Friday, November 04, 2011

Suriye, Libya değilse…

NATO ve AfriCom’un Libya operasyonu, Obama’nın “arkadan liderlik verme” stratejisi “başarılı” oldu ya, “Şimdi sıra sırada neresi var?” sorusu gündeme geliyor. En güçlü aday  Suriye. Ancak, Suriye’ye niyetlenenleri rahatsız eden bir durum var. Libya’da izlenen rejim değişikliği senaryosunu, Suriye’de aynen sahnelemek pek olanaklı görünmüyor; dekorda, aktörlerde önemli değişiklikler yapmak gerekecek. Bu bağlamda da gözler Türkiye’nin, Başbakan Erdoğan’ın üzerinde yoğunlaşıyor. Sizi bilmem ama, tüm bunlar beni korkutuyor.

Libya senaryosu zor...
Libya senaryosunun Suriye’de sahnelenemeyecek olmasına yol açan etkenlerin başında, coğrafi koşulları geliyor (Roff & Momani, Globe &Mail, 25/10). Suriye, Libya’dan farklı olarak, dağlık bir coğrafyaya sahip. Sivil nüfus, bu dağların arasına ve kenarlarına yerleşik. Havadan bombalamak olanaklı ama, tali hasarın çok yüksek olması kaçınılmaz. Libya nüfusu 6,6 milyondu, Suriye’de 22 Milyon insan yaşıyor. Suriye ordusu, Libya ordusundan sekiz kat daha büyük, iki kat daha fazla uçağı,  dokuz kat daha fazla tankı var...

İkincisi,  Suriye’de muhalefetin, toplumun en fazla yüzde 40’ını etkilediği düşünülüyor (age). Robert Fisk, halkın büyük bir kısmının iç savaştan korktuğunu, Esat’ı desteklemek için, kendiliklerinden, yüzbinlerle olmak üzere sokaklara çıkabildiklerini aktarıyor (The Independent 27/10) Time’dan Tony Karon, “Muhalefetin karşısındaki tatsız gerçek şu ki, Suriye toplumunun büyük bir kesimi, Sünni - İslamcı akımların önderliğindeki bir isyandan, rejimden korktuklarından daha çok koruyor”  diyor.

Üçüncüsü, daha çok diplomatik: Birleşmiş Milletler’den, Libya’ya müdahale etmeye olanak sağlayan karara benzer bir karar çıkartmak Rusya, Çin yüzünden olanaksız. Dahası, Zogby araştırma grubunun bulguları bölgede Sünni Arap nüfus içinde Esad’ı destekleyen kimse kalmadığını, ancak büyük çoğunluğun, Suriye’ye bölge dışından, Batı’dan yapılacak  bir müdahaleye kesinlikle karşı olduklarını gösteriyor (The National, 30/10). Bu nedenlerden dolayı, Jarusalem Post’tan Bloomfield, BM dışında, uluslararası ve bölge ülkelerinden oluşan bir “Suriye Dostları” grubu kurulmasını öneriyor (26/10).

Öyleyse ne yapmalı?
İsrail gazetesi Haaretz’in bir yorumunda bu soruya oldukça mantıklı bir cevap veriliyordu: “NATO ve Arap Birliği, BM, Beşir Esad’ı doğrudan hedef alamaz. Çünkü İran ve Hizbullah onun yanında, Rusya ve Çin’de diplomatik olarak destekliyor”. Ancak Haaretz’ göre “Esad’ın zayıf bir noktası var, düşmanları da hançeri oradan batırmayı planlıyorlar.  Esad’ın kaderi Türkiye Başbakanı Tayyip  Erdoğan’ın elinde” (30/10). Haaretz, “ ‘Özgür Suriye Ordusu’ denen şey Esad rejimini tehdit edemez ama, Türkiye’nin desteğiyle giderek büyüyor” diyor. Zogby’nin yukarda aktardığım araştırmasının bulguları da, Türkiye üzerinden yapılacak, Suudi Arabistan tarafından desteklenecek bir müdahaleyi, bölge halklarının benimseyeceğini ima ediyordu.

Gerçekten de, son haftalarda medyada izlediklerim, bana böyle bir senaryonun uygulanmaya konduğunu düşündürüyor. Hakkari- Çukurca baskınından sonra, daha toz duman yatışmadan hemen parmaklar Suriye ve İran’ı gösterdi. Geçen hafta, New York Times, yaygın olarak aktarılan bir haberinde, Türkiye’nin Suriye’li İsyancıları barındırdığını, koruduğunu hatta silahlandırdığı anlatılıyordu.  Wall Street Journal, başyazısında, “Türkiye artık Esad’ı hedef alıyor”, “Obama, arkadan liderlik verme konusunda yeni bir fırsat yakalıyor” (31/10) diyordu.

Dışişleri Bakanı Davudoğlu’nun “Türkiye Suriyelileri ve Filistinleri koruma sorumluluğu var” (Peki Esad’ı destekleyen yüzde 60’ı kim koruyacak? Yoksa bunlar Suriyeli değil mi?) sözleri,  Suriyeli İsyancılara kucak açarken “Sakın Türkiye’yi karıştırmaya kalkma” ültimatomu, “meşruiyeti olmadan  ayakta duramaz” (sokağa çıkan 200,000 kişi-Fisk- bir meşruiyet kaynağı sayılmaz mı?) saptaması. Türkiye tarafının da bu “arkadan verilecek liderliği” kabul etmeye hazır olduğunu düşündürüyordu.  Tam bu sırada Suriye muhalefeti, “uluslararası topluluktan” yardım istiyor. Arap Birliği Esad’a ültimatom veriyor...

Geçen hafta, Slate’de yayımlanan bir araştırma,  “Arap İsyanları” başladıktan az sonra, Pentagon’un CENTCOM bünyesinde, sıra dışı senaryoları düşünmek amacıyla kurulan “Kırmızı Ekip”i harekete geçirdiğini aktarıyordu. “Kırmızı Ekip”, bölgeyi İran ve Araplar, Sünniler ve Şiiler olarak bölecek senaryoları ve söylemlerini geliştirmeyi amaçlıyormuş.

Benim de aklıma nedense, İngiltere, Hindistan’dan çıkarken yaşananlar geldi. Şimdi, Hindistan yükselirken, o zaman etnik dini söylem üzerinden kurulan Pakistan dağılıyor. “O zaman, İngiltere’nin ‘böl yönet’ tezgahına gelen Pakistan burjuvazisi, şimdilerde acaba kafasını duvara vuruyor mudur?” diye düşündüm.

Thursday, October 20, 2011

Washington-Tahran-Riyad üçgeninde Türkiye

İran'ın  ABD toprağında, Suudi Arabistan elçisine suikast planladığına ilişkin iddialar, Ortadoğu jeopolitiğinde yeni rüzgârların habercisi. Bu rüzgârların Türkiye dış politikasını hangi sahillere savuracağını ise şimdiden bilmek olanaklı değil. Ama AKP hükümetini zor günlerin beklediğini söyleyebiliriz.

İran’a karşı birleşik cephe...
Pazartesi günü özetlediğim gibi suikast planlarının inanılması çok zor yanları var. Bunu İran’ın planladığına bu aşamada inanmak zor. Ama fraksiyon çatışmaları altında istikrarını kaybetmeye, uluslararası konumunun zorlaşmasına paralel olarak telaşlanmaya başlayan totaliter bir rejimin hata yapma olasılığını da göz önüne almak gerekiyor. Bu suikast planının gerçek yazarını bilmemiz bu aşamada olanaklı değil. Yine de bu planın ortaya çıkmasıyla hızlanan olaylara bakarak bir şeyler düşünebiliriz.

FBI başkanı, başsavcı, Obama, İran’a yönelik suçlamaların arkasına imzalarını koyduklarına göre, bir bildikleri, bir planları olsa gerek. New York Times ve Washington Post’un kolları sıvayıp bir taraftan senaryoyu zenginleştiren, diğer taraftan, inanılırlığını arttıracak arka plan bilgileri yayımlamaya başlamaları, Obama yönetiminin bir taraftan Çin ve Rusya’yı ikna etme çabalarını hızlandırırken öbür taraftan olayı Birleşmiş Milletler’e taşıması, başkanlık seçimleri yaklaşırken İran’a yönelik yeni bir kararın alınmış olabileceğini düşündürüyor.

Suudi Arabistan yönetiminin, ABD savlarını hiç sorgulamadan İran’ı suçlaması, BM Güvenlik Konseyi’ne başvurması, Alawsat, Al - Hayat gibi Suudi kaynaklı yayınların, İran’ın nasıl bir bölgesel (Yemen, Bahreyn, Suriye, Irak) istikrarsızlık kaynağı, hatta terorizmi besleyen bir bela olduğunu anlatmaya odaklanmaları da anlamlı. Bunlar, Suudi rejiminin ABD planlarından haberdar olduğu, İran’a karşı bir ABD- Körfez ülkeleri cephesinin inşasının hızlandığını düşündürüyor.

İsrail’in Haaretz gazetesinde, Yossi Melman’ın yorumu da bir taraftan senaryonun ne kadar inanılması zor olduğunu vurguluyor, diğer taraftan suikast planının hedef aldığı Suudi elçisinin, WikiLeaks belgelerine göre, Suudi Kralı’nın İran’a karşı tavrının sertleşmesinde etkili oluğunu, Suudi Arabistan’ın ABD’deki Yahudi topluluğuyla diyalog kurmasına olanak sağlamış olduğunu aktarıyor; İsrail devletinin konuya ilişkin suskunluğunu korumakta olmasına dikkat çekiyordu (16/10). Buradan hareketle, Washington–Riyad ekseninin, bir “sessiz ortağının” olabileceğini düşünmek de olanaklı.

Manevra alanı iyice daraldı
“Sıfır sorun” politikası, ABD desteği, “stratejik derinlik”, Türkiye’nin bölgesinde güç yansıtma kapasitesini, manevra alanını, daha önceki dönemlerde görülmemiş düzeyde arttıracaktı.

Şimdi, Türkiye, hem Suriye hem de İsrail’le kavgalı olmayı başardığı, Füze Kalkanı Projesi’ne, Suriye’deki rejim değişikliği sürecine katılarak, kullandığı enerjinin yaklaşık yüzde 70’ini ithal ettiği iki ülkeyle, Rusya ve özellikle İran’la ilişkilerinin geleceğini tehlikeye soktuğu bir noktada duruyor. Filistin Yönetimi’nden gelen, “İsrail’le ilişkilerin düzelt” tavsiyesine, Hamas-İsrail tutuklu değiş tokuşunda, devre dışı kalma durumuna bakarak, AKP dış politikasının “kumlara saplandığını” söyleyebiliriz.

Bu noktada AB üyeliği artık bir fantezi bile olmaktan çıkmıştır; Doğu Akdeniz enerji rekabeti, Kıbrıs üzerinden, AB ile yeni sorunlar açmaya, İsrail ile çatışma çıkartmaya adaydır. Türkiye’nin adeta ABD ve İngiltere’den başka destekçisi kalmamış gibidir.

Bu sırada, İstanbul’un büyük otellerinin birinde yapılan kapalı bir toplantıda, Kissinger, Kofi Annan, Council on Foreign Relations’ın Başkanı Richard Haass, Tony Blair, eski Kolombiya Devlet Başkanı Uribe, eski İsrail Merkez Bankası Başkanı ve halen J.P Morgan Başkanı Frankel gibi tiplerin, bazı Türkiyeli şahsiyetlerle bir araya gelerek “Türk kimliği ve yeni dış politika” başlığı altında bir şeyler konuştuğunu öğreniyoruz (Çandar, 15/10).

Çandar’ın aktardıklarından, AKP hükümetinin özgüven ve başarı sarhoşluğuna kapılarak… ölümcül sonuçlar verebilecek yanlışlıklar yapmaktan kaçınması, Türkiye’nin uluslararası sistemde elde ettiği gücü görmezden gelen, 1980’lerin, 1990’ların tedavülden çoktan kalkmış bakış açısı ile analiz yaparak iktidarı yıpratmayı hesaplayan muhalefetin de -Ankara’dan Kandil’e- hesaplarını gözden geçirmesi gerekiyormuş… Kısacası, ABD askeri-mali kompleksi, “kendini bir şey sanıp zorluk çıkartma, sana söyleneni yap” mesajını vermiş.

Boratav Hocamızın ekonominin dış kaynak dengelerinin bozulduğuna, gündemde sert bir ekonomik daralma olduğuna (“Kötü Haberler Başlarken”, soL.org), Mustafa Sönmez dostumuzun AKP rejiminin “vergi, zam, işsizlik, angarya ile sokağın sabrını taşırmak için ne lazımsa” yaptığına ilişkin saptamalarına bakınca, AKP hükümetinin manevra alanının iyice daraldığını, pek bir seçeneğinin kalmadığı görünüyor. Bakalım bu seçeneksizlik ülkeyi nerelere sürükleyecek!

Wednesday, October 12, 2011

Korkular, kaygılar

12 Ekim 2011
Zeitgeist (Zamanın Ruhu) değişiyor, mali krizin etkisiyle başlayan değişiklik giderek hızlanıyor.

Bu değişikliği iki kanaldan izleyebiliriz. Birincisi, 1980’lerden bu yana egemen olan ideolojinin duvarları çatlıyor; gizledikleri, bastırdıkları geri geliyor. İkincisi, sesini kaybetmiş olanlar seslerini yeniden bulmaya başlıyorlar; meydanlar, sokaklar kitlelerin protesto eylemlerine yeniden kavuşuyor.

Birinci eğilimin ilk ve en çarpıcı ifadelerini, ABD Merkez Bankası Başkanı, piyasaların gurusu Greenspan’ın, mali kriz sırasında ABD Kongre Komisyonu’na ifade verirken sığındığı, “gerçeklik, kafamdaki modele uymadı” ifadeleriydi. Böylece serbest piyasa modeline güvenin sarsıldığını, onun en kararlı savunucularından birinin ağzından öğrenmiş oluyorduk.

İkinci örnek, geçen aylarda, mali piyasaların bir başka gurusunun, dünyanın en zengin spekülatörlerinden Warren Buffett’in, “devletin zenginleri şımartmaktan artık vazgeçmesine” ve vergi vermek istediğine ilişkin sözleriydi. Buffett’e göre, gelir dağılımındaki bozulma tehlikeli düzeylere ulaşmıştı.

Zeitgeist’in değişmeye başlamasına yol açan, aynı zamanda bu değişiklikten beslenen toplumsal hareketler önce Avrupa’da başladı, sonra Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci dalgasında kendini gösterdi. Geçen ay ABD mali kurumlarının merkezi “Wall Street” de protesto eylemleriyle tanıştı. Bu dalganın, nihayet ABD’yi de etkisi alına almaya başlaması, eşitlik, gelir dağılımındaki bozulmalar, devletin rolü, kapitalizmin geleceği... gibi konulardaki tartışmaları daha da alevlendirdi.

‘Halk bıktı...’ ‘Bırakın TV seyretsinler’
Geçen hafta Washington Post’ta Samuelson, zenginlere karşı bir tepkinin başladığını, gelir dağılımı bozulmaya devam ettikçe bu tepkinin güçlenmeye devam edeceğini yazıyordu. New York Times’ta Krugman, “Plütokratların korkusu” başlıklı yorumunda, sağ kesimden yazarların, siyasilerin Wall Street işgaline karşı, “Amerika düşmanı”, “Lenin çizgisi”, “ayaktakımı” gibi nitelemelerle hezeyana varan tepkilerini aktarıyordu. Columbia Üniversitesi’nden Prof. Jeffrey Sachs da Project Syndicat’da “Halk, hükümetlerin, zenginlere hizmet etmesinden bıktı” diyordu.

İngiltere’de gazetelerle ilgili hoş ama gerçeği de yansıtan bir şaka vardır: The Daily Telegraph’ı ülkenin eskisi (Victoria Dönemi) gibi yönetilmesini isteyenler, The Guardian’ı (sosyal demokrat) ülkeyi kendilerinin yönetmesi gerektiğine inananlar, The Times’ı ülkeyi yönetenler, Financial Times’ı ülkenin sahibi olanlar, The Sun’ı (tabloid magazin) da “gazetenin 3. sayfasında çıplak kadın resmi olduğu müddetçe umurumda değil” diyenler okurmuş.

Sun bir yana, Telegraph, Times ve Financial Times’ta son haftalarda yayımlanan yorumlar, Zeitgeist değişirken bu çevrelerde nasıl kaygı ve korkuların şekillenmeye başladığını sergiliyorlardı.

Telegraph’ta Alisdair Palmer, “Kapitalizm başarısız olursa alternatifi çok daha kötüdür” başlıklı yorumunda, Yunanistan’dan New York’a kadar “sokakları” aktardıktan sonra, “bunlar belki ne istediklerini tam olarak bilmiyorlar”... “ama neye karşı olduklarını biliyorlar”... “Bunları küçümsemek hata olur” diyordu.

Times’ta Phillip Collins’in “Tabii ki zenginler daha fazla vergi vermelidir” başlıklı yazısında, İşçi Partisi Başkanı Miliband’a yönelik, zenginlerden daha fazla vergi istenebilir ama “bunu ‘eşitlik’ talebine bağlamak yanlış ve tehlikeli olur” önerisini aktarmıştım. Geçen hafta da Financial Times’ın emektar ekonomi yorumcularından Samuel Brittan “Eşitsizliğe karşı Haçlı seferine son veriniz” başlıklı yazısını, “eşitlik” kavramının ne kadar “yanlış”, “zararlı” olduğunu kanıtlamaya ayırdığını gördük. Brittan, “Yeniden dağılım”a evet ama “eşitlik talebine hayır” diyor. Çünkü “eşitlik talebi”... “bütün mülklerle gelirler devlete aittir” demek oluyormuş.

Bunlar şaşırtıcı tepkiler değil, bir anlamda “eşyanın doğasına uygun”... Ama Times’ta Giles Cohen’in, “Bırakın TV seyretsinler, sokağa çıkmalarını önler” başlıklı yazısı gerçekten sıra dışıydı?

Cohen, öğrenci olaylarında “Savaş Abidesine” tırmanan, İngiliz bayrağına asılarak sallandığı için 16 ay hapis cezası talebiyle yargılanan Charlie Gilmoure’un avukatının savunmasını örnek veriyor. Ailesi, Gilmoure’a çocukken hiç televizyon seyrettirmemiş, bu genç adam ülkenin en önemli anıtı “Şanlı Ölüler” heykelini daha önce TV’de görmediği için tanıyamamış. Gilmour’a TV seyrettirmeyen solcu anne ve babası, onun yalnızca tarih öğrenmesini engellemekle kalmamış, terbiyeli davranmayı öğrenmesini de önlemişler.

Cohen yazısını, “Ben şimdi eve gidiyorum, sekiz yaşındaki kızımı TV önüne koyup orada bırakacağım” sözleriyle bitiriyor. Yazının öğrenci olaylarına kızgınlığın yanı sıra, şaka boyutu da yüksek. Ama, insan bir yıldır, ekonomik krizin ortasında, İngiltere’de devlet kanalı BBC’de, yüksek üretim maliyetlerine karşın, sunuma giren tarihi dizilere, programlara bakınca, her şakanın içinde bir gerçek vardır saptamasını ve de Guy Debord’un “Gösteri Toplumu” yapıtını anımsamadan edemiyor.

Thursday, October 06, 2011

Wednesday, October 05, 2011

İsyan mevsimi - New York - Ergin Yıldızoğlu (Cumhuriyet) 05 Ekim 2011 -


(Bankacılar, sokaktaki protestocuları izliyor ve şampanya içiyorlar: Aklıma Fransız devrimi öncesi aristokrasinin rahatlığını getirdi)

Az sayıda eylemcinin 17 Eylül’de, New York’un uluslararası dev bankaların merkezlerinin bulunduğu Wall Street’in yakınında Zucotti Park’ta başlattıkları protesto eylemi, polis cumartesi günü 700 eylemciyi gözaltına alınca nihayet gazete sayfalarına ulaştı.

Cumhuriyet, pazartesi günü protesto eyleminin ayrıntılarını aktarmıştı. Bunları tekrarlamak istemiyorum. İki noktayı eklemekle yetineceğim. Birincisi New York polisinin 700 eylemciyi gözaltına aldığı gün JP Morgan Chase, New York polis teşkilatına 4.6 milyon dolar bağışta bulunuyordu.

Protesto eylemi yeni katılımlarla büyürken başka kentlerde, ülkelerde de benzer eylemler ortaya çıkmaya başladı. Ben bu gelişmelerden hareketle eylemlerin anlamı üzerinde düşünmeyi deneyeceğim.

‘Küresel öfke yılı’
Kuzey Afrika ve Ortadoğu “olay”ları patlak verdiğinde, bunların arkasında “birilerinin” parmağı olduğunu düşünenlerden farklı olarak, her birinin özgün koşullarından öte ortak bir evrensel boyuta sahip olduklarına dikkat çekmeye çalışmıştım.

Egemen sınıfların, emperyalizmin, siyasal İslamın, kısacası karşıdevrimci güçlerin tüm manipülasyonlarına, yönlendirme çabalarına rağmen karşımızda, yönü, olası sonuçlar henüz belli olmasa da yeni, yükselmeye başlayan bir “dalga” var. Tarihsel kültürel zeminleri, gelişmişlik düzeyleri birbirinden bu kadar farklı ülkelerde, benzer talepleri, benzer kızgınlıkları dillendiren, birbirinden öğrenen, güç alan, benzer örgütlenme biçimleri yaratan, aynı teknolojileri kullanan eylemlerin ortaya çıkmaya başlaması başka türlü anlamlandırılamaz.

Nitekim, bu “dalganın” ayırdına, kapitalist düzenin önde gelen yorumcularının da varmaya başladığını görüyoruz.

Bu bölümün başlığını Financial Times yorumcularından Gideon Rachman’ın 29 Ağutos tarihli yorumundan aldım. Rachman yazısına “Küresel bir ruh hali var mı?” diye sorarak başlıyor, “kesinlikle var” diyerek devam ediyordu. Rachman yazısında “Arap Baharı”ndan öte, Madrid’deki Porto del Sol işgaline, Yunanistan’da görülen protesto eylemlerine, İngiltere’deki ayaklanmalara, Hindistan’da Anna Hazara’nın yolsuzluklara karşı başlattığı kitlesel eylemlere, Şili’deki öğrenci olaylarına, Tel Aviv’deki büyük protesto gösterilerine, Çin’de tren kazasına, Dalian bölgesindeki kimya fabrikasına karşı bir ev kadınının itirazıyla başlayan protesto eylemlerine dikkat çekerek (ama Wisconsin’i görmemeyi seçiyor) 2011’in dünya çapında bir “öfke yılı” olduğunu savunuyordu.

Rachman, dünya halklarının, ama özellikle hızla yoksullaşan orta sınıfların (biz bunu çalışanlar olarak okuyoruz), gelecek umudunu kaybetmeye başlayan gençlerin, “uluslararası düzeyde bütünleşmiş” (bir sınıf/kesim oluşturmaya başlayan) seçkinlere (“egemen sermaye”, uluslararası finansa kapital olarak okuyabiliriz) karşı yükselen öfkeye, isyanlarına değindikten sonra ilginç bir şeye daha dikkat çekiyordu: Rachman’a göre, isyan edenler, neoliberal dönemde ülkelerin, “hızlı büyüme adına hızlı yoksullaşmayı kabul eden” anlayışına karşı, geçmişin, dayanışmacı, toplumcu, hatta eşitlikçi Kibbutz gibi sosyalist (yazar sosyalizm kavramına ancak bu kadar yaklaşabiliyor) siyasi geleneğini canlandırmaya çalıştıklarını ileri sürüyor.

Madalyonun öbür yüzü
Küresel çapta bir isyan dalgası, “gerçek demokrasi”, eşitlik, özgürlük, daha adaletli bir ekonomik düzen, güvenlik gelecek talepleriyle, neoliberalizm öncesinin halk hareketlerinin toplumcu, dayanışmacı geleneğini özleyerek egemen sınıfların en zengin kesimini hedef alarak adeta 1970’lerin “tekelci kapitalizme karşı cephe” duyarlılıklarıyla yükselirken madalyonun öbür yüzündekilerin de tehlikenin ayırdına varmaya başladıkları görülüyor.

Süper spekülatör, süper zengin Warren Bufet’ın ağustos ayında New York Times’da yayımlanan “Zenginleri şımartmaya son veriniz” başlıklı yazısını anımsayacaksınız. Buffet, “Liderlerimiz fedakârlıkların paylaşılmasını istemişlerdi. Ama kimse benden bir şey istemedi. Süper-zengin arkadaşlarıma sordum, onlardan da istenmemiş” diyerek başlıyordu yorumuna, özetle şöyle diyordu: Yük alt sınıfların üzerine yıkıldı, zenginlerin de vergi vermesi gerekiyor.

Muhafazakâr basın Buffet’in saptamalarına itiraz edemedi ama büyük korkuyu dile getirmekten de kaçınmadı. The Times’a göre, evet zenginler daha fazla vergi vermeliydiler ama bunu isterken eşitlikten, bir amaç olarak asla söz etmemek gerekiyordu. (Collins, 16/08/11)

New York Times’da yayımlanan ayrıntılı bir araştırmanın sergilediği gibi küresel çapta yükselen bu dalganın, madalyonun öbür yüzündekileri kaygılandıran bir ortak özelliği var: Bu eylemlere katılanlar, geleneksel politikacıları, parlamenter demokrasiyi küçümsüyorlar. Genel seçimlere, oy verme işlemlerine güven hızla azalıyor; (Kulish, 17/09) doğrudan demokrasi arayışları hızlanıyor.

Bu duygu kapitalizmin bugünkü durumuyla son derecede uyumludur: Kapitalizm, merkezde ve çevrede, “demokratikleşme” süreçlerini destekleyebilecek ekonomik, kültürel kaynaklarını artık yitirmiştir. Halklar giderek bunun daha fazla ayırdına varıyor.

Wednesday, September 28, 2011

Kayan kumlarda 'Zaloğlu Rüstem'


28 Eylül 2011 -  
Ortadoğu’da ABD hegemonyasıyla kurulan Soğuk Savaş sonrası dönemde temel özelliklerini korumaya devam eden siyasi “düzen”in, Irak’ın işgalinden, özellikle “Arap Baharı” olarak adlandırılan “olay”dan bu yana yapısal tutarlılığı çözülüyor. Filistin Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas’ın Birleşmiş Milletler’e Filistin devletinin tam üyeliğe kabul edilmesi için yaptığı başvuru bu çözülmeyi daha da hızlandıracak gibi görünüyor.

Çözülmenin parametreleri
Afganistan, Irak işgalleri, Büyük Ortadoğu Projesi, ABD hegemonyasının gerilemesini hızlandırırken, bölgede İran’ın yükselmesine, Siyasal İslamın radikal kanatlarıyla birlikte güçlenmesine yol açtı.

“Arap Baharı”, bölge halklarının eşitlik, özgürlük talebinin, ABD hegemonyasına, onunla işbirliği yapan despot yönetimlere, Filistin sorununa, ekonomik krizin ağırlaştırdığı yaşam koşullarına olan tepkilerin patlamasıydı.

Bu dalga ABD’nin bölgedeki en önemli maşalarından Mübarek’i devirdi. ABD’nin hem bu devrimci süreci hegemonyasını koruyacak yönde etkileyebilmek hem de İran’ın etkilerini dengeleyebilmek için Müslüman Kardeşler ile, hatta Selefi akımlarla bir modis operandi kurma stratejisi, bu akımların, ülkelerinde siyasi iktidara ulaşma olanaklarını arttırdı.

Bu gelişmelerden AKP hükümetinin, “stratejik derinlik” teorisi bağlamında iki açıdan yararlanmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Birincisi, ABD hegemonyasına dayanarak (“eşbaşkan” filan) bölgede güç yansıtmaya soyunmak. İkincisi, İsrail’e yönelik eleştirilerin dozunu gittikçe arttırarak “Arap Dünyası” (eski Osmanlı coğrafyası) içinde bir siyasi, kültürel liderlik (hegemonya) inşa etmek.

AKP’nin “Sıfır Sorun” sloganıyla tanımladığı bu proje, bugün gelinen noktada, barış, istikrar getiren, ABD hegemonyası gerilerken oluşan boşluğu doldurabilen bir bölgesel güç oluşturamadı. Aksine, “tüm komşularıyla arasında sorun” yaratarak, başlangıçta, bu projeyi ilgiyle karşılayan Arap seçkinlerinde kuşku, büyük bir hevesle destekleyen liberal entelijansiya arasında giderek artan bir tedirginlik (Turan Alkan, Zaman), düş kırıklığı, hatta korku (Cengiz Çandar, Hürriyet) yaratmaya başladı.

Kayan kumlar üzerinde
Kayan kumlara saplananlar, çabaladıkça batarlar. Cengiz Çandar’ın “dış politikada yedi düvelle vuruşan Zaloğlu Rüstem” benzetmesi, tam da böyle, batış sürecini hızlandıran çabalamalara işaret ediyor. Ama “bütün komşularla” hatta birbiriyle kavgalı olanlarla bile sorun yaratma “becerisinin” arkasında, daha önce de vurguladığımız bir “hiperaktivite” sorunundan öte, kendi ekonomik, siyasi, askeri kapasitelerinin, tarihsel, kültürel özelliklerinin getirdiği yapısal kısıtlamaların ayırdında olmadan, birbiriyle çelişen çıkarları aynı anda yönetmeye kalkışmak gibi vahim bir zaaf var. Diğer bir deyişle Mahan Abedin’in The Asia Times’da vurguladığı gibi “Türkiye’nin yeni (sıfır sorun) dış politikası, kavramsal berraklıktan ve ideolojik özgünlükten yoksun”.

AKP’nin, Arap dünyasında lider olmak isterken, ABD-NATO projesinin bölgedeki sözcülüğünü, uygulayıcılığını üstlenmesi kuşku yaratıyor. AKP, ülkesinde laikliğe karşı bir mücadele sürdürdüğü için İslamcı akımların hayranlığını kazanırken, Batı karşısındaki imajını, ABD’nin beklentilerini düşünerek Müslüman Kardeşler’e “laiklik” önerince, bu kez NATO’nun “Truva Atı” algısının oluşmasına yol açıyor.

AKP, İsrail ile gerginliği tırmandırarak Arap dünyasında “yumuşak güç” uygulamaya çalışırken, Türkiye - İsrail askeri ekonomik ilişkilerinin, ticaretinin gelişmeye devam etmesi bölgenin seçkinlerinin gözünden kaçmıyor. Bölgede, herkese demokrasi dersi verirken, muhalif gazetecilerin, yazarların, entelektüellerin tutuklanması, Kürt sorununda giderek daha savaşçı politikaların öne çıkması da...

Bu sırada, İran’ın ekonomik kaynaklarından, Kürt hareketine karşı askeri desteğinden yararlanmak isterken AKP, İran füzelerini etkisizleştirerek İsrail’i de korumayı amaçlayan “füze kalkanı” projesine katılmayı kabul ediyor.

FKÖ ve Filistin Yönetimi Başkanı Abbas’ın BM başvurusu tüm bu kargaşanın üzerine geldi. AKP hükümeti geçmişte hep Hamas’a yatırım yapmışken, bu kez Abbas’ın güçlenmesi durumuyla karşı karşıya kalıyor. Abbas’ın başvurusunun Güvenlik Konseyi’nde ABD tarafından “veto” edilmesi halinde, AKP, bölgenin en temel sorunlarından birinde kendini ABD’nin karşısında bulacak. Buna karşılık, Abbas’ın bu başvurusu, Obama’nın BM’deki konuşmasının da gösterdiği gibi, ABD ile İsrail arasındaki bağları yeniden güçlendiriyor. Bu durum, Türkiye’nin İsrail politikasının, ABD duvarına çarpmaya başlayacağını düşündürüyor.

Abbas’ın başvurusu, Almanya ve Fransa’nın ABD’den farklı tutum alması durumunda NATO’nun iç uyumunu da olumsuz etkileyecek.

Bu gelişmeler, Haaretz’de Leon Hardar’ın, Gulf News’de Patrick Seal’ın, Foreign Policy’de Rothkopf’un da vurguladıkları gibi, ABD’nin bölgede olayları etkileme kapasitesinin zayıfladığını gösteriyor. Öyleyse, AKP hükümetinin bölgede güç yansıtmak için gerek gördüğü dayanak etkisini kaybediyor.

Bölgede “Pax Americana” dönemi kapanır, çok yönlü savaş olasılıkları artarken “Zaloğlu’na” ne olur dersiniz?

Saturday, September 10, 2011

'Ulus devlet' krizi


 07 Eylül 2011 -  
“Arap Dünyası”ndaki devrimci dalganın yarattığı sarsıntının, üçü de birbirinden farklı olmasına rağmen Mısır, Tunus ve Libya’da açığa çıkan bazı özelliklerinden hareketle, yaşananlara “imparatorluk” ve “ulus devlet” ilişkisinin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan biçiminin krizi bağlamında da bakabiliriz. Kees Van Der Pijl’in New Left Review dergisinin temmuz/ağustos sayısındaki, “Arap Ayaklanmaları ve Ulus Devlet Krizi” yazısı bu konuda bize yardımcı olabilir.

‘İmparatorluk’ ve ‘ulus devlet’
Bu iki kavramı da tırnak içinde yazıyorum. Çünkü, “imparatorluk” kavramını, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD hegemonyası altında, belli, sermaye birikim rejimi bir enerji düzeni, tehdit algısı üzerinde oluşan “Batı” blokunun, (IMF, Dünya Bankası, NATO gibi bu blokun askeri, siyasi, ekonomik yapısını yöneten, üreten, yeniden üreten kurumlarıyla birlikte) etki alanını tanımlamak için kullanıyorum. “İmparatorluk” kavramını, burada, oldukça geniş adeta “Batı merkezli” dünya sisteminin egemenlik ve bağımlılık ilişkilerini ifade eden bir “metafor” olarak kullanırken, “ulus devlet” kavramını dar anlamda, “bağımlı”, çoğu kez “post-colonial” (sömürge durumu sonrası), 1960’larda “yeni sömürgecilik” olarak betimlenen bir devlet biçimini ifade etmek için kullanıyorum.

Kee Van Der Pijl’in vurguladığı gibi bu “ulus devlet”in üç özelliği dikkat çekiyor. “İmparatorluk”, bu “ulus devletlerin” ekonomik, siyasi modellerini, toplumsal gelişme dinamiklerini belirliyordu. Bu bağlamda, “imparatorluk”, ekonominin ve popüler kültürün kapısını Batı’nın kullanımına ve etkisine açık tutması koşuluyla devletin yönetimini, Batı blokuna bağımlı, işbirlikçi bir yönetici kesimin eline teslim ediyordu. “İmparatorluk”, devletin rejiminin, açık diktatörlükle, bir yönetici sınıf fraksiyonunun, diğerinin yerine ikame edilebileceği bir parlamentarizme uzanan yelpaze içinde kalmak, bu sınırı aşmamak koşuluyla, toplumun kendini ifade etme biçimlerine göre şekillenmesine izin verebiliyordu.

Diğer bir deyişle, “ulus devletin” ekonomik sistemi, bunun dünya ekonomisine ya da egemen sermaye birikim rejimine eklemlenmesinin biçimleri, bu devletin “imparatorluğu” oluşturan devletler sistemi ve bu sistemin tehdit algıları içindeki yeri, devletin değişmezleriydi. Bu değişmezler veri olmak koşuluyla, siyasi rejim (hatta devletin biçimi) ekonomik istikrarın, toplumsal muhalefetin özelliklerine bağlı olarak değişebiliyordu. Pijl bu sisteme, “imparatorluğun vites kutusu” diyor. Toplumsal muhalefeti bastırmak gerektiğinde açık diktatörlük, toplumsal muhalefet imparatorluk düzenine itiraz etmediği ölçüde, genel seçimleri, siyasi partileri ve yalnızca düzen partilerinin hükümetlerini içeren bir parlamenter rejim şekillenebiliyordu.

... Ve krizi
Ekonominin kullanıma, popüler kültür alanının etkiye açılması koşullarını düşününce, “ulus devletin” krizinin, “küreselleşmenin” sözde özgürleştirici etkilerinden kaynaklanmadığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Bu kriz iki dinamiğin kesiştiği yerde ortaya çıkıyor. Bunlardan birincisi, “imparatorluğun”, ABD hegemonyasının gerilemesine, egemen sermaye birikim rejiminin, hem dünya ekonomisinde oluşturduğu eklemlenme (merkez-çevre) biçimlerinin krizin etkisiyle değişmeye, hem de iç düzeninin istikrarını kaybetmeye başlamasıyla ilgili. İkinci dinamik, ekonomik krizin, özellikle neo-liberal kriz yönetim modelinin, özelleştirme, toplumsal harcamaları kısma, önlemlerinin siyasi etkileriyle ilgili.

Birinci dinamik imparatorluğun “ulus devlet” üzerindeki kontrol sistemini zayıflatırken ikinci dinamik, “ulus devletin” içindeki toplumsal (sınıfsal, etnik, dini gruplar arası) çelişkileri keskinleştiriyor, sömürgeciliğe karşı “siyasi bağımsızlık” kazanıldıktan sonra, “kalkınma” (ulusal proje) üzerinde kurulmuş olan toplumsal mutabakatı çözmeye başlıyordu. Böylece toplumsal nefretin, “değişim” talebinin hedefi olarak yalnızca yerel yönetici sınıf temsilcilerini (devletten sorumlu sınıflar) değil bunların iktidarda kalmasına olanak sağlayan uluslararası ilişkileri de (imparatorluk) hedef alıyordu.

Bu genel çerçevenin içine Ortadoğu ve Afrika bağlamında dünya ekonomisinde halen büyük ölçüde “imparatorluğun” denetiminde olan enerji düzenini, imparatorluğun, yeni piyasalara, yatırım alanlarına ve minerallere olan gereksinimini eklememiz gerekiyor. Bu resmi, Çin başta olmak üzere yükselen güçlerle “imparatorluk” arasında bu alanlarda keskinleşmeye başlayan nüfuz alanları rekabetini de göz önüne alarak tamamlayabiliriz.

Van Der Pijl’in de işaret ettiği gibi devrimci dalga “imparatorluğun” Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesi ve enerji düzeni üzerindeki egemenliğini, bizzat “vites kutusu”nun kendisini sorgulayarak tehdit etmeye başladı. Bölgede Siyasal İslamın Sünni versiyonunun devrimci dalgadan yararlanarak devlet aygıtına, iktidar noktalarına ulaşmaya başlaması, NATO’nun Libya’da denemeye başladığı “model”, “ulus devlet”in yerine, yeni bir “vites” kutusu oluşturma çabalarının söz konusu olabileceğini düşündürüyor.

Thursday, August 18, 2011

Sokaklar ve ‘barikatın’ öbür tarafı


İngiltere’yi sarsan isyanlarla ilgili tartışmalar, sokaklardakileri anlama çabaları üzerinde yoğunlaşıyor. Ama, “barikatın” öbür tarafına, iktidardakilerin sergiledikleri davranışlara da bakmak gerekir.

‘Kaos’ eğilimleri ve karşı etkenler
Pazartesi yazımda aktardığım araştırma, gelişmiş ülkelerde kamu harcamalarında yapılan kesintilerle toplumsal huzursuzluklar arasında tarihsel olarak çok güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koyuyordu. Ancak araştırma, parlamenter demokratik sistemleri, kurumsal yapıları güçlü, halkın hukuk düzenine, devletin bağımsızlığına güveninin yüksek olduğu ülkelerde bu ilişkinin ortadan kalkmamakla birlikte, zayıfladığını düşündürüyordu.

İngiltere’de Muhafazakâr - Liberal koalisyon hükümeti, mali piyasaların baskılarına boyun eğerek, bütçede, eğitim, sağlık, belediye hizmetleri ve güvenlik (polis, yargı sistemi vb.) alanlarına ayrılan fonlarda kesintileri derinleştirerek hızlandırmıştı. Ayaklanmaların hemen ardından, hükümet ekonomi politikasında değişiklik yapmayacağını vurguladı. Öyleyse, bu ayaklanmaların arkasındaki maddi koşullar var olmaya devam ediyor. Bu koşularda bu tür ayaklanmaların tekrarlanma olasılığını azaltmak, demokratik sistemin, kurumsal yapıların, güvenlik örgütünün, halkın devlete ve sisteme olan güveninin gücüne bağlı kalıyor.

İngiltere, parlamenter demokratik sistemi, geleneği, kurumsal yapılarının gücü, halkın hukuk düzenine, devletin tarafsızlığına inancı açısından en eski ve istikrarlı kapitalist ülkelerden biri.

Güven sorunu... 
Ancak daha isyanlardan önce bir seri gelişme İngiltere’nin demokratik kurumsal yapısının, “ideolojik evreninin” sarsılmakta olduğunu gösteriyordu.

Mali krizde, işsizlik artarken, insanlar evlerini kaybederken, batık bankalar kurtarılırken, bankacıların akıllara zarar büyüklükteki ikramiyeleri, toplumda oluşan öfkeye aldırmadan almakta ısrar etmeleri büyük “infial” yaratmıştı. Milletvekillerinin harcamalarında yaptıkları yoksuzluklarla, medya sektöründe patlak veren telefon dinlemeleriyle, polise yapılan ödemelerle ilgili skandallar; koalisyon partilerinin seçimlerden önce verdikleri sözlerden, seçimlerden sonra vazgeçmeleri, toplumda büyük tepkilere yol açıyor, demokrasiye ve kurumlarına olan güveni sarsıyordu.

İsyanlarda yanan, talan edilen binalar, Observer’den Will Huttton’un işaret ettiği gibi toplumsal “özgüveni” (yapının istikrarı için gerekli mutabakatı), İngiliz kimliğine ilişkin varsayımları kökünden sarstı. İsyanlar, katılanların kimlikleri belli olmaya başlayınca, “toplumun başına bela” unsurların kimliklerine (“yabani siyah gençlik, çeteleri”) ilişkin varsayımları da sarstı.

Olaylardan önce, ayaklanmanın “omurgasını” oluşturan toplumsal kesimlerin polise güveni son derecede düşük bir düzeydeydi. Ayaklanmadan sonra, polise olan güvenini kaybetme sırası bu kez orta ve üst sınıflarda, yönetici seçkinlerdeydi.

Bu kesimlere göre, polis zamanında müdahale etmemişti, dükkânlar yağmalanırken seyretmişti, yeterince polis yoktu; Başbakan’ın deyişiyle polis isyanlar sırasında pasif davranmıştı. Başbakan’ın Los Angeles’in “çetelerle mücadelede” deneyimli emekli polis şefini Scotland Yard’ın başına getirmek üzere davet ettiğine ilişkin haberler bu güvensizliği yansıtıyordu.

Polisle hükümet arasında çıkan tartışmalar, polisin hükümete güveninin sarsıldığını gösteriyordu. Örneğin polis müdürünün, “İsyanları bastıran önlemleri biz aldık, siyasetçiler değil” açıklaması, Başbakan’ın siyasi kazanç sağlamasını önledi; Londra’ya Amerika’dan “süper polis” getirme önerilerine karşı çıkarak adeta “Biz işbirliği yapmayız” dedi. Polis şeflerinin, polis kaynaklarının, personel sayısının azaltılmasına karşı dile getirdiği itirazlar da hükümetin ekonomi politikasına yönelik eleştiriler olarak algılandı.

Kargaşa...
Sokaklarda isyandan kaynaklanan kargaşa vardı, ama “barikatın” öbür tarafında da olayların arkasındaki maddi koşulları, olayların “siyasi” boyutunu ısrarla yadsımaktan kaynaklanan bir başka kargaşa vardı.

Hükümet, basit bir hırsızlık vakası olan dükkândan mal yürütmekle, düzene baş kaldırmak anlamına gelen yağma arasındaki farka (Gary Young, The Guardian), gözlerini, kapatıyor. İşçi Partisi üyelerine, “kesintileri suçlamayı yasaklıyor”. “Liberal sol”, sokağa çıkma yasağı, kauçuk mermi, basınçlı su, daha fazla polis, hatta asker müdahalesi istiyor; orada duramıyor, “Black Berry’nin mesaj hattını kapatın”a kadar gidiyor. İsyan sonrası, sokak temizleme adına ortaya çıkarak yerel halkın arasına karışan faşist çeteler, medyada “dayanışma ruhu” adına yüceltiliyor...

Sonuç olarak, siyasi yapı, bu olaylara çare olarak, “disiplin ve ceza” dışında bir şey üretemiyor. Başbakan tatilden Londra’ya döner dönmez, “insan haklarıyla ilgili uyduruk kaygılara aldırmayacaklarını” açıklıyor. MI5 ve CSHQ (istihbarat örgütleri) telefon mesajlarına girerek olayları başlatanları arıyor, ayaklanmaya katılanların ve ailelerinin sosyal hakları askıya alınıyor. Biz de, “Liberal Demokrasinin Beşiği”nde iktidar ancak bu çözümleri üretebiliyorsa, “Tarihin sonu filan derken Liberal demokrasi’nin sonuna gelmişiz demektir” diye düşünmeden edemiyoruz...

Thursday, August 11, 2011

Yoksulluk günlerinde isyan



Londra’da Borsa bir haftada yüzde 14 düştü, sokaklar dört gündür yanıyor, dükkânlar yağmalanıyor.

Cumartesi akşamüstü, Londra’nın yoksul mahallelerinden Tottenham’da patlayan “toplumsal olaylar”, pazar ve pazartesi geceleri başka mahallelere, kentlere sıçradı. Cumartesi günü, Tel Aviv’de gerçekleşen bir protesto yürüyüşüne 300.000’den fazla insan katıldı.

“Aralarında binlerce kilometre, kültürleri arasında neredeyse aşılamaz dağlar var” denebilir ama bu iki olayın kökünde aynı ekonomik, demografik koşullar yatıyor.

Londra - Tel Aviv
Tottenham’da 4 Ağustos akşamı polis, Mark Duggan isimli siyah bir genci öldürdü. Duggan’ın ailesi 6 Ağustos akşamı cesedi teşhis etmeye giderken, karakolun önünde yaklaşık 300-400 kişi toplanmıştı. Barışçı bir biçimde sürmekte olan protesto eylemi, polisin 16 yaşında bir genç kızı coplaması üzerine aniden bir ayaklanmaya dönüştü. Polisle gençler arasında sert çatışmalar yaşandı; polis arabaları, bir belediye otobüsü, tarihi bir bina, alt katındaki halıcı dükkânı, üst katlardaki apartman daireleri yandı. Büyük mağazaların yanı sıra yerel dükkânları da hedef alan yağma olayları yaşandı. Polis olayı kontrol altına aldığında, ana cadde adeta bir savaş alanına dönmüştü; tutuklananların sayısı 60’ı geçmişti.

Cumartesi günü, Twitter gibi sosyal ağlardaki haberleşmelerden, olayların başka mahallelere de sıçrayacağı anlaşılıyordu. Polisin bu kez çok yoğun olarak aldığı önlemlere karşın, Enfield, Edmonton, Waltham Cross, Brixton, Islington, Peckham ve hatta Oxford Meydanı’nda değişen boyutlarda, dükkânları yakma yağmalama, polisle çatışma olayları yaşandı. Pazartesi günü İçişleri Bakanı, salı günü Başbakan tatillerini yarıda keserek Londra’ya döndüler. Salı sabahı TV kanalları yayılan olayları tartışıyordu, birçok gözlemci “polisin zamanında müdahale etmeyerek olayların yayılmasına seyirci kaldığını”savunuyordu.

Belki de tüm maaşla çalışanlar gibi yoksullaşan, işini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan polis, basıncı kaldıramıyor ya da medyada oluşacak görüntülerle, hükümeti, yeni kaynakları ve önlemleri devreye sokmaya zorlamak istiyordu...

Tel Aviv’de yaklaşık üç hafta önce bir grup öğrenci genç, konut yetersizliği sorununu protesto etmek amacıyla, en zengin kesimin yaşadığı mahallede çadır kurmuştu. Bu eylem, toplumdaki pahalılık, yoksulluk sorunlarına karşı tepkileri harekete geçirerek hızla yayıldı; 31 Temmuz Cumartesi günü 150.000 kişinin katıldığı büyük bir protesto yürüyüşü, pazartesi günü 100.000’den fazla belediye çalışanının katıldığı “bir günlük” dayanışma “genel grevi” gerçekleşti. Geçen hafta cumartesi, eylemlere katılanların sayısında büyük bir artış gözleniyordu. Tel Aviv’de protesto yürüyüşüne bu kez 300.000’den fazla insan katıldı.

Haaretz gazetesinin yorumcularından Gideon Levy’nin “İsyanın Mucizesi” başlıklı yazısında vurguladığı gibi, “markalarla, elektronik oyuncaklarla yetiştiğine, toplumsal sorunlarla ilgilenmediğine, alkole, uyuşturucu kullanmaya meraklı olduğuna inandığımız”, vurdumduymaz bir kuşaktı bu (08/08/11). Ama bu kuşak şimdi, başını, önüne atılan haz parçacıklarından kaldırıyor, toplumsal sorunlara müdahale ediyor, ülkenin gündemini değiştiriyor.

1985 - 2011
Tottenham, Brixton 1980’lerin başında da de benzer olaylara sahne oldu. Thatcher hükümeti, ekonomideki kapasite ve çalışan nüfus fazlasını bir resesyon yoluyla temizlemeye, devletin mali krizini halkın sırtına yıkarak aşmaya çalışıyordu. İşsizlik, yoksulluk artıyor, refah devleti tasfiye edilirken toplumsal dayanışma kurumları, toplumsal doku çözülüyordu. Irkçılık artıyor, polisin siyah, göçmen gençliğe karşı tutumu sertleşiyordu. 1981 ve 1985’te Brixton’da, Tottenham’da ayaklanmalar patlak verdi. Geçen Cumartesi polis karakolunun önünde toplanan kalabalığın, Broadwater Farm adlı belediye evleri kompleksinde başlayan bir protesto yürüyüşünün ürünü olması, bölgede ortak bir toplumsal hafızanın varlığına da işaret ediyordu. 1985 yılında isyan, siyah bir gencin tutuklanmasından sonra evine yapılan baskında yere düşen annesinin kalp krizi geçirerek ölmesinin ardından Broadwater Farm’da patlak vermişti.

O günden bugüne, Tottenham’ın nüfusu daha da arttı, gelen göçmenlerle toplumsal yapısı daha da karmaşıklaştı. Şimdi, ekonomik kriz, bu kadar dar bir alana sıkışmış, bu kadar yoğun bir genç nüfusu, gittikçe artan yoksullukla, işsizlikle, Gençlik Kulüpleri gibi kurumların kaynaklarını keserek, dayanışma ağlarını ve toplumsal dokuyu çözerek vuruyordu. Çete ve silah kültürü tek dayanışma ağı, güvenlik kurumu olarak, uyuşturucu, gangsterlik tek gelir kaynağı olarak yükseliyor, patlamaya hazır bir karışım yaratıyor, yoksulluk günlerinde isyanlar artıyor...

Thursday, July 28, 2011

AKP’nin "köpükleri" ve gelmekte olanlar


Seçimlerden önce bir pazartesi yazımda (16 Mayıs) AKP iktidarını ayakta tutan “köpüklerden” söz etmiştim. Geçen haftanın olayları ve tartışmaları beni bu konuya geri gönderdi.

O yazımda, AKP hükümetinin geride kalan iki döneminin, “istikrarlı ekonomik büyüme”, “demokratikleşme”, “bölgede güç olmak” olarak tanımlanabilecek “üç köpük” üzerinde şekillendiğine dikkat çekmiştim. Ne ki, Türkiye haziran seçimlerine girerken, “demokratikleşme” ve “bölgede güç olma” köpükleri delinmişti, ekonomideyse, gelişmekte olan göstergeler,“istikrarlı büyüme köpüğünün” delinmek üzere olduğunu gösteriyordu.

O günden bu yana “demokratikleşme” ve “bölgede güç olma köpüklerinin” sönme süreci hızlandı. Geçen hafta, yaşanan gelişmeler, “istikrarlı ekonomik” büyüme köpüğünün de patladığını gösteriyordu. “Demokratikleşme”, “bölgede güç olma”köpüklerinden çıkan gazların toplumsal dokuyu çürütme sürecine, büyüme köpüğünün patlamasıyla çıkan gazlar da katılıncaçok patlayıcı bir karışım oluşmaya başladı.

Dokudaki çürüme
Prof. Yılmaz Esmer’in geçen hafta açıklanan “2011 Değerler Araştırması”nın sonuçları toplumsal dokudaki, çürümeyi ayrıntılı bir biçimde gözler önüne serdi. Nilgün Cerrahoğlu’nun yazısı araştırmanın bulgularından en önemlilerini aktarıyor, durumun tüm vahametini çok iyi ortaya koyuyordu. Ben onun yazısında, bu çürümeyi en iyi örneklediğini düşündüğüm üç noktaya değineceğim. Birincisi, toplumda dindarlık artarken insanların birbirine güveni azalıyormuş. Dine yönelerek varlığına“aşkın” bir anlam kazandıran kişinin huzura kavuşması gerekmez mi? Öyle olmadığına göre, bu dindarlaşmanın, toplumdaki anlamlar sisteminin, ekonomik beklentilerin sarsılmasıyla gelişen güvensizliğin ürünü olduğunu, vatandaşlığı var eden soyut evrensellikten uzaklaşarak, somut dini aidiyete, kan bağıyla bağlı olduğu en yakın çevreye sığınma eğiliminin güçlendiğini söyleyebiliriz. Gittikçe yaygınlaşan sadaka toplumu uygulamalarının da bu vatandaşlıktan kaçış sürecini hızlandırdığını düşünüyorum.

Değinmek istediğim, diğer iki nokta da vatandaşlık kurumunun neredeyse anlamını yitirdiğini düşündürüyor. Ezici çoğunluk Türkiye’de; “parlamentoyla, seçimlerle uğraşmak zorunda kalmayan güçlü bir lidere sahip olmanın” iyi fikir olduğunu düşünüyormuş. Bu çoğunluk, “dilekçe imzalamak, barışçı gösterilere katılmak gibi en konvansiyonel siyasal katılım ve protesto yöntemlerine sıcak bakamıyor”muş (aktaran, Cerrahoğlu).

Böylece, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana, düşe kalka, yara bere içinde ilerleyen, hatta AKP’nin iktidara gelmesine olanak sağlayan modernleşme sürecinin, AKP hükümeti döneminde, durdurulduğu, imha edilmeye başlandığını söyleyebiliriz.

Dokusu bu biçimde çürümeye başlayan bir toplum, hızla patlamaya hazır bir bombaya dönüşecektir. Aynur Doğan’ın Açıkhava Tiyatrosu’nda Kürtçe şarkı söylemeye kalktığı için başına gelenler, daha sonraki günlerde Zeytinburnu ve Dolapdere mahallelerindeki provokasyonların yarattığı çatışma ortamı, patlamaya hazırlanan bombanın neye benzeyeceği hakkında da bir fikir veriyor.

Toplumsal yapının çözülme eğilimi güçlenirken, hükümetin de eli giderek ağırlaşıyor. “Büyük medya”dan AKP muhaliflerini ayıklama operasyonları, yakın zaman kadar AKP’ye hayırhah bir gözle bakan kimi yazarları, TV programlarını da susturarak genişlemeye devam ediyor. Beyoğlu’nda başlayan “masa kaldırma operasyonları” ifade özgürlüğünü hedef alan dolaylıdenetim uygulamalarının yaşam alanlarını ve yaşam tarzlarını doğrudan denetleme uygulamalarına dönüşmeye başladığını düşündürüyor.

“Kürt Açılımı”ndan, “Kürt sorunu yoktur” noktasına gelmiştik. Şimdi de, parlamenter demokraside, yalnızca zabıta olaylarıyla uğraşması gereken polisin “terorizmle mücadele” gibi ileri derecede siyasi bir sürece dahil edilerek, düzenin değil de rejimin koruyucusu konumuna yükseltilmesinin, planlandığını öğreniyoruz. Hükümetle, hatta ‘siyasal İslam’ın projesiyle aynı çizgide olmayanlar için hiç iyi bir haber değil!

Bu sırada, ekonominin dış açık sorunu, dünya piyasalarında Türkiye’nin borçlarını sigorta etmenin (CDS’lerin) gittikçe artan maliyeti, dış kaynakla finanse edilen ithalata dayalı ihracatın, tüketime dayalı büyümenin artık sonuna gelindiğini gösteriyor. IMF’nin ekonomik büyümede sert bir frenin, ekonomi yönetiminin de mali bir krizin gelmekte olduğuna ilişkin uyarıları, kıdem tazminatını hedef alan projeyle birlikte değerlendirildiğinde, yakın gelecekte yaşanacakların ilk işaretlerini veriyor. Bunları düşünürken, polisin politikleşmesinin bu alandaki olası etkilerini de düşünmek gerekiyor.

Thursday, July 21, 2011

İngiltere’de medya skandalı

Dünyanın en büyük medya imparatorluğu News Corporation’un polisle, politikacılarla, halkla başı belada.

Avustralyalı iş adamı Rupert Murdoch’un kurduğu News Corp, Atlantik’in iki yakasında, 200’den fazla gazete ve dergisiyle, uydu televizyon kanallarıyla, daha bir kaç ay öncesine kadar politikacıların, sanatçıların, ünlülerin yüreklerine korku salıyordu.  News Corp’un, haberleriyle, kampanyalarıyla genel seçimlerin sonuçlarını belirleyebildiğine, insanların meslek yaşamlarına, aşklarına, evliliklerine son verebildiğine inanılıyordu. News  Corp, bugünlerde, İngiltere’de Parlamento Komisyonu tarafından soruşturuluyor, Murdoch, imparatorluğunun amiral gemisi, 168 yıllık News of  The World  (NTW)  gazetesi kapandı, imparatorluğun CEO’su Rebekah  Brooks tutuklandı. İmparatorluğunu, 1980’lerde, Margret Thatcher ile başlayan “serbest piyasa” “Restorasyon”unu destekleyerek inşa eden News Corp bugün yıkılmak üzere.

Bir türlü sonu gelmeyen finansal kriz “Restorasyon”un ekonomik temellerini çökertirken, patlak veren bir ahlaki kriz, “Restorasyon”un en önemli ideolojik aygıtlarından birini kökünden sarsıyor.

“Sınıf  refleksi”
Siyasetçilerin, ünlülerin hatta kraliyet ailesinin özel yaşamlarının, cinsel, finansal kaçamaklarının, tüketim alışkanlıklarının ayrıntılarına ilişkin iç gıdıklayıcı dedikoduları sayfalarında işçi sınıfına satan NTW hakkında, bu bilgilere yasadışı yollardan ulaştığı iddiasıyla, ilk kez 2003-2007 döneminde bir soruşturma açılmış, ancak News Corp bu soruşturmayı, hiç yara almadan, suçu “denetim dışı” iki muhabirin üzerine yıkarak atlatmıştı. Soruşturmayı yürüten Polis şefi de News Corp’un gazetelerinden The Times’da köşe yazarı olmuştu.

Bu kez skandal The Guardian gazetesinin, NTW muhabirlerinin, kaçırılarak öldürülen 14 yaşında bir kızın telefon hesabına girdiğine ilişkin bir iddiayı ortaya atmasıyla patlak verdi: NTW muhabiri kızın telefon hesabına girmekle kalmamış, yeni mesajlara yer açabilmek için mesaj kutusundaki kimi mesajları da silmiş. Halbuki, Polis bir ipucu bulabilmek için kızın telefon hesabını özellikle açık tutuyormuş. Bazı mesajlar silinince kız ailesi, kızlarının hayatta olduğunu düşünerek umuda kapılmış. Daha sonra kızın cesedi bulundu, NTW muhabirinin mesajları sildiği sırada çoktan öldürülmüş olduğu ortaya çıktı.
NTW’nin okuyucuları, işçi sınıfı düne kadar “öteki”lerin hayatlarını, skandallarını okurken, bu kez, tam da muktedirler tarafından “düzüldüklerini” düşünmeye başladıkları bir iklimde, kendilerinden birinin yaşamının, acılarının bu biçimde istismar edilmesine büyük tepki gösterdiler. Bu tepkiyi gören büyük şirketler reklamlarını NTW’den çekmeye başladılar. Bunun üzerine Murdoch ani bir kararla, 200 çalışanını kapının ününe koyarak NTW’yi kapattı.

Ancak tepkiler durmadı. Öfke dalgasının büyümeye devam ederek News Corp’u yıkımın eşiğine getirmesinin arkasında üç etkenin oluğu söylenebilir. İş çevrelerinin yanı sıra siyasetçiler de bu tepkiyi dikkate almak zorunda olduklarını hissettiler. Siyasetçiler, bu tepkiden yararlanarak News Corp’dan kurtulabileceklerini düşündüler. Hükümet, News Corp’a hesap sorarken, halkın gözünde, kemer sıkma politikalarından dolayı zedelenen meşruiyetini onarmak işin bir fırsat yakaladı.

Bir dönem kapanırken
News Corp, “Restorasyon”a aitti. Bir taraftan işçi sınıfını, sendikaları hedef alan, savaşları kışkırtan yayınlarla, diğer taraftan, yeni şekillenmekte olan “hazlara dayalı tüketim tarzını”, “ünlüler ve  cinsel, mali dedikodular kültürünü” üreterek işlevini yerine getirdi.
“Restorasyon”la birlikte “devletten sorumlu sınıfların” özellikleri de değişiyordu; Sermayenin uzun dönemli çıkarları adına davranan, “refah devletinin” müdahaleci bürokratı yerini, “piyasa devletinin” sermayenin günlük kaprislerine tümüyle teslim olmuş, servet yapmaktan başka amacı olmayan, bu arada iktidarsızlaşarak medya (News Corp) “manyağına” dönüşmüş siyasetçiler, danışmanlar ordusu alıyordu. Bu iklimde News Corp adeta, “Büyük Öteki”nin  gözü, kulağı, sesi oldu.
Mali kriz toplumsal yapının bu “durumunu” değiştirdi. “Kurtarma Paketleri”, yeniden canlanan düzenleme, müdahale eğilimleri, “devletten sorumlu sınıfları” yeniden güçlendirmeye başladı. Bu sırada kredi krizi, “hazlara dayalı tüketim tarzının” finansal temelini çökertiyordu. “Dedikodu”nun da, piyasanın parçaladığı toplumsal dokuda, “atomize” olan bireysel deneyimlere, ünlüler kültürü bağlamında ortak, birleştirici bir söylem oluşturma kapasitesi zayıflıyordu.  Nihayet banka skandalları, kemer sıkma paketleri, yoksulların varsıllara öfkesini yeniden alevlendiriyordu; dahası bir devrimci dalga yükselmeye başlıyordu.

İngiltere özelinde “devletten sorumlu sınıflar”, bu dalgayı karşılamak için olanaklar ararken, News of The World  skandalına dört elle sarıldılar. Bu refleksin, “bunlar 9/11 kurbanlarının telefonlarını da dinlemişler” suçlamasıyla ABD’de de ortaya çıkmaya başladığı görülüyor.
Kısacası bir dönem kapanırken, onun temel direklerinden biri çöküyor...

Wednesday, June 29, 2011

İç Dinamik - Dış Dinamik – AKP

Seçimlerden sonra patlak veren yasaklı milletvekilleri olayı, Türkiye - Suriye arasında bir çatışma olasılığıyla birlikte giderek artan gerginlik, aklıma, AKP’nin ilk yıllarında sıkça başvurulan, “iç ve dış dinamiklerin ilk kez çakıştığına” ilişkin bir açıklamayı getirdi.

Yine böyle bir çakışma gelişiyor ama bu kez, destekleyici dinamiklerden daha çok kriz eğilimleri var karşımızda. İlginç günler bekliyor hepimizi: AKP bugüne kadar hiçbir ciddi krizin sınavından geçmedi ki...

Dünden bugüne ‘dinamikler’

AKP’nin doğuşunun, iktidara gelişinin kısa tarihine bakınca, ülke içinde, IMF programının etkisiyle patlak vererek, tüm siyasi sınıfı (Poulantzas’ın bir deyişini ödünç alırsak, “devletten sorumlu sınıfları”) halkın gözünde itibarsızlaştıran bir mali krizle karşılaşıyoruz. Bu ortamda AKP, IMF karşıtı, AB yanlısı ve “Kürt Sorunu”nu çözme iddiasıyla ortaya çıktı, “yeni” olmanın çekiciliğinden yararlandı. Bu iç dinamik, ABD’nin 11 Eylül’ün arkasından benimsediği imparatorluk stratejisinin ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin gereksinimleriyle çakıştı. ABD bölgede kendine bir destek, Batı’yla ve liberal ekonomi politikalarıyla barışık bir müttefik arıyordu. İşte bu nedenle Tayyip Erdoğan “Oval Ofis”te hiçbir resmi sıfatı yokken misafir edildi, zamanın CHP’si Erdoğan’ın Meclis’e girmesine olanak sağlayacak “özveriyi” gösterdi. Liberal entelijansiya da AB rüyasına, demokratikleşme fantezisine ve “vesayet rejimi” söylemine sığınarak AKP’yi desteklerken kendi “yavaş intihar sürecini” de başlatıyordu.

Bugünlerde, oldukça farklı bir konjonktür gelişiyor. Öncelikle AKP’nin gelinen noktada, seçimlerde yüzde 50 oy aldıktan sonra, artık kimsenin yardımına ve desteğine gerek duymadan davranmaya başladığı söylenebilir. Başbakan’ın deyimiyle “çıraklık dönemi” bitmiş.

Ve işte tam bu noktada, tam AKP “ustalığını” sergilemeye hazırlanırken, iç ve dış dinamikler, tehlikeli kriz eğilimleriyle birlikte yeniden devreye girmeye başlıyorlar. Düne kadar, nasıl olur da yargı (atanmışlar), seçilmişlerin (“halkın iradesinin”) önüne geçer diyen, her fırsatta dış “dinamiklere” giderek yakınmaktan, destek aramaktan çekinmeyen AKP’nin, bu kez atanmışların (yargının), seçilmişlerin önüne geçen kararlarından ışık hızıyla yararlanmaya çalıştığını görüyoruz. Biz, dün, referandumda “hayır” derken tam da bugünleri düşünüyorduk. “Yetmez ama evet”in “yararlı salakları” acaba bugünlerde ne düşünüyorlar?

Dış dinamiklere gelince, orada da yeni rüzgârlar esiyor. Dün AKP’yi, otokratların dünyası Ortadoğu’da, demokrasinin “Deniz Feneri” olarak tanımlayan, “katı laikçi, kara gözlüklü generallerin darbe tehditlerine karşı” Arap Dünyası’nın liberallerini de cesaretlendirmek için, “mutlaka seçimleri kazanmalıdır”, “başyazılarıyla” destekleyenler, şimdilerde, Erdoğan’ın otokratik eğilimlerinden, “Yeni Osmanlı” hayallerinden yakınıyorlar.

Otokratın iyisi...

Bu değişen havaya bakarak, ülkenin iç siyasetine, dışardan demokratikleştirme ayarları bekleyenlere kötü bir haberim var: Bu sözde eleştiri havasının içinde, bölge jeopolitiğinden kaynaklanan zehirli gazlar da var.

Dış dinamikler, AKP yönetimini, Ortadoğu’da bu kadar saygınlık kazanmasına olanak veren “sıfır sorun” politikasından uzaklara, komşularıyla, önce Suriye, sonra belki de İran’la savaşmak zorunda kalabileceği bir noktaya doğru sürüklüyorlar. Savaş olasılığına doğru sürüklenen bir ülkede, demokratikleşme değil “güçlü lider” gereksinimi, “nüfus denetimine” yönelik yeni önlem arayışları öne çıkar!

İthalatı, konut piyasasındaki köpüğü büyütmeye devam eden dış kaynaklar sayesinde, eninde sonunda Türkiye’yi de ziyaret edecek olan mali kriz de demokratikleşmeyi değil, istikrar talebini güçlendirecektir. Bu bağlamda bir örnek Yunanistan: Geçen hafta Financial Times’da Samuel Brittan, bir süredir unutulmuş bir opsiyonu anımsayarak, “Askeri bir rejimin dahi düzeni sağlayabileceğini sanmıyorum” diyordu...

“İstikrarın” demokrasinin önüne geçtiğini düşündüren ikinci örneği de ABD dış politika çevrelerinin etkili dergilerinden The National Interest’de, Robert Kaplan’ın (Center for a New American Security ve Pentagon’s Defense Policy Board üyesi), Çin’de Deng Xiaopeng, Güney Kore’de Park Chung Hee, Singapur’da Le Kuan Yew gibi “liderleri” öven yazısında rastladım. Bu liderler, Batı’nın istikrarsız, hatta kaotik demokrasi deneyimlerine yol açan “bireysel özgürlüklere” önem veren bir siyaset anlayışını değil, görevlere, otoriteye saygıya dayanan istikrarı, ekonomik refahı amaçlayan politikalar izlemişler. Bu anlamda, Kaddafi, Esad, Bin Ali, Mübarek, Suudi hanedanının aksine birer “iyi otokrat” olarak tanımlanmayı hak ediyorlarmış...

Wednesday, June 08, 2011

Engereklere, çıyanlara ve ekmeğe dair

Geçen hafta Wall Street Journal’da okuduğum bir haber aklıma, Ahmed Arif’in “Bunlar,/Engerekler ve çıyanlardır,/Bunlar,/ Aşımıza, ekmeğimize/Göz koyanlardır,/Tanı bunları,/Tanı da büyü…” dizeleri geldi. Journal “Büyük bankalar emtia piyasalarından büyük paralar kazanıyor” diyordu (02/06)

Bir Oxfam raporu 
Wall Street Journal’ın büyük bankalarla ilgili haberinin yayımlandığı günlerde medyada, Oxfam’ın “Kaynakları Sınırlı Bir Dünyada Gıda Adaleti” (Growing a better future – Food Justice in a resource constrained World) başlıklı en son raporu tartışılıyordu.

Oxfam raporuna göre dünya gıda sistemi çökmüş. Eğer devletler müdahale etmezse gelecek 20 yılda milyonlarca insan açlık - gıda krizi döngüsüne mahkûm edilecek.

Oxfam, “Dünya bugün üzerinde yaşayan herkesi doyuracak kaynaklara sahip ama her gün 925 milyar insan aç kalıyor” diyor. 2050’ye doğru dünya nüfusu 9 milyara ulaşırken bu sorun daha da ağırlaşacak.

Oxfam raporu bu krizin arkasındaki nedenleri tartışırken talep artışı, iklim değişikliği, biyolojik yakıt üretimi gibi etkenleri saydıktan sonra, gıda sistemindeki bu kırılganlıkların mali spekülatörler tarafından istismar edildiğine dikkat çekiyor. Oxfam raporuna göre, 1990’dan (küreselleşme dönemi) bu yana gıda fiyatlarında görülen yüzde 100’e varan artışlarda mali spekülatörlerin (hedge funds) önemli bir sorumluluğu var.

En kârlı piyasa
Oxfam’ın bu saptamasını, FAO’nun gıda malları fiyatları endeksinin (2002-2004=100) gelişmesine bakarak da yorumlayabiliriz.

Endeks 1990-2004 arası 90 -100 arasında gidip geliyor. Ancak 1996-98 arasında 130’a doğru bir çıkış var. 2004’ten sonra endeks, dalgalanarak yükseliyor 2008’de 200’e ulaşıyor, 2009’da 157’ye geriliyor, 2010 yeniden artmaya başlayarak 2011 Şubat ayında 237’ye ulaşıyor.

Diğer bir değişle endeks finansal köpüklerin delindiği yıllarda (Asya krizi -1997- ve 2007 mali krizi) en büyük artışları yaşamış; köpüklerden çıkan spekülatif enerji emtia piyasalarına, gıda ürünleri piyasalarına yönelmiş. Örneğin emtia endekslerine yatırılan fonların hacmi 2003 yılında 13 milyar dolardan 2008 başında 55 milyar dolara, sonra da tam bir spekülasyon hummasıyla haziran - temmuz gibi 317 milyar dolara yükselmiş. (Frederic Kaufman, “How Goldman Created the Food Crisis, Rolling Stone”, 27/04/011)

Wall Street Journal, petrol ve diğer emtia piyasalarındaki fiyat dalgalanmaları sayesinde bankaların 2011 yılında büyük kâr artışları gerçekleştirdiklerini yazıyor. Goldman Sachs Group Inc., Morgan Stanley, J.P. Morgan Chase&Co., Citigroup Inc., Bank of America Corp. ve Barclays PLC gibi en büyük on bankanın 2011 yılı birinci üç aylık dönemde ürün bazından gelir artış hızına bakınca (yüzde olarak) karşımıza şöyle bir görüntü çıkıyor. Kredi piyasaları (-26,2), yükselen piyasalar (-21.9), faiz (-11.4), menkulleştirme (-2,1), döviz (1.2), emtia (55).

Bu veriler emtia piyasaları dışında hemen hiç kârlı alan kalmadığını, kredi köpüğünün (finansal sermaye fazlasının) temizlenmediğini, mali krizin hâlâ bizimle olduğunu da gösteriyor.

Ama daha önemli bir şey daha söylüyor. Bankalar kasalarındaki fazla sermayeyi değerlendirmek için emtia piyasalarına giriyorlar, bu kullanıma, tüketme değil, spekülasyona ilişkin tam anlamıyla asalak bir talep. Bu talep, fiyatları en az iki açıdan basınç altına alarak yukarı itiyor. Birincisi, yüzde 90’ı üç dev firma tarafından kontrol edilen tahıl piyasalarında (The Independent, 01/06) fiyatlar, özellikle gelecek piyasalarında spekülatif alım satımlar fiyatları yükseltiyor. İkincisi, spekülatif talep ham petrol fiyatlarını yukarı iterken aynı anda mazot, tarım ilaçları fiyatları üzerinden gıda üretim ve taşıma maliyetlerini, fiyatlarını arttırıyor.

Böylece büyük bankaların ellerindeki fazla (yatırılacak yer bulamayan) sermayeyi değerlendirirken dünyanın gelirinin yüzde 50 ila yüzde 80’ini gıda harcamalarına ayırmak zorunda kalan yoksul kesimlerinin ekmeğine, aşına gözünü dikiyor; yoksulluğu, açlığı daha da arttırıyor. 

Thursday, June 02, 2011

‘Yeni Rüzgârlar’

İspanya’ya, Yunanistan da katıldı geçen hafta. Pazar günü, Atina, Madrid, Milano, Paris, Londra ve yaklaşık 100 Avrupa kentinde protesto gösterileri vardı (Athens News). The Independent, Londra’da 15-16 yaşında gençlerin dahi protesto gösterilerine katıldığını aktarıyordu.

“Öfkeleniniz” başlıklı kitapçığın Avrupa çapında milyonlarca satması yeni rüzgârların habercisiydi. Mısır, Tahrir Meydanı herkesi heyecanlandırdı, kitle eyleminin gücüne olan güveni tazeledi. Artık her meydan Tahrir Meydanı’nı yansıtıyordu. “Öfke”nin artık bir simgesi de vardı...

Rüzgârlar öfkeyi düzenin dışına taşıyor
Yaklaşık beş yıldır bir mali krizden bir türlü çıkamayan dünya ekonomisinde koşullar yeniden bozulmaya başlıyor. Bu sırada Avrupa’da gençler ve halkın giderek genişleyen bir kesimi, bankacıları uluslararası mali sermayeyi kurtarmanın yükünü sırtlarına yıkmaya çalışan hükümetlerin, “sağlı sollu” “düzen partileri”nin (artık düzen partileri kavramını yeniden kullanmaya başlayabiliriz) ekonomik programlarına karşı öfkeyle sokaklara dökülüyor, meydanları dolduruyor.

Meydanları dolduranlar “gerçek demokrasi”, taleplerini dile getirdikçe düzenin sınırlarını aşmaya başlıyor. 19. yüzyılın başında ‘liberal demokrasi’ye karşı şekillenen ‘sosyal demokrasi’nin hemen ‘ekonomi politiğin’ eleştirisini gündeme getirmiş olması gibi...

Meydanlardakiler, taleplerini ifade edecek siyasi programları, hareketi ifade edebilecek yeni örgütsel yapıları bizzat hareketin içinden yaratmaya çabalıyor. Siyasi partilerin ve sendikaların meydanlara uyum sağlayamamış olması, bu yeni “muhalefet dalgasının”, “mantığının”, arayışlarının hem düzenin hem de düzenin geleneksel muhaliflerinin oluşturduğu “yapının” sınırlarını zorlamaya, kapitalizmin geleceğini sorgulamaya başladığını da gösteriyor.

Meydanlardakiler tam olarak ne istediklerini bilmiyor. Ama ne istemediklerini çok iyi ifade etmeye başladılar. Bir “negatif diyalektik” ve “olumsuzlama”, “katılmama” arzusu durumuyla karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Meydandakilerin, olumsuzladıkları her şey, bu olumsuzlamanın kapitalizmin ekonomik mantığını (“kâr makinesi”), bunu yeniden üreten siyasi yapıyı (yönetimi seçkinlere teslim eden parlamenter demokrasiyi), kitle inisiyatifini sınırlayan bürokratik, merkezi siyasi örgütlenmeleri ve sendikaları hedef aldığını gösteriyor.

Bu “olumsuzlamanın” (negativity) ne zaman ve nasıl bir “yükselterek aşmaya” (aufhebung) dönüşeceğini, hatta dönüşüp dönüşemeyeceğini bugünden bilmek olanaklı değil. Ancak bu hareketlere ve meydanlara, “kendiliğinden hareketler”, dolayısıyla, tarihin maddesi, yeni olasılıkları gündeme getiren bir “durumun” yaratıcısı olarak bakarsak, bilincin (öznenin) önemini, siyasetin ama daha önce felsefenin görevlerini düşünmeye ve omuzlamaya başlayabiliriz.

Gürültüden uyananlar ve uyanamayanlar
Porte del Sol meydanında, üzerinde “Yunanlılar bize, gürültüyü kesin bizi uyandıracaksınız diyor” yazılı bir pankart varmış (Kathimerini 25 Mayıs). Gerçekten de Yunanistan’da gençlik, çalışanlar, halk, bir süre muhteşem bir direnişle kemer sıkma politikalarına karşı tüm Avrupa halklarına umut verdikten sonra siyasi partilerin, sendikaların durumu kabullenmeye başlamasıyla, medyanın şiddet olaylarını çarpıtmasıyla, abartmasıyla umutlarını yitirmiş ve evlerine dönmüştü.

İspanya’dan gelen rüzgârlar, Yunanistan’daki isyan ateşini yeniden alevlendirdi. Salı ve çarşamba günü başlayan hareketlenme giderek yoğunlaştı, polis de gönülsüz bir müdahale denemesinden sonra duruma teslim oldu. “Öfke” cuma günü parlamento binasının önündeki Syntagma Meydanı’nı doldurmaya başladı. Pazar günü Yunan basını meydandakilerin sayısının 100 bine ulaştığını aktarıyordu. Yunan basını da gururla “Avrupa’da yüz kentte benzer eylemlerin yapıldığını” vurguluyor. İnsan düşünmeden edemiyor. Avrupa Birliği sürecinde tüm çabalara karşın yaratılamayan “Avrupalılık ruhuna” karşı sakın bu öfke, “olumsuzlama” ve isyan yaratmaya başlamış olmasın?

Yunanistan halkı uyandı ama düzenin iktidarı da muhalefeti de hâlâ uyuyor. Başbakan Yardımcısı Pangalos geçen hafta Ethnos gazetesine verdiği bir demeçte, “Bu ideolojisi, örgütlenmesi olmayan bir hareket, yalnızca tek bir duyguya, öfkeye dayanıyor” diyormuş. Pangalos’u, Heiddeger’in, en ufak hışırtıya tepki verirken yanında patlayan tüfeğin sesini, tüfek onun dünyasına ait olmadığı için, duymayan ‘kertenkelesine’ benzetebiliriz. “Yapıya” ait olan bu adamın yapıya “sığmayan” bu “öfke”nin arkasındaki “bu düzen çürüdü!”, “bize hizmet etmiyor” bilgisini, 100 bin insanın nasıl olup da evlerinden çıkıp meydana gelebildiğini anlaması zor. Sendikaların ve sol (“komünist”, sosyalist) partilerin de bu kalabalıkların neden onların bayrakları altında yürümediğini...

Geçen hafta cuma günü yüz binlerce Mısırlı, “ikinci devrim” talebiyle, “Mısır devrimi bitmedi” sloganıyla Tahrir Meydanı’ndaydı. İlk turda devrime ihanet ettikten sonra cuntanın eteğine yapışan Müslüman Kardeşler bu kez daha baştan Tahrir Meydanı’nın karşısında tavır alıyor; meydandakileri “komünistler”, “laikçiler”, “bunlar halka karşı” nitelemeleriyle, orduya hedef gösteriyorlardı. “Eşya” tabiatına uygun davranıyordu, ama “yeni rüzgârlar” da esmeye devam ediyordu...

Wednesday, May 11, 2011

Şimdi Şaşırmanın Dayanılmaz Hafifliği

AKP’nin, Başbakan’ın seçim kampanyası ivme kazandıkça liberal entelijansiyanın şaşkınlığı artıyor. Biliyorum biraz sert kaçacak ama, AKP’nin birinci dönemi biterken geliştirdiğim “liberal entelijansiyanın yavaş intiharı”temasına sadık kalarak bu şaşkınlığı, boynuna ipi kendi elleriyle geçirdikten sonra, iskemleyi tekmeleyen birinin son andaki şaşkınlığına benzetiyorum.

Halbuki Başbakan, “Ben değişmedim”, “İslamın ılımlısı olmaz” diyerek en az iki kez uyarmıştı. Ama onlar olaylara düşünceyle (teoriyle) değil kanaatlerle yaklaşmaya alıştıklarından ya kendi istediklerini duymaya devam ettiler; ya da Başbakan’ın dayandığı kültürü ve tarihi küçümseyerek, “biz bu Kasımpaşalıyı nasıl olsa yönlendiririz” (hadi küstahlığı demeyeyim) aymazlığıyla bir demokratikleşme fantezisi üreterek peşine takıldılar.

Bu fantezi, II. dönemde, Ergenekon davası, telefon dinlemenin olağanlaşması, kaset skandalları, referandum ve“ileri demokrasi” aşaması, basılmamış kitapların yazarlarının hapse atılması, “Şifre var, kopya yok” absürdlüğü, Kürt açılımının yerini “Kürt sorunu yok”un alması gibi gelişmelerle “gerçekleşmeye” başlayınca... “Ama biz askeri vesayetten kurtulmak için yola çıkmıştık sivil vesayet altına girmek için değil!” şaşkınlığı başladı. Fantezi işte böyle bir şeydir, sonu her zaman hüsranla biter.

Esas soru başka yerde
Liberal entelijansiya, “katı laiklik” terk edilince siyaset söyleminde dini temaların öne çıkmaya başlamasına ve“Kürt sorunu”nun “kefen sorununa” dönüşmeye başlamasına şaşırmış.

Başbakan “inanç kozunu giderek seçim kampanyasının vazgeçilmez konusu yapıyor”muş. “Muhalefet partisi, siyasal tartışmanın giderek daha fazla din tartışmasına çevrilmesine karşı çıkmalı”ymış. “Laiklik konusunda katı tavırdan vazgeçmek” bir şeymiş “siyasal tartışmanın ‘dinselleşmesi’ne teslim olmak başka bir şey”miş (Adeta,“azıcık hamile olmak bir şey”miş, “çocuk doğurmak başka bir şey”miş gibi...). “Herkes dindar olmak zorunda değilmiş”. “Dün fikir özgürlüğünü savunan İslamcı yazarlar, artık ‘bu ülkede yaşayan din ve kültür konusunda haddini bilecek’ imalı yorumlar yapmaya” başlamışlar.

Başbakan da “Ana muhalefet partisi başkanını yaradana saygısızlık etmekle suçluyormuş” (Bu suçun cezası neydi?). Dahası “toplumsal barış seçim yarışına kurban gitmiş”. Başbakan “Biz bu yola kefen giyip çıktık” demiş.

Bu şaşkınlık bütünüyle yersiz. Süreç kendi mecrasında, sebep-sonuç ilişkisi içinde, yani siyasal İslamın“hakikat rejiminin”, “ileri demokrasi” doğurması gibi bir “mucizeye” yol açmadan akıyor. Esas soru burada değil, başka bir yerde: Başbakan neden seçim kampanyasında bu söylemleri şimdi öne çıkarıyor?

İki hegemonya...
Başbakan’ın işi başından beri zordu; bir taraftan siyasal İslamın dönüşüm projesini topluma kabul ettirecek hegemonya ilişkisi kurması ve sürdürmesi, diğer taraftan, Türkiye’de siyasal İslamı oluşturan akımları, sınıf ve tabakaları bir arada tutacak hegemonya söylemini kurması ve koruması gerekiyordu. Dahası bu iki farklı hegemonya süreci arasında da bir modis operandi kurulması gerekiyordu. Bu, liberal, “dönüşümcü” bir söylemi koruyan, inananlar-inanmayanlar ayrımını öne çıkartmayan bir söylemdi. Böylece siyasal İslamın en katı çekirdeğinin talepleriyle, liberal entelijansiyanın fantezilerini birbirine yapıştırmak söz konusu olabiliyordu.

Peki, Başbakan neden şimdi, seçim kampanyasında, öncelikle ve esas olarak bu “en katı çekirdeğe” yönelik bir söylemi öne çıkartmaya başladı? Bu seçmen zaten “çantada keklik” değil mi?
Bence burada iki olasılık düşünülebilir. Birincisi: Bu “çekirdek” şimdi yeni ve daha radikal bir akımın çekim alanına girmeye başladı. Başbakan bu kesimi yeniden konsolide etmeye çalışıyor. İkincisi, Başbakan, projesini seçimlerden sonra, zayıflamış bir hegemonya ortamı koşullarında sürdürmek zorunda kalacağını biliyor. Bu koşullarda, yargı ve polis üzerindeki denetimin yanı sıra, kararlı ve sadık bir toplumsal desteğe dayanması gerekeceğini düşünerek, öncelikle bu kesimi kemikleştirmeyi, keskinleştirmeyi hedefliyor. Diğer kesimler için de medyaya, liberal entelijansiyanın katkılarına güvenme riskini alıyor. Esas soru işte burada: Bu açıklamalardan, gerçekliğe en yakın olanı hangisi?

Seçimlere, özellikle CHP’nin solundan, girmeyi seçenlerin de, seçimlerden sonra “şaşırmamak” için bu olasılıkların üzerinde düşünmeye şimdiden başlamaları gerekiyor.

Saturday, May 07, 2011

AH! Kate & William

Osama’yı öldürdük dediler. Bir anda gündem değişti. Ama benim aklım hala düğünde. Ne düğündü ama. Gözlerimiz hem kamaştı hem yaşardı. Gerçek aşk işte. Halktan bir kız (Babasının serveti mi? Size ne canım.) Prensle, evlendi. Tüm dünyada 1,5 milyar insan televizyonlarından bu düğünü izledi

Böyle masallara layık aşk varken...
Böyle masallara layık bir aşk varken, ekonomik krizin sözümü olur. Gelin güzeller güzeli, damat... Ne diyelim kendine has bir havası var... En azından, kurbağa değil. Yani çok yakışmışlar. Huyları da benziyor. İkisi de çalışmayı sevmiyor. Çift  böyle uyumlu olunca helal olsun. Yüzük 32 milyon sterlin. Gelinlik 450,000 dolar. Çiçekler 800,000 dolar. Güvenlik 33 milyon dolar. Toplam düğün masrafı yaklaşık 80 milyon dolar.

Olsun. Damadın ailesi zengin. Anneannesi bir milyar sterlin değerinde bir sarayda yaşıyor; ayrıca 12 şatosu daha var. Yılda da İngiltere halkının vergilerinden 180 milyon sterlin haraç alıyor (pardon bütçesi var diyecektim ağzımdan kaçtı). Ama günde  450,000 sterlin harcayarak ekonomiye katkıda bulunuyor.

Bu ailenin en büyük hizmetiyse, derin kriz zamanlarında, tam gerekli olduğu anda bir “kitlesel dikkat dağıtma düğünü” (Laurie Penny, The NewStatesmen) üretmeyi başarmaları.

Yıl 1947. İngiltere savaştan yeni çıkmış ama hazine tamtakır. Hükümet toplumsal harcamalarda kesinti yapmaya hazırlanıyor, “kemer sıkma çağı”ndan söz ediliyor. Pat! Elizabeth ve Phillip evleniyorlar. Tüm İngiltere, dertlerini unutup ulusal birliğin tadını çıkarıyor. Sokaklarda masalar kuruluyor son kuruşlar harcanıyor. Düğün büyük bir hazla kutlanıyor.

Yıl 1981. Thatcher resesyonu üç yıldır İngiltere’yi kasıp kavuruyor. Kesintiler, özelleştirmeler, neo-liberal yıkım  tam gaz, işsizlerin sayısı 3 milyonu geçiyor. Londra Brixton’da, Birmingham’da, Liverpool’da isyanlar var. Siyah gençlik, işsiz beyaz gençler polisle çatışıyor. Dükkanlar arabalar yanıyor.  Pat! Charles ve Diana (bakireymiş, babası sarhoşmuş, sıradan halktanmış, dedikoduları arasında) evleniyorlar. Charles aslına Camilla’yı seviyormuş o zaman falan filan. Tüm İngiltere, dertlerini unutup ulusal birliğin tadını çıkarıyor. Sokaklarda, 1947’deki kadar olmasa da yine masalar kuruluyor son kuruşlar harcanıyor. Düğün büyük bir hazla kutlanıyor.

Yıl 2011. Derin bir ekonomik kriz. Ekonomi daralmaya devam ediyor. İş arayan işsizlerin sayısı Kasımdan bu yana 49,000 kişi artarak Nisan ayında n 2.5 milyona ulaştı. Ama Muhafazakar-Liberal koalisyon kesintilerde ısrarlı. 1970’lerin başından bu yana ilk kez yaygın öğrenci olayları var. Sendikalar da sokaklara çıkıyor, hem de 30 yıldır görülmeyen kalabalıklarla. Pat! Kate