerinden oluştuğuna işaret ediyor.
Ortadoğu uzmanı, Martin Janssen de Belçika haber sitesi De Redactie’de yayımlanan araştırmasında, görgü tanıklarının, Hula’daki katliamı, kafası kazınmış uzun sakallı insanların gerçekleştirdiğini söylediklerini aktarıyor. Salı günü de Syria Report (muhalefete yakın) Marmarita bölgesinden 40 genci öldürenlere ilişkin, benzer görgü tanığı ifadeleri aktarıyordu. Bu tanımlamalar, Suriye askerlerine değil Radikal İslama, Selefi militanlara işaret ediyor.
NR yazarı, muhalefetin gerçekleştirdiği birçok gaddarca olayın, Batı ve Arap basını tarafından, yeniden paketlenerek, Suriye rejimi yapmış gibi sunulduğu konusunda, St. James Haçı Manastırı’ndan rahibe Agnes-Mariam’ın daha nisan ayından bu yana birçok uyarıda bulunduğunu da aktarıyor.
Fay hattına mı sürülüyoruz?
ABD, İngiltere başta olmak üzere Batı, Suriye’yi Libya’ya benzetmeye kararlı görünüyor. Bu nedenle de medya propaganda yayınına dozunu arttırarak devam ediyor. Kissinger gibi, dış politika duayenlerinin, pazartesi yazımda aktardığım uyarıları, anında “sen yanılıyorsun” tepkisiyle karşılanıyor.
Çünkü ABD sağının en militarist kesimleri Suriye “olayı”na, stratejik bir mekânı, enerji kaynaklarını denetleme bağlamında büyük anlam yüklüyor. Örneğin başında, eski CIA Başkanı James Woolsey’in bulunduğu “neo-con” tekkesi, Foundation for Defense of Democracies’in kurucu üyelerinden Clifford May’e göre, Esad yerinde kalırsa İran kazanmış olacak, Esad giderse ABD (NRO, 07/06). Bu amaç için Libya’da olduğu gibi Selefi akımlarla işbirliği yapmak da sorun değil; önemli olan İran’ı sıkıştıracak, İsrail’i koruyacak bir Sünni-Şii kamplaşmasının inşa edilmesi.
Ama bu madalyonun öbür yüzünde, Suriye ile olan ekonomik, siyasi bağlarını korumaya kararlı Rusya ve Çin var. Suriye bağlamında öncelikle Rusya önemli. Rusya için Suriye önemli bir silah pazarı. Rusya’nın Suriye’de büyük enerji sektörü yatırımları var. Rus donanmasının Akdeniz’de ikmal yapabileceği tek liman, Tartus da burada. Pazartesi aktardığım gibi Rusya’nın Suriye’deki personelinin (ekonomik, askeri, istihbarat) sayısı 100 bine ulaşıyor. Bu nedenlerden dolayı Rusya’nın Suriye’yi, ABD’ye ve bölgedeki enerji piyasası rakibi Suudi Arabistan’a kaptırmaya niyeti yok.
ABD’nin bölgedeki etkinlikleri, İran’ı hedef alması, Çin’i de tedirgin ediyor. Çin açısından Suriye’nin düşmesi, sıranın, önemli bir enerji tedarik kaynağı, yatırım piyasası ve stratejik coğrafya olan İran’ın da ayakta kalmasının olanaksızlaşması anlamına geliyor.
Bu jeopolitik diziliş, Suriye, İran çizgisinin, çok kırılgan bir fay hattı oluşturduğunu gösteriyor. ABD-Suudi Arabistan tarafında yer alan ve pazartesi günü Financial Times’ın başyazısının bir kez daha vurguladığı gibi, Suriye konusunda inisiyatif alması istenen Türkiye böylece her an kırılacak, kırıldıktan sonra da Lübnan’dan, bir askeri müdahale olursa devreye gireceğini açıklayan İran’a, Ürdün’den büyük bir Şii nüfusa sahip Suudi Arabistan’a hatta, Müslüman Kardeşler bağlamında Mısır’a kadar uzanacak, İsrail’i de kaçınılmaz olarak sarsacak bir depremin fay kırığı üzerine sürülmek isteniyor.
Bu sırada insan sormadan edemiyor: Sakın, aralarında, Fethullah Hoca Efendi’ye geçmişte referans mektubu yazmış Morton Abramowitz gibi tiplerin de bulunduğu kimi yorumcuların, düne kadar yere göğe koyamadıkları Başbakan Erdoğan’ın, otoriter eğilimlerinin şimdi farkına varmaya başlamaları bu konuyla ilgili, artmakta olan bir basıncın parçası olmasın?
Friday, June 08, 2012
Sıkıcı Yazılar
(06.06.2012)
Kürtaj, sezaryen tartışmaları başladığından bu yana liberal yazarların köşeleri, sıkıcı, karma karışık savlarla, bıktırıcı yakınmalarla dolup taşıyor. Buna karşılık siyasal İslamın önde gelen yazarlarının köşelerinde çoğunlukla, keskin, berrak, “durumun” özelliklerine uygun yazılara rastlanıyor.
Yoksa ben safdillik mi etmişim?
Geçenlerde bunlardan biri tüm şaşkınlıkları, yakınmaları, bunlara yol açan liberal yanılgıları, “stratejik cehalet” tercihlerini bir yazıda toplamayı başardı.
Söz konusu yazar “Artık inanmıyorum ki”... “Bütün o ‘ileri demokrasi’ lafları doğru değil” diyor. Yazar hep grilere inanmış. Hep ara alanlarda yazmış, “Kategorik yazar olamadım” diyor. “Şu insan, şu sistem, şu parti, şu ideoloji kötüdür” diyememiş. Her şeyin iyi yanları da var kötü yanları da var diye düşünmüş. Şimdi şaşkın: “Yoksa ben safdillik mi etmişim?”
Saflığa sığınmak için çok geç. Sorun ta baştan, “safdillik etmekten” değil, en iyi niyetli bir yorumla, düşünce yerine kanaatlerle karar vermekten, kimi zaman da “ben işime bakayım yeter” diyen “stratejik cahillik” tercihinden kaynaklandı.
Kanaat sanki ideolojik değilmiş gibi edinilen, hangi değerler sistemine ait olduğu irdelenmeden benimsenen, sarf edilen, yeniden üretilen ifadelere ilişkin bir kavram. Düşünce ise, hangi ideolojiye, değerler sistemine ait olduğunu bilerek eleştirel bir süzgeçten geçirdikten sonra edinilen, bu dikkatle sarf edilen ifadelere ilişkin.
Bu cins yazarlar, toplumda bağımsız tutum almanın, ortalama bir yerde durmanın erdem olduğuna inanmamızı isterler. Halbuki bu tutum, bir davayı ciddiye almak ona bağlanmak yerine, kendi hazlarının, bunlara ulaşmayı kolaylaştıracak savların peşinden gitmekten kaynaklanan bir zaafa işaret eder. Dante bu tipleri cehennemin ilk katına koyuyordu, hayatlarında Tanrı’dan yana olmadıkları, ama Tanrı’ya da karşı çıkmadıkları, gerçek bir davanın peşinde koşmamış oldukları için. Bunlar saçlarında eşekarılarıyla sonsuza kadar koşacaklardı...
Bunlar hayatlarında, bu tavırlarıyla her zaman güçlü olanın, yükselen güçlerin programına alet olurlar. Sonra süreç onları aşmaya başlayınca da ortada kalırlar şaşkınlıklarıyla... Dante’nin birinci kata layık gördüğü önemsiz günahkârlar gibi...
Halbuki saflar...
Halbuki saflar baştan kesin bir biçimde belirlenmiştir. Ama bu saflaşma, başlangıçta kendini böyle sunmaz, “yararlı salakları”, “tarafsızları” ürkütmemek, “stratejik cehalete” fırsat tanımak için, hoşgörüden, “ötekinin gözüyle bakmayı başarmaktan”, hatta olumlu bir vurguyla “değişimden” söz eder.
Bu siyasi-kültürel operasyonun labirentlerinin içinden kanaatlerle çıkılmaz; sistemli, değerleri, sadakatleri berrak, bir düşünme çabası gerekir gerçekte ne olduğunu anlayabilmek, tutum alabilmek için.
Siyasal İslamın kimi önde gelen entelektüellerinin yorumlarında bu berraklığı ve erdemi (kendi davasına sadık olmak anlamında) görmek olanaklı. Bu yorumlarda, çoğu kez, kanaatler değil, neye, hangi projeye sadık olduğunu bilen sistemli düşünceler var.
Örneğin, şu saptamalara bakabilirsiniz:
“[B]u noktayı ‘haklar teorisi’ açısından ele aldığımızda sonuçta şu veya bu referansa göre düzenleme yapmamız kaçınılmazdır... Netice itibarıyla bir kaynağa, bir değerler sistemine, bir kabuller paketine göre düzenleme yapmak durumundayız.”(abç) “Sorun, bedenin Allah’ın müdahalesi dışında tutulmak istenmesidir... Kürtajla ilgili düzenlemeyi de ‘dinin dışında’ tutma mücadelesi verenler, diğer her sosyal, politik ve iktisadi alan gibi bedeni de özerkleştirmek suretiyle sekülerleştirmektedirler. Arada ve zahirde uygunluk ya da benzerlik arz eden hak ve özgürlükler olsa da, temelde Batı’dan iktibas ettiğimiz ‘insan hakları paketi’ Allah karşısında özerkleştirilmiş seküler insan tasavvurundan neş’et etmektedir.”
