Tuesday, April 26, 2011

Bir süredir Türkiye'deyim bloglar erişim yasal olarak kapalıydı. O nedenle  blogları yenileyemiyordum. Son günlerde açılmış gibi görünüyorlar. Bu hafta yenilemeye çalışacağım

Thursday, February 24, 2011

Ben bu işe çok bozuldum

Bir Prof. Dr. “dekolte giyene tecavüz edilir” gibisinden bir şeyler söylemiş. Prof. Dr. ’un avukatına göre de, Prof. ’un çalışma alanı din olduğundan bu sözleri “dine göre yorumlamak gerekir” miş. Ben bu işe iki kez bozuldum. Birincisi bir erkek olarak, ikincisi de dinleri, doğal olarak da Müslümanlığı düşünerek. Bence bu beylerin sözlerinde hem erkekleri, hem de Müslümanlığı hedef alan haksızlıklar var.

Ben (bir erkek olarak) hayvan mıyım?
Benim uzmanlık alanım değil ama sanırım şöyle bir durum söz konusu: Hayvanlar cinsel itkileri depreştiğinde (kızıştığında) doğrudan kokunun geldiği yere yönelir, hedef aldığı hayvanın direncine, isteksizliğine bakmadan, eğer gücü yeterse, tohumunu bırakır. İnsanın cinsel itkisi depreştiğinde, bu bir arzuya tercüme olur, arzu da hemen toplumsal kurallara (süper egonun “hayır yapamazsın” diyen sesine), yasalara, erkeği ve dişiyi, iki farklı cins olarak tanımlayan, bir biyolojik farkı cinsiyetleştirerek (“sexuation”?) aralarındaki ilişkileri belirleyen örf, adet, gelenek gibi söylemlerin kodlarına çarpar. İnsanın cinsel itkisinin yoluna devam ederek tatmin olabilmesi süreci, cinsel ilişkinin sosyal ilişkiye dönüşme süreci ve bunun kodları tarafından belirlenir.
Eğer cinsel arzunun yoluna devam ederek tatmin olması hali karşı cinsi şeyleştiriyorsa (öznelliğini yok sayarak nesne gibi görüyorsa), şiddet içeriyorsa, bu durumun arkasındaki nedenleri, erkeğin biyolojisinde değil, onun cinselliği anlama tarzını belirleyen egemen toplumsal ilişkilerin, cinsel arzusunu ve arzu nesnesine ulaşma yollarını programlayan patolojisinde aramak gerekir. Erkek - egemen toplumun kadın ve erkeği iki farklı cinsiyet olarak tanımlama, tarzının (kodlarının) ve bunu devralan kapitalizmin mal satabilmek için biteviye ürettiği, aciz, çocuksu, kurtarılacak, ya da kurban kadın imajının dolaylı ve doğrudan etkilerinde aramak gerekir, insanın biyolojik yapısında değil.
Bu yüzden, tüm erkeklerin, bir taraftan Profesörü ve avukatını erkekleri, ahlaksal kuralları olmayan hayvanlara indirgedikleri için protesto etmeleri, diğer taraftan da “kadını” bir tecavüz nesnesi olarak üretmekte ısrar eden tüketim kültürüne baş kaldırmaları gerekir.

“Haram” ve “günah” mı teşvik ediliyor yoksa?
Ben din alimi de değilim ama, bende bu iki zatın “haramı” ve dolayısıyla “günahı” teşvik ettikleri (tabii istemeden) izlenimi de uyandı.
Bir kadının, dinin getirdiği örtünme kurallarına uymuyor olması, hatta dekolte giyinmesi, dahası belki de mayo ile gezmesi dini açıdan “günah” sayılabilir diye düşünüyorum. Eğer toplumda din yasaları geçerliyse, suç ve ceza içeren, hukuksal bir durum bile doğabilir. Ama, bana öyle geliyor ki, eğer toplum dini yasalarla yönetilmiyorsa, orası laik bir ülkeyse, kadının dini kurallara uymama durumu en fazla bir “günah” olarak kabul edilebilir; suç ve ceza konusu da onunla tanrısı arasındaki ilişkiye havale edilmek durumundadır.
Bu madalyonun bir yüzü. Bence bu madalyonun öbür yüzünde de şu var: Benim bildiğim kadarıyla, dini hakikat rejimi içinde, kadın dini giyinme kurallarına uysun uymasın, nikahlısı olmayan erkek için, cinsel arzusunu tatmin etmesi açısında “haram”dır. Erkeğin bu kadına bakması, dokunması hele hele cinsel ilişkiye girmeye kalkması da “günah”... Mantıksal ve ahlaki açıdan de erkeğin açısından bu “günahın”, kadının “günah” işliyor olup olmamasıyla bir ilişkisi olamaz.
İşte beni çok kızdıran ikinci, genelde dinlere özelde Müslümanlığa yönelik haksızlık olarak gördüğüm şeyler de bunlarla ilgili: Profesör ve avukatı, ileri sürdükleri açıklamalarla, erkeğin salt kadından kaynaklanan (dekolte giyinmek örneği) bir nedenden dolayı, daha doğrusu bunu bahane ederek, nikahlısı olmayan bir kadınla cinsel ilişkiye girmeye kalkabileceğini, bu arada tanrının bir kuluna bedensel ve ruhsal acılar çektirilebileceğini, tüm bunların da dine göre yorumlanabileceğini (anlaşılabileceğini, belki de mazur görülebileceğini) söylemiş olmuyorlar mı? Bu beyler böylece Müslümanlık adına “haramı” ver “günahı” teşvik etmiş olmuyorlar mı?
Bana bu profesörün ve avukatının daha fazla konuşmaya devam etmeden önce, başbakanın eski bir önerisine uyarak, yetkin bir ulemaya danışmaları gerekiyormuş gibi geliyor. Tabi bu ulema da duruma bakıp, “beyler size ulema değil hekim gerekiyor” da diyebilir. Ama dedim ya ben din alimi değilim o kadarını bilmemem

Thursday, February 17, 2011

Mısır’da Tek Yol Sürekli Devrim


Mısır devrimi, çok kritik bir noktada. Halkın talepleri artmaya devam ediyor.Mübarek’ten ülke yönetimini devralan askeri cuntanın ve Mısır kapitalizminin bu taleplere cevap verme olasılığı yok. Dünya gıda piyasalarındaki gelişmeler var olan çok ufak bir olasılığı da ortadan kaldıracak gibi görünüyor. Mısır halkına da, bu noktaya kadar elde ettiklerini korumak için devrimi ilerletmekten başka bir seçenek kalmıyor.
Ekonomik talepler hızla öne çıkıyor
Rosa Luxemburg, ünlü “Kitle Grevi” broşüründe, “Siyasi mücadelede elde edilen her taze zafer, hem dışsal olasılıkları hem de işçilerin içindeki mücadele arzusunu arttırarak, ekonomik mücadelede yeni bir motivasyon yaratır. Siyasi mücadelenin her köpüklü dalgası arkasında, içinden ekonomik mücadelenin binlerce filizinin fışkırdığı verimli bir alüvyon tabakası bırakır” diyordu (IV. Bölüm).
Tunus ve Mısır devrimlerinde de böyle oluyor. New York Times’dan Thomas Fuller, Tunus’un başkentinden gönderdiği bir haber-yorumda “Adeta bir şişenin mantarı açıldı, herkes sorunlarını dile getirmeye başladı... Medya üzerinde kısıtlamalar kalktığından, ifade özgürlükleri genişlediğinden bu yana ücretlere, çalışma koşullarına ilişkin sorunlar öne çıkmaya başladı” diyor.
Mısır’da sanayi ve kamu sektörü işçileri devrime katılırken kendi sorunlarını da dile getiriyorlardı. Şimdi bunlar giderek öne çıkıyor. Öyle ki, polisler bile gelip içişleri bakanlığı önünde ücret artışı talep ediyor, protesto gösterileri düzenliyorlar.
Bu gelişmelere karşılık cuntanın ilk tepkisi, kaosu önlemek gerekçesiyle önce Tahrir Meydanı’nı boşaltmak, sonra El Cezire’nin pazartesi günü aktardığına göre, işçi sendikalarının, meslek örgütlerinin toplantı ve grev yapmasını yasaklamak, Mısır halkından işinin başına dönmesini istemek oldu. Google Pazarlama’nın müdürü Wael Ghonim’in ve Müslüman Kardeşler örgütünün temsilcilerinin cuntayla yaptıkları bir toplantıdan sonra kaos uyarılarına, normalleşme, işbaşı yapma çağrılarına katıldıkları görüldü.
Mısırı ekonomisinde, içme suyu şişeleme tesislerinden inşaat, elektrikle ev aletleri sektörlerine kadar büyük yatırımları olan ordunun, işbaşı yapma çağrısı anlaşılabilir bir durum. Wael Ghonim’in, MK’nin iş çevrelerine yakın liderliğinin ağzından küçük ve orta işletmelerin de bu çağrılara katılması,“kaos korkusunun” basında sıkça dile getiriliyor olması, basıncın işçi sınıfı üzerinde yoğunlaşmaya başladığını düşündürüyor.
Rejimin taleplere cevap vermesi çok zor
Asharq Alawsat yazarlarından Amir Taheri haklı olarak Mısır’da “rejim değişmedi, rejimde kimi değişiklikler yapıldı” derken rejimin temel özelliklerinin değişmeden kaldığına işaret ediyordu. Aslında çok daha ilginç bir durum söz konusu: Rejim, şiddet uygulama kapasitesini, devletin diktatörlük özelliğini, Mübarek döneminde, parlamento, anayasa, seçilmiş devlet başkanı gibi incir yapraklarının arkasına saklamaya çalışıyordu. Şimdi, ortada açık bir diktatörlük var. Bu açık diktatörlüğün, kendine yeni incir yaprakları üreterek orduyu, açık şiddeti geriye çekebilmesi (saklayabilmesi) büyük ekonomik kaynakları harekete geçirerek halkın taleplerine cevap verebilecek bir yeni “mutabakat” oluşturabilmesine bağlı.
Halbuki bu rejim ve Mısır kapitalizmi ve ondan beslenen uluslararası sermaye, kendileri için gerekli birikimi (sömürü oranlarını), ancak bu baskı araçları sayesinde gerçekleştirebiliyordu. Rejimin karakterini bu ekonomik sınıfsal ilişkiler ve dengeler belirliyordu. Bu ilişkiler, Mısır halkının yaklaşık yarısının günde 2 dolardan daha az bir gelirle yetinmesini gerektiriyordu.
Credit Agricole’un hesaplarına göre devrimin ekonomiye maliyeti günde yaklaşık 380 milyon dolar olmuş. Bu sırada 700 milyon dolarlık bir sermaye kaçışı yaşanmış; GSMH’nin yüzde 11’ini, istihdamın yüzde 10’unu sağlayan turizm sektörü siyasi kriz sırasında büyük mali kayıplar yaşamış. Kısacası bu koşullarda, halkın öne çıkmaya başlayan ekonomik taleplerine cevap vermek, ekonomik kaynaklarda ve iktidar ilişkilerinde köklü bir yeniden dağılımı sağlayacak yeni bir modele geçmeden olanaklı değil. Böyle bir modele bugünün siyasi ilişkileri, güçler dengesi altında geçmek olanaksız. Bu olanaksızlık “demokratikleşmenin” olanaksızlığına da işaret ediyor.
Bu koşullarda Mısır halkının özellikle emekçi sınıfların önlerindeki tek seçenek, devrimi bu ekonomik ve siyasi iktidar ilişkilerini sorgulayan bir yönde ilerletmek. Bölgede yükselmeye devam eden dalga, dünya kamuoyunda oluşan duyarlılıklar, uluslararası koşulların şimdilik Mısır halkından yana olduğunu söylüyor.
Aksini düşünmek bile istemiyorum. Çünkü tarih korkmuş egemen sınıfların tepkisinin çok şiddetli olduğunu gösteriyor.

Tuesday, February 15, 2011

Mısır’da devrim, karşı devrim (09.02.2011)

Şimdi artık yeni bir Mısır var. Bundan sonra ne olursa olsun, devrim öncesinin Mısır’ına, Mübarek rejiminin halk, devlet ve siyaset ilişkisine geri dönülmeyecek. Bunu kolaylıkla söyleyebiliyorum ama bu günden yarına devrimin ne yönde ilerleyebileceği üzerine bir öngörüde bulunmaya çekiniyorum; hatta istemiyorum. Çünkü, aklıma Mao’nun devrimleri bisiklete benzeten o ünlü saptaması aklıma geliyor.
Devrimler ve bisikletler...
Mao, bisiklet benzetmesiyle, devrimlerin ayakta kalabilmek için sürekli ilerlemek zorunda olduğunu söylüyordu. Mısır devrimi bugüne kadar, rejimden tavizler kopararak hep ilerledi. Ama ya bundan sonra?
Devrimin üçüncü haftasına girerken, hemen iki saptama yapabiliriz. Birincisi: Devrimin kitleselleşme sürecinin durakladığı, coğrafi yayılmasının Tahrir Meydanı’nı ve İskenderiye sokaklarını aşamadığı görülüyor. Mısırlı sosyalist grupların yaptığı çağrılardan, sanayi işçilerinin devrime kitlesel bir biçimde katılmadığı anlaşılıyor. Bu gözlemler de devrimin harekete geçirebildiği kitlenin sınırına ulaştığını düşündürüyor. Ama yine bu gözlemler, devrimin kaderinin sanayi işçilerinin, sürece grevlerle, hatta bir genel grev yoluyla katılması halinde bir anda dramatik bir biçimde değişebileceğini de söylüyor.
İkincisi devrimin bugüne kadar rejimden koparttığı tavizlerin, ordunun ve güvenlik aparatının yanı sıra ABD’nin desteğini de aldığı anlaşılan Ömer (işkenceci) Süleyman’ın rejimin yönetimini devralması ile çizilen sınıra dayandığı, bu sınırı aşmakta zorlandığı görülüyor. Bu sırada rejim, Müslüman kardeşlerin oportünizminden de yararlanarak zaman kazanıyor, devrimin pörsüme sürecine girmesini bekliyor.
Devrimci dalganın gücünden emin olduktan sonra ortaya çıkan Müslüman Kardeşler örgütü, yasal olarak yasaklı olmasına karşın rejimin ve ABD’nin de onayıyla devrimin temsilcisi katına yükselerek Ömer (işkenceci) Süleyman’la pazarlık masasın oturdu. MK’i rejim düşmanı kategorisinden çıkarıp meşru ortak düzeyine yükselten bu büyük bir siyasi ‘başarı’ Siyasal İslam’ın ‘pasif devrim’ sürecinin, Mısır proletaryasının devrimci atılımını kullanarak, etkisini çalarak tamamlanmak üzere olduğuna işaret ediyor.
Karşı devrimin ayak sesleri
Devrim duraklama işaretleri verirken, tam da Mao’nun uyardığı gibi, karşı devrimin şekillenme sürecinin hız kazanmaya başlıyor. Mübarek yanlısı güçlerin, askerin aldırmaz bakışları altında gerçekleşen saldırılarından sonra, polisin sokaklara geri dönmesinin yanı sıra ordunun da, tarafsızlık görüntüsünü terk etmeye başladığını düşündüren haberlerde belirgin bir yoğunlaşma var.
Yatırımları ve ticari ilişkileriyle Mısır ordusu, Mısır kapitalizminin organik parçası, egemen sınıfının ‘devlet kapitalisti’ kesimi olarak belki de en güçlü fraksiyonunu oluşturuyor. Yerli yabancı sermaye ortaklıkları, elindeki ucuz işgücünü (sıradan askerleri) verimli bir biçimde kullanma becerilerinin yanı sıra, Mısır ordusu, lojistik, teknolojik bağlarıyla, ABD askeri okullarında eğitilen komuta kademesi personeliyle adeta ABD askeri yapılanmasının bir uzantısı haline gelmiş bir örgütlenmedir. Mısır devletinin ABD’den her yıl aldığı 2,2 milyar dolarlık yardımın yüzde seksenin Mısır ordusuna gittiği söylenir. Devrim başlar başlamaz hemen sokaklara hakim olarak adeta devrimin coğrafyasının sınırlarını belirleyen Mısır ordusunun artık göstericilere eve dönmeleri yönünde baskı yapmaya, tutuklamaları yaygınlaştırmaya başladığı bildiriliyor.
Karşı devrimin ivme kazanmaya başlamış olduğunu uluslararası medyadaki ağız değişikliğinden, özgüven işaretlerinden de görmek olanaklı. Birincisi, ABD ve Avrupa’nın inisiyatifiyle, ‘geçiş sürecinin’ (nereye geçilecekse) Mübarek’in (ve ordunun) doğrudan ya da dolaylı ‘vesayeti’ ile gerçekleşmesi yolunda bir ‘mutabakat’ inşa etme çabası gelişiyor. Hafta sonunda, rejimle, devrimin sözde temsilcileri (Müslüman Kardeşler) arasında pazarlıklar yaşanırken, El Cezire’nin meydandan bu pazarlıkları destekleyen, seçimlere kadar rejimin iktidarda kalmasına olumlu bakan sesler bulup ekran çıkartması, Mübarek yanlısı Kahire ‘sosyetesinin’ sesini, iş çevrelerinin devrimin ekonomik maliyetine ilişkin yakınmalarını aktarmaya başlaması da anlamlıydı.
Nitekim, normalleşme, devrimin ekonomik maliyet, sıradan Mısırlının işine dönme arzusu (örneğin Jim Muir, BBC, 07.02) gibi konuları, Müslüman kardeşlerin ‘Hamas olmadığını’, vurgulayan yorumlara hafta sonu ve Pazartesi günü çok yoğun olarak rastlanıyordu. ABD savaş gemilerinin Mısır sularına girdiğine ilişkin bir haber de gördüm ama, bunu bir ikinci kaynaktan daha doğrulatamadım.

Thursday, December 30, 2010

2010’den 2011’e sınıf savaşları

2010 yılı kapitalizmin ne kadar akıldışı ve insana düşman bir ekonomik model olduğunu bir kez daha sergiledi. Hükümetler, 2010 yılında, geniş halk kitlelerinden gelen tüm itirazlara karşın bir seri, insan aklına zarar karar aldılar. Son G20 toplantısında bu kararları küresel bir programa dönüştürdüler. Bu kararların etkileri 2011 yılında giderek daha çok hissedilecek. Bu yüzden 2011’de sınıf mücadelelerinin, tüm dünya ölçeğinde sertleşeceğini kolaylıkla söyleyebiliriz.
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”

Bu slogana şimdi bir de, “halkın sırtına yıksınlar” saptamasını eklemek gerekiyor. Krediye dayalı (gerçek zemini olmayan) tüketimi körüklemeye, bu kredi mekanizmasını spekülasyona çevirmeye yönelik finansal hareketler, 55 trilyon dolarlık bir dünya ekonomisinde 1000 trilyona dolara ulaşan bir finansal balon yarattılar. Sonra bu balon patladı. Devlete “sen kenara çekil, bırak yapalım bırak geçelim” (küreselleşmenin önünde kimse duramaz filan…) diyen finans sermayesi, bu kez, “bizi kurtar yoksa ekonomiyi çökertiriz” tehdidini hükümetlerin başına bir tabanca gibi dayadı. Ekonomi yönetimindekiler de zaten bu kesimden gelme insanlar olduklarından, 2009 yılı bankaları kurtarma operasyonlarıyla geçti, kimi hesaplara göre dünya çapında 12 trilyon dolar harcandı.

Bu kurtarma dalgası geçer, operasyonun devletlerin hazinesine getirdiği yük ortaya çıkmaya başlarken, “bırakın geçelim bırakın yapalım”, sloganı “yükü halkın sırtına yıkalım” sloganına dönüştü. 2010 yılı yükü halkın sırtına yıkmaya yönelik politikaların hazırlanması, gündeme alınmasıyla geçti. Böylece Kapitalist devlet bir kez daha akıldışı, insana düşman özünü sergileme fırsatı buldu. Devlet hazinesinde açılan deliği kapama önlemleri, toplumun birikmiş serveti, ödeme gücü en yüksek kesimini değil, ödeme gücü en düşük ve krizin etkisiyle de düşmeye devam eden kesimini, çalışanları, hatta emeklileri, çalışamayanları, hastaları hedef aldı. Hâlbuki bu arada dünyanın en zengin 70-80 milyarderi, servetlerinin neredeyse yarısını “hayır işlerine ayırabileceklerinden söz ediyorlardı”. Demek ki, bunlar, servetlerinin yarısını topluma verseler bile bir refah kaybına uğramıyor, hala dünyanın en zengin insanları olmaya devam edebiliyorlardı. Ama devletler bunlara dokunmaya, katkı istemeye cesaret bile edemedi. 

Direnişlerin yılı 
Bu saldırgan politikalar gündeme gelirken, emekçi sınıflar, öğrenciler de “hayır” diyerek sokaklara dökülmeye başladılar. İspanya ve Portekiz’de, Yunanistan’da genel grevlerin yanı sıra tüm Avrupa çapında ama özellikle İngiltere, İtalya, Yunanistan’da ve Türkiye’de öğrenciler direnişlerde büyük bir öz veriyle ön safta yer aldılar, coplandılar, gazlandılar, hastanelik oldular, ama toplumun geri kalanının sempatisini, desteğini aldılar. Öğrencilerin, İnterneti de kullanarak geliştirdikleri, yeni yaratıcı örgütlenme biçimleri de ilgi çekiyordu.

Örneğin İngiltere’de öğrenciler, Polisle büyük bloklar oluşturan yürüyüş kolları biçiminde karşılaşmak yerine, birden dağılan, sonra başka bir yerde yeniden toplanan hareketli (göçebe), eşgüdümlü protesto yöntemleri geliştirdiler. Bu bağlamda, büyük şirketlerin önünde “vergini öde” çağrısı yapan “korsan miting”ler (flash mob) gibi, mala ve cana bir zararı dokunmadan, mesajını verip dağılan barışçı hareketlerin, halkın sempatisini kazandığı görülüyordu. Türkiye’de yine kimseye (teşhir edilmekten başka) bir zarar vermeyen yumurtalı protestolar, sapla samanın ayrılmasına büyük ölçüde yardımcı oldu; öğrenci hareketine olduğu kadar, genel olarak sosyalist harekete enerji kattı.

Bu yıl çok daha sert bir sınıf mücadelesi ve devlet şiddeti ortamına girilirken, öğrencilerin de geçen yıldan kimi dersler çıkartmaları, çalışanların, halkın geri kalanıyla, özellikle sendikalarla güçlü ilişkiler kuramazlarsa, eşgüdüm içinde davranmayı başaramazlarsa daha fazla ilerleyemeyeceklerini görmeleri, sendikaların ve diğer meslek örgütlerinin de öğrencilere sahip çıkması gerekiyor.

Bu söylediklerimden tabii ki yeni, yaratıcı protesto biçimleri aramayı terk ederek, illa da geleneksel “blok-kitle” gösterilerine geri dönülmesi gerektiği sonucu çıkmamalı. Önemli olan yaratıcı eylemlerde, her zaman halkın (üç beş ruhunu iktidara satmış, ama solcu taklidi yapmaya devam eden entelektüelin değil) gözünde meşruiyetini korumaya, eylemin sınırını aşmamaya, fiziki şiddetten kaçınmaya, kitle çizgisinin bir adım önünde durmaya çalışırken, yenilikçilik adına, bu çizgiden kopmamaya, büyük dikkat gösterilmesidir. Bu “protesto gösterileriyle” geniş kitlesel “duyarlılıklar” ve hareketlilikler arasında güçlü maddi, manevi bağlar inşa etmeye çabalamak özellikle önemli olacaktır.

Friday, December 24, 2010

2011 ve “Endişe çağı”

(22/12/2010)
Geçen hafta,  gerçekleşen AB zirvesinden sonra yorumcuların, siyasi eğilimleri ne olursa olsun iki konuda hemfikir oldukları görülüyor. Birincisi: Zirve Almanya’nın zaferiyle sonuçlanmıştır. İkincisi: Kriz devam ediyor, andaki görüntü endişe verici. Ben bu yorumlara bakınca, “yine kabak çalışanların başında patlayacak” diye düşünüyorum.

Almanya’nın zaferi
Financial Times yazarlarından, Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (European Council on Foreign Relations) üyesi Wolfgang Müncahu, Pazartesi günü, zirveyi değerlendiren yorumunda, “Merkel’inki kadar bütünsel, uzun erimli bir siyasi zafer az gördüm” diyordu ve ekliyordu “ ne istediğini biliyordu, istediklerinin hepsini aldı… Geçen hafta, EU, Alman tarzı kriz yönetimine tam anlamıyla abone olmuş oluyordu”.
Ben bu ana kadar “bu model AB’yi krizden çıkarabilir mi?” diyen birisine rastlamadım.  Genel kanı Alman modelinin, borçları ve bütçe açıklarını hedef alan bir yaklaşım olduğu, bu sorunlarla uğraşırken, krizi daha da derinleştireceği doğrultusunda. “Alman modeli” mali krizdeki ülkelere, tüm kaynaklarını borç ödemeye, bütçe açığını kapatmaya yönlendirmeleri karşılığında finansal destek sağlamayı öngörüyor.  Diğer bir deyişle, Almanya, Avrupa’yı kendi liderliği altında birleşmeye zorlarken, kendisi bölgenin en güçlü, en büyük (Avro bölgesinin yüzde 30’u), hızlı büyüyen ekonomisine sahip olmakla birlikte, bunu, üzerine yük almadan gerçekleştirmek istiyor.

Geçen sefer, Almanya, Avrupa’yı birleştirmeye çalışırken kırmıştı… Yine kıracak gibi görünüyor. Almanya’nın dayattığı, krizdeki ülkelerin bütçe açıklarını azaltmaya öncelik veren önlemler, ekonomik büyümeye değil daralmaya açılıyor. Buna karşılık, göreli olarak uzun dönemli, yeniden yapılanmaya yönelik önlemler henüz gündeme gelemiyor; gündeme geldiklerinde, çoktan sosyal güvenlik ağları tasfiye edilmiş olacağından, işsizliği ve iflasları arttırdıklarında verili siyasi düzeni, altında kalkması olanaksız toplumsal maliyetlerle karşı karşıya bırakacaklar.

Dünün araçlarıyla çalışmak...
Bu olasılıklarla ilgili endişeleri dile getiren yorumları okurken, aklıma Marshall Mcluhan’ın bir sözü geldi: "Çağımızda yaşadığımız endişe büyük ölçüde, bu günün işini, dünün araçlarıyla yapmaya çabalamaktan kaynaklanıyor”. Korkutucu bir gözlem! Keynes de 1930’larda, zamanın ekonomi yönetimi için benzer şeyler söylüyordu. Pazartesi günü, Prof Krugman, “Zombiler kazandığında” başlıklı yorumunda, “serbest piyasa köktencileri hemen tüm öngörülerinde yanıldılar, ama şimdi siyasi ortama her zamanından daha egemenler” diyordu. Krugman’ın ABD için yaptığı bir saptama Avrupa için çok daha geçerli. Brüksel’de fiyat istikrarı, mali disiplin, yapısal reform’dan başka bir öneri yok! Bu gidişle, bir taraftan daha derin bir ekonomik durgunluk, giderek daha sert döviz ve ticaret savaşları, bu yola bir kez girince de bekli de daha kötüsü…

Bu böyle karanlık bir yolda ilerlemeye zorlayan “Zombiler”, halkın, özellikle çalışanların, bu yolun getirdiği yükleri uysalca kabul edeceklerine ya da başkaldırılarının zamanında ezilebileceğine inanıyorlar. Bu yüzden kriz yönetim tartışmalarına bakınca, işsizliğin azaltılmasına ilişkin hiçbir önlemle karşılaşmıyoruz: Sermaye kendini yeniden yapılandırırken, işsizlik oranı yüzde 30’ların üzerinde dolaşan gençlerin, yeniden yapılanma sırasında işlerini kaybedecek olan 40 yaş üstü işçilerin geleceğiyle hiç ilgilenmiyor.

Sermaye derken aslında dikkatleri mali sermaye üzerinde yoğunlaştırmakta yarar var. Çünkü şu anda halen dizginler mali sermayenin elinde.  Pazartesi sözünü ettiğim “14” büyük aile halen ABD mali piyasalarını denetliyorlar. Daha yakından bir bakış, türev piyasalarının yönetiminin üyeleri, JPMorgan Chase, Goldman Sachs, Morgan Stanley gibi bankalardan gelme, kimlikleri gizli tutulan, içlerine yeni kimseyi almayan, dokuz kişilik bir komitenin elinde olduğunu ortaya koyuyor. Bunların türev piyasaları üzerindeki denetimiyse diğer sektörlerdeki firmalara çok pahalıya mal olabiliyor (Luise Story, New York Times 11/12/2010). Tüm yapısal sorunlar (bütçe açıkları, kapasite fazlası…) olduğu gibi dururken, borsalar Lehman öncesi noktaya geri dönmüş görünüyorlar. Onlar biriktirmeye devam ediyor, geri kalanlar sürünüyor! The Observer’den Will Hutton’da pazar günü “Büyük mali yapılar dizginleyemezsek, ekonomi asla toparlanmayacak” diyordu.
Kemer sıkma politikaları daha yeni devreye giriyor. Öyleyse, çalışanlar üzerindeki baskılar artmaya devam edecek. Diğer taraftan, dikkatler mali sermaye üzerinde yoğunlaştıkça, yönetici blok’un iç çelişkileri derinleşecek. Tüm bunlar (uluslararası gerginlikler bir yana) 2011’in “çok ilginç” bir yıl olacağını gösteriyor.

‘68’ Korkusu

Öğrenciler başlarını biraz kaldırdılar ya, sopalar, tekmeler, biber gazı filan… Böyle bir nefretin kaçınılmaz sonucu olarak şimdi ortada bir de cinayet var. Treblinka’da annelerin gözleri önünde bir “spezialkommando”nun, elleriyle parçaladığı bebeyi anımsatan bir cinayet…

Peki, dün demokrasi, hoşgörü, özgürlük söylemlerini kimseye bırakmayanlarda, ekranlara çıkıp askeri darbenin katlettiği gençlere gözyaşı dökenlerde bir kızgınlık var mı? Adalet istiyorlar mı? Hayır, “O kız orada ne arıyormuş!”, “Bunlar akıl hastası” gibi saçmalıklara, ağır bir “68” korkusu eşlik ediyor. Bu korku da, bu ikiyüzlülüğü çok güzel açıklıyor.

Bu öyle bir korku ki, 39 yıl sonra, Fransız Devlet Başkanı Sarkozy’ye, seçildiğinde “68’den artık kesinlikle kurtulacağız” dedirtiyordu. Şimdi de birileri, Türkiye’de “Bunlar memleketin baş belasıydı” diyor. Kimileri, dün tarih yanlarından geçip giderken seyretmiş olmanın ezikliğiyle, öğrencilik dönemlerinin, boykotlarını, protestolarını, şimdi nefretle anımsıyorlar. Daha akıllı olanları, “Son günlerde patlayan öğrenci olaylarını ‘lümpen, öfkeli, siyasallaşmış, şiddet yanlısı’ bir grup gencin ‘patlaması’ olarak görürseniz, vahim bir hata yapmış olursunuz” diyerek uyarıyor.

Evet korkmakta haklılar. Çünkü “68”, aslında bir “öğrenci olayı” değildi. “68” aynı zamanda, tarihin hem Avrupa’da hem de Türkiye’de gördüğü en geniş katılımlı grev, fabrika işgalleri dalgasıydı da. Önce öğrenciler başladı, ardından işçiler geldi; tüm kapitalist, erkek egemen, emperyalist düzenin, “resmi sosyalizmin” üzerinde kocaman bir soru işareti oluştu. Bu soru işareti, ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya olağanüstü bir özgürlük havası yaratarak dolaştı.

Sonra bu devrimci dalga geri çekildi. Dahası, bu özgürlük havası sermaye tarafından, “68” yılgını postmodern-liberal sol tiplerin de yardımıyla, Fordist sermaye birikim rejiminin, refah devletinin, giderek sendikal yapıların, sosyal demokrat partilerin parçalanarak dönüştürülmesinin, neo-liberalizmin, serbest piyasanın yerleştirilmesinin ideolojik balyozu olarak kullanıldı. Ama uçurumun kenarına kadar gelmiş olmanın travması asla kaybolmadı.

Şimdi “olayı” yeniden yaşama olasılığının şekillenmeye başlamasıyla paniğe kapılıyorlar. Üstelik bu kez durum biraz farklı!

Dün ve bugün

“68”de bir genç kuşak, bir önceki kuşağa bakıyor, Fordist tüketim toplumunun sürüleştirdiği anne ve babal’nı, yolundan çıkmış bir özgürlük projesini (SSCB), uzlaşmak için sırada bekleyen “Avrupa Komünist Partilerini”, fosilleşmiş sendika bürokratlarını görüyor, hepsine birden baş kaldırıyordu.

Bugün, yine bir tüketim hummasıyla başı dönmüş, aldıkları kredilere tutsak olmuş bir kuşağın çocukları sokağa çıkıyor. Bu kuşak, Afganistan’a, Irak’a, terorizme karşı savaşa, küresel ısınmaya, demokrasinin bir politikacı pazarına dönüşmesine bakıyor. Mali krizle birlikte yönetimdekiler de bir taraftan bu çözümsüzlüğü itiraf ediyorlar, diğer taraftan, dönüp bu krizin maliyetini siz üstleneceksiniz diyorlar.

“68” yapısal krizin başındaydı, kapitalizmin bir kriz yönetme modeli geliştirme olasılığı vardı. Bu olasılık neo-liberalizm olarak gerçekleşti. Bugün, bu modelin tükendiği noktadayız. Bu kuşak, “yükselen güçlerin” de yeni bir model yerine, eskinin tehlikeli eğilimlerini canlandırdıklarını görüyor, geçmişin felaketlerini, yeniden, daha büyük çaplı yaşamak istemiyor.

Dünün disiplin toplumunun araçları, emekçileri disiplin altında tutan, sermaye ile pazarlık yaparak uzlaşabilen güçlü sendikalar, sosyal demokrat partiler, yeni kuşakları iyi kötü eğiten şekillendiren, okullar, üniversiteler, işçi sınıfının tüketim düzeyini koruyan refah devletinin sağlık, konut, sistemi, emeklilik fonları, bugün derin bir kriz içindeler. Dün, dev merkezi-bürokratik korporasyonlar tüm yaratıcı bireyleri, kendine bağlayarak denetim altında tutuyordu. Bugün, öz denetime ağırlık veren yatay örgütlenmeler, ağa bağlı sistemler var. Kısacası, “disiplin toplumunun” kurumları hızla çözülüyor. Boşuna mı dine bu kadar umut bağlanıyor? Dün yalnızca, gazete, TV vardı, bugün sokaklara çıkanlar, bir taraftan mücadele ediyor, bir taraftan blogunu yazıyor, resim, film çekip internet’te yayımlıyor, Twitter’de mesaj atıyor, yaşadıklarını dünyanın başka yerlerindeki benzerlerine ulaştırıyor… Bugün bu kuşağı, frenleyecek, fosilleşmiş sözde sol kurumlar yok, satın alacak para yok. Bu yüzden devlet şiddeti çok çabuk devreye giriyor.

Doğru, bu da her kuşak gibi, kendi siyasi derslerini, kendi mücadelesinden çıkaracak. Ancak bir önceki kuşağın geçmişin deneylerini bu kuşağa aktarmak gibi bir tarihsel sorumluluğu da var.

Wiki’nin ışığında, panik belirtileri

(08/12/2010)

Wikileaks “sızıntıları”,  ABD’nin stratejik öneme sahip kimi ülkelerle ilişkilerini zedeleyebilecek bir kaç belge “sokuşturulmuş” (Brzezinski, Hadley) olsa bile,  belki utandırıcı ama genelde zararsız bilgileri içeriyordu. Ancak ABD’nin emperyalist çıkarlarını hedef alan bilgilerin de yayımlanmaya başlamasıyla sürecin yeni bir yola girdiği anlaşılıyor.  Bu yeni yolun, ABD Devlet başkanlarına ulusa güvenlik danışmanlığı yapmış olan Brzezinski ve Hadley’in, “istihbarat örgütleri bu fırsatı kaçırmayacaktır” saptamasını destekler bir yönde ilerlediğini düşünüyorum.

Stratejik hedefler listesi
Wikileaks’in Pazartesi günü, ABD’nin dünya çapında ulusal çıkarları açısından stratejik öneme sahip gördüğü, altyapı kuruluşlarının, firmaların, kaynak havzalarının ve ulaşım yollarının listesini içeren bir belgeyi açıkladı.  Bu liste, İngiltere’deki telekomünikasyon kuruluşlarından, Hindistan’daki krom, Kongo’daki kobalt madenlerini, Avrupa’da ensülin, yılan ısırmasına karşı panzehiri, şap hastalığına karşı aşı  üreten kuruluşları, Katar’ın doğal gaz kaynaklarını, Suudi Arabistan’da bulunan Abkaik rafinerisine kadar bir çok kuruluşu içeriyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın hazırlattığı bu belge, “kaybedilmesi halinde, ABD’nin kamu sağlığı, ekonomik ve/veya iç güvenliği üzerinde kritik etki yapması söz konusu alt yapı kuruluşlarının kaynakların saptanmasını” amaçlıyormuş. Bu belgenin açıklanması ile ortaya çıkan görüntünün iki yüzü var.
Birincisi, bu listedekiler, ABD’nin değil, başka ülkelerin egemenliği altında bulunuyor. Dört Yıllık Savunma Değerlendirmesi- 2001’de, Bush’un, Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde, “dünyanın tüm coğrafyalarının ABD erişimine açık olması”, diğer ülkelerin “egemenliklerini sorumlu bir biçimde kullanması” ilkeleri benimsenmişti. Bu ilkelerin ışığında bakınca, bu listenin aslında, ABD’nin emperyalist erişiminin hedeflerini saptadığı, birçok ülkenin ulusal egemenliğine yönelik bir tehdit oluşturduğu anlaşılıyor.

İkincisi, bu listenin, ele geçirilmesi, ABD’nin hegemonya düzeninin, hatta ulusal çıkarlarının yumuşak karnının açıklanması, ABD hegemonyasına doğrudan saldırmayı planlayacak olanlara yönelik paha biçilmez bir hizmet anlamına geliyor. Böylece potansiyel olarak patlayıcı bir durum oluşuyor. Birileri bu hedeflere saldırarak ABD’nin yumuşak karnına vurabilir. ABD, Roma’nın geleneğini izleyerek, “tehdit altındasınız” diyerek bu noktaları kendisiyle daha yakın, sıkı, daha doğrudan askeri siyasi ilişkilere zorlayabilir.

“Überfordert”
“Bir daha kurtulması olanaksız bir biçimde altında kalmak” anlamına gelen bu Almanca kavramı, Wolfgag Munchau Financial Times’da Avrupa birliğinin düzenine ilişkin olarak kullanıyordu. Bu “überfordert” sözcüğünün, ABD’nin uluslararası konumunu betimlemek için de çok uygun olduğunu düşünüyorum. Dahası, ABD’de de böyle düşünen dış politik uzmanlarının sayısının arttığını da görüyorum.

Foreign Affaires’in Aralık sayısı ABD’nin gerilemesine ilişin tartışmalara ayrılmıştı.  Prof Joseph Nye, “Amerikan Yüzyılı Rüyasının” geride kaldığını kabul ediyordu ama “akıllı güç ABD’nin durumunu korumasına yardımcı olabilir”in ötesinde bir önerisi yoktu. Hazine eski müsteşarlarından Roger Altman, Council on Foreign Relations’un başkanı Richard Haas, ABD’nin mali bir iflasın eşiğinde olduğuna işaret ediyor ve bunun askeri stratejik sonuçlarını vurguluyordu. Newsweek’de Evan Thomas’ın “Neden şimdi artık kaygılanmak gerekiyor?” başlıklı yorumu (04/12), ABD hegemonyasındaki gerilemenin, ülke içinde yaratmaya başladığı kutuplaşmalardan hareketle, gelecekte yaşanabilecek toplumsal çalkantılarla ilgiliydi; Thomas, “ABD, Almanya’nın geçmişte izlediği yoldan gider mi?- Büyük bir sosyal krizin çözdüğü büyük bir toplum”  diye soruyordu (05/12). “Çay Partisi” olayı, ABD hükümetinin çalışanlarına, Columbia Üniversitesinin öğrencilerine Wikileaks sayfalarına bakmayı yasaklaması (New York Times, The Guardian (05/12). Gerçekten de, bu soruya “evet gidebilir” dedirtecek nitelikte gelişmeler değil mi?  
Kathleen Parker de, Washington Post’taki yorumunda “Tepenin üzerin deki Kent (ABD’nin ayrıcalıklı olduğuna ilişkin inancı ifade eden, İncil kaynaklı bir kavram-E.Y) ayakta kalabilir mi?” diye soruyordu. Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi’nden, Robert Kaplan’ın (ünlü “Yaklaşan Anarşi” The Atlantic Monthly,1994; makalesinin yazarı) Washington Post’taki yorumuna (05/12)  “Kimsenin yönetimde olmadığı bir dünya” başlığını koymuştu. Kaplan, yorumuna, “Döviz savaşları, Terörist saldırılar, Askeri çatışmalar, Haydut devletlerin nükleer silah yapma yarışı, çöken devletler ve nihayet Wikileaks” diye başlayarak bir kargaşa resmi çiziyor ve bunu ABD hegemonyasının gerilemesine bağlıyordu.  Dahası Kaplan’a göre, ABD gerilerken yerini dolduracak bir güç henüz yoktu; oluştuğunda da bu değişimin sessizce gerçekleşmesi beklenmemeliydi. 

Kötü bir şey bu tarafa doğru geliyor

(01/12/2010)

Pazartesi günü Avrupa’da yayılma eğilimi gösteren mali krize değinmiştim. Bu konu üzerinde biraz daha durmak istiyorum.
Biliyorum, bu günlerin en önemli konusu WIKILEAKS. Bu yüzden, önce, bu konuyla ilgili düşüncelerimi paylaşmaya çalışacağım.

“De omnibus dubitandum est”
Decartes’ın, “De omnibus dubitandum est” (her şeyden şüphe edilecektir) deyimi, eleştirel aklın tüm olasılıklarını radikal bir biçimde önümüze koyar. Wikileaks denen şeye de bu deyimin ışığında yaklaşmak gerekiyor. “Açıklananların” anlamı üzerinde bir karar vermeden önce en azından iki noktayı göz önüne almakta yarar olabilir. Birincisi, karşımızda yazılı metinler var. Öyleyse, “Kim bu metinleri hangi siyasi projelerle yaklaşacak; bu metinlerden çıkarılacak hangi anlamlardan neler bekleyecek?” sorularını mutlaka sormamız gerekiyor: “Bu metinlerin içerikleri hangi yönde yorumlanırsa ne gibi sonuçlar yaratır?”
İkincisi, her metni (önümüze, bir toplumsal, ekonomik, siyasi, ideolojik anlam vaat ederek gelen bir bilgiyi) belli bir tarihsel-siyasi bağlam içine oturtarak anlamlandırmadan önce, “Bu metin neden var?  Neden şimdi var? Nasıl oldu da karşımıza gelebildi?” diye sormamız gerekiyor.

Biliyorum, bunlar çok ballı metinler.  Üstelik karşımızda, bunları, dünyanın en güçlü askeri, siyasi üstelik de kendi meşruiyet sınırlarını kendi çizebilen aparatına, sahip ve gerilemekte olduğunun bilincinde bir hegemonyacı gücün, ulusal çıkarlarına zarar vereceğini bilerek ve bu güce rağmen ortaya getiren, getirebildiği var sayılan bir “tavizsiz isyancı” var.

Diğer taraftan, bu güne kadar bir çok kişiyi, salt bir şüphe ile sokaktan, evinden toplayıp, kayıtsız uçaklarla dünyanın adı olmayan işkence yerlerinde süründürebilen, bir şüphe ile uzaktan kumandalı uçaklarla dünyanın öbür ucunda yargısız infazlar gerçekleştiren, gerçekleştirirken, masum insanları da öldürmekten çekinmeyen bir siyasi, askeri irade, istihbarat, espiyonaj aygıtı, bu belgelerin yayımlanmasına, “ulusal çıkarlarıma zarar veriyorsun, insanların hayatıyla oynuyorsun, dünya düzenini bozuyorsun”  demekle yetinerek, seyirci kalıyor… 

Bu belgelerin anlamı üzerinde karar vermeden önce, en azından yukarda değindiğim kimi sorulara cevap aramaya çalışmakta yarar olabilir.

Ülkeler farklı ama kriz aynı
Avrupa’ya dönersek, ekonomik yapıları birbirinden çok farklı ülkelerin birbirine çok benzeyen kriz dinamikleriyle yüzleştiklerini görüyoruz. Karşımızda, servis edilemeyecek ölçüde büyümüş ve sürekli sıcak parayla döndürülerek büyümeye de sonsuza kadar devam etmesi olanaksız bir döngünün kırılmasından kaynaklanan gelişmeler var.

Bu ülkelerin hemen hepsinde,  bankaların sırtındaki kredi balonuna ek olarak, bu kredileri emerek büyümüş bir inşaat piyasası balonu da söz konusu. Krediyi alanın (firma veya kurum) borcunu servis edebilecek ve belli bir birikimi yapmaya devam edebilecek bir büyüklükte “artı değer” (kâr, faiz ve rant buradan kaynaklanır) üretebiliyorsa, borçlanmaya devam etmesinde bir sakınca olmayabilir. Ancak, bir aşırı üretim/talep yetersizliği, krizi ortamında, yetersiz talep sorununu kısmen dış kaynakla, kısmen de ihracatla aşmaya (ötelenmeye) dayalı bir model,  ihracat talebini ve risk algısını olumsuz yönde etkileyen gelişmeler karsısında, borcunu servis etme olanaklarını kaybetmeye başlar. Önce, borçlarını yeni borçlarla çevirme sürecine girer. Bu borç yükünü daha da büyüten süreç sonsuza adar süremez!

Yukarda değindiğim ülkeler farklı yollardan geçerek gelip bu noktada buluştular. Ancak, “artı değer” üretimine değil de, mali sermayenin baskısıyla yöneldikleri borç servisine öncelik veren çözümlerin talebi daha da daraltıcı etki yapması, bu borç krizinin de siyasi sonuçlarıyla birlikte, dalgalar halinde yayılması kaçınılmaz görünüyor.

Türkiye uzun bir süredir benzer bir ekonomik modeli sürdürmeye çalışıyor. Gelinen noktada, bu modelin sürdürülebilmesinin, sıcak para girişine bağlı hale geldiği görülüyor (Aziz Konukman, Birgün, 28/11; Mustafa Sönmez, Cumhuriyet. 29/11). Financial Times, dünya ticaretinin yeniden yavaşlamaya başladığını, ihracata dayalı ekonomileri zor günler beklediğini bildiriyor (25/11). Ekonomik yorumcular, Türkiye’nin dış ticaret açığına, borçlarına, borsasının ulaştığı düzeye ilişkin kaygıları dile getiriyorlar.  Bu sırada, dünya piyasalarındaki risk algısı yeniden, sıcak para girişini olumsuz etkileyebilecek bir yönde değişmeye başlıyor…  Kötü bir şey bu yöne doğru geliyor…

Yeni Bir Dalga Başlamış!

(24/11/2010)

Bazen bir şey okursunuz, önce sevinirsiniz. İkinci kez baktığınızda sevinciniz kursağınızda kalır. Standard Chartered(SC) bankasının hazırlattığı Süper-Döngü Raporu (Super-Cycle Report, 152 sayfa) başlıklı rapor da böyle bir şey.

Gündemde “Büyük Durgunluk” (kimi yorumculara göre “Büyük Banka Soygunu”),“Yeni NATO” filan var, ama SC’nin raporu, dünya ekonomisinin 2000’den bu yana kapitalizmin üçüncü süper-büyüme dalgasını (süper-döngü) yaşamaya başladığını ileri sürüyor. İlk anda, “demek ki yapısal kriz artık sona eriyor” diye düşünüyorsunuz. Sonra, “peki ama nasıl olacak?” diyerek dönüp rapora ikinci kez bakınca korkmaya başlıyorsunuz.

‘Süper-Döngü’nün tarihsel haritası
Rapora göre birincisi 1870-1913, ikincisi1945-73 olmak üzere, bu kez 2000’de başlamış olan üçüncü “süper-döngü”yü yaşıyoruz. Bu “tarihsel harita” aynı zamanda bize 1914-1944 ve 1974-2000 dönemi arasında, benim “yapısal kriz” olarak nitelemeyi tercih ettiğim aralıklara uyan bir başka “döngüye” işaret ediyor. Böylece, rapor, “yapısal krizin” aslında 2000 yılında bittiğini ya da bitmeye başladığını ileri sürmüş oluyor. Bir sürecin son aşamasına girildiğinde, onun sona ermeye başladığını kabul eder, 2000’den bu yana krizin finansallaşma aşamasının sonunu ve bunun getirdiklerini yaşamakta olduğumuzu da düşünerek SC’nin saptamasına katılabiliriz. Diğer bir deyişle rapor, finansal kriz mali bir krizle sona ererken, kriz yönetim modelinin de tükendiğini haber veriyor. Aynı dönemde, tam da Fernand Braudel’in yaklaşık 45 yıl önce öngördüğü gibi, finansallaşmayla birlikte bir hegemonya döngüsü sona eriyor ve yeni, hegemonya adaylarının yükselmesine tanık oluyoruz. Rapor yeni süperdöngü’nün, öncekilerden farklı olarak, bu kez “Doğu” (Çin, Hindistan ve yükselen diğer piyasalar) önderliğinde yaşandığını söylüyor. Bu noktada bir hegemonya düzeninden diğerine geçişin devasa sorunlarını, risklerini düşünerek korkmaya başlayabiliriz.

Raporun “süper-döngü” dönemlerine bakınca gözümüze başka şeyler de çarpıyor. Birincisi 1870-1913 dönemi modern emperyalizmin(askeri müdahaleye gerek olmadan ekonomik yollarla kurulan egemenlik) yanı sıra, doğal kaynaklara ve madenlere-minerallere ulaşma çabası içinde başlayan ikinci sömürgeleştirme dalgasının yaşandığı yıllara karşılık geliyor. Dönemin sonunda bir yeniden paylaşıma, hegemonyanın el değiştirmesine ilişkin iki Dünya Savaşı var. Bu çalkantıları izleyen ikinci döngü sırasında ABD hegemonyasının, sömürgeciliğe gerek duymayan modern emperyalizmin yerleştiğini görüyoruz. İkincisi, raporun, “üçüncü döngü” olarak saptadığı döneme yakından bakınca, klasik sömürgecilik, kaynak savaşları, yeni alanların sermayenin etkinliğine açılması, yeni bir süper ekonominin şekillenmeye başlaması gibi, aslında birinci dönemi anımsatan özelliklere rastlıyor,“Peki sonra ne olacak?” diye düşünmeden edemiyoruz.

Süper ekonomik büyüme iyi de…
Rapor bu süper-döngüyü, ticaret artışına, yüksek yatırım oranlarına, kentleşmeye, teknolojik gelişmelere, yeni büyük ekonomilerin yükselmesine dayanan ve bir kuşaktan daha uzun süren bir yüksek büyüme dönemi olarak tanımlıyor; ne zaman sona ereceğine ilişkin bir öngörüde bulunmuyor ama 2030 yılını kimi saptamalar yapmak üzere ölçüt alıyor. 2030’a geldiğimizde bu günlerde 60 trilyon dolar olan dünya hasılasının 308 trilyon dolara ulaşmasını, bunun içinde ABD, AB ve Japonya’nın paylarının sırasıyla yüzde olarak 24, 27 ve 9’dan 14, 15 ve 2’ye gerilerken, Çin’in payının, 9’dan 24’e, Hindistan’ın payının da 2’den 10’a yükselmesini bekliyor. Bu sırada dünya nüfusu 6.9 milyardan 8.3 milyara yükselirken, bu artışın yüzde 98’i gelişmekte olan ülkelerden kaynaklanacakmış.

Rapor, bu büyüme, nüfus artışıyla birlikte oluşacak mega-kentlerin, dünyanın doğal kaynakları, su ve gıda tedariki üzerinde büyük basınçlar yaratacağını, fiyat artışlarını zorlayacağını kabul ediyor ama, teknolojik gelişmelerin ve piyasa mekanizmasının bu sorunları aşmaya olanak vereceğini varsayıyor. Bu hiçbir maddi temele dayanmayan iyimserlik, korkumuzu daha da arttırıyor.

Diğer taraftan, tümden kötümser olmamak gerekiyor. Bu raporun değindiği sürecin, bir başka geleceğin mümkün olabileceğini gösteren bir boyutu da var. Bu “büyük-döngü”lerin tarihine bakınca, barışa, özgürlüğe, bağımsızlığa, insanlığın kaderini sermayenin elinden alarak yeni bir ‘dünya’kurmaya ilişkin girişimlerin yükseldiğini de görüyoruz.

‘Genciz, Yoksuluz, Ödemiyoruz!’

(17/11/2010)



İngiltere’de muhafazakâr-liberal koalisyon hükümetinin kamu hizmetlerinin, bu arada üniversite sisteminin finansal kaynaklarına yönelik saldırısının karşılıksız kalmayacağını hemen herkes biliyor, medyada yorumcular, hükümeti uyarıyorlardı. Geçen hafta Londra’da 50 binden fazla öğrencinin, öğretim üyesinin katılımıyla gerçekleşen protesto yürüyüşü, Muhafazakâr Parti’nin merkezinin bulunduğu binanın işgal edilmesinin de etkisiyle büyük ilgi çekti. Siyasi eğilimleri çok farklı yorumcular, en azından bir konuda birleşiyorlardı: Bu protesto gösterileri yeni bir iklimin başlangıcı olabilir.

Korkutucu ama o kadar değil
O gün ben parti binasının camlarının kırılarak işgal edilmesini, polisle itişmeleri televizyondan kaygıyla izledim: Benim kız bu olayın acaba neresindeydi? Sonra eve geldiğinde, “eylem çok başarılıydı ama bu camların kırılması…” filan demeye hazırlanıyordum ki, önce bana kendi geçmişim anımsatıldı, sonra da olayın anlamı üzerine bir söylev dinledim ve kendimi topladım.

Tabii ki parti binasının işgali bir şiddet olayı değildi, camlar kırılmış olsa bile. Dışarıdaki öğrenciler büyük bir heyecanla destekledi bu eylemi. Tabii ki, kendini kaybedip de damdan yangın söndürme aletini aşağıya fırlattığı için öğrencilerden hayatı boyu yetecek kadar küfür yiyen budaladan sorumlu değildi işgalciler. Protesto gösterisi, “bu doğrudan eylem” sayesinde sıradan bir yürüyüş olmaktan çıkıp televizyon ekranlarını, gazeteleri işgal etti. Etkisi ve başarısı ertesi gün Manchester Üniversitesi’nde gerçekleşen işgalin de gösterdiği gibi birçok yeni eylem projesine esin kaynağı oldu.

İlk anda öğrencilerin, harçlarına konan üst sınırın kaldırılmasına karşı bir protestosu gibi görünse de bu eylem çok daha geniş bir anlama sahipti. Eyleme üniversitelerden katılanların büyük çoğunluğu koalisyon hükümetinin bu kararından etkilenmiyordu, onlar mezun olmuş olacaktı o zamana kadar. Ama yine de buradaydılar. Protesto eylemlerine katılanların önemli bir bölümü, okuldan azar işitmeyi göze alarak gelen liselilerdi. Bir gazetecinin, olaylar sırasında bir kenara çekildiğinde, kendisine sigara ikram eden 16 yaşındaki delikanlıya yönelttiği “Korkutucu değil mi?” sorusuna aldığı “Doğru ama geleceğimiz üzerinde oynanan kumar kadar değil” cevabı, o gün orada “Genciz, yoksuluz, ödemiyoruz!” sloganıyla yürüyenler, toplumun tümünün sorumluluğunu üstlenmeye hazır yeni bir kuşağın geldiğini gösteriyordu.

Bu sırada barikatın öbür tarafında…
Barikatın öbür tarafındakiler de bu yeni dalganın farkındaydılar. 9/11’den bu yana iç güvenlik alanında, halka çeşitli yasaklar, kısıtlamalar getiren önlemleri uygulamaya koyuyorlar. Ancak, tarihin en deneyimli kapitalist sınıfının temsilcileri, son yıllarda bu önlemlerin yeterli olamayacağını düşünerek halkın davranışlarını, günlük yaşamında alacağı kararları belirleyecek ortamı oluşturmaya yönelik yeni bir model geliştirmeye başlamışlar.

“Gösteri toplumu, medya, zaten bunu yapmıyor mu?” diyebilirsiniz, ama “Davranış Ekonomisi” (Behaviour Economics) modeli beraberinde bir de kurumsal yapılanma getirmiş; muhafazakâr-liberal hükümetinin bünyesinde yeni bir bölüm oluşturulmuş. Bu bölümün çalışmalarına yön vermek için MINDSPACE (Ulak, Teşvikler, Normlar, Varsayımlar, Belirginlikler, İşlemeye hazırlama, Duygusal etki, Bağlanma ve Ego sözcüklerinin İngilizce karşılıklarının baş harflerinden oluşuyor) başlıklı bir de rapor var hükümetin (Cabinet Office) damgasını taşıyan.
Biri ekonomist, ikisi kamu yönetimi, bir de nöroloji bilim dalında üç uzmanın hazırladığı raporun (yazarlardan birinin İşçi Partisi hükümetine de danışmanlık yapmış olduğunu düşünürsek, partiler üstü bir politikayla karşı karşıya olduğumuzu görürüz) iki varsayımını aktarmakla yetineceğim burada. Rapor insanların çoğu zaman sistemli bir biçimde akla uygun olmayan (irrasyonel) yönde ve kısa döneme odaklı kararlar aldıklarını ileri sürüyor. İkincisi, hükümetlerin insanlara verileri sunarak bilgilenmelerini, böylece davranışlarını değiştirmelerini beklemesi genelde sonuç vermiyor. İnsanların düşünme süreçlerini, yaşamlarını yönetirken alacakları kararların toplumsal bağlamını, (simgesel ekolojiyi-E.Y) biçimlendirmeye çalışmak çok daha verimli olacak. “Dürtükleme” (Nudge) taktiği denen bu yaklaşımın da ilk önce sağlıklı beslenme gibi yaşam tarzı alanlarına (bio-politiğe) müdahale eden ek vergiler ve yasaklarla başlaması da ilginç. Bu yaklaşım, hükümetler açısından en iyisinin, kendini, karar vermekte zorlanan, yanlış karar veren halkın yerine, koyarak onun adına irade kullanacak bir kurum, “toplumsal beyin” (“Social Brain Project” diye bir şey de var) oluşturmak olacağını savunuyor.

Bir yorumcunun deyimiyle, devleti yönetenler artık yalnızca aklımızı şekillendirmekle kalmak istemiyor, daha da ileri giderek bizim aklımız olmak istiyor. Liberal demokrasi, yaşamın hemen her alanının kapitalizmin ekolojisine hapsedilerek yönetildiği totaliter bir kâbusa dönüşüyor derken işte bunları düşünüyorduk. Ama böyle kurumların çoktan oluşturulduğundan haberimiz yoktu…