Wednesday, January 30, 2013

Mısır Nereye Gidiyor?

Mısırda, Mübareki deviren olayın ikinci yıldönümünde, çatışmalarda yüzlerce kişi yaralandı, 50’den fazla insan öldü. Mısırda iktidarı ele geçirmekte olan Müslüman Kardeşler, Mursi hükümeti, üç kentte sıkıyönetim ilan etti. Böylece eski rejiminaskeri kanadıylayeni rejimiinşa etmekte olan siyasal İslamın egemen kanadı, toplumsal muhalefete, devrimci dalgaya karşı birlikte davrandıklarını bir kez daha kanıtladılar. 
 
Bu konuyla ilgili son yazımı, “...Mısırda ne oldu değil, ne olmaya devam ediyordiye sormak gerekiyor saptamasıyla bitirmiştim. Çünkü gelişmeler, Tahrir Meydanı gösterilerinin başlattığı devrimci sürecin hâlâ tamamlanmadığını, Mısırda yapının yerinden oynayan taşlarının yerine oturmadığını da gösteriyordu. 

Yazının devamını oumakmiçin "tık"layınız. 

Wednesday, January 23, 2013

‘Terörizm’

Mali ve Cezayirdeki gelişmeleri izlerken terörizmkavramının çeşitli faydalarının ayırdına varmaya başlıyoruz. 

Yazının devamı için "tık"layınız. 

Wednesday, January 16, 2013

Uygarlık İntihar Ediyor!

Fransa Maliyi bombalıyor, Pakistanda bombalar patlamaya, ABD Dronları terörist avında sivilleri öldürmeye devam ediyor. Suriyede iç savaş var. Pariste beklenmedikbir suikast kafaları karıştırıyor. ABDde okul katliamları silah lobisinin inadını azaltmıyor. Sonu gelmeyen bir ekonomik mali kriz Avrupada faşist akımların yeniden canlanmasına zemin hazırlıyor. Büyük güçler yükselirken aynı hızla silahlanıyorlar. Kimi yazarlar 1913 yılını anımsıyor. Ortadoğuda Müslüman ve Musevi radikal dinci akımlar güçlenmeye devam ediyor. 
 
Bu listeyi genişletmek olanaklı ama ben bunları kastetmiyorum. Bu tür tarihin hızlandığı dönemler geçmişte de oldu; uygarlık büyük fiyatlar ödese de bunların hepsini aştı, yaşamaya devam etti. Ama bu kez farklı

Devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, January 09, 2013

‘Niyet Varsa Olur’

Kürt sorununda yeni bir süreçbaşlamış gibi görünüyor. Medyada şekillenen genel beklentide PKK’nin silah bırakması, bir barış ortamına geçilmesi hatta çözüm umudu var. 

Devletin meşruşiddet araçlarının en azından bir kısmının (MİT), hükümetin, BDP’nin, Kürt siyasi hareketinin lider olarak benimsediği Öcalan’ın bu süreçin içinde olması, hareketin askeri kanadı PKK’nin sözcülerinin, uyarıcı ifadeler kullanmakla birlikte katılmaya niyetli olduğunu açıklaması, ana muhalefet partisi başkanının süreçe destek vermesi (böylece Başbakan’ın, şoven baskılar karşısında muhalefeti suçlayıp kaçmasına olanak verecek kapılardan birini kapaması) bu süreçin ciddiye alınmasını, hükümetin, özellikle Başbakan’ın sözlerinin arkasında durmaya zorlanmasını gerektiriyor.

Yazının devamını okumak için "tık"layınız 

Wednesday, December 26, 2012

Mısır’da Şimdi Ne Oldu?

Bu uygun bir başlık değil ama şimdilik idare eder. Yazı ilerledikçe daha uygun bir başlık üretebilmeyi umuyorum. 

Yaının devamı için "tık"layınız 

Wednesday, December 19, 2012

Bir Okul Katliamı Daha

Geçen hafta 20 yaşında psikolojik sorunları olan bir genç adam, önce annesini öldürdü, ardından bir ilkokula zorla girerek 5-7 yaşlarında 20 çocuğu ve 5 yetişkini otomatik silahlarla öldürdükten sonra intihar etti.
 
Virginia Üniversitesi’nde 2007 yılında 33 kişinin öldüğü katliamdan sonra, bu en büyük katliamdı. Üstelik, bir ilkokulda gerçekleşmiş olması ABD toplumunda şokyarattı. Ama olaya ilişkin, polisin, okul yetkililerinin, medyaya yansıyan yorumlarda yineaçıklanamaz”, “anlamsız, feci olaylargibi kavramlar egemendi.
 
Açıklanamazise, anlamsızise, doğal olarak konuşacak bir şey kalmıyor. Demek ki, bunlar ya şeytanın işi...

Yaının devamı için 'tık'layınız 

Wednesday, December 12, 2012

Siyasal İslamın Gerçek Yüzü

Siyasal İslamın, toplumsal projesinin gerçek yüzünü görmek isteyenler için Mısırda yaşananlar bulunmaz bir olanak sunuyor.
Yazının devamını okumak için 'tık!layınız 

Wednesday, December 05, 2012

‘Mesele, Tayyip Erdoğan’ın Tavrı’ mıdır?

LiberalizminA Takımıbir süredir kılıçları çekmişler Başbakana yükleniyorlar. Sertleştikçe sertleşiyorlar. Eğer nihayet uyandılar, neyse hatanın neresinden dönülürse kârdır demeye hazırlanıyorsanız boşuna heveslenmeyin. 

Bu tipler düş kırıklığına uğramışlar, kızgınlar, ateş püskürüyorlar. Ancak liberalizmin yaşamı yüzey biçimlerine, toplumu bireylere indirgeyen, düşünceye değil kanaatlere yaslanan alışkanlıklarından olsa gerek (hadi iyimser davranalım), olup biteni anlamakta fena halde zorlanıyorlar. Bu tiplerin dün öyleydi, bugün böyle türünden yazdıklarını okuyunca insanın aklına ister istemez T.S. Eliotun deneyimi yaşadık ama anlamını kaçırdık hayıflanması geliyor.
...
 
Yaının devamını okumak için 'tık"layınız 

Wednesday, November 28, 2012

Mısır’da Müslüman Kardeşler’in Yeni Hamlesi

Pazartesi yazımı, Ortadoğuda resmin ne kadar hızla değişebileceğini vurgulamak için kaleydoskopun bir kez daha döndüğüne işaret ederek bitirmiştim.

Bu kez örneğimiz Mısırda Müslüman Kardeşlerden devlet başkanı seçilen Mursi. Adam, salı günü IMF ile, ABD, AB, Suudi Arabistan, Katar destekli 14.5 milyar dolarlık bir yardım fonunun, 4.5 milyarlık kısmı için anlaştı; çarşamba günü Ortadoğuda, Gazzede, ateşkes sağlayarak büyük bir diplomatik zafere imza attı, Obama ve Clintonun övgülerini aldı; cuma günü ise ülkesinde liberal, laik, demokratik muhalefet tarafından Murselini (Mussoliniye göndermeyle), Firavun olmakla, Emperyal Devlet Başkanlığı oluşturmakla suçlanıyordu.
Devamını okumak için 'tık'layınız 

Wednesday, November 14, 2012

Bir Açıklamanın Düşündürdükleri

Geçen hafta, ülkenin doğusundaki ve batısındaki çarpıcı olayların arasında Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağın açıklamaları bence gereken ilgiyi görmedi. Tarihsel ve toplumsal anlamları üzerinde pek bir yorum yapılmadı.

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Cumhuriyet kurulurken, eski rejiminegemen sınıflarının, özellikle Müslüman entelijensiyanın (ruhban sınıfın) iktidar kaynaklarını kurutmayı amaçlayan devrim yasalarını artık kaldırmak gerektiğini açıkladı. Aile bakanıyla Diyanet İşlerinin yaptığı toplantıyla ilgili bir soru üzerine Diyanet bu toplumun çimentosudur dedi.

Yazının devamı için tıklayınız 

Wednesday, November 07, 2012

Üç Basınç Arasında AKP

AKP hükümeti bugün üç basınç arasına sıkışmış görünüyor. Batıda bugüne kadar AKPye neredeyse koşulsuz destek veren yazar, analistler giderek Seçilmiş sultan mı”, “despot mu”, “yükselen İslamcı diktatörlükgibi sorularla ve kavramlarla konuşmaya başladılar.

İçerde, değerli dostum Ferda Koçun geçenlerde bir yazısında değindiği gibi Cumhuriyetçi muhalefet ve Kürt muhalefeti giderek kitlesel bir biçimde sokaklarda, medya sayfalarında, ekranlarında yükseliyor. Gösteri toplumunun güncelini belirlemeye başlıyor.
Ancak AKP hükümetinin, siyasal İslamın bu üç muhalefet karşısında güçlü silahları var. 

Yazının devamı için tıklayınız 

Wednesday, October 24, 2012

Neo-Liberalizm ve Şiddet -II

Araştırmalar, neo-liberalizmin hızla yaygınlaştığı toplumlarda, 1980lerde, 90larda, depresyonun egemen meslek hastalığı haline geldiğini ortaya koyuyor. 

Bu araştırmalardan hareketle 1990larda ve 2000li yıllarda, özellikle ABD ve İngilterede, Cognitive Behavioral Therapy (Bilişsel Davranışçı Terapi), Mutluluk Ekonomisi, Nudge teorisi gibi yaklaşımların geliştiği, devletlerin bu yaklaşımlar zemininde uzmanlar aracılığıyla bireyin iş ve özel yaşamına müdahale, yönlendirme çabalarını yoğunlaştırdığı görülüyor. Tüm bunlar neo-liberalizmin kriz yönetme tarzıyla, bu tarzın içerdiği paradoksla yakından ilişkili gelişmeler.

Bir ‘mutsuzluk makinesi’
Yazının devami için...
Neo-liberalizm ve Şiddet -II 
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=373710 

Thursday, October 04, 2012

Asya-Pasifik dengeleri ve ABD

03 Ekim 2012 Cumhuriyet

Japonya’nın Senkaku/Diaoyu adalarını kamulaştıracağını açıklamasıyla üç hafta  önce, kaygı verici biçime patlak veren Çin-Japonya gerginliği, siyasi, diplomatik, ekonomik sonuçlar üreterek bölgeyi etkilemeye devam ediyor.
Japonca Senkaku, Çince Diaoyu olarak adlandırılan adalar, 19. Yüzyılın sonuna kadar Çin’e aitti. Çin, Japonya’ya savaşta yenilince, adalar 1895’de, Japonya topraklarına katıldı. II, Dünya savaşı sonunda, adaların yönetimi ABD’ye geçti. ABD bu adaları 1970’lerin başında, Çin ve Japonya arasında sürekli bir sorun alanı yaratmak üzere, yeniden Japonya yönetimine devretti. Çin’de  piyasa reformları başladığında Den Xiaoping, gelişme sürecini aksatmamak için, gelin “bu sorunun çözümünü bizden sonra gelecek daha akıllı kuşaklara bırakalım, ilişkilerimizi geliştirmeye öncelik verelim” demişti.
Daha akıllı bir kuşağın tarih sahnesine çıkıp çıkmadığına ilişkin soru bir yana, geçen haftaki gelişmelerin yönü, Asya-Pasifik stratejisini, Çin’i, Japonya ile dengelemek üzerine kuran ABD’nin bölgedeki etkisinin, bu gerginlikle daha da zayıflayacağını düşündürüyordu.

Normalleşmenin 40. Yıldönümünde...

Geçen hafta Çin – Japonya ilişkilerinin II. Dünya Savaşından sonra normalleşmesinin 40. yıldönümüydü. Ancak bu kez iki ülkenin liderleri geleneksel iyi niyet mesajlarını yayımlamayı dışişlerine bıraktılar. Aynı günlerde Çin ordusu, uzak denizlere güç yansıtma kapasitesi anlamına gelen, ilk uçak gemisini teslim alıyordu.
Aynı hafta, Çin ile Japonya arasındaki, tartışmaya, adaların üzerinde hak iddia etmeye karar veren Taiwan’ın da katılmasıyla, gelişmeler ilginç bir boyut kazandı. Taiwan, ABD’nin yakın  müttefiki ve Çin’i dengelemekte kullanmayı amaçladığı bir başka ülke. Ne ki, Çin Taiwan üzerinde de hak iddia ediyor, bu ülkeyle birleşme amacından vaz geçmiyor. Buraya kadar bir yenilik yok. Yeni boyut, Taiwan balıkçı gemilerini tartışmalı adalara gönderdiğinde, Çin’in devreye girerek, bu gemileri olası bir Japonya saldırına karşı koruyacağın açıklamasıyla  şekillendi. Çin, Japonya ile arasındaki anlaşmazlığı, bir ABD  müttefiki olan Taiwan ile ilişkilerin geliştirmekte kullanıyordu...
Tüm bunlar çok ilginç, ama bence geçen haftanın en ilginç gelişmeleri Japonya’da yapılan kimi açıklamalarda ve ekonomi haberlerinde gizliydi. Japonya’da aralarında Nobel ödüllü Oe Kenzaburo ile bu yıl Nobel’e aday  Haruki Murakamı’nin de bulunduğu 1300 entelektüel, bir ortak açıklamayla, Japonya hükümetini “tarih anlayışı üzerinde bir kez daha düşünmeye... Senkaku/Diaoyu adaları üzerinde kısır döngüler yaratmamaya” çağırdı.  Murakami de, Milliyetçiliği, içerken haz veren, insanda aşırı hastalıklı duygulara, tepkilere yol açan, ancak ertesi gün kalkınca büyük baş ağrısı yaratan ucuz bir içkiye benzetiyordu.
Japonya’nın büyük gazetelerinden Ashai Shimbun’un aktardığına göre Japonya’nın en güçlü işverenler örgütü Kiadanren’in başkanı Hiromasa Yonkura’da entelektüellerin açıklamalarına paralel yönde düşünüyor. Yonkura’ya göre “Besbelli ki Çin bu adalar konusunda ciddi kaygılara sahip. Japon hükümetinin Çin’le aramızda toprak sorunu anlaşmazlığı yok açıklamaları tam bir saçmalık” .  Bu açıklamalar özel sektör  görüşmeleri düzeyinde kabul edilebilir bir tutum değil.” Diyen Kiadanren başkanı, ekliyor: “Umarım Japon hükümeti bu tavrından vaz geçer”.
Kiadanren’in bu yaklaşımının arkasında, gerginliklerin Japon ekonomisi üzerinde, hava taşımacılığından, turizme, dayanıklı tüketim malları ihracatına kadar, yarattığı olumsuz etki yatıyor. Çin, Japonya’nın en büyük ihracat pazarı. Japonya’nın, Honda, Toyota gibi birçok dev uluslararası şirketi Çin’i üretim ve ihracat platformu olarak kurulmuş fabrikaları ve dağıtım ağları var. Şimdi yükselmeye başlayan, Japonya karşıtı milliyetçilik, üretim, aksatıyor satışları etkileyen boykotlara yol açıyor. Japon şirketleri Çin’den çekilmeye hazırlanıyorlar. Japon  şirketleri on binlerce işçi çalıştırıyorlar. Bu yüzden bu ekonomik gelişmelerden, Çin ekonomisin de olumsuz yünde etkilenmesi kaçınılmaz. Ancak, Çin Ticaret Bakanlığı uzmanları,  Japonya ekonomisinin bu gerginliklerde, Çin ekonomisinden daha çok zarar göreceğine inanıyorlar.(Xinhua, 25/09/2012)
Bu gerginlikten, Çin Japonya’dan tavizler kopararak, dolayısıyla zaferle çıkarsa, hem bölgedeki etkinliğini daha da arttırmış, hem de Taiwan ile ilişkilerini bir adım daha ileri götürerek, ABD’nin bölgedeki etkisinde bir delik daha açmış olacak.

Tuesday, October 02, 2012

Dokusu Çözülüyor

 19 Eylül 2012 - Cumhuriyet

Dünyanın düzeninin dokusu çözülüyor. Ama kimi zaman, tüm dikkatler, tek bir olayın, geçen hafta olduğu gibi Müslümanların protesto eylemleri üzerinde yoğunlaşınca, bu çözülmeyi sergileyen çok önemli gelişmeler gereken ilgiyi göremiyor. 

Geçen hafta, Senkaku Adaları anlaşmazlığı krize dönüştü. Çin savaş gemileri Japonya karasularına girdi. Japonya ABD ile yeni bir füze kalkanı anlaşması imzaladı. Karşılıklı tehditler havada uçuşmaya başladı; kanlı bir ortak geçmişe sahip bu iki büyük güç bir sıcak çatışmanın kıyısına geldiler. Bu sırada Çinin büyük kentlerinde, kalabalıklar Japon konsolosluklarına, dükkânlarına saldırıyor, savaş sloganları atıyorlardı. Japon şirketleri dükkânlarını, fabrikalarını kapatıyordu. Olaylar, Çin ekonomisi hızla irtifa kaybetmeye, gelir dağılımı bozulmaya, toplumsal muhalefet yükselmeye, parti içinde liderlik mücadelesi sertleşmeye başlarken yaşanıyordu. Kim, sokaklardaki milliyetçi ruh halini, iki ülke arasındaki tarihten, ekonomik krizin baskısından, Çin yönetiminin seçkinlerinin bir taraftan bakınca ulusalcı, öbür taraftan bakınca emperyalist duyarlılıklarından ayrı düşünebilir? 

Bir ülkede, Çinde veya Arap dünyasında halk sokaklara döküldüğünde, kimilerinin aklı hemen komplolara, provokatörlere gidiyor. Esas sorun, komploların, provokatörlerin varlığı değil. Bunlar devletler düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır. Esas önemli olan, kitlelerin bunların manipülasyonlarına bu kadar tutkuyla cevap verebilecek bir konuma gelmiş olmasıdır. 

Pazartesi günü, ABD basını halkını aldatmaya devam ederek aslında, salt bizimle ilgili değil, bu ayaklanmaların arkasında Selefi Müslüman Kardeşlerin iktidar savaşı varyayını yapıyor, Ortadoğuda yaptıklarımızdan kaynaklanmıyordemeye getiriyordu. İyi de, nasıl oluyordu da bu iç çatışmalarABD düşmanlığı üzerinden yaşanıyordu? 

Japonya-Çin gerginliğine dönünce de tatsız sorularla karşılaşıyoruz. Japonya ile Çin arasında bir sıcak çatışma başlarsa, Çini baş sorunu, Japonyayı da bölgede en temel müttefiki olarak gören ABDnin tutumu ne olabilir? Bu tutuma Rusya (pazartesi günü Kuzey Korenin borçlarını siliyordu) ve Hindistan nasıl cevap verir? En önemlisi, dünya böyle bir denklemi hesaba katma noktasına nasıl gelmiştir?

Din savaşlarına geri mi dönüyoruz?
Bu patlayıcı karışıma geçen hafta iki aktif maddedaha katıldı

ABD ve İngiltere, Basra Körfezinde bugüne kadar görülmemiş büyüklükte bir deniz tatbikatına başladı. The Daily Telegraphın yorumu İsrail İranı vurmaya hazırlanırken ABD tatbikat yapıyorbiçimindeydi. Çin açısından İranın, Ortadoğuya, enerji kaynaklarına çok önemli bir giriş noktası olduğunu anımsayıp Suriyeye geçelim.

Suriyede yükselmeye başlayan demokratik muhalefetin, ABD-AKP Türkiyesi-Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri ekseni tarafından çalınarak bir iç savaşa dönüştürülmesinin arkasında, esas olarak Beşşar Esad rejiminin yıllardır bilinen kötülüklerinin değil, İran-Hizbullah bağlantısının olduğunu biliyoruz. Suriyenin Rusya kaynaklı hava savunma kapasitelerinin havadan müdahale etmeyi neredeyse olanaksız kıldığını, iç savaşın giderek Selefi-Müslüman Kardeşler grupların Alevilere karşı savaşına dönüştüğünü de. 

Bu koşullarda Suriyede yaşayan Hıristiyan topluluklar giderek korkmaya başlamıştı. Geçen hafta Daily Telegraph, Maruni, Ortodoks ve Ermeni Hıristiyan toplulukların, mahallelerini, kiliselerini korumak için, silahlanarak rejim yanında savaşa katılmaya başladığını aktarıyordu. Ermeniler, Özgür Suriye Ordusu olarak bilinen Selefi ağırlıklı savaşçıları Türkiyenin gönderdiğine işaret ediyormuş.
AKP Türkiyesinin büyük bir istekle taraf olduğu Suriye iç savaşı şimdi Batı muhafazakâr kesimlerinin gözünde, Müslüman-Hıristiyan savaşına ilişkin bir boyut kazanmaya başlıyor.

Dışişleri Bakanı Davutoğlunun en son ulusçulukanalizleri ise (Hürriyet) AKP Türkiyesinin bu dokusu çözülen dünyaya uyum sağlayamayacağını düşündürüyordu: 19. yüzyıl ideolojisi olan ulusçuluk Avrupada feodalite ile bölünmüş yapıları bütünleştirdi. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici, suni karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi.” 

Bu satırlarda, ideolojiyi, kültürü, siyasi hareketi birbirine karıştıran yaklaşımı atlayalım, daha önemli sorunlara bakalım. Bunlardan biri ulusçuluğu, etkilerini kapitalizmin, sınıfların doğuşuna değil, feodaliteyle bir başka prekapitalist formasyon arasındaki farka bağlayarak açıklamakla, Osmanlı İmparatorluğunu dağıtan, bölüşen kapitalist emperyalist dinamiği anlayamamakla ilgili. İkincisi de Osmanlı İmparatorluğunun, fetihle, baskıyla kurduğu, bir arada tuttuğu düzeninorganik yapılarolarak anılıp kapitalizmin bugünkü gelişme düzeyinde arzulanmasıyla ilgili. 

Bu ulusal kimlikleri, imparatorluğun boyunduruğundan kurtulma çabalarını suni”, imparatorluğu doğal kabul eden yaklaşımla ne Kürt sorunu ne de Arap dünyasındaki gelişmeler anlaşılabilir; ne de bu ülkenin halkları, çözülmekte olan düzende aniden ve hızla gelişen fırtınalarından korunabilir.

Monday, October 01, 2012

Film, karikatür ve öfke dalgası

26 Eylül 2012 -
Peygamberine hakaret eden filme, Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’da yayımlanan karikatürlere karşı Müslüman dünyasında yükselen öfke dalgasında, isyanlarda ölenlerin sayısı 50’yi geçti.

Batı’da televizyon ekranlarına, gazetelerin sayfalarına, internet sitelerine bakınca, iki resim görüyoruz: Gözü dönmüş, çıldırmış Müslüman erkek güruhları; yaygın bir “anti-Amerikan”, hatta “anti-emperyalist” dalga.

Her görüneni, “gösteri toplumunun” ekranlarına yansıyanları, yaşananların doğru bir sunumu olarak içselleştirip acele bir kanaat oluşturmaktansa biraz düşünmekte yarar olabilir.

‘Kim isyan ediyor!’
Anti-Amerikan isyanların dünyanın birçok kentini etkilediği, çok çarpıcı, izleyici çeken TV görüntülerine yol açtığı bir gerçek. Ama bu “gerçeği” belli bir perspektiften değerlendirmekte yarar var. Dünyada yaklaşık 2.1 milyar Müslüman olduğu hesaplanıyor. Sokaklara dökülerek etrafı yakıp yıkanlara bakınca, hangi kentte olursa olsun sayılarının an fazla binlerle, ama genelde yüzlerle ifade edildiği görülüyor. Müslümanların filmden, karikatürlerden etkilenmediğini, öfkelenmediğini söylemiyorum. Son olaylar bir yana, bölgede ABD nefretinin hiç de haksız olmayan nedenlerle çok yüksek olduğu da bir gerçek. Ama istatistiksel açıdan ihmal edilecek bir kesimin dışında kalanlar, -ki bunlar istatistiksel açıdan “hepsi” demektir- bu öfkeyi, tepkiyi belli ki henüz, bu ekranlara yansıyan biçimlerde sergilemekten yana değiller.

Kısacası karşımızda tüm Müslümanlara atfedilebilecek bir isyan yok. Ama birileri isyan halinde. Burada hemen dikkatimizi siyasal İslamın içinde, Arap isyanları sonrasında ortaya çıkan, henüz tam olarak sonuçlanamamış bir siyasi rekabete çevirmemiz gerekiyor. Bir tarafta geniş toplumsal tabana sahip, kapitalist dünya ekonomisine eklemlenmiş, bu eklemlenmeyi derinleştirmeyi arzulayan “ılımlı/neoliberal” (yenisömürge modeline yatkın) İslam (Müslüman Kardeşler ve türevleri) var. Karşısında da aynı totaliter ideolojik temeli benimsemekle birlikte, tüm toplumsal yaşamı, siyasi, ekonomik, kültürel, teknolojik, kurumsal boyutlarıyla birlikte “Kutsal Kitaba”, “eskilerin âdetlerine” göre şekillendirmek isteyen, bu anlamda Batı karşıtı, hatta modern kapitalizmin gerektirdiği öznelliklere yabancı, ideolojisiyle uyumsuz Selefi akım ve türevleri var. Bu akım, Suudi Arabistan’ın MK’yi dengeleme stratejisinin de bir parçası olarak sunduğu mali yardımlarla Müslüman nüfusun Batı karşısındaki tarihi kökleri güçlü öfkesini, ezilmişlik duygularını da kışkırtarak, onun üzerinde hegemonya kurmak için en radikal reflekslerle, şiddetle, güç gösterileriyle harekete geçiyor. Bu şiddeti, güç gösterisini “anti-emperyalizm” olarak desteklemek isteyenlere, Komünist Manifesto’daki “gerici sosyalizm” bölümünü bir kez daha ve dikkatle okumalarını öneririm. Sosyalist hareketi anti-emperyalist mücadeleyi, geçmişi özleyen, var olandan daha özgür bir dünya vaat etmeyen, kadın düşmanı, homofobik, mezhepçi, reaksiyoner “anti-kapitalist”, reaksiyoner “anti-emperyalist” akımlardan uzak durarak inşa etmekte büyük yarar var.

Siyasal İslam içindeki bu çatışma, Ortadoğu halklarının ruh hali, Batı’da bir “uygarlıklar çatışması” çıkartmak, bölgeye yeni askeri müdahale için gerekçe hazırlamak isteyenler ya da tam tersi, ABD’nin bölgedeki imajını daha da yıpratmak, tüm askeri kapasitesine karşın iktidarsızlığını sergilemek isteyen “güçler” için bulunmaz bir fırsat yaratıyor.

2.1 milyar Müslümanınsa şimdilik bu oyuna gelmeye niyetli olmadığı görülüyor. Ancak tarih, siyasal olayların kendi dinamikleri, azınlık grupların uygun konjonktürlerde aniden kartopu gibi büyüyerek büyük çoğunluğun yerine geçebilme özellikleri olduğunu da gösteriyor.

Madalyonun öbür yüzü
Bu madalyonun öbür yüzünde, çok ilginç bir “ne yani düşünce özgürlüğünden vaz mı geçelim” tartışması yaşanıyor. Gerçekten de Aydınlanma hareketinin mirası “her şeyi eleştirebilme hakkı ve özgürlüğü”, uğrunda çok kan dökülerek kazanılmış, mutlaka korunması gereken bir ilkedir. Ancak bir ilkeye sadakat, bu sadakatin etiği, bu sadakatin belli bir anda, yerde yaratacağı sonuçların sorumluluğundan kaçmaya gerekçe olamaz.

Bu söz konusu hakkın, bir yerde grotesk bir filmle, birkaç karikatürle kullanılmasının, bir başka yerden insanların ölmesine, uluslararası konjonktürde savaşlara açık süreçleri tetikleyebilecek sallantılara yol açacağını bilerek, hatta bu amaçla kullanılmasının, bir özgürlük edimi değil, bir provokasyon, komplo olarak algılanması gerekir.

Ne yazık ki tarihin (Osmanlı İmparatorluğu’nun) ve Batı’nın (emperyalizmin) da büyük katkılarıyla, Müslüman dünyasında, hâlâ, bireyle devleti, halkı, ulusu birbirinden ayırt etme, suçu sahibiyle ilişkilendirme ve sınırlandırma noktasına gelememiş bir kesim vardır. Bu kesim, radikal akımların ve militanlarının etkilerine olduğu kadar, devletlerin gizli örgütlerinin operasyonlarına da açıktır; durumu gayet iyi kavrayabilen büyük çoğunluğun yaşamını altüst edebilecek potansiyellere de sahiptir. 

Wednesday, September 12, 2012

Başkanlık Yarışında Obama Öne Geçiyor...

ABDde Cumhuriyetçi ve Demokrat Partinin ulusal kongreleri tamamlandı, seçim yarışı son aşamasına girdi. Önceki hafta Cumhuriyetçiler kongrelerinde Mitt Romneyin Başkan, Paul Ryanın Başkan Yardımcılığı adaylığını onaylamışlardı. Geçen hafta da Demokratların kongresi Obamanın ve Bidenin adaylıklarını onayladı

Kongreler tamamlandıktan sonra yapılan kamuoyu yoklamaları, kongre sonrasında Mitt Romneyin desteğinde bir artış olmazken, Obamanın kongre dinamiğinden yararlanarak 4-5 puan öne geçmesi, başkanlık seçimlerini kazanma şansının şimdilik arttığını düşündürüyor. 

Dünya ekonomisinin yaklaşık dörtte birini oluşturmasının yanı sıra, dünyanın toplam savunma harcamalarının yüzde 48ini gerçekleştiren, gerilemekte olan hegemonyasını korumaya çalışan ABDnin izleyeceği ekonomik politika, dış politika sorunlarına yaklaşma tarzı, dünyanın geri kalanını çok yakından ilgilendiriyor. Hangi yapısal sorunlarla ve sınırlamalarla karşılaşacak olursa olsun bu politikaların başında duracak siyasetçiyi belirleyecek olan seçimler de... 

İki kongre ve seçim kampanyası arasındaki farklara geçmeden bir noktayı vurgulamak gerekiyor: İki kongrede de abartılı bir ulusalcı dil egemendi. Tarihin en yüce ulusu”, “dünyanın lideri gibi genellemeler havada uçuşuyordu. Bakan adaylarının ikisi de, ülkenin eski büyüklüğünü, zenginliğini (iyi de peki bu nasıl kaybedildi? tartışmasına girmeden) restore etmeyi amaçlıyordu. Bu abartılı ulusalcı zemin üzerinde ileri sürülen politikalardaki farklar, karşımıza bu abartılı ulusalcılığın iki farklı versiyonunu çıkarıyordu. 

İki kongre, iki vizyon
Cumhuriyetçilerin kongresinin, seçim kampanyasının iki temel ekseni olduğu söylenebilir. Birincisi, Ayn Randı, Hayeki anımsatan, Ben kendimi kurtarırım, kimseye, hele devlete gereksinimim yok, toplumun geri kalanına ne olur, beni ilgilendirmezdiyen, toplumsal sorumluluğu, dayanışmayı dışlayan patolojik bir bireycilik. İkincisi, Obamaya oy verdiniz krizden çıkaramadı, şimdi bana verin, sorunları ben çözerimdiyen, çok genel, Obamayı karalamaya odaklanmış, onun komünist olduğunu düşünecek kadar sağa savrulmuş bir propaganda hattı. Bu hat kongrede, kampanyada çok sinirli, saldırgan, nefret dolu, ırkçı, kadın ve eşcinsel haklarına, yoksullara düşmanca yaklaşan bir dilin egemen olmasına yol açtı. Dil ve mantık o kadar bireyciydi ki, o kadar dar çıkarlara odaklıydı ki, savunma harcamalarını arttıracağını söyleyen, Rusya ve Çini hedef alan militarist bir dile karşılık, halen savaşmakta ve ölmekte olan ABD askerlerine, sürmekte olan savaşlara, Cumhuriyetçilerin kongresinde değinen bile olmadı.

Demokratların kongresinde çok farklı bir hava vardı. Kongre, rahat, kendinden emin, kızgın olmayan, zaman zaman şakacı bir havada geçti. Michelle Obamanın kocasını tanıtan, Bill Clintonın kampanya konularını beceriyle açıklayan, gaflarıyla ünlü Bidenin sakin, ağırbaşlı konuşmaları kongreye enerji verdi. Son gün, Obamanın, birçok yorumcu tarafından sıkıcı bulunan, ama bana kalırsa, adamın retorik bilgisini de düşününce, İşimiz zor ama yapabiliriz, sabırlı olmak gerekiyortemasıyla uyumlu, sakin ve güven verici konuşması da buradaki liderliğin kalibresinin daha yüksek olduğunu ortaya koyuyordu. 

Cumhuriyetçilerin aksine, Demokratların kongresinde ve kampanyalarında, işçi sınıfının ekonomik sorunlarına, kadınlara, siyahlara, Latin Amerika kökenlilere, eşcinsellere ve hatta öğrencilere yönelik, bu kesimlerin sorunlarını teker teker ele alan bir yaklaşım vardı. Neredeyse sınıf mücadelesisöylemine yakın bir dilin benimsendiği görülüyordu. Demokratlar da bireyciydi doğal olarak ama kongrede sunulan bireycilik, toplum karşısında sorumluluğa, dayanışmaya ilişkin tonlar içeriyordu.
Dış politika söz konusu olduğunda Demokratların, Bin Ladinin öldürülmesini, Afganistan ve Iraktan çekilmeyi vurgulayan, diplomasiye vurgu yapan, savaş gazilerine daha iyi yaşam koşulları vaat eden bir dili benimsedikleri görülüyordu. 

Bu kısa özetten hareketle, karşımızda abartılı bir oligarşik ulusalcılıkla abartılı bir halkçı ulusalcılık olduğunu söyleyebiliriz.

Tabii bunların kampanya söylemleri olduğunu, ABDnin gerek içinde olduğu ekonomik krizin, gerekse de dünyadaki konumunun gerçek sorunlarını halka aktarmamaya dikkat eden bir noktada buluştuğunu, neticede, her iki adayın da kim seçilirse seçilsin ABD devletinin yapısal özelliklerinin, egemen sermayenin sorunlarının koyduğu sınırlamalar içinde hareket etmek zorunda olduklarını unutmamak gerekiyor. Bu iki aday arasında ulusalcılık ve bireycilik alanlarında geliştirdikleri farklarıysa, ülkede keskinleşmekte olan sınıf mücadelesinin partilerin kampanyalarına sızması olarak görebiliriz: Biri mali oligarşinin korkusunun, diğeri mali oligarsinin halkın gittikçe artan öfkesini peşine takma arzusunun ürünü...

Wednesday, September 05, 2012

Ekonomik Kriz - Silah Piyasası

Küresel kapitalizmin yapısal krizi, iki mali çöküşle (1997, 2007) sarsılarak yoluna devam ederken, geçen günlerde yayımlanan araştırmalar, bu dönemde şiddet olaylarında, savaşlarda görülen artışı anlamamıza yardım edecek veriler sunuyordu: Dünya ekonomisi bir krizin pençesinde kıvranır, işsizlik, yoksulluk, toplumsal, bölgesel eşitsizlikler artarken, silah endüstrisinin, özellikle ABDde adeta altın çağını yaşadığı görülüyor.

Kriz mi? Ne krizi?
New York Timesın, ABD İstatistik Bürosunun topladığı verilere dayanarak yayımladığı bir grafik (31/07/09) mali krizin başladığı, dünya ticaretinin hızla daralmaya başladığı 2007-2009 yıllarında, ABD dayanıklı tüketim malları ihracatı da gerilerken, silah sanayii malları ihracatının hızla arttığını ortaya koyuyordu. Grafikte, 2007 yılında, dayanıklı tüketim malları ihracatındaki artış, 2000 yılı ortalamasının yüzde 10 üstünde bir yerde seyrederken, 2009 yılına gelindiğinde, 2000 yılının yüzde 25 altına gerilemiş olduğu görülüyordu. Grafik, aynı dönemde savunma malları ihracatında 2000e göre yüzde 50 artış düzeyinden yüzde 125 düzeyine yükseldiğini gösteriyordu. 

ABD Kongresinin partiler üstü Araştırma Servisinin geçen hafta yayımlanan raporu, ABD silah ihracatının 2011de tarihsel bir rekor kırarak bir önceki yıla göre yüzde 300 arttığını ortaya koyuyordu. Bir önceki tarihsel rekor da 2009 yılına aitmiş. NYTden aktardığım grafik, ithalatın 2009 yılında, bir önceki yıla göre yüzde yüzden fazla arttığını gösteriyordu. Kongre Araştırma Servisi verileri ABD silah ihracatının 2009da 31 milyar dolardan 2011de 66.3 milyar dolara çıkarak, 85.5 milyar dolarlık küresel silah piyasasının üçte ikisine ulaştığını gösteriyor. Hemen arkasından gelen Rusyanın toplam içindeki payı yalnızca yüzde 5.6. Avrupanın toplam payı da 2010da yüzde 12.2den yüzde 7.2ye gerilemiş.

Araştırma Servisinin raporu, 2011 yılı ihracatının ağırlıklı olarak, uçaklarla, füze savunma sistemlerini kapsadığını, Ortadoğuya, Körfez ülkelerine yönelik olarak gerçekleştiğini aktarıyor. Suudi Arabistan 84 yeni F-15 alırken, filosundaki 70 F-15 uçağının sistemlerini yenilemiş. Birleşik Arap Emirlikleri 3.49 milyar dolarlık füze savunma sistemi, 1 milyar dolar ödeyerek de 16 Chinook helikopteri almış, Umman da 18 F-16 satın almış. Araştırma bu silahlanma eğiliminin arkasında, İran korkusunun yattığını vurguluyor.

Merkezden çevreye
Araştırma, dünya ekonomisindeki yeniden daralma eğilimlerine de işaret ederek silah piyasasında rekabetin sertleşirken ihracatçıların, ülkelerdeki ve bölgelerdeki potansiyel (gelecekte oluşması olası) pazarlar üzerinde yoğunlaştığına işaret ediyor.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün, (SIPRI) silah piyasasında alıcılar ve tedarik yolları üzerine yaptığı eğilim araştırması (ISN, 3/09/2012) Batının sattığı silahların esas olarak gelişmekte olan ülkelere ve enerji ihracatçısı ülkelere gittiğini ortaya koyuyor. SIPRI savaşlarda siviller arasındaki can kaybının yüzde 90ına neden olduğu hesaplanan hafif silahların satışlarında yaşanan artışlara da dikkat çekiyor.

Bu da bizi Cenevre kaynaklı bağımsız bir araştırma kurumu, SASın geçen hafta yayımladığı Hafif Silahlar Araştırması -2012 raporuna getiriyor. Dört yıllık yoğun ve kapsamlı bir çalışmaya dayanan araştırma, 52 ülkeye yapılan yasal silah satışlarının 2006dan bu yana yüzde yüz artarak 8.5 milyar dolara ulaştığını saptıyor. Ancak Afrika, Asya ve Ortadoğu devletlerinin şeffaflık düzeylerinin düşük olmasından hareketle araştırma gerçek ihracatın daha yüksek olduğunu düşünüyor. Araştırmayı hazırlayan kuruluşun yöneticisi Eric Bermana göre yasadışı silah ticareti de muhafazakâr bir tahminle 2 milyar dolara ulaşıyor.

Araştırma, hafif silahlar alanında, yıllık 100 milyon dolardan daha fazla ihracat yapabilen ABD, İtalya, Almanya, Brezilya, Avusturya, Japonya, İsviçre, Rusya, Fransa, Güney Kore, Belçika ve İspanya gibi ülkelerin pazara egemen olduğuna, uluslararası silah ticaret anlaşmasının da bizzat bu ülkeler tarafından engellendiğine işaret ediyor.

Asya krizini, Kosova savaşları, 11 Eylül olayı, terörizmle savaş, Afganistan ve Irak savaşları izlemişti. 2007de patlak veren finansal krizi, Arap Baharı, Libya ve Suriye olayları, Sünni, Şii kamplaşmasının, İran nükleer silah yapıyorkorkusunun körüklenmesi izliyor. Şimdi silah piyasasında ihracatçı ülkelerin potansiyel ülke ve bölgelere odaklandığına ilişkin saptamadan kalkarak Acaba bundan sonra neresi?diye düşünmeye devam edebiliriz

Wednesday, August 29, 2012

Yeni Osmanlılar...

AKP Türkiyesi’nin Suriye politikası, Osmanlı İmparatorluğunun mirasını nihayet devralmaya başlamış görünüyor, ama bir farkla... 
 
AKP hükümete geldiğinde Kürt sorunu olarak tanımlanan, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme talepleri bağlamında 1984ten bu yana büyük kana ve servete mal olarak süren savaşta ilk kez, iki tarafı da tatmin edebilecek bir çözüm, buna açılabilecek bir barış, olasılıklar yelpazesi içine girmeye başlamıştı. Kürt hareketinin siyasi ve askeri kanadı, ayrılma, devlet kurma talebinden vazgeçtiğini söylüyor, birlikte barış içinde yaşamanın koşullarını aramaya, konuşmaya hazır olduğunu açıklıyordu. Çatışmalarda da belirgin bir azalma söz konusuydu. Dahası İran ve Suriye, Türkiye ile ilişkilerini geliştiriyor, Kürt sorunu bağlamında denklemin dışında kalmaya özen gösteriyorlardı

On yıllık AKP yönetimi, gerek iç politikada kurguladığı ama gerçekleştiremediği açılım, onun ardından gelen KCK tutuklamalarıyla, gerekse de dış politikada giderek benimsediği, Suriyede bir rejim değişikliği projesinin derinliklerine hızla dalmaya yol açan çizgiyle bugün karşımıza bambaşka bir manzara çıkardı

Birincisi, birlikte yaşamaya açılacak bir barış için gerekli diyalog zemininin tasfiyesi anlamına geliyordu. Bu tasfiye çabaları hızla ilerlerken, Suriye olayı patlak verdi ve Kürt sorunu aniden”, Şemdinli saldırısıyla, Gaziantepte patlayan araç bombayla yeni bir viraja girdi.
 
İkincisine gelince, anımsarsanız. NATOnun Libyayı yıkma operasyonu başladığında, bir sonraki adım olarak Suriye ayrıntılı bir biçimde tartışılmış, müdahale durumunda ortaya nasıl bir kâbus çıkacağına ilişkin kapsamlı çözümlemeler üretilmişti. Benim de yazılarımda aktardığım tartışmalar, Suriye rejiminin Libya rejimine göre çok daha dirençli olduğunu, coğrafi, kentsel ve mezhep/dini ve etnik (Kürtler) farklılıkların tüm bölge ülkelerinin rejimlerini tehdit edecek bir parçalanmaya yol açabileceğini, bölge halklarına uzun yıllar boyunca çok pahalıya patlayacağını söylüyordu.
Dahası birçok yorumcu, Dışişleri’ne yol gösteren stratejik derinlik teorisinin tarihsel ve güncel gerçekliğe uymadığını da vurguluyor, kötü teori kötü ilaç gibidir, öldürür diyerek uyarıyordu. Ama AKP hükümeti bu uyarılara kulaklarını tıkayarak Batının Suriyede rejim değişikliği projesine büyük bir hevesle adeta balıklama daldı

Suriyeye ilişkin tüm öngörüler gerçekleşmeye, Suriye ve İran, Kürt sorunu denklemine geri dönmeye başlayınca da, AKP Türkiyesi de, giderek tüm parçalarının birleşmesiyle oluşacak bir Kürdistanın olasılıklar yelpazesine girmeye başlamasıyla, karşısında ekonomik, askeri hatta siyasi kapasitelerini çok aşan yeni bir Kürt realitesi buldu.
 
Üstelik, Türkiyeyi de kapsayan bir Sünni-Şii kamplaşmasıyla bölünmeye başlayan Ortadoğuda, bu bölünmenin dışında, tarafların hepsine mesafeli bir büyük Kürt devleti olasılığı, ABD ve İsrail analistleri tarafından, dengeleyici bir unsur olarak ilgi konusu olmaya başlıyordu.
 
Şimdi giderek artan sayıda siyasi analistin, Türkiyenin Suriye politikasının başarısını, Kürt sorununa siyasi bir çözüm üretebilme kapasitesine bağlamaya başladığını görüyoruz. Ama, AKP hükümetinin bölgeyi anlama tarzı, bu tarzın ülkede oluşturmaya başladığı yeni ruh hali, muhalefet partilerinin yetersizlikleri, Türkiyenin seçkinlerinin dün çok daha uygun koşullarda üretemedikleri bir çözümü, bugün yeni koşullarda üretebilme noktasından çok uzakta olduklarını düşündürüyor.
 
Bu resmin içinde çok korkutucu üç olgu daha var. Birincisi, AKPnin Suriye politikası, Türkiye topraklarında, Selefi savaşçılarını, El Kaide kadrolarını da barındıran, eğiten, ülkenin seçilmiş temsilcilerine de kapalı tutulabilen askeri kampların oluşmasına yol açtı. Enternasyonalist özelliğe sahip bir akıma ait olan bu savaşçıların yarın nerede ne yapacağı belli değil. İkincisi, AKPnin devleti devralırken eski rejimin kadrolarıyla sürdürdüğü hesaplaşmanın tamamlanmasına bağlı olarak, bu kez yeni rejimin kendi içinde bir hesaplaşmayı başlattığı görülüyor. Bu hesaplaşma devlet yönetiminin (statecraft) bütünlüğünü kaybetme, kazalara yol açma, belirsizlikler yaratma olasılığını artırıyor. Üçüncüsü, Alevi kökenli vatandaşlara yönelik aşağılayıcı ve saldırgan söylem ve eylemler, büyük kentlerde yaşayan yaygın ve genç Kürt nüfusla birlikte düşünülünce, provokasyonlara açık, ateşlendiğinde büyük felaketlere yol açabilecek patlayıcı bir karışımın oluşmaya başladığı görülüyor. 
 
Bunlara yeniden derinleşmeye başlayan bir uluslararası mali kriz içinde, ülke ekonomisinin başı üzerinde adeta Demokles’in kılıcı gibi duran kaynak gereksinimi eklenince, karşımıza şöyle bir ironi çıkıyor: AKP Osmanlı mirasını başarıyla devralmaya başlamış görünüyor, ama bu miras imparatorluğun çöküş yıllarını anımsatıyor.

Wednesday, July 25, 2012

Bugünün en önemli sorunu

AKP döneminde demokratik hak ve özgürlükleri sınırlamaya yönelik uygulamalar öncelikle kadınları hedef alarak ilerliyor. Yeni “disiplin rejimi”, “estetik rejimi” topluma kadınların toplumsal konumunu değiştirebildiği ölçüde giriyor.

Bu tespit doğruysa, “kadın hakları” (buna bağlı, olarak “cinsel özgürlükler”), savunulması gereken en önemli mevzi konumuna yükselmiştir. Bu mevzi kaybedilirse toplum siyasal İslamın “toplumsal mühendislik” projesi karşısında tümüyle savunmasız kalacaktır...

Bu saldırı dalgası, bir taraftan kadına yönelik şiddet olaylarının, günlük yaşamda erkek egemenliğinin “mikrofaşist” müdahale ve tacizlerinin baş döndürücü bir hızla artmasıyla, öbür taraftan AKP seçkinlerinin, siyasal İslamın entelektüellerinin kılık kıyafet, tecavüz, evlenme yaşı gibi hassas konularda açıklamalarıyla ilerliyor. Bu “de facto” saldırı giderek sezaryen, kürtaj, “ertesi günü hapı” vb. alanlarda yasalarla “de jure” olmaya başladı.

Türkiye nüfusunun neredeyse yüzde 99’u Müslüman. AKP’ye gelene kadar süreç ağır aksak da olsa kadın haklarının, cinsel özgürlüklerin gelişmesinden yana işledi. Öyleyse bu saldırıyı halkın dini duyarlılıklarıyla doğrudan ilişkilendirmek doğru olmayacaktır. Ben “kadın sorununun” bugün ilk savunulması gereken mevzi konumuna yükseldiğini düşünmeye, “Bu saldırı neden AKP döneminde..” sorusuna cevap ararken başladım.

İlk dikkatimi çeken, kadın haklarına yönelik saldırıları adeta gölge gibi işçi haklarına yönelik saldırıların izlemesiydi. Kürtaj, sezaryen tartışmaları gündeme girerken aynı anda kıdem tazminatını fiilen kaldırmayı amaçlayan tartışmalar başladı. Kadına yönelik şiddet olayları artarken “Kürt açılımı” hızla yerini KCK tutuklamalarına bıraktı.

Kadının üzerinde iki baskı birden olduğu hep söylenir: Erkek egemenliği ve sermayenin baskısı. Ama bu ikisinin arasındaki ilişki üzerinde pek durulmaz. Liberalizmin etkisiyle, sermayenin, erkek egemenliğine gereksinim duymadığı, kapitalizmde erkek egemenliğinin ortadan kalkabileceği dahi düşünülür.

Bir sembiyoz ilişkisi
Hem yakın hem de uzak tarihe ilişkin gözlemler, bu iyimserliği desteklemiyor. Kadınların özgürleşme sürecinde, kapitalizmin, “1950-70” arasındaki büyüme döneminde feminist atılımlar, yapısal krizin derinleşmesiyle birlikte, yerini kadın bedeninin giderek daha küçük yaşlardaki kızları kapsayacak biçimde metalaşmasının hızlanmasına, kadını çocuksulaştıran, çıplaklığını daha çok kullanan reklamcılığa, porno endüstrisindeki patlamaya bıraktı. Karşıt dalga, “yumuşak” pornografinin sıradanlaşmasına, nihayet Germain Greer’in bir keresinde vurguladığı gibi “kadın bedeninin daha erişilebilir kılınmasına” açıldı.

Kapitalizmle erkek egemenliği arasındaki “sembiyoz” ilişkisini “uzak tarihe”, kapitalizmin doğuş dönemi Avrupası’na, Silvia Federici’nin, (Caliban and the Witch – Women The Body and Primitive Accumulation) çalışmasının ışığında baktığımızda da görebiliyoruz.

Feodalizmin uzun krizi sırasında, birçoğuna kadınların liderlik ettiği ya da geniş bir biçimde katıldığı “protokomünist”, din karşıtı halkçı köylü/proleter hareketlerin yaygın biçimde patlak verdiği görülüyor. Federici’nın bulguları kapitalizmin, kilisenin, aristokrasinin ve tüccar sınıfların, bu isyanları bastırmak, serveti, ayrıcalıkları korumak, birikimini yeniden düzenlemek için başlattıkları karşı saldırı içinden doğduğunu gösteriyor. Bu anlamda kapitalizmin doğuş süreci feodalizme, mülkiyete karşı yükselen isyanları, kadın özgürlüğü, cinsel özgürlük dalgasını, bastıran bir “karşıdevrim” işlevi görüyor.

Bu ittifak, isyanları bastırmanın, emeği ucuzlatmanın, nüfusu artırmanın yollarını arıyor. Ortak kullanılan toprakların özelleştirilmesi, yeni mülksüz, ama çalışma koşullarını kabul etmektense, serseriliği, eşkıyalığı seçen bir nüfus oluşturmaya başlıyor.

Yeni kapitalist sınıf, yeni işçiler kuşağını üretemiyor. Bunun için kadının eve kapatılması, ücreti ödenmeyen ev emeği gerekiyor. Böylece, bugün bize hiç yabancı gelmeyen yasalar gündeme gelmeye başlıyor.

Zaten tarihsel, dini kökleri olan kadın düşmanlığı körükleniyor; erkeğin sisteme olan tepkisi, öfkesi kadına yönlendiriliyor. Böylece işçi sınıfı daha doğarken bölünüyor. Kadına yönelik şiddet, hatta tecavüz, özellikle halk sınıflarının kadınları söz konusu olduğunda meşrulaştırılıyor, zorunlu evlilikler teşvik ediliyor. İtiraz eden, çocuk doğurmayı reddeden, sorgulamada ağlamayan kadın, cadı mahkemelerinde yargılanıyor, işkencelerle idam ediliyor. Kadının cinselliği, bedeni hızla disiplin altına alınıyor: Kürtaj, doğum kontrolü, evlilik dışı cinsel ilişki ölümle cezalandırılabilecek suçlar arasına katılıyor. Çocuk yapmaya yönelik olmayan cinsel ilişkileri, içki içmeyi, çıplaklığı cezalandıran yasalar çıkarılıyor. Yükselmekte olan kapitalist sınıf bu dönemde, meyhaneleri, eğlence yerlerini, halkın bir araya geldiği mekânları kapatmaya çalışıyor.

AKP’nin başarısı tanımlanırken yükselmekte olan yeni bir kapitalist sınıfı temsil ettiği hep vurgulanır. Kadınları, cinsel özgürlükleri hedef alan saldırı, bence öncelikle bu sınıfın sermaye birikimi, emek disiplini gereksinimlerinden kaynaklanıyor. Öyleye, bu hakları öncelikle savunmak gerekiyor!

Wednesday, July 18, 2012

'UW' ve yerli ortakları

(18 Temmuz 2012 ) 


ABD, Libya’dan sonra, Suriye’de de bir UW (Unconventional Warfare – konvansiyonel olmayan savaş) stratejisi uyguluyor. UW’nin, 2010’da yayımlanmış (TC 18-01.), halen güncelleştirilmekte olan bir el kitabı da var (internetten ulaşabilirsiniz). Bu el kitabını, Ortadoğu’nun geleceğine ilişkin projeleri yansıtan, bizim yıllar önce yayımladığımız haritayla, bu haritayı aktaran Albay Ralph Peters’in Pentagon Haberalma Ofisi Başkan Yardımcı olduğu sırada, ABD Harp Akademisi dergisi Parameters için 1997’de kaleme aldığı, yeni savaşlarda bilgi dağılımının, yönetiminin önemini tartışan “Constant Conflic” (sürekli çatışma) başlıklı denemesiyle birlikte okumak gerekiyor.

Kısaca anımsatırsam, harita “Büyük Ortadoğu” bölgesinin etnik, dini temellerde küçük homojen devletlere bölünmesi halinde oluşacak yeni durumu betimliyordu. Denemede de Peters, bugün yeni savaşları kazanmanın yolunun, savaşa ilişkin bilgilerin denetiminin, üretiminin, yayılmasının etkin biçimde yönetilmesinden (information warfare) geçtiğini savunuyordu.

UW’nin el kitabı
Kısaca özetlersem: UW, ABD’nin politikalarını benimsemeyen yönetimleri, doğrudan konvansiyonel savaşlar (Irak, Afganistan) yerine, o ülke içindeki toplumsal (etnik, dini hatta ekonomik) çelişkilerden, hoşnutsuzluklardan yararlanarak devirmeye, kendine yakın bir yönetimi yerleştirmeye ilişkin. ABD, UW’yi gerektiğinde geniş çaplı askeri hareketlere açılan, bir işgal gücünün girişine zemin hazırlayan bir yöntem olarak görüyor (s. 8).

El kitabı ABD güçleri açısından UW sürecini (isyancıların gelişme sürecini değil) yedi aşamalı olarak düşünüyor: Hazırlık, ilk temas, sızma, örgütleme, inşa, konvansiyonel güçlerle birleşecek harekâtlar, ulusal denetimi ele geçirerek düzenli orduya geçerken var olanı dağıtmak.

Bu saptamalardan sonra UW el kitabı, Mao’dan “Gerilla halk içinde suda balık gibidir” Sun Tzu’dan “Savaşta gizli hareketler esastır” alıntılarıyla, devam ediyor.

UW planının en önemli ilgi nesnesi “halkın psikolojisi”. UW el kitabı ya bunu kendi projesinden yana değiştirmeyi ya da göreli olarak sayısı küçük bir isyancı grubunun iktidara el koymasını kabul edebilecek bir tarafsızlığa çekmeyi hedefliyor. Bu nedenle, günümüzde sosyal medyayı, internet alanını, denetlemek ve kullanmak özellikle önem kazanıyor.

İkinci araç, rejime karşı savaşmaya niyetli, ABD ile işbirliğine açık, uygun bir ideolojiye, liderliğe sahip, sınırlı da olsa bir isyancı hareket bulmak ya da üretmek (bu konuda ilginç bir araştırma “The Syrian opposition: Who’s doing the talking?”, The Guardian 15/07/2012 – bir özeti için: www.haber.sol.org.tr/dunyadan/esad-muhalefetinin-emperyalizm-ile-yakin-iliskisi-dikkat-cekiyor-haberi-57061) eğitmek, örgütlemek, ülkenin ve dünyanın kamuoyuna tanıtmak. Hemen ardından da bir tür “cephe örgütleri” kurarak bunların halkın yeni ve meşru temsilcisi olduğunu, hükümetin meşruiyetini artık kaybettiğini, medya yoluyla yaymaya başlamak. Hedef ülkelerin son derece de baskıcı, halkı tarafından zaten sevilmeyen yönetimlerden oluşması da bu propagandaların etkisini arttırıyor.

Sonra sıra bu isyancıları, (“cephe örgütünü”, askerlerini) finansal, askeri olarak doğrudan ya da gerektiğinde sabotaj, suikast vb, yöntemlerle desteklemeye geliyor. UW bu adımların başarılı olabilmesi için ülkede yaygın bir çatışma havasının yaratılması gerektiğini söylüyor.

Bu UW’nin başarılı olabilmesi için medyadaki kanaat önderlerine büyük görevler düşüyor. Ne yazık ki Türkiye’de de kimi köşe yazarları, bu stratejinin en önemli bileşeni olan “yanlış bilgilendirme savaşına” doğrudan katılıyorlar.

Bu yazarlardan biri kendisiyle aynı noktada bulunmayanları, pazartesi günü “Suriye’de yaşananlara duyarsız kalmakla” (müdahaleden yana olmamakla) suçluyordu: “Perşembe günü Suriye’de Hama yakınlarında Tiremse köyündeki korkunç katliam. Esad rejimine bağlı tanklar, ağır silahlar direnen köyü sardı, bombardıman başladı, insanlar camilere sığındı, aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 200’ün üzerinde insan öldürüldü” diyor ve ekliyordu “Ne olup bittiğini bilgisayarda iki klikle öğrenebilirsiniz. Öğrenmediyseniz zaten ayıp.”

Ne olup bittiğini kolaylıkla öğrenmek olanaklı, ortada gerçekten bir ayıp var. Ne olup bittiğini öğrenmek için UW stratejisinin propagandalarından başka şeyler de okumak, olaylar karşısında eleştirel mesafeyi korumak gerekiyor. Ayıp olan bunları yapmadan yazmak. Pazartesi günü New York Times, Tiremse’de yaşananların katliam değil, bir savaş olduğunu aktarıyor, ölü sayısını yüzde elli indirirken içlerinde kadınların, çocukların olmadığını vurguluyordu. Biz bunun böyle olduğunu hafta sonunda çoktan internetteki çeşitli kaynaklardan öğrenmiş bulunuyorduk. “Sol.org” gibi sosyalist web siteleri bu bilgileri aktarmaya başlamışlardı. Evet ortada bir ayıp var, ama bu “Suriye projesine” katılanların ayıbı...