Bence bu açık, parlak bir saptamadır. Evet olayın özü de burada: Belli bir “hakikat rejimi”ni, “beden yönetimi rejimini” savunan yazar, kürtaj konusunda bir düşünce üretmekte, iki farklı “hakikat rejimi” arasında, tarafsız ya da ikisinin ortalaması bir alan olmadığını vurgulamaktadır. Yazara göre kürtaja karşı çıkanlar Allah’ın iradesinden bağımsız olmak, Allah karşısında özerkleşmek, Allah’a karşı çıkmak isteyenlerdir. Yazar, adeta, “Cehennemin 1. katı size az gelir” demektedir.
Bu yüzden, bugün “ne oluyor yahu” diyerek şaşıranlara, “bir şey olduğu yok, sizinle birlikte yürüyen bir pasif devrim süreci artık, yeni mevziler elde etmek üzere sizleri de geride bırakarak yoluna devam ediyor” demek gerekiyor. Bu sırada, bir bakanın “Kürtaj darbe ürünüdür” sözleri de, türbanın aslında türban olmadığını, darbe savlarının başka bir şey olduğunu, bu sürecin buraya nasıl geldiğini, grev yasağı, kürtaj tartışması da yeni adımlarla nereye gittiğini gösteriyor.
Thursday, May 24, 2012
Aman 'iyi niyetlere' dikkat
1 Mayıs’tan sonra başlayan bir tartışma aklıma yine “Aman ne istediğine çok dikkat et, bakarsın gerçekleşebilir” uyarısını, hemen ardından da “Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir” deyişini getirdi.
Bırak fazla kurcalama, önemli olan...
Kendilerini “Antikapitalist Müslüman Gençler” olarak tanımlayan bir grup, bir “ortaya çıkış” bildirisi yayımlayarak, 1 Mayıs kutlamalarına katıldılar.
Ben 1 Mayıs’tan önce, bu gelişmenin, kapitalizm karşıtları açısından sevindirici olabileceğini vurguladıktan sonra, bu yeni oluşuma sevinmeden önce, kapitalizm, emek, sermaye, sömürü, tarih ve zaman, özgürlük gibi ekonomi politik, felsefe alanıyla ilgili kimi sorulara, bu yeni gelenlerin ne cevaplar verdiklerini öğrenmekte büyük yarar olabileceğini vurgulamıştım. Bu yazıdan sonra aldığım tepkilerde, benim dışımda başlayan tartışmalarda “Doktriner olmayı bırakın, fazla kurcalamayın, bu arkadaşlara kucak açalım. Dinin eleştirisi gündemin ana konusu değil” tutumunun yaygın olduğunu gördüm. Ben dinin eleştirisinin günün ana konusu olduğunu ileri sürmediğim için (yalnızca bir anımsatma yapmakla yetinmiştim) tartışmanın bu kısmı beni ilgilendirmedi. Ancak, birinin komünist ya da sosyalist olduğunu beyan etmesinin, doğrudan dinin eleştirisini içerdiğini anımsatmakla yetineceğim. O gün medyanın bu küçük grubu adeta “meydanın ruhu” düzeyine yükseltmek için, tüm gazetecilik ölçütlerinin ötesinde bir çaba sergilemiş olmasının beni daha da kaygılandırdığını eklemek isterim.
1 Mayıs öncesi yazımdaki sorular doktriner bir saplantıdan kaynaklanmadı. Bu soruların cevaplarının siyasi pratikte çok önemli sonuçları var. “Önemli olan birlik olmaktır, sonra konuşuruz” iyi niyetinin “yolunun cehenneme çıktığını”, başka ülkelerdeki komünistlerin başlarına gelenlerden biliyorum. Bile bile de “yararlı salak” durumuna düşmek istemiyorum. Yine de aklıma, bu sorularla şimdilik ilgilenmek istemeyenler için, bir çözüm önerisi geliyor.
Yazıya deyimlerle başladık, bir deyimle devam edersek, “qui se ressemble s’assemble” (benzeyenler bir araya toplanır) diyebiliriz. Sosyalistlerin kapitalizme karşı, siyasi, kültürel mücadelesi, cinsel özgürlüklerin, düşünce özgürlüğünün önündeki engellere karşı mücadelesi, hatta temel haklar mücadelesi sürüyor. Antikapitalist Müslümanlar gelip bu mücadeleye katılabilirler. Biz de bu katılımı sevinçle karşılarız. Ne de olsa biz “önce hareket vardı” diyen bir akımız. Ancak bu sevincin daha sonra bir pişmanlığa dönüşmesini önlemek için de, o mücadelenin içinde, benim gündeme getirdiğim soruların cevaplarını hep birlikte aramaya başlamak gerekiyor. “Hareketin” cazibesine kapılıp, ona anlamını veren şeyleri tartışmayı, günün gereksinimlerini bahane ederek ertelersek, kendimizi kolaylıkla “hareket her şeydir” diyen Bernstein’in yanında, “cehennemde” bulabiliriz.
Fazla umutlu değilim
Ben Müslüman gençlerin antikapitalizminin, sosyalistlerinkiyle buluşabileceği, sorularıma anlamlı cevaplar verilebileceği konusunda umutlu değilim. Birincisi, dini “hakikat rejimine” sadakati olanlar, bu sadakate sahip olmayanlarla bir arada yaşamaya (kutsala karşı tutum söz konusu olduğundan), bu durum güçlenmelerine hizmet ettiği sürece katlanabiliyorlar.
İkincisi, bu çok kuşku verici bir kapitalizm karşıtlığı. Örneğin, siyasal İslamın önde gelen “entelektüellerinden” biri, pazartesi yazısında, “ister sömürgeci politikalar ister kendi kendini sömürgeleştirme olan modernizasyonla ağır baskılar altına alınan Müslüman toplumu fikri, ahlaki ve sosyal bakımdan güçlendirmeyi amaçlamışlardır (Nur cemaati ve Müslüman Kardeşler -EY)” diyordu.
Bu, “kendi kendini sömürgeleştirme” saptaması, sorunun kültürel, ahlaki bozulmaya indirgenmesi, kapitalizmin gel[iş]mesiyle, “modernizasyon” arasındaki nedensellik ilişkisinin yadsındığını gösteriyor.
Modernizasyon salt bir kültürel olay değil ki. Bir yanında ticaretin, sanayileşmenin, fabrikaların, işçi sınıfının yaşamının, sermayenin gereksinimi olarak gündeme gelen, bireysel özgürleşme sürecinin, bu bireyin yaşam enerjisinin metalaşmasının, aile, aşiret yaşamına vurduğu darbeler var. Diğer yanında teknolojinin, bilimin bulgularının ister istemez kutsal kitaplarla çelişmeye, giderek sermayeye kültür üretimini de belirleme, hatta inançları metalaştırma olanağı vermeye başlaması var. Tüm bu “felaketler” hatalı tercihlerin ürünü değil ki. Bunlar kapitalizmin gel[iş]me sürecinin ta kendisi.
“Kendi kendini sömürgeleştirme” saptamasını yapan birinin, bu durumdan çıkmak için bizzat kapitalizme, hem de modernizasyonun getirdiklerinden (işçi sınıfı, teknoloji, özgürlükler) güç alarak, karşı çıkmaktan başka seçeneği var mı?
“Var” diyenlerin önünde, yalnızca iki yol kalmıyor mu? Birincisi, kapitalizm öncesini arzulayan bir antikapitalizmi benimsemek. Diğer bir deyişle işçi sınıfının, kapitalist teknolojinin (elektrik, otomobil, uçak, bilgisayar, antibiyotikler, genetik bilimler vb.) yanı sıra bireysel özgürlüklerin, örneğin “vatandaş” kavramının, eşitlik kavramının öncesini arzulamak. İkincisi, kapitalizmi, modernizasyonun “siyasi (vatandaşlık, bireysel özgürlükler vb.) ahlaklı (cinsel özgürlükler, kadın hakları vb.) etkilerinden” arındırarak korumayı ya da edinmeyi amaçlamak.
Dedim ya, ben umutlu değilim... Ama, yine de.. “Önce hareket vardı” diyelim.
Bırak fazla kurcalama, önemli olan...
Kendilerini “Antikapitalist Müslüman Gençler” olarak tanımlayan bir grup, bir “ortaya çıkış” bildirisi yayımlayarak, 1 Mayıs kutlamalarına katıldılar.
Ben 1 Mayıs’tan önce, bu gelişmenin, kapitalizm karşıtları açısından sevindirici olabileceğini vurguladıktan sonra, bu yeni oluşuma sevinmeden önce, kapitalizm, emek, sermaye, sömürü, tarih ve zaman, özgürlük gibi ekonomi politik, felsefe alanıyla ilgili kimi sorulara, bu yeni gelenlerin ne cevaplar verdiklerini öğrenmekte büyük yarar olabileceğini vurgulamıştım. Bu yazıdan sonra aldığım tepkilerde, benim dışımda başlayan tartışmalarda “Doktriner olmayı bırakın, fazla kurcalamayın, bu arkadaşlara kucak açalım. Dinin eleştirisi gündemin ana konusu değil” tutumunun yaygın olduğunu gördüm. Ben dinin eleştirisinin günün ana konusu olduğunu ileri sürmediğim için (yalnızca bir anımsatma yapmakla yetinmiştim) tartışmanın bu kısmı beni ilgilendirmedi. Ancak, birinin komünist ya da sosyalist olduğunu beyan etmesinin, doğrudan dinin eleştirisini içerdiğini anımsatmakla yetineceğim. O gün medyanın bu küçük grubu adeta “meydanın ruhu” düzeyine yükseltmek için, tüm gazetecilik ölçütlerinin ötesinde bir çaba sergilemiş olmasının beni daha da kaygılandırdığını eklemek isterim.
1 Mayıs öncesi yazımdaki sorular doktriner bir saplantıdan kaynaklanmadı. Bu soruların cevaplarının siyasi pratikte çok önemli sonuçları var. “Önemli olan birlik olmaktır, sonra konuşuruz” iyi niyetinin “yolunun cehenneme çıktığını”, başka ülkelerdeki komünistlerin başlarına gelenlerden biliyorum. Bile bile de “yararlı salak” durumuna düşmek istemiyorum. Yine de aklıma, bu sorularla şimdilik ilgilenmek istemeyenler için, bir çözüm önerisi geliyor.
Yazıya deyimlerle başladık, bir deyimle devam edersek, “qui se ressemble s’assemble” (benzeyenler bir araya toplanır) diyebiliriz. Sosyalistlerin kapitalizme karşı, siyasi, kültürel mücadelesi, cinsel özgürlüklerin, düşünce özgürlüğünün önündeki engellere karşı mücadelesi, hatta temel haklar mücadelesi sürüyor. Antikapitalist Müslümanlar gelip bu mücadeleye katılabilirler. Biz de bu katılımı sevinçle karşılarız. Ne de olsa biz “önce hareket vardı” diyen bir akımız. Ancak bu sevincin daha sonra bir pişmanlığa dönüşmesini önlemek için de, o mücadelenin içinde, benim gündeme getirdiğim soruların cevaplarını hep birlikte aramaya başlamak gerekiyor. “Hareketin” cazibesine kapılıp, ona anlamını veren şeyleri tartışmayı, günün gereksinimlerini bahane ederek ertelersek, kendimizi kolaylıkla “hareket her şeydir” diyen Bernstein’in yanında, “cehennemde” bulabiliriz.
Fazla umutlu değilim
Ben Müslüman gençlerin antikapitalizminin, sosyalistlerinkiyle buluşabileceği, sorularıma anlamlı cevaplar verilebileceği konusunda umutlu değilim. Birincisi, dini “hakikat rejimine” sadakati olanlar, bu sadakate sahip olmayanlarla bir arada yaşamaya (kutsala karşı tutum söz konusu olduğundan), bu durum güçlenmelerine hizmet ettiği sürece katlanabiliyorlar.
İkincisi, bu çok kuşku verici bir kapitalizm karşıtlığı. Örneğin, siyasal İslamın önde gelen “entelektüellerinden” biri, pazartesi yazısında, “ister sömürgeci politikalar ister kendi kendini sömürgeleştirme olan modernizasyonla ağır baskılar altına alınan Müslüman toplumu fikri, ahlaki ve sosyal bakımdan güçlendirmeyi amaçlamışlardır (Nur cemaati ve Müslüman Kardeşler -EY)” diyordu.
Bu, “kendi kendini sömürgeleştirme” saptaması, sorunun kültürel, ahlaki bozulmaya indirgenmesi, kapitalizmin gel[iş]mesiyle, “modernizasyon” arasındaki nedensellik ilişkisinin yadsındığını gösteriyor.
Modernizasyon salt bir kültürel olay değil ki. Bir yanında ticaretin, sanayileşmenin, fabrikaların, işçi sınıfının yaşamının, sermayenin gereksinimi olarak gündeme gelen, bireysel özgürleşme sürecinin, bu bireyin yaşam enerjisinin metalaşmasının, aile, aşiret yaşamına vurduğu darbeler var. Diğer yanında teknolojinin, bilimin bulgularının ister istemez kutsal kitaplarla çelişmeye, giderek sermayeye kültür üretimini de belirleme, hatta inançları metalaştırma olanağı vermeye başlaması var. Tüm bu “felaketler” hatalı tercihlerin ürünü değil ki. Bunlar kapitalizmin gel[iş]me sürecinin ta kendisi.
“Kendi kendini sömürgeleştirme” saptamasını yapan birinin, bu durumdan çıkmak için bizzat kapitalizme, hem de modernizasyonun getirdiklerinden (işçi sınıfı, teknoloji, özgürlükler) güç alarak, karşı çıkmaktan başka seçeneği var mı?
“Var” diyenlerin önünde, yalnızca iki yol kalmıyor mu? Birincisi, kapitalizm öncesini arzulayan bir antikapitalizmi benimsemek. Diğer bir deyişle işçi sınıfının, kapitalist teknolojinin (elektrik, otomobil, uçak, bilgisayar, antibiyotikler, genetik bilimler vb.) yanı sıra bireysel özgürlüklerin, örneğin “vatandaş” kavramının, eşitlik kavramının öncesini arzulamak. İkincisi, kapitalizmi, modernizasyonun “siyasi (vatandaşlık, bireysel özgürlükler vb.) ahlaklı (cinsel özgürlükler, kadın hakları vb.) etkilerinden” arındırarak korumayı ya da edinmeyi amaçlamak.
Dedim ya, ben umutlu değilim... Ama, yine de.. “Önce hareket vardı” diyelim.
Friday, May 18, 2012
Bir Yunan Tragedya’sı
Yunanistan’daki gelişmeleri, sol radikal parti SYRIZA’yı, genç lideri Tsipras’ın yükselişini izlerken aklıma (biraz klişe olacak ama…), Aristoteles’in Poetika notlarında tanımladığı haliyle tragedya geldi. “SYRIZA’nın yükselişini başlatan süreç (izlek) potansiyel olarak tragedya özelikleri içeriyor” diye düşündüm.
Aristoteles’e göre tragedyanın en önemli unsurudur izlek. Karmaşık, makbul bir izlek, olaylarda mantıksal bir akış, bütünsellik, olayı yaşayanların kaderinde beklentilerle uyuşmayan (şaşırtıcı) bir yön değişikliği, bu sırada bir gerçeği tanıma (cahillikten çıkma – anagnôrisis) durumu yaratır. Tüm bu özellikleriyle izlek, izleyenlerde acıma ve korku duygularını harekete geçirerek, “ruhun” temizlenmesine (katarsis), bir rahatlamaya yol açar. Tragedya yazarı, insanları değil yaşamı ve olayları taklit eden (mimesis) bir izlekle tüm bunları gerçekleştirirken, izleyici, katarsis’le birlikte taklit edilen şeyi tanıyabiliyor, anlayabiliyor olmaktan dolayı bir haz duyar.
Neden PASOK, ya da Yeni Demokrasi Partisi değil de SYRIZA tragedya potansiyeli taşıyor? İzlek boyunca kaderi değişen insan çok kötüyse, başına gelenleri hak ettiğinden acıma duygusu yaratmayacak, başarılı olursa bu kez ahlaken tiksindirici bir durum oluşacak. Çok erdemli bir insanın kaderi iyiden yana dönerse olağan karşılanacak, başına çok kötü bir şey gelirse ahlaken itici olacak. Her iki durumda da acıma duygusu engellenmiş, izlek işlevini (katarsis’i) yerine getirememiş olacak. Bu yüzden, ne çok iyi ne çok kötü biri olmalı tragedya’da izlediğimiz özne.
Yunanistan’ı 1975’den bu yana yöneten, YDP ve PASOK, bu gün bu ekonomik siyasi çöküntüyü hazırladılar. Bu dönem boyunca, özellikle kriz başladıktan sonra, her aşamada halkı, dünyayı kandırdılar. YDP gerçek borçlanma durumunu saklayarak, PASOK halkçı, emekten yana vaatlerle hükümet olduktan sonra uluslararası mali sermayeye (tanrılara) teslim olarak, sonra, bu teslimiyetin de gereklerini yerine getirmeyerek karşımıza, bu gün içine düştükleri durumu her açıdan hakkeden karakterler olarak çıkıyorlar. Bunların kaderi acıma, korku duyguları değil, ahlaki açıdan tiksinti uyandırıyor. Bu anlamda trajik değiller.
Bu çöküntü yaşanırken, izlekte SYRIZA’nın, lideri Tsipras’ın kaderi, beklenmedik bir biçimde sıradanlıktan, iyiye doğru değişmeye başladı. SYRIZA sahnede haksızlıklara, tanrılara başkaldırarak öne çıkıyor. Bundan sonra ne olacak sorusu izleyiciyi iyice germeye, beklentilere sokmaya, böylece tragedya unsurları bir araya gelmeye başlıyor. İzleğin bu dönemecinde, SYRIZA ve Tsipras, hem yapması gereken şeyleri yapıyorlar hem de yapmaları gereken şeyleri tam olarak yapamıyorlar.
Kathimerini gazetesinde Nick Malkoutzis’in aktardığı gibi, SYRIZA, geçmişin lekelerini taşımayan temiz, yakışıklı, erdemli bir lidere sahip (09/05). Bu lider haksızlığa uğrayanları, tanrıların terk ettiği insanları savunuyor. Tsipras haksızlığa uğrayanları savunmaya, tanrılara baş kaldırmaya kararlı olanların bir kısmını, örneğin sosyal demokratların, Marksistlerin önemli bir kesimini bir araya getirebilecek bir liderlik sergileyebiliyor. “SYRIZA ve Tsipras çok çalıştı diyor” Malkoutzis, ekliyor, “sokaklarda, meydanlarda, protesto eylemlerinde fabrikalarda, halkla, işçilerle, emeklilerle işsizlerle, konuşarak onların eylemlerine katılarak enerji harcadı ter döktü... YDP ve PASOK’un gitmeye, hatta yüzlerini göstermekte cesaret edemeyecekleri yerle gitti”. Böylece Tsipras, haksızlığa uğrayanların, tanrıların terk ettiklerinin, sesi, temsilcisi, umudu olmaya başladı.
Şimdi, SYRIZA’nın, Tsipras’ın gelecek seçimleri kazanarak hükümeti kurabilmesi için SSCB geleneğinden Komünist Parti’sine ve Troçkist ANTARSYA’ya (tanrılara karşı çıkan diğer Titan’lara) güven vererek, birlikte davranmaya ikna etmesi gerekiyor. O zaman izlek bir “kriz” noktasına ulaşacak.
Bu noktada SYRIZA ve “Titan”lar “tanrıların” ve tapınak bekçilerinin tüm gazabıyla karşı karşıya kalacaklar. Burada izlekin bir sonraki aşaması açısından üç olasılık söz konusu olacak: SYRIZA ve Titan’lar tanrılardan korkacak, canlarını kurtarabilmek için uzlaşarak davalarına ihanet edecekler. Savaşacaklar, kazanacaklar tanrılara boyun eğdirmeye, tanrıları cezalandırmaya başlayacaklar. O zaman Bu izlek asırlarca dillerde dolaşacak olan bir destana dönüşecek.
Ya da, SYRIZA ve Titan’lar, tanrılara başkaldırmanın bedelini ödeyecekler. Böylece izlek izleyicide acıma ve korku duyguları uyandırırken, haksızlıklara son vermek için “tanrılardan” kurtulmaktan başka bir yol olmadığını göstererek, bir “anagnôrasis” ve katarsis yaratacak, başarılı bir trajedi olarak sona erecek. Heyecanla izlemeye devam edelim
Wednesday, April 25, 2012
1 Mayıs'a doğru "ilginç" bir gelişme
Kendilerini “Antikapitalist Müslüman Gençler” olarak tanımlayan bir grubun yayımladığı 1 Mayıs çağrısına bakınca, bu yıl “1 Mayıs gösterilerine yeni bir katılım olacak, antikapitalist cephe genişliyor” diyerek sevinmek olanaklı.
Ancak, sevinmeye karar vermeden önce kimi sorular üzerinde düşünmek gerekiyor. Ben kendi hesabıma bu sorulara anlamlı cevaplar bulduğum takdirde bu gelişmeye olumlu bir gözle yaklaşmaya hazırım.
Ama ilke olarak, önce “de omnibus dubitandum est” (her şeyden şüphe edilecektir)! Ne de olsa, sınıf çelişkilerinin keskinleşme sürecinin hızlandığı, iktidar ve muhalefet söylemlerinin dayandığı anlam sistemlerinin sarsıldığı, “egemenler” arasında hegemonya mücadelelerinin sertleştiği, bu hegemonya mücadeleleri içinde mevzi kazanmak isteyenlerin halkın desteğine, dolayısıyla “sol”un onayına, olmazsa peşinden sürüklemeye, kafasını karıştırarak bağımsız bir çizgi izlemesini önlemeye giderek daha çok gereksinim duyduğu bir dönemden geçiyoruz. Ben kendi hesabıma önce “dolduruşa” sonra da “tezgâha” gelmek istemiyorum.
Tarihsel mi? Ebedi (ilahi) mi?
“Antikapitalist Müslüman Gençler” grubunun çağrısına bakınca, hemen her türlü baskıya, sömürüye karşı olduklarını düşündüren, özgürlüklerden yana kavramlara, saptamalara rastlıyoruz. Ancak bu kavramların, saptamaların, karşı çıkışların aslında ne anlama geldiği konusunda pek bir ipucu göremiyoruz. “Haksızlık etmeyelim. Bu bir çağrı metni” de diyebiliriz. Ancak, “Bu metinde, tüm bu karşı çıkışları bir araya toplayarak tarihselleştirecek bir yaklaşıma işaret eden bir şeylerin olmaması bir rastlantı mı, yoksa belli bir düşünce sistemine mi işaret ediyor” diye sormak gerekiyor. Metindeki, “hakkı müdafaa” etmeye, “hakkın sesini yükseltmeye” ilişkin göndermeler ise tarihsel bir sürece, maddi çelişkilerin ve insanların harekete geçirdiği toplumsal dinamiklere değil de, “ebedi” bir döngüye, “ilahi adalete” ilişkin bir yaklaşıma işaret ediliyor izlenimi yaratıyor.
Bu koşullarda, “kapitalizme karşı olmak” ne anlama geliyor? Bu soruya cevap vermek için, kötü, adaletsiz birilerinin, hatta “şeytanın” icadı olarak değil, tarihsel bir üretim tarzı olarak kapitalizmi tanımlayabilmek gerekiyor. Bu tanımlama çabası öncelikle mülkiyet, işgücü, üretim araçları, sermaye, değer, sömürü kavramlarına bir açıklık getirmeyi zorunlu kılıyor.
‘Devrim’ ve ‘özgürlükler’
“Antikapitalist Müslüman Gençlerin”in, İslamın “devrimci yüzü” olduğu da iddia ediliyor. Bu iddiayı kabul edebilmek için, bu “devrim” kavramıyla “antikapitalizm” kavramı arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu görmemiz gerekiyor. Kapitalizmi “devirme” niyetinde olan “Müslüman Gençler” (neden Müslüman emekçiler vb. değil de gençler?) kapitalizm sonrasını, kapitalizmin yadsınmasını (negation) acaba nasıl (en azından olumsuz -“negatif diyalektik”- bağlamında) tasarlıyorlar? Bu tasarımda bir “diyalektik” söz konusu mu? Bu bir Asrı Saadet’e dönüş mü olacak. Yoksa bir “aşarak kaldırma” (aufhebung) içinde bir başka toplumsal örgütlenme tarzına geçiş olarak mı düşünülüyor? Bu geçişin “yol haritası” bizzat proletarya kitlelerinin antikapitalist mücadelesiyle mi şekillenecek yoksa, bir başka ilahi gücün lütfu (inayeti) olarak mı? “Sınıfsız, sınırsız” kavramı, devleti, ulusu ve özel mülkiyeti de içeriyor mu?
Antikapitalist Müslüman Gençler’in özgürlük talepleri, aklın ve eleştirinin özgürlüğünü de kapsıyor mu? Diğer bir deyişle ateistlerin, agnostiklerin, diğer dinlerin inananlarının, feministlerin, eşcinsellerin sorgulama, konuşma, eleştirme, düşüncelerini yayma özgürlüklerine; Aydınlanma geleneğinin, bilimsel yöntemin her şeyi sorgulama, aklın süzgecinden geçirme arzusuna, ilkesine ve pratiğine bu Antikapitalist Gençler, “Kutsala” ve “Kitaba” ilişkin bir sınır koyuyorlar mı? Metinde eşcinsellerin haklarının, özgürlüklerinin yer almaması bir hata mı, bir “semptom” mu?
Sosyal paylaşım ağları gibi, ilk anda çok şeffaf görünmekle birlikte, provokasyona, yalana, meraklı gözlere, “renkli devrim” mimarlarına son derecede açık alanlarda (İran’da ayaklanmalar sırasında, İran dışından adeta içerdeymiş gibi yayın yapanları, Pentagon’un “bugün savaş, haberin/bilginin üretimini, dağılımını kontrol edenlerle, edemeyenler arasında yaşanıyor” saptamasını anımsayalım) örgütlenmeyi seçmek ne anlama geliyor? Bu “gençler”, neden yaşam alanları (fabrika, üniversite, mahalle), günlük mücadele, copun, biber gazının sokakları ve meydanları gibi antikapitalizmin geleneksel alanlarında, diğer antikapitalistlerin kendilerini görmelerine, tanımalarına olanak veren mekânlarda değil de öncelikle sanal alanlarda örgütlenmeyi seçmişler?
Bu sorulara anlamlı cevaplar alınamadığı takdirde, “solu etkileyecek bir ‘makineyi’, ‘yetmez ama evet’çilerin yakıtıyla çalıştırmayı başaramayanlar, acaba bu kez başka bir yol mu deniyorlar” diye sormak gerekiyor. Sakın bu ‘hareket’ siyasal İslamın, eğitimden sanata her alanı, sağdan sola her akımı kendi ‘hakikat rejimi’ içine sokmayı, ‘dışarıda’ hiçbir şey bırakmamayı arzulayan totaliter projesinin bir ürünü olmasın?
Ancak, sevinmeye karar vermeden önce kimi sorular üzerinde düşünmek gerekiyor. Ben kendi hesabıma bu sorulara anlamlı cevaplar bulduğum takdirde bu gelişmeye olumlu bir gözle yaklaşmaya hazırım.
Ama ilke olarak, önce “de omnibus dubitandum est” (her şeyden şüphe edilecektir)! Ne de olsa, sınıf çelişkilerinin keskinleşme sürecinin hızlandığı, iktidar ve muhalefet söylemlerinin dayandığı anlam sistemlerinin sarsıldığı, “egemenler” arasında hegemonya mücadelelerinin sertleştiği, bu hegemonya mücadeleleri içinde mevzi kazanmak isteyenlerin halkın desteğine, dolayısıyla “sol”un onayına, olmazsa peşinden sürüklemeye, kafasını karıştırarak bağımsız bir çizgi izlemesini önlemeye giderek daha çok gereksinim duyduğu bir dönemden geçiyoruz. Ben kendi hesabıma önce “dolduruşa” sonra da “tezgâha” gelmek istemiyorum.
Tarihsel mi? Ebedi (ilahi) mi?
“Antikapitalist Müslüman Gençler” grubunun çağrısına bakınca, hemen her türlü baskıya, sömürüye karşı olduklarını düşündüren, özgürlüklerden yana kavramlara, saptamalara rastlıyoruz. Ancak bu kavramların, saptamaların, karşı çıkışların aslında ne anlama geldiği konusunda pek bir ipucu göremiyoruz. “Haksızlık etmeyelim. Bu bir çağrı metni” de diyebiliriz. Ancak, “Bu metinde, tüm bu karşı çıkışları bir araya toplayarak tarihselleştirecek bir yaklaşıma işaret eden bir şeylerin olmaması bir rastlantı mı, yoksa belli bir düşünce sistemine mi işaret ediyor” diye sormak gerekiyor. Metindeki, “hakkı müdafaa” etmeye, “hakkın sesini yükseltmeye” ilişkin göndermeler ise tarihsel bir sürece, maddi çelişkilerin ve insanların harekete geçirdiği toplumsal dinamiklere değil de, “ebedi” bir döngüye, “ilahi adalete” ilişkin bir yaklaşıma işaret ediliyor izlenimi yaratıyor.
Bu koşullarda, “kapitalizme karşı olmak” ne anlama geliyor? Bu soruya cevap vermek için, kötü, adaletsiz birilerinin, hatta “şeytanın” icadı olarak değil, tarihsel bir üretim tarzı olarak kapitalizmi tanımlayabilmek gerekiyor. Bu tanımlama çabası öncelikle mülkiyet, işgücü, üretim araçları, sermaye, değer, sömürü kavramlarına bir açıklık getirmeyi zorunlu kılıyor.
‘Devrim’ ve ‘özgürlükler’
“Antikapitalist Müslüman Gençlerin”in, İslamın “devrimci yüzü” olduğu da iddia ediliyor. Bu iddiayı kabul edebilmek için, bu “devrim” kavramıyla “antikapitalizm” kavramı arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu görmemiz gerekiyor. Kapitalizmi “devirme” niyetinde olan “Müslüman Gençler” (neden Müslüman emekçiler vb. değil de gençler?) kapitalizm sonrasını, kapitalizmin yadsınmasını (negation) acaba nasıl (en azından olumsuz -“negatif diyalektik”- bağlamında) tasarlıyorlar? Bu tasarımda bir “diyalektik” söz konusu mu? Bu bir Asrı Saadet’e dönüş mü olacak. Yoksa bir “aşarak kaldırma” (aufhebung) içinde bir başka toplumsal örgütlenme tarzına geçiş olarak mı düşünülüyor? Bu geçişin “yol haritası” bizzat proletarya kitlelerinin antikapitalist mücadelesiyle mi şekillenecek yoksa, bir başka ilahi gücün lütfu (inayeti) olarak mı? “Sınıfsız, sınırsız” kavramı, devleti, ulusu ve özel mülkiyeti de içeriyor mu?
Antikapitalist Müslüman Gençler’in özgürlük talepleri, aklın ve eleştirinin özgürlüğünü de kapsıyor mu? Diğer bir deyişle ateistlerin, agnostiklerin, diğer dinlerin inananlarının, feministlerin, eşcinsellerin sorgulama, konuşma, eleştirme, düşüncelerini yayma özgürlüklerine; Aydınlanma geleneğinin, bilimsel yöntemin her şeyi sorgulama, aklın süzgecinden geçirme arzusuna, ilkesine ve pratiğine bu Antikapitalist Gençler, “Kutsala” ve “Kitaba” ilişkin bir sınır koyuyorlar mı? Metinde eşcinsellerin haklarının, özgürlüklerinin yer almaması bir hata mı, bir “semptom” mu?
Sosyal paylaşım ağları gibi, ilk anda çok şeffaf görünmekle birlikte, provokasyona, yalana, meraklı gözlere, “renkli devrim” mimarlarına son derecede açık alanlarda (İran’da ayaklanmalar sırasında, İran dışından adeta içerdeymiş gibi yayın yapanları, Pentagon’un “bugün savaş, haberin/bilginin üretimini, dağılımını kontrol edenlerle, edemeyenler arasında yaşanıyor” saptamasını anımsayalım) örgütlenmeyi seçmek ne anlama geliyor? Bu “gençler”, neden yaşam alanları (fabrika, üniversite, mahalle), günlük mücadele, copun, biber gazının sokakları ve meydanları gibi antikapitalizmin geleneksel alanlarında, diğer antikapitalistlerin kendilerini görmelerine, tanımalarına olanak veren mekânlarda değil de öncelikle sanal alanlarda örgütlenmeyi seçmişler?
Bu sorulara anlamlı cevaplar alınamadığı takdirde, “solu etkileyecek bir ‘makineyi’, ‘yetmez ama evet’çilerin yakıtıyla çalıştırmayı başaramayanlar, acaba bu kez başka bir yol mu deniyorlar” diye sormak gerekiyor. Sakın bu ‘hareket’ siyasal İslamın, eğitimden sanata her alanı, sağdan sola her akımı kendi ‘hakikat rejimi’ içine sokmayı, ‘dışarıda’ hiçbir şey bırakmamayı arzulayan totaliter projesinin bir ürünü olmasın?
Thursday, April 19, 2012
"Fantezilerin" dünyasında Türkiye
Nilgün Cerrahoğlu cumartesi yazısında, “Büyük Ortadoğu” ülkelerinin sınırlarını, siyasi yapılanmalarını yeniden düzenleme projelerinin, ABD dış politika çevrelerinde ne kadar yaygın bir fantezi olduğunu bir kez daha anımsattı. Aynı günlerde Reuters, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “Türkiye’nin sınırları aynı zamanda NATO’nun da sınırlarıdır” sözlerini aktarıyordu. Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik çalışmasının “bir başyapıt” olduğunu söyleyen, Yeni Türkiye kitabının yazarı Graham Fuller’in “Türkiye’nin daha çok sola ihtiyacı var” sözlerine tepkiler de azalarak da olsa devam ediyordu.
Türkiye’de yaşayanlar çeşitli “fantezilerin” (Gerçeğin etkilerini gizleyen kurgular) nesnesi olmaya zorlanıyorlar. Bunlardan biri “Sykes-Picot” sınırlarının “yapay” olduğu gerekçesiyle yeniden çizilmesine ilişkin.
‘Küçük güzeldir’
Bu fantezi, ilk önce “Demokratikleştirme projeleri açısından küçük ve etnik olarak homojen devletler çok daha uygundur ” savına dayandırılarak Kosova Savaşı sırasında Thomas Friedman tarafından ortaya atılmıştı (New York Times, 06/08/99). Daha sonra, ABD’nin eski Hırvatistan konsolosu, “Kürdistan” uzmanı Peter Galbraith tarafından 2004’te Irak’a transfer edildi. Albay Ralp Peters’in Army Journal’da yayımlanan, gazetemizde de aktarılan haritaları Pentagon’da birilerinin bu fantezinin coğrafi sonuçlarını tasarlamaya başladıklarını gösteriyordu. Vanity Fair’de “Kumdaki çizgiler” tartışması (Ocak 2008), Jeffrey Goldberg’in The Atlantic Monthly’deki “Birliğin durumu: Yeni Ortadoğu...” araştırması da bu “fantezinin” ürünüydü. Council on Foreign Relations’un dergisi Foreign Affaires’in Mart/Nisan 2008 sayısında Jerry Müller bu yaklaşıma teorik temel sağlamaya çalışıyordu
Bu uzmanlara göre, Ortadoğu’daki devletlerin sınırları doğal (etnik, dini bölünmüşlüklere uygun) değilmiş; barışı sağlamak, demokrasiyi geliştirmek için bu sınırlar yeniden çizilmeliymiş. Kısacası, bu bölgenin “ilkel”, duygusal, kültürel olarak olgunlaşmamış insanları (Amerikalıların, Avrupalıların aksine) etnik dini farklılıklarıyla birlikte bir arada yaşamayı bilemiyorlardı. En iyisi bunların, cinslerine göre ayrıştırılarak uygun biçimde şekillendirilmiş “ülkelerin” içine tıkılmasıydı.
Ülkelerin küçültülmesinin, sınırların geçirgenleştirilmesinin, ekonomilerin, kaynakların kullanıma açık tutulmasının, ABD’nin imparatorluk kurma fantezisine de (pardon projesine diyecektim) uyuyor olmasına ilişkin saptamalar, “emperyalizm” yaygaraları, “ulusalcıların”, “teröristlerin”, “darbecilerin”, “laik solcuların” uydurmasıydı.
Sınırların yeni bekçisi...
Böyle bir ortamda sıra Suriye’ye gelmiş, gözler Türkiye üzerinde odaklanmışken Der Spiegel, durumu, “Suriye’nin kaderi Türkiye’nin elinde” başlığıyla yorumlar, NATO 5. maddesini anımsatır, “Liberal Emperyalizm” fantezisinin (pardon teorisinin) mimarlarından Timoth Garton Ash’ın “Türkiye İngiltere’den daha önemli olacak” gazını genleştirirken Davutoğlu’nun “Türkiye’nin sınırları... NATO’nun sınırları...” saptaması, bölge halkları açısından aynı derecede tehlikeli bir “Yeni Osmanlı” fantezisine işaret ediyor.
Bu fantezi, Türkiye’nin Müslüman ve Osmanlı köklerinden dolayı bölgede bir “Stratejik Derinliğe” sahip olduğuna ilişkin, her dönemeçte hayatın duvarına çarparak dağılan (“sıfır sorun”, “Kudüs’te birlikte namaz”, Libya’nın doğal kaynaklarının talan edilmesine izin vermeyiz...”) bir başka fanteziyle yakından ilgili. Stratejik Derinlik çalışması “bölgede” güç yansıtabilmek için bir uluslararası hegemonik gücün kaldıracından yararlanmayı gerekli gördüğünden, çok tehlikeli, tarihte Roma İmparatorluğu’ndan bu yana birçok kez trajik sonuçlar üretmiş bir “taşeronluk” tezine açılıyor.
Bu fanteziler Davutoğlu’nu, uluslararası hegemonik gücün kaldıracından yaralanma adına, ülkesinin sınırlarının güvenliğini, hegemonik gücün güdümündeki bir uluslararası askeri örgütle (NATO’yla) paylaşmak gibi garip bir noktaya getiriyor.
Diplomatlar denetleyemeyecekleri bir “ardıştırma” (sequencing) sürecine itilmemeye çok dikkat ederler. “Ardıştırma” bir adım attıktan bir süre sonra kendinizi, baştan hiç de niyet etmediğiniz bir seri başka adımı atmak zorunda kalmış olarak bulma riskine ilişkindir... Ya da karşınızdakinin belli bir adımı atmaya ikna ederek bundan sonra atacağı adımları tümüyle sizin denetiminizde seçmek zorunda kalacağı bir durumun içine sokma becerisine...
Bölgede sınırları yeniden tanımlamaya niyetli güçlerin, bu amaca uygun bir seri “ardıştırma” üzerinde çalıştıkları bir “durumda”, ülkesinin sınırlarının güvenliğine başkalarını ortak etmek, acaba az sonra hangi başka adımları kabul etmeyi getirecektir?
Bitirirken, Deleuze’ün “Ötekinin fantezisinin nesnesi olduysanız oyuldunuz (foutu) demektir” uyarısını bir kez daha anımsatmak istiyorum.
Fuller’e gelince onun mesajının muhatabı, hemen ardından koşup Zaman gazetesine, solu karalayan demeçler veren “evet ama yetmez”ciler. Fuller’in “sol” arayışı, coptu, biber gazıydı demeden sokaklarda baskıya, sömürüye, haksızlığa itiraz etmeye devam edenleri hiç ilgilendirmiyor.
Türkiye’de yaşayanlar çeşitli “fantezilerin” (Gerçeğin etkilerini gizleyen kurgular) nesnesi olmaya zorlanıyorlar. Bunlardan biri “Sykes-Picot” sınırlarının “yapay” olduğu gerekçesiyle yeniden çizilmesine ilişkin.
‘Küçük güzeldir’
Bu fantezi, ilk önce “Demokratikleştirme projeleri açısından küçük ve etnik olarak homojen devletler çok daha uygundur ” savına dayandırılarak Kosova Savaşı sırasında Thomas Friedman tarafından ortaya atılmıştı (New York Times, 06/08/99). Daha sonra, ABD’nin eski Hırvatistan konsolosu, “Kürdistan” uzmanı Peter Galbraith tarafından 2004’te Irak’a transfer edildi. Albay Ralp Peters’in Army Journal’da yayımlanan, gazetemizde de aktarılan haritaları Pentagon’da birilerinin bu fantezinin coğrafi sonuçlarını tasarlamaya başladıklarını gösteriyordu. Vanity Fair’de “Kumdaki çizgiler” tartışması (Ocak 2008), Jeffrey Goldberg’in The Atlantic Monthly’deki “Birliğin durumu: Yeni Ortadoğu...” araştırması da bu “fantezinin” ürünüydü. Council on Foreign Relations’un dergisi Foreign Affaires’in Mart/Nisan 2008 sayısında Jerry Müller bu yaklaşıma teorik temel sağlamaya çalışıyordu
Bu uzmanlara göre, Ortadoğu’daki devletlerin sınırları doğal (etnik, dini bölünmüşlüklere uygun) değilmiş; barışı sağlamak, demokrasiyi geliştirmek için bu sınırlar yeniden çizilmeliymiş. Kısacası, bu bölgenin “ilkel”, duygusal, kültürel olarak olgunlaşmamış insanları (Amerikalıların, Avrupalıların aksine) etnik dini farklılıklarıyla birlikte bir arada yaşamayı bilemiyorlardı. En iyisi bunların, cinslerine göre ayrıştırılarak uygun biçimde şekillendirilmiş “ülkelerin” içine tıkılmasıydı.
Ülkelerin küçültülmesinin, sınırların geçirgenleştirilmesinin, ekonomilerin, kaynakların kullanıma açık tutulmasının, ABD’nin imparatorluk kurma fantezisine de (pardon projesine diyecektim) uyuyor olmasına ilişkin saptamalar, “emperyalizm” yaygaraları, “ulusalcıların”, “teröristlerin”, “darbecilerin”, “laik solcuların” uydurmasıydı.
Sınırların yeni bekçisi...
Böyle bir ortamda sıra Suriye’ye gelmiş, gözler Türkiye üzerinde odaklanmışken Der Spiegel, durumu, “Suriye’nin kaderi Türkiye’nin elinde” başlığıyla yorumlar, NATO 5. maddesini anımsatır, “Liberal Emperyalizm” fantezisinin (pardon teorisinin) mimarlarından Timoth Garton Ash’ın “Türkiye İngiltere’den daha önemli olacak” gazını genleştirirken Davutoğlu’nun “Türkiye’nin sınırları... NATO’nun sınırları...” saptaması, bölge halkları açısından aynı derecede tehlikeli bir “Yeni Osmanlı” fantezisine işaret ediyor.
Bu fantezi, Türkiye’nin Müslüman ve Osmanlı köklerinden dolayı bölgede bir “Stratejik Derinliğe” sahip olduğuna ilişkin, her dönemeçte hayatın duvarına çarparak dağılan (“sıfır sorun”, “Kudüs’te birlikte namaz”, Libya’nın doğal kaynaklarının talan edilmesine izin vermeyiz...”) bir başka fanteziyle yakından ilgili. Stratejik Derinlik çalışması “bölgede” güç yansıtabilmek için bir uluslararası hegemonik gücün kaldıracından yararlanmayı gerekli gördüğünden, çok tehlikeli, tarihte Roma İmparatorluğu’ndan bu yana birçok kez trajik sonuçlar üretmiş bir “taşeronluk” tezine açılıyor.
Bu fanteziler Davutoğlu’nu, uluslararası hegemonik gücün kaldıracından yaralanma adına, ülkesinin sınırlarının güvenliğini, hegemonik gücün güdümündeki bir uluslararası askeri örgütle (NATO’yla) paylaşmak gibi garip bir noktaya getiriyor.
Diplomatlar denetleyemeyecekleri bir “ardıştırma” (sequencing) sürecine itilmemeye çok dikkat ederler. “Ardıştırma” bir adım attıktan bir süre sonra kendinizi, baştan hiç de niyet etmediğiniz bir seri başka adımı atmak zorunda kalmış olarak bulma riskine ilişkindir... Ya da karşınızdakinin belli bir adımı atmaya ikna ederek bundan sonra atacağı adımları tümüyle sizin denetiminizde seçmek zorunda kalacağı bir durumun içine sokma becerisine...
Bölgede sınırları yeniden tanımlamaya niyetli güçlerin, bu amaca uygun bir seri “ardıştırma” üzerinde çalıştıkları bir “durumda”, ülkesinin sınırlarının güvenliğine başkalarını ortak etmek, acaba az sonra hangi başka adımları kabul etmeyi getirecektir?
Bitirirken, Deleuze’ün “Ötekinin fantezisinin nesnesi olduysanız oyuldunuz (foutu) demektir” uyarısını bir kez daha anımsatmak istiyorum.
Fuller’e gelince onun mesajının muhatabı, hemen ardından koşup Zaman gazetesine, solu karalayan demeçler veren “evet ama yetmez”ciler. Fuller’in “sol” arayışı, coptu, biber gazıydı demeden sokaklarda baskıya, sömürüye, haksızlığa itiraz etmeye devam edenleri hiç ilgilendirmiyor.
Thursday, April 12, 2012
"Doublespeak" ve "Toplum Mühendisliği" (*)
(11 Nisan 2012)
"Doublespeak”, Orwell’in “1984” romanında devletin konuştuğu dilin adı. Bu dilde sözcüklerin anlamları siyasi iktidarın amaçlarına göre yeniden belirleniyor. Örneğin “Sevgi Bakanlığı” vatandaşlarına ağır baskılar uygulayan bir iç güvenlik bakanlığının adı. “Barış Bakanlığı” aslında savaşları yönetiyor. “Bolluk Bakanlığı” karneyle mal dağıtımını düzenliyor. “Gerçek Bakanlığı” aslında propaganda bakanlığı. “Arşiv Bakanlığı”nın göreviyse tarihsel belgeleri günün gereksinimlerine göre “düzeltmek”.
Bunlar, pazartesi günü, medyada bir tarihçiyle yapılan söyleşide, Cumhuriyetin kuruluş dönemine ilişkin ısrarla ve biteviye vurgulanan “toplum mühendisliği” eleştirisini okurken aklıma geldi. Türkiye, 12 Eylül Cuntası’ndan, Özal döneminden Derviş döneminin sonuna kadar ekonomide tarihinin en kapsamlı “toplum mühendisliği” projesini yaşadı. Bu dönemde, bir sermaye birikimi düzenleme sistemi ve dünya ekonomisine bağlanma biçimi, medya yapılanması, yasaları, kurumları ve eğitim sistemiyle (üniversiteler vb.) birlikte, devlet eliyle yıkıldı, yerine yenisi yine devlet eliyle inşa edildi. Hem de “Devletin eli ekonomiden çekiliyor” sloganını biteviye tekrarlayan bir“doublespeak” yoluyla.
AKP’nin kurulmasıyla bu ülke, siyaset ve kültür alanında, günlük yaşamda son derecede kapsamlı, bu kez “ruhuna” ilişkin bir “toplum mühendisliği” projesinin şantiyesi haline geldi. Hem de “liberal” laf cambazları bir taraftan “demokratikleşme” adına bu “toplum mühendisliği”ni destekler, bir taraftan da “toplum mühendisliğinden” nefret etmekte birbirleriyle yarışırken. Burunlarının önündekini görmezden gelerek çok bilmiş bir edayla, geçen yüzyılın başındaki bir “olayı” kum torbası bellemiş, durmadan usanmadan yumruklayıp dururken...
Bu sırada her iki alanda da “toplum mühendisliği” yoluna devam ediyordu. Ruhaniliği kimseye bırakmayan bir hükümet toplumsal ilişkileri, kamusal alanları metalaştırmaya devam ediyor, toplumun günlük yaşamını yeniden inşa etmeye çalışıyor, bu çabaları, “eğitim reformuyla”, “ruh mühendisliği” düzeyine yükseltiyordu.
“Demokratik dönüşümler” sabah akşam vurgulanırken gerçek yaşamda dönüşümler, tam bir “doublespeak” örneği olarak bireysel özgürlükleri, kişi özelini, yargı-kanıt-adalet ilişkisini, imha ederek ters yönde ilerliyordu.
‘Toplum mühendisliği’ mi dediniz?
Yanlış anlaşılmasın ben “toplum mühendisliğine” karşı değilim. Kimi eski Marksist, şimdi liberal “entellerin”, “Cumhuriyet devrimi, tarihin doğal seyrinde gitmesini engelledi”gevezeliğinin aksine devrimler, karşıdevrimler, darbeler, savaşlar, ihanetler, “toplum mühendislikleri” tarihin “doğal” seyrinin ta kendisidir. Tarihin bu olayların dışında “doğal”sayılabilecek bir başka seyri yoktur. Toplumu “piyasanın eline bırakma”, insan kaprisinden kurtararak “Tanrı’nın sözüne” “değişmez ve kutsal” yasalara göre, yönetme iddiaları, günlük yaşamda her zaman toplumu, “piyasanın elini” ve “kutsal yasaları” yorumlayanların kaprislerine, birilerinin ekonomik çıkarlarına tabi kılan yönetme biçimleri olmaktan öteye gidememiştir.
Sorgulanması, karşı çıkılması gereken “toplum mühendisliği” değil, “mühendisliğin” amaçları, sadık olduğu “hakikat rejimi” harekete geçirdiği toplumsal (siyasi kültürel) araçlardır.
Bu bağlamda ben, AKP’nin, siyasi, kültürel hedefleri, ekonomik çıkarları olan bir hareketin ifadesi olarak giriştiği “toplumsal mühendislik” çabasını doğal karşılıyorum. Ben, 35 yıldır ve simdi de AKP döneminde yapılmakta olan “mühendisliğin” içeriğinin, amaçlarının sorgulanmasından, eleştirilmesinden yanayım. Ben, kendi hesabıma yaptığım bu sorgulamadan, eleştirilerden hareketle, bu “mühendislik” projesinin içeriğine itiraz ediyorum.
Buna karşılık, ben, toplumsal özgürlükleri genişletecek, sermaye egemenliğini sınırlayacak, hatta kaldıracak, küresel ısınmaya, çevre kirlenmesine son verecek, açlığa, yoksulluğa karşı önlem alacak bir toplum mühendisliğinden yanayım.
Dahası bunlar için gerekli kaynakları toplumda üretecek, birikmiş olanları vergilendirerek yenilerini yaratacak, piyasaların toplumsal etkilerini sınırlayacak, hatta denetleyecek bir toplum mühendisliğine de en fazla “yetmez ama...” diyerek yapıcı, ilerletici eleştirilerimi sunmaya çalışırım.
Okullarda “toplumsal çıkar”, “kamusal alan”, baskı, sömürü, özgürlük kavramlarının bilincinde, yalnızca Müslümanlığın değil, diğer dinlerin de mesajlarını, peygamberlerini ve nihayet ateizmi öğrenen, bilimsel yöntemi aklın eleştirisini öğrenen kuşakları yetiştirecek bir toplum mühendisliğinden de yanayım. Bu kuşaklar karşılarına getirilen düşüncelere, varsayımlara eleştirel bir gözle yaklaştığında, “doğrudur” denen şeyleri kuşkuyla karşıladığında, sürekli “Neden böyle de başka türlü değil” diye sorduğunda, onlara serbestçe tartışma, örgütlenme, kaygılarını sorularını toplumun geri kalanına anlatma olanağı verecek bir kültürel ortamı, bu ortamın kurumlarını oluşturacak toplum mühendisliğini desteklemeye de hazırım.
Eğer toplumu belli ilkelere, “hakikat”lere göre yeniden yapma ilkesinden, “toplum mühendisliğinden” vazgeçersek, geriye yalnızca kâr yapmak, birikim ilkesinin, bedensel haz ilkesinin “kölesi” olmak kalmıyor mu? Bu, insanlığın binlerce yıllık özgürleşme mücadelesini terk etmek olmuyor mu? Sizi bilmem, ama ben özgürlük mücadelesini terk etmekten yana değilimi
-----------
(*) "1984" Deki devletin dili aslında "newspeak". Ben farkında olmadan kitaptaki "newspeak" ve "doublethink" sözcüklerini kafamda birleştirmişim. Gerçekte "Doublespeak" diye bir kavram da olduğundan gözden kaçmış.
"Doublespeak”, Orwell’in “1984” romanında devletin konuştuğu dilin adı. Bu dilde sözcüklerin anlamları siyasi iktidarın amaçlarına göre yeniden belirleniyor. Örneğin “Sevgi Bakanlığı” vatandaşlarına ağır baskılar uygulayan bir iç güvenlik bakanlığının adı. “Barış Bakanlığı” aslında savaşları yönetiyor. “Bolluk Bakanlığı” karneyle mal dağıtımını düzenliyor. “Gerçek Bakanlığı” aslında propaganda bakanlığı. “Arşiv Bakanlığı”nın göreviyse tarihsel belgeleri günün gereksinimlerine göre “düzeltmek”.
Bunlar, pazartesi günü, medyada bir tarihçiyle yapılan söyleşide, Cumhuriyetin kuruluş dönemine ilişkin ısrarla ve biteviye vurgulanan “toplum mühendisliği” eleştirisini okurken aklıma geldi. Türkiye, 12 Eylül Cuntası’ndan, Özal döneminden Derviş döneminin sonuna kadar ekonomide tarihinin en kapsamlı “toplum mühendisliği” projesini yaşadı. Bu dönemde, bir sermaye birikimi düzenleme sistemi ve dünya ekonomisine bağlanma biçimi, medya yapılanması, yasaları, kurumları ve eğitim sistemiyle (üniversiteler vb.) birlikte, devlet eliyle yıkıldı, yerine yenisi yine devlet eliyle inşa edildi. Hem de “Devletin eli ekonomiden çekiliyor” sloganını biteviye tekrarlayan bir“doublespeak” yoluyla.
AKP’nin kurulmasıyla bu ülke, siyaset ve kültür alanında, günlük yaşamda son derecede kapsamlı, bu kez “ruhuna” ilişkin bir “toplum mühendisliği” projesinin şantiyesi haline geldi. Hem de “liberal” laf cambazları bir taraftan “demokratikleşme” adına bu “toplum mühendisliği”ni destekler, bir taraftan da “toplum mühendisliğinden” nefret etmekte birbirleriyle yarışırken. Burunlarının önündekini görmezden gelerek çok bilmiş bir edayla, geçen yüzyılın başındaki bir “olayı” kum torbası bellemiş, durmadan usanmadan yumruklayıp dururken...
Bu sırada her iki alanda da “toplum mühendisliği” yoluna devam ediyordu. Ruhaniliği kimseye bırakmayan bir hükümet toplumsal ilişkileri, kamusal alanları metalaştırmaya devam ediyor, toplumun günlük yaşamını yeniden inşa etmeye çalışıyor, bu çabaları, “eğitim reformuyla”, “ruh mühendisliği” düzeyine yükseltiyordu.
“Demokratik dönüşümler” sabah akşam vurgulanırken gerçek yaşamda dönüşümler, tam bir “doublespeak” örneği olarak bireysel özgürlükleri, kişi özelini, yargı-kanıt-adalet ilişkisini, imha ederek ters yönde ilerliyordu.
‘Toplum mühendisliği’ mi dediniz?
Yanlış anlaşılmasın ben “toplum mühendisliğine” karşı değilim. Kimi eski Marksist, şimdi liberal “entellerin”, “Cumhuriyet devrimi, tarihin doğal seyrinde gitmesini engelledi”gevezeliğinin aksine devrimler, karşıdevrimler, darbeler, savaşlar, ihanetler, “toplum mühendislikleri” tarihin “doğal” seyrinin ta kendisidir. Tarihin bu olayların dışında “doğal”sayılabilecek bir başka seyri yoktur. Toplumu “piyasanın eline bırakma”, insan kaprisinden kurtararak “Tanrı’nın sözüne” “değişmez ve kutsal” yasalara göre, yönetme iddiaları, günlük yaşamda her zaman toplumu, “piyasanın elini” ve “kutsal yasaları” yorumlayanların kaprislerine, birilerinin ekonomik çıkarlarına tabi kılan yönetme biçimleri olmaktan öteye gidememiştir.
Sorgulanması, karşı çıkılması gereken “toplum mühendisliği” değil, “mühendisliğin” amaçları, sadık olduğu “hakikat rejimi” harekete geçirdiği toplumsal (siyasi kültürel) araçlardır.
Bu bağlamda ben, AKP’nin, siyasi, kültürel hedefleri, ekonomik çıkarları olan bir hareketin ifadesi olarak giriştiği “toplumsal mühendislik” çabasını doğal karşılıyorum. Ben, 35 yıldır ve simdi de AKP döneminde yapılmakta olan “mühendisliğin” içeriğinin, amaçlarının sorgulanmasından, eleştirilmesinden yanayım. Ben, kendi hesabıma yaptığım bu sorgulamadan, eleştirilerden hareketle, bu “mühendislik” projesinin içeriğine itiraz ediyorum.
Buna karşılık, ben, toplumsal özgürlükleri genişletecek, sermaye egemenliğini sınırlayacak, hatta kaldıracak, küresel ısınmaya, çevre kirlenmesine son verecek, açlığa, yoksulluğa karşı önlem alacak bir toplum mühendisliğinden yanayım.
Dahası bunlar için gerekli kaynakları toplumda üretecek, birikmiş olanları vergilendirerek yenilerini yaratacak, piyasaların toplumsal etkilerini sınırlayacak, hatta denetleyecek bir toplum mühendisliğine de en fazla “yetmez ama...” diyerek yapıcı, ilerletici eleştirilerimi sunmaya çalışırım.
Okullarda “toplumsal çıkar”, “kamusal alan”, baskı, sömürü, özgürlük kavramlarının bilincinde, yalnızca Müslümanlığın değil, diğer dinlerin de mesajlarını, peygamberlerini ve nihayet ateizmi öğrenen, bilimsel yöntemi aklın eleştirisini öğrenen kuşakları yetiştirecek bir toplum mühendisliğinden de yanayım. Bu kuşaklar karşılarına getirilen düşüncelere, varsayımlara eleştirel bir gözle yaklaştığında, “doğrudur” denen şeyleri kuşkuyla karşıladığında, sürekli “Neden böyle de başka türlü değil” diye sorduğunda, onlara serbestçe tartışma, örgütlenme, kaygılarını sorularını toplumun geri kalanına anlatma olanağı verecek bir kültürel ortamı, bu ortamın kurumlarını oluşturacak toplum mühendisliğini desteklemeye de hazırım.
Eğer toplumu belli ilkelere, “hakikat”lere göre yeniden yapma ilkesinden, “toplum mühendisliğinden” vazgeçersek, geriye yalnızca kâr yapmak, birikim ilkesinin, bedensel haz ilkesinin “kölesi” olmak kalmıyor mu? Bu, insanlığın binlerce yıllık özgürleşme mücadelesini terk etmek olmuyor mu? Sizi bilmem, ama ben özgürlük mücadelesini terk etmekten yana değilimi
-----------
(*) "1984" Deki devletin dili aslında "newspeak". Ben farkında olmadan kitaptaki "newspeak" ve "doublethink" sözcüklerini kafamda birleştirmişim. Gerçekte "Doublespeak" diye bir kavram da olduğundan gözden kaçmış.
Thursday, April 05, 2012
Dikkat: Sağlığa zararlıdır
Kapitalizmin yapısal krizinin finansal kırılma döneminde, içinde yaşadığımızı toplumsal sistemin “hakikati”ni en açık biçimde görme fırsatı buluyoruz: Kapitalizm yalnızca toplumun gittikçe büyüyen bir kısmını açlığa yoksulluğa itmekle kalmıyor, yüzde, hatta binde bir gibi çok ufak bir kesimin servetine servet katıyor. Bu bağlamda, gelir dağılımının hıza bozulduğunu kanıtlayan istatistikler, bu trendleri güçlendiren hükümet politikaları bu hakikatin bir kısmını gösteriyor. Su ve gıda krizleri üzerine araştırmalar de bir başka kısmını.
Pazar günü The Independent gazetesinde yayımlanan “The real hunger games: How banks gamble on food prices and the poore loose out” (Gerçek açlık oyunları: Bankalar nasıl gıda fiyatlarıyla kumar oynuyor ve yoksullar kaybediyor) başlıklı Grace Livingston imzalı yorum son durumu gözler önüne seriyor.
Livingston’a göre, “geride bıraktığımız on yılda bankalar, gıda mallarına spekülatif amaçlı milyarlarca dolar yatırarak fiyatlarda daha sert artışlara, dalgalanmalara yol açtılar”. Bankaların, hükümetlerin pek sevmediği bu savın arkasında, Dünya Gelişme Hareketi (World Development Movement) tarafından geçen yıl eylül ayında yayımlanan “Kırılmış piyasalar: Nasıl mali düzenlemeler yeni bir gıda krizini önleyebilir” başlıklı raporun 27. Sayfasındaki grafiklerde sergilenen bir gözlem yatıyor (www.wdm.org.uk/sites/default/files/Broken-markets.pdf).
Bu grafikler, 1997-2011 döneminde gıda arzı ve talebi arasındaki ilişkide, belirgin bir değişiklik olmamasına karşılık, 2005-2008 ve 2009-2011 dönemlerinde buğdayla mısırın fiyatlarında sert artışların yaşandığını sergiliyor. Arzda sert bir düşüş, yada talepte sert bir artış gözlenmediğine göre ( üstelik kriz sırasında talepte bir düşüş yaşanması olasılığı güçlenmişken) fiyatları böyle zıplatan etkenin dışsal olması gerekiyor.
“Bunlar engerekler ve çıyanlardır”
Bu raporun 14. sayfasındaki bir başka grafikte, gıda piyasalarına giren spekülatif sermayenin 2006 yılında 65 milyar dolardan 2011’de 126 milyar dolara çıktığını, 13. Sayfasında da, Şikago Buğday Borsası’nda gelecek piyasalarında (Futures) spekülatif kontratların payının yüzde 12’den yüzde 61’e çıkmış olduğunu görüyoruz. Bu spekülasyon, gıda fiyatlarını 2008’de, önceki otuz yılın en yüksek düzeyine çıkartmış, bir çok ülkede ayaklanmalara yol açmıştı. 2009’da gerileyen fiyatlar 2010’da yeniden fırladı ve yine ayaklanmalar yaşandı.
Gelişmekte olan ülkelerde hane halkı, gelirinin yaklaşık yüzde 60’ını gıda harcamalarına ayırıyor. Gıda fiyatlarında yüzde 80’lere varan artışlar, insanları yalnızca kısa dönemde yoksulluğa, açlığa itmiyor, sağlık harcamalarına, dengeli beslenmeye giden kaynakları daha da azaltarak uzun dönemli sağlık sorunlarına da zemin hazırlıyor. BM verilerine göre 2008’den bu yana 115 milyon insan daha açlık yoksulluk sınırın altına itilmiş. Bu yoksullaşma, öncelikle kadınlarla, çocukları etkilediğinden, çocuk emeğinin sömürülmesinde, insan ticaretinde, hatta kölecilikte belirgin artışlara yol açıyor.
Finans kapitalin etkinlikleri salt gıda piyasalarındaki spekülatif hareketleri sınırlı değil. Friends of The Earth grubunun Ocak 2012’de yayımladığı Para Çiftçiliği (Farming Money) başlıklı rapor da (www.foei.org/en/resources/publications/pdfs/2012/farming-money) ortaya konduğu gibi, Finans kapital gelişmekte olan ülkelerde büyük çaplı toprak edinimlerini finanse etme girişimleriyle de yakından ilgili. Böylece finans kapitalin, kapitalizmin doğuş aşamasında gördüğümüz, ortaklaşa kullanılan topraklara el koyarak milyonlarca köylüğü sokağa atan “çevirme” hareketine benzeyen bir “ilkel birikim” sürecini de, yoksul ülkelerde tüm acı sonuçlarıyla birlikte, teşvik ettiğini görüyoruz.
Bu gözlemlerden hareketle, bankalara bakarken, Ahmed Arif’in “Adiloş bebe...” şiirini anımsayabiliriz: “Bunlar akrepler ve çıyanlardır...” Bu doğru, ama eksik olur. Kapitalizmde Banka (finans) ve sanayi sermayesi ayrımı aslında kavramsaldır. Banka sermayesi, artı değer ürettiren sanayi sermayesinden bağımsız olarak var olamaz, sanayi sermayesi de sermaye devresinin parasal kısmına ait olan banka sermayesinden... Her ikisi birlikte sermaye devresini oluştururlar. Dahası, bankalar, sanayi, hatta medya (kültür endüstrisi) mülkiyet ve kontrol olarak da artık birbirinin içine girmiştir, Rothkopft’un “süper sınıf”. City Bank’ın “Plütonomi” olarak adlandırdığı (Bkz: Yıldızoğlu, “Amerika 1984”, www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=44000. 30/03) toplumun en zengin yüzde, hatta binde biri tarafından yönetilmektedir. Yönetim kurullarındaki isimlere bakmak yeter.
Dikkatlerimizi, salt finans sermayesine dikerek büyük resmi gözden kaçırmayalım: Kapitalizm (bir üretim tarzı olarak), gittikçe artan sayıda insanı açlığa ve yoksulluğa, mahkum etmektedir, sağlığa zararlı bir sistemdir; tümüyle bırakmanın bir yolunu bulmak gerekir...
Subscribe to:
Posts (Atom)
