Wednesday, March 06, 2013

Bu Kez de İtalya Dersleri

İtalya’da, genel seçimlerde, komedyen-politikacı Grillo’nun partisi, Temsilciler Meclisi’nin birinci, Senato’nun ikinci partisi konumuna yükseldi. Aynı günlerde İngiltere’de Eastleigh’de yapılan ara seçimde, medyada hep alay konusu olan, Avrupa Birliği üyeliği karşıtı muhafazakâr UKİP’in aldığı oy şaşkınlık yarattı. Ocak ayında benzer bir şok İsrail’de, televizyon sunucusu Yair Lapid’in partisi genel seçimlerde ikinci sıraya oturunca yaşanmıştı; ilk şok da geçen yıl Yunanistan seçimlerinde SYRIZA yüzde 27 oy alınca...

Sanırım karşımızda evrenselliği olan ilginç bir
“durum” var. Larry Derfner’in İsrail seçimleriyle ilgili söylediği gibi “İsrail seçmeni sağı reddetti ama sol kazanmadı” (The National Interest, 25/01/2013). Puglia’dan seçilen Demokrat Parti temsilcisi Franco Cassano’ya göre “Grillo, gençlerin öfkesiyle sol arasındaki kanalları kapattı”... “Bir liderlik sorunu var. Öfke ile sol arasındaki kanallar artık çalışmıyor” (Il Manifesto, 28/02/2013).

Yazının devamını okumak için tıklayınız 

Wednesday, February 27, 2013

Uzay Savaşları

Geçen haftanın üzerinde en çok durulan konularından biri de uzay savaşlarıydı. Bu savaşlar, gezegenler arasında, warp motorlu uzay gemileriyle değil, internetin sanal uzayında, ülkeler arasında bilgisayarlarla yapılıyor. Tartışma o kadar yoğun ki, Financial Times başyazılarından birinde ele alıyor; Brzezinski bir yorumunda, bu savaşların kurallarını saptayacak uluslararası anlaşmaların gerektiğini savunuyor. The New York Timesın aktardığına göre Washingtonda konuya ilişkin konferanslar birbirini izliyor”.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, February 20, 2013

Güney Afrika Dersleri

Pazartesi yazımdan devamla, AKP Türkiyesinin dış politikasının en hafif ifadeyle, gittikçe belirsizleşen yönü üzerine yazmayı planlıyordum. Pazartesi günü okuduğum Güney Afrika haberleri, geçen hafta Ekmek, Özgürlük ve Toplumsal Adalet başlıklı yazımda dile getirdiğim kaygılardan devam etmenin daha yararlı olabileceğini düşündürdü.

Güney Afrikada yayımlanan News 24 haber sitesinde yer alan bir yorumda şu saptamalar vardı: Güney Afrika nüfusunun büyük çoğunluğu bugünkü rejimde de yoksullaşmaya devam ediyorsa, ülkenin geleceğinden pay alma umutları yoksa, apartheid (ırkçı rejim - E.Y.) rejimi gerçekten sona erdi diyebilir miyiz?” (...)Bağımsızlık Afrikalılara elle tutulur kazanımlar getirmiş olmakla birlikte, uğruna elde edildiği hedeflerin, görevlerin yerine getirilmesinde başarısız kalmıştır.”(...) “Apartheide karşı mücadele bu düzeni değiştiremedi, onu demokrasiyle birleştirdi. Bir demokratik apartheid devletikurdu.” (...) Sömürgeciliğin, apartheidin çekirdek ilkesi, siyah nüfusun büyük kısmını yoksulluğa mahkûm etmekti.” (...)Bugün ırk ayrımı kalktı, ama bu çekirdek ilke olduğu gibi duruyor! (18/02).

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, February 13, 2013

Ekmek, Özgürlük, Toplumsal Adalet

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş AKPye yakın olduklarını açıkladıktan sonra, Biz AKP ya da BDPnin değil, bütün Türkiyenin anayasasını yapmak için böyle bir uzlaşma arayışı içine gireriz. Sonuçta yeni anayasa bir toplumsal barış anayasası olmalıdır. Ben PKK ve devlet arasındaki barıştan söz etmiyorumdemiş. Umarım bu sözlerin içeriğinin tam olarak ayırdındadır. Yoksa kendimizi, anayasada Kürtler için ufak bir iki makyaj karşılığında ekmek, özgürlük ve toplumsal adalet taleplerinin daha da bastırılacağı, her türlü yasal denetimden kurtulmuş totaliter bir başkanlık rejiminde bulacağız.
 
Kürt sorunu denen olgunun temelinde ekmek, özgürlük ve toplumsal adalet talebi yatmıyor mu? 
Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, February 06, 2013

Yine Gündeme Gelen ‘Başka Belalar’

Pazartesi, döviz savaşlarının, kaynak rekabetinin, sömürge savaşlarının ve başka belaların yine gündeme geldiğine işaret etmiştim. Bugün bu, başka belalara değinmeye çalışacağım.
 
Geçen hafta Hitler’in iktidara gelişinin 80. yıldönümüydü.
(...)
Yazının devamını okumak için "tık"layınız

Wednesday, January 30, 2013

Mısır Nereye Gidiyor?

Mısırda, Mübareki deviren olayın ikinci yıldönümünde, çatışmalarda yüzlerce kişi yaralandı, 50’den fazla insan öldü. Mısırda iktidarı ele geçirmekte olan Müslüman Kardeşler, Mursi hükümeti, üç kentte sıkıyönetim ilan etti. Böylece eski rejiminaskeri kanadıylayeni rejimiinşa etmekte olan siyasal İslamın egemen kanadı, toplumsal muhalefete, devrimci dalgaya karşı birlikte davrandıklarını bir kez daha kanıtladılar. 
 
Bu konuyla ilgili son yazımı, “...Mısırda ne oldu değil, ne olmaya devam ediyordiye sormak gerekiyor saptamasıyla bitirmiştim. Çünkü gelişmeler, Tahrir Meydanı gösterilerinin başlattığı devrimci sürecin hâlâ tamamlanmadığını, Mısırda yapının yerinden oynayan taşlarının yerine oturmadığını da gösteriyordu. 

Yazının devamını oumakmiçin "tık"layınız. 

Wednesday, January 23, 2013

‘Terörizm’

Mali ve Cezayirdeki gelişmeleri izlerken terörizmkavramının çeşitli faydalarının ayırdına varmaya başlıyoruz. 

Yazının devamı için "tık"layınız. 

Wednesday, January 16, 2013

Uygarlık İntihar Ediyor!

Fransa Maliyi bombalıyor, Pakistanda bombalar patlamaya, ABD Dronları terörist avında sivilleri öldürmeye devam ediyor. Suriyede iç savaş var. Pariste beklenmedikbir suikast kafaları karıştırıyor. ABDde okul katliamları silah lobisinin inadını azaltmıyor. Sonu gelmeyen bir ekonomik mali kriz Avrupada faşist akımların yeniden canlanmasına zemin hazırlıyor. Büyük güçler yükselirken aynı hızla silahlanıyorlar. Kimi yazarlar 1913 yılını anımsıyor. Ortadoğuda Müslüman ve Musevi radikal dinci akımlar güçlenmeye devam ediyor. 
 
Bu listeyi genişletmek olanaklı ama ben bunları kastetmiyorum. Bu tür tarihin hızlandığı dönemler geçmişte de oldu; uygarlık büyük fiyatlar ödese de bunların hepsini aştı, yaşamaya devam etti. Ama bu kez farklı

Devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, January 09, 2013

‘Niyet Varsa Olur’

Kürt sorununda yeni bir süreçbaşlamış gibi görünüyor. Medyada şekillenen genel beklentide PKK’nin silah bırakması, bir barış ortamına geçilmesi hatta çözüm umudu var. 

Devletin meşruşiddet araçlarının en azından bir kısmının (MİT), hükümetin, BDP’nin, Kürt siyasi hareketinin lider olarak benimsediği Öcalan’ın bu süreçin içinde olması, hareketin askeri kanadı PKK’nin sözcülerinin, uyarıcı ifadeler kullanmakla birlikte katılmaya niyetli olduğunu açıklaması, ana muhalefet partisi başkanının süreçe destek vermesi (böylece Başbakan’ın, şoven baskılar karşısında muhalefeti suçlayıp kaçmasına olanak verecek kapılardan birini kapaması) bu süreçin ciddiye alınmasını, hükümetin, özellikle Başbakan’ın sözlerinin arkasında durmaya zorlanmasını gerektiriyor.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, December 26, 2012

Mısır’da Şimdi Ne Oldu?

Bu uygun bir başlık değil ama şimdilik idare eder. Yazı ilerledikçe daha uygun bir başlık üretebilmeyi umuyorum. 

Yaının devamı için "tık"layınız 

Wednesday, December 19, 2012

Bir Okul Katliamı Daha

Geçen hafta 20 yaşında psikolojik sorunları olan bir genç adam, önce annesini öldürdü, ardından bir ilkokula zorla girerek 5-7 yaşlarında 20 çocuğu ve 5 yetişkini otomatik silahlarla öldürdükten sonra intihar etti.
 
Virginia Üniversitesi’nde 2007 yılında 33 kişinin öldüğü katliamdan sonra, bu en büyük katliamdı. Üstelik, bir ilkokulda gerçekleşmiş olması ABD toplumunda şokyarattı. Ama olaya ilişkin, polisin, okul yetkililerinin, medyaya yansıyan yorumlarda yineaçıklanamaz”, “anlamsız, feci olaylargibi kavramlar egemendi.
 
Açıklanamazise, anlamsızise, doğal olarak konuşacak bir şey kalmıyor. Demek ki, bunlar ya şeytanın işi...

Yaının devamı için 'tık'layınız 

Wednesday, December 12, 2012

Siyasal İslamın Gerçek Yüzü

Siyasal İslamın, toplumsal projesinin gerçek yüzünü görmek isteyenler için Mısırda yaşananlar bulunmaz bir olanak sunuyor.
Yazının devamını okumak için 'tık!layınız 

Wednesday, December 05, 2012

‘Mesele, Tayyip Erdoğan’ın Tavrı’ mıdır?

LiberalizminA Takımıbir süredir kılıçları çekmişler Başbakana yükleniyorlar. Sertleştikçe sertleşiyorlar. Eğer nihayet uyandılar, neyse hatanın neresinden dönülürse kârdır demeye hazırlanıyorsanız boşuna heveslenmeyin. 

Bu tipler düş kırıklığına uğramışlar, kızgınlar, ateş püskürüyorlar. Ancak liberalizmin yaşamı yüzey biçimlerine, toplumu bireylere indirgeyen, düşünceye değil kanaatlere yaslanan alışkanlıklarından olsa gerek (hadi iyimser davranalım), olup biteni anlamakta fena halde zorlanıyorlar. Bu tiplerin dün öyleydi, bugün böyle türünden yazdıklarını okuyunca insanın aklına ister istemez T.S. Eliotun deneyimi yaşadık ama anlamını kaçırdık hayıflanması geliyor.
...
 
Yaının devamını okumak için 'tık"layınız 

Wednesday, November 28, 2012

Mısır’da Müslüman Kardeşler’in Yeni Hamlesi

Pazartesi yazımı, Ortadoğuda resmin ne kadar hızla değişebileceğini vurgulamak için kaleydoskopun bir kez daha döndüğüne işaret ederek bitirmiştim.

Bu kez örneğimiz Mısırda Müslüman Kardeşlerden devlet başkanı seçilen Mursi. Adam, salı günü IMF ile, ABD, AB, Suudi Arabistan, Katar destekli 14.5 milyar dolarlık bir yardım fonunun, 4.5 milyarlık kısmı için anlaştı; çarşamba günü Ortadoğuda, Gazzede, ateşkes sağlayarak büyük bir diplomatik zafere imza attı, Obama ve Clintonun övgülerini aldı; cuma günü ise ülkesinde liberal, laik, demokratik muhalefet tarafından Murselini (Mussoliniye göndermeyle), Firavun olmakla, Emperyal Devlet Başkanlığı oluşturmakla suçlanıyordu.
Devamını okumak için 'tık'layınız 

Wednesday, November 14, 2012

Bir Açıklamanın Düşündürdükleri

Geçen hafta, ülkenin doğusundaki ve batısındaki çarpıcı olayların arasında Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağın açıklamaları bence gereken ilgiyi görmedi. Tarihsel ve toplumsal anlamları üzerinde pek bir yorum yapılmadı.

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Cumhuriyet kurulurken, eski rejiminegemen sınıflarının, özellikle Müslüman entelijensiyanın (ruhban sınıfın) iktidar kaynaklarını kurutmayı amaçlayan devrim yasalarını artık kaldırmak gerektiğini açıkladı. Aile bakanıyla Diyanet İşlerinin yaptığı toplantıyla ilgili bir soru üzerine Diyanet bu toplumun çimentosudur dedi.

Yazının devamı için tıklayınız 

Wednesday, November 07, 2012

Üç Basınç Arasında AKP

AKP hükümeti bugün üç basınç arasına sıkışmış görünüyor. Batıda bugüne kadar AKPye neredeyse koşulsuz destek veren yazar, analistler giderek Seçilmiş sultan mı”, “despot mu”, “yükselen İslamcı diktatörlükgibi sorularla ve kavramlarla konuşmaya başladılar.

İçerde, değerli dostum Ferda Koçun geçenlerde bir yazısında değindiği gibi Cumhuriyetçi muhalefet ve Kürt muhalefeti giderek kitlesel bir biçimde sokaklarda, medya sayfalarında, ekranlarında yükseliyor. Gösteri toplumunun güncelini belirlemeye başlıyor.
Ancak AKP hükümetinin, siyasal İslamın bu üç muhalefet karşısında güçlü silahları var. 

Yazının devamı için tıklayınız 

Wednesday, October 24, 2012

Neo-Liberalizm ve Şiddet -II

Araştırmalar, neo-liberalizmin hızla yaygınlaştığı toplumlarda, 1980lerde, 90larda, depresyonun egemen meslek hastalığı haline geldiğini ortaya koyuyor. 

Bu araştırmalardan hareketle 1990larda ve 2000li yıllarda, özellikle ABD ve İngilterede, Cognitive Behavioral Therapy (Bilişsel Davranışçı Terapi), Mutluluk Ekonomisi, Nudge teorisi gibi yaklaşımların geliştiği, devletlerin bu yaklaşımlar zemininde uzmanlar aracılığıyla bireyin iş ve özel yaşamına müdahale, yönlendirme çabalarını yoğunlaştırdığı görülüyor. Tüm bunlar neo-liberalizmin kriz yönetme tarzıyla, bu tarzın içerdiği paradoksla yakından ilişkili gelişmeler.

Bir ‘mutsuzluk makinesi’
Yazının devami için...
Neo-liberalizm ve Şiddet -II 
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=373710 

Thursday, October 04, 2012

Asya-Pasifik dengeleri ve ABD

03 Ekim 2012 Cumhuriyet

Japonya’nın Senkaku/Diaoyu adalarını kamulaştıracağını açıklamasıyla üç hafta  önce, kaygı verici biçime patlak veren Çin-Japonya gerginliği, siyasi, diplomatik, ekonomik sonuçlar üreterek bölgeyi etkilemeye devam ediyor.
Japonca Senkaku, Çince Diaoyu olarak adlandırılan adalar, 19. Yüzyılın sonuna kadar Çin’e aitti. Çin, Japonya’ya savaşta yenilince, adalar 1895’de, Japonya topraklarına katıldı. II, Dünya savaşı sonunda, adaların yönetimi ABD’ye geçti. ABD bu adaları 1970’lerin başında, Çin ve Japonya arasında sürekli bir sorun alanı yaratmak üzere, yeniden Japonya yönetimine devretti. Çin’de  piyasa reformları başladığında Den Xiaoping, gelişme sürecini aksatmamak için, gelin “bu sorunun çözümünü bizden sonra gelecek daha akıllı kuşaklara bırakalım, ilişkilerimizi geliştirmeye öncelik verelim” demişti.
Daha akıllı bir kuşağın tarih sahnesine çıkıp çıkmadığına ilişkin soru bir yana, geçen haftaki gelişmelerin yönü, Asya-Pasifik stratejisini, Çin’i, Japonya ile dengelemek üzerine kuran ABD’nin bölgedeki etkisinin, bu gerginlikle daha da zayıflayacağını düşündürüyordu.

Normalleşmenin 40. Yıldönümünde...

Geçen hafta Çin – Japonya ilişkilerinin II. Dünya Savaşından sonra normalleşmesinin 40. yıldönümüydü. Ancak bu kez iki ülkenin liderleri geleneksel iyi niyet mesajlarını yayımlamayı dışişlerine bıraktılar. Aynı günlerde Çin ordusu, uzak denizlere güç yansıtma kapasitesi anlamına gelen, ilk uçak gemisini teslim alıyordu.
Aynı hafta, Çin ile Japonya arasındaki, tartışmaya, adaların üzerinde hak iddia etmeye karar veren Taiwan’ın da katılmasıyla, gelişmeler ilginç bir boyut kazandı. Taiwan, ABD’nin yakın  müttefiki ve Çin’i dengelemekte kullanmayı amaçladığı bir başka ülke. Ne ki, Çin Taiwan üzerinde de hak iddia ediyor, bu ülkeyle birleşme amacından vaz geçmiyor. Buraya kadar bir yenilik yok. Yeni boyut, Taiwan balıkçı gemilerini tartışmalı adalara gönderdiğinde, Çin’in devreye girerek, bu gemileri olası bir Japonya saldırına karşı koruyacağın açıklamasıyla  şekillendi. Çin, Japonya ile arasındaki anlaşmazlığı, bir ABD  müttefiki olan Taiwan ile ilişkilerin geliştirmekte kullanıyordu...
Tüm bunlar çok ilginç, ama bence geçen haftanın en ilginç gelişmeleri Japonya’da yapılan kimi açıklamalarda ve ekonomi haberlerinde gizliydi. Japonya’da aralarında Nobel ödüllü Oe Kenzaburo ile bu yıl Nobel’e aday  Haruki Murakamı’nin de bulunduğu 1300 entelektüel, bir ortak açıklamayla, Japonya hükümetini “tarih anlayışı üzerinde bir kez daha düşünmeye... Senkaku/Diaoyu adaları üzerinde kısır döngüler yaratmamaya” çağırdı.  Murakami de, Milliyetçiliği, içerken haz veren, insanda aşırı hastalıklı duygulara, tepkilere yol açan, ancak ertesi gün kalkınca büyük baş ağrısı yaratan ucuz bir içkiye benzetiyordu.
Japonya’nın büyük gazetelerinden Ashai Shimbun’un aktardığına göre Japonya’nın en güçlü işverenler örgütü Kiadanren’in başkanı Hiromasa Yonkura’da entelektüellerin açıklamalarına paralel yönde düşünüyor. Yonkura’ya göre “Besbelli ki Çin bu adalar konusunda ciddi kaygılara sahip. Japon hükümetinin Çin’le aramızda toprak sorunu anlaşmazlığı yok açıklamaları tam bir saçmalık” .  Bu açıklamalar özel sektör  görüşmeleri düzeyinde kabul edilebilir bir tutum değil.” Diyen Kiadanren başkanı, ekliyor: “Umarım Japon hükümeti bu tavrından vaz geçer”.
Kiadanren’in bu yaklaşımının arkasında, gerginliklerin Japon ekonomisi üzerinde, hava taşımacılığından, turizme, dayanıklı tüketim malları ihracatına kadar, yarattığı olumsuz etki yatıyor. Çin, Japonya’nın en büyük ihracat pazarı. Japonya’nın, Honda, Toyota gibi birçok dev uluslararası şirketi Çin’i üretim ve ihracat platformu olarak kurulmuş fabrikaları ve dağıtım ağları var. Şimdi yükselmeye başlayan, Japonya karşıtı milliyetçilik, üretim, aksatıyor satışları etkileyen boykotlara yol açıyor. Japon şirketleri Çin’den çekilmeye hazırlanıyorlar. Japon  şirketleri on binlerce işçi çalıştırıyorlar. Bu yüzden bu ekonomik gelişmelerden, Çin ekonomisin de olumsuz yünde etkilenmesi kaçınılmaz. Ancak, Çin Ticaret Bakanlığı uzmanları,  Japonya ekonomisinin bu gerginliklerde, Çin ekonomisinden daha çok zarar göreceğine inanıyorlar.(Xinhua, 25/09/2012)
Bu gerginlikten, Çin Japonya’dan tavizler kopararak, dolayısıyla zaferle çıkarsa, hem bölgedeki etkinliğini daha da arttırmış, hem de Taiwan ile ilişkilerini bir adım daha ileri götürerek, ABD’nin bölgedeki etkisinde bir delik daha açmış olacak.

Tuesday, October 02, 2012

Dokusu Çözülüyor

 19 Eylül 2012 - Cumhuriyet

Dünyanın düzeninin dokusu çözülüyor. Ama kimi zaman, tüm dikkatler, tek bir olayın, geçen hafta olduğu gibi Müslümanların protesto eylemleri üzerinde yoğunlaşınca, bu çözülmeyi sergileyen çok önemli gelişmeler gereken ilgiyi göremiyor. 

Geçen hafta, Senkaku Adaları anlaşmazlığı krize dönüştü. Çin savaş gemileri Japonya karasularına girdi. Japonya ABD ile yeni bir füze kalkanı anlaşması imzaladı. Karşılıklı tehditler havada uçuşmaya başladı; kanlı bir ortak geçmişe sahip bu iki büyük güç bir sıcak çatışmanın kıyısına geldiler. Bu sırada Çinin büyük kentlerinde, kalabalıklar Japon konsolosluklarına, dükkânlarına saldırıyor, savaş sloganları atıyorlardı. Japon şirketleri dükkânlarını, fabrikalarını kapatıyordu. Olaylar, Çin ekonomisi hızla irtifa kaybetmeye, gelir dağılımı bozulmaya, toplumsal muhalefet yükselmeye, parti içinde liderlik mücadelesi sertleşmeye başlarken yaşanıyordu. Kim, sokaklardaki milliyetçi ruh halini, iki ülke arasındaki tarihten, ekonomik krizin baskısından, Çin yönetiminin seçkinlerinin bir taraftan bakınca ulusalcı, öbür taraftan bakınca emperyalist duyarlılıklarından ayrı düşünebilir? 

Bir ülkede, Çinde veya Arap dünyasında halk sokaklara döküldüğünde, kimilerinin aklı hemen komplolara, provokatörlere gidiyor. Esas sorun, komploların, provokatörlerin varlığı değil. Bunlar devletler düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır. Esas önemli olan, kitlelerin bunların manipülasyonlarına bu kadar tutkuyla cevap verebilecek bir konuma gelmiş olmasıdır. 

Pazartesi günü, ABD basını halkını aldatmaya devam ederek aslında, salt bizimle ilgili değil, bu ayaklanmaların arkasında Selefi Müslüman Kardeşlerin iktidar savaşı varyayını yapıyor, Ortadoğuda yaptıklarımızdan kaynaklanmıyordemeye getiriyordu. İyi de, nasıl oluyordu da bu iç çatışmalarABD düşmanlığı üzerinden yaşanıyordu? 

Japonya-Çin gerginliğine dönünce de tatsız sorularla karşılaşıyoruz. Japonya ile Çin arasında bir sıcak çatışma başlarsa, Çini baş sorunu, Japonyayı da bölgede en temel müttefiki olarak gören ABDnin tutumu ne olabilir? Bu tutuma Rusya (pazartesi günü Kuzey Korenin borçlarını siliyordu) ve Hindistan nasıl cevap verir? En önemlisi, dünya böyle bir denklemi hesaba katma noktasına nasıl gelmiştir?

Din savaşlarına geri mi dönüyoruz?
Bu patlayıcı karışıma geçen hafta iki aktif maddedaha katıldı

ABD ve İngiltere, Basra Körfezinde bugüne kadar görülmemiş büyüklükte bir deniz tatbikatına başladı. The Daily Telegraphın yorumu İsrail İranı vurmaya hazırlanırken ABD tatbikat yapıyorbiçimindeydi. Çin açısından İranın, Ortadoğuya, enerji kaynaklarına çok önemli bir giriş noktası olduğunu anımsayıp Suriyeye geçelim.

Suriyede yükselmeye başlayan demokratik muhalefetin, ABD-AKP Türkiyesi-Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri ekseni tarafından çalınarak bir iç savaşa dönüştürülmesinin arkasında, esas olarak Beşşar Esad rejiminin yıllardır bilinen kötülüklerinin değil, İran-Hizbullah bağlantısının olduğunu biliyoruz. Suriyenin Rusya kaynaklı hava savunma kapasitelerinin havadan müdahale etmeyi neredeyse olanaksız kıldığını, iç savaşın giderek Selefi-Müslüman Kardeşler grupların Alevilere karşı savaşına dönüştüğünü de. 

Bu koşullarda Suriyede yaşayan Hıristiyan topluluklar giderek korkmaya başlamıştı. Geçen hafta Daily Telegraph, Maruni, Ortodoks ve Ermeni Hıristiyan toplulukların, mahallelerini, kiliselerini korumak için, silahlanarak rejim yanında savaşa katılmaya başladığını aktarıyordu. Ermeniler, Özgür Suriye Ordusu olarak bilinen Selefi ağırlıklı savaşçıları Türkiyenin gönderdiğine işaret ediyormuş.
AKP Türkiyesinin büyük bir istekle taraf olduğu Suriye iç savaşı şimdi Batı muhafazakâr kesimlerinin gözünde, Müslüman-Hıristiyan savaşına ilişkin bir boyut kazanmaya başlıyor.

Dışişleri Bakanı Davutoğlunun en son ulusçulukanalizleri ise (Hürriyet) AKP Türkiyesinin bu dokusu çözülen dünyaya uyum sağlayamayacağını düşündürüyordu: 19. yüzyıl ideolojisi olan ulusçuluk Avrupada feodalite ile bölünmüş yapıları bütünleştirdi. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici, suni karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi.” 

Bu satırlarda, ideolojiyi, kültürü, siyasi hareketi birbirine karıştıran yaklaşımı atlayalım, daha önemli sorunlara bakalım. Bunlardan biri ulusçuluğu, etkilerini kapitalizmin, sınıfların doğuşuna değil, feodaliteyle bir başka prekapitalist formasyon arasındaki farka bağlayarak açıklamakla, Osmanlı İmparatorluğunu dağıtan, bölüşen kapitalist emperyalist dinamiği anlayamamakla ilgili. İkincisi de Osmanlı İmparatorluğunun, fetihle, baskıyla kurduğu, bir arada tuttuğu düzeninorganik yapılarolarak anılıp kapitalizmin bugünkü gelişme düzeyinde arzulanmasıyla ilgili. 

Bu ulusal kimlikleri, imparatorluğun boyunduruğundan kurtulma çabalarını suni”, imparatorluğu doğal kabul eden yaklaşımla ne Kürt sorunu ne de Arap dünyasındaki gelişmeler anlaşılabilir; ne de bu ülkenin halkları, çözülmekte olan düzende aniden ve hızla gelişen fırtınalarından korunabilir.

Monday, October 01, 2012

Film, karikatür ve öfke dalgası

26 Eylül 2012 -
Peygamberine hakaret eden filme, Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’da yayımlanan karikatürlere karşı Müslüman dünyasında yükselen öfke dalgasında, isyanlarda ölenlerin sayısı 50’yi geçti.

Batı’da televizyon ekranlarına, gazetelerin sayfalarına, internet sitelerine bakınca, iki resim görüyoruz: Gözü dönmüş, çıldırmış Müslüman erkek güruhları; yaygın bir “anti-Amerikan”, hatta “anti-emperyalist” dalga.

Her görüneni, “gösteri toplumunun” ekranlarına yansıyanları, yaşananların doğru bir sunumu olarak içselleştirip acele bir kanaat oluşturmaktansa biraz düşünmekte yarar olabilir.

‘Kim isyan ediyor!’
Anti-Amerikan isyanların dünyanın birçok kentini etkilediği, çok çarpıcı, izleyici çeken TV görüntülerine yol açtığı bir gerçek. Ama bu “gerçeği” belli bir perspektiften değerlendirmekte yarar var. Dünyada yaklaşık 2.1 milyar Müslüman olduğu hesaplanıyor. Sokaklara dökülerek etrafı yakıp yıkanlara bakınca, hangi kentte olursa olsun sayılarının an fazla binlerle, ama genelde yüzlerle ifade edildiği görülüyor. Müslümanların filmden, karikatürlerden etkilenmediğini, öfkelenmediğini söylemiyorum. Son olaylar bir yana, bölgede ABD nefretinin hiç de haksız olmayan nedenlerle çok yüksek olduğu da bir gerçek. Ama istatistiksel açıdan ihmal edilecek bir kesimin dışında kalanlar, -ki bunlar istatistiksel açıdan “hepsi” demektir- bu öfkeyi, tepkiyi belli ki henüz, bu ekranlara yansıyan biçimlerde sergilemekten yana değiller.

Kısacası karşımızda tüm Müslümanlara atfedilebilecek bir isyan yok. Ama birileri isyan halinde. Burada hemen dikkatimizi siyasal İslamın içinde, Arap isyanları sonrasında ortaya çıkan, henüz tam olarak sonuçlanamamış bir siyasi rekabete çevirmemiz gerekiyor. Bir tarafta geniş toplumsal tabana sahip, kapitalist dünya ekonomisine eklemlenmiş, bu eklemlenmeyi derinleştirmeyi arzulayan “ılımlı/neoliberal” (yenisömürge modeline yatkın) İslam (Müslüman Kardeşler ve türevleri) var. Karşısında da aynı totaliter ideolojik temeli benimsemekle birlikte, tüm toplumsal yaşamı, siyasi, ekonomik, kültürel, teknolojik, kurumsal boyutlarıyla birlikte “Kutsal Kitaba”, “eskilerin âdetlerine” göre şekillendirmek isteyen, bu anlamda Batı karşıtı, hatta modern kapitalizmin gerektirdiği öznelliklere yabancı, ideolojisiyle uyumsuz Selefi akım ve türevleri var. Bu akım, Suudi Arabistan’ın MK’yi dengeleme stratejisinin de bir parçası olarak sunduğu mali yardımlarla Müslüman nüfusun Batı karşısındaki tarihi kökleri güçlü öfkesini, ezilmişlik duygularını da kışkırtarak, onun üzerinde hegemonya kurmak için en radikal reflekslerle, şiddetle, güç gösterileriyle harekete geçiyor. Bu şiddeti, güç gösterisini “anti-emperyalizm” olarak desteklemek isteyenlere, Komünist Manifesto’daki “gerici sosyalizm” bölümünü bir kez daha ve dikkatle okumalarını öneririm. Sosyalist hareketi anti-emperyalist mücadeleyi, geçmişi özleyen, var olandan daha özgür bir dünya vaat etmeyen, kadın düşmanı, homofobik, mezhepçi, reaksiyoner “anti-kapitalist”, reaksiyoner “anti-emperyalist” akımlardan uzak durarak inşa etmekte büyük yarar var.

Siyasal İslam içindeki bu çatışma, Ortadoğu halklarının ruh hali, Batı’da bir “uygarlıklar çatışması” çıkartmak, bölgeye yeni askeri müdahale için gerekçe hazırlamak isteyenler ya da tam tersi, ABD’nin bölgedeki imajını daha da yıpratmak, tüm askeri kapasitesine karşın iktidarsızlığını sergilemek isteyen “güçler” için bulunmaz bir fırsat yaratıyor.

2.1 milyar Müslümanınsa şimdilik bu oyuna gelmeye niyetli olmadığı görülüyor. Ancak tarih, siyasal olayların kendi dinamikleri, azınlık grupların uygun konjonktürlerde aniden kartopu gibi büyüyerek büyük çoğunluğun yerine geçebilme özellikleri olduğunu da gösteriyor.

Madalyonun öbür yüzü
Bu madalyonun öbür yüzünde, çok ilginç bir “ne yani düşünce özgürlüğünden vaz mı geçelim” tartışması yaşanıyor. Gerçekten de Aydınlanma hareketinin mirası “her şeyi eleştirebilme hakkı ve özgürlüğü”, uğrunda çok kan dökülerek kazanılmış, mutlaka korunması gereken bir ilkedir. Ancak bir ilkeye sadakat, bu sadakatin etiği, bu sadakatin belli bir anda, yerde yaratacağı sonuçların sorumluluğundan kaçmaya gerekçe olamaz.

Bu söz konusu hakkın, bir yerde grotesk bir filmle, birkaç karikatürle kullanılmasının, bir başka yerden insanların ölmesine, uluslararası konjonktürde savaşlara açık süreçleri tetikleyebilecek sallantılara yol açacağını bilerek, hatta bu amaçla kullanılmasının, bir özgürlük edimi değil, bir provokasyon, komplo olarak algılanması gerekir.

Ne yazık ki tarihin (Osmanlı İmparatorluğu’nun) ve Batı’nın (emperyalizmin) da büyük katkılarıyla, Müslüman dünyasında, hâlâ, bireyle devleti, halkı, ulusu birbirinden ayırt etme, suçu sahibiyle ilişkilendirme ve sınırlandırma noktasına gelememiş bir kesim vardır. Bu kesim, radikal akımların ve militanlarının etkilerine olduğu kadar, devletlerin gizli örgütlerinin operasyonlarına da açıktır; durumu gayet iyi kavrayabilen büyük çoğunluğun yaşamını altüst edebilecek potansiyellere de sahiptir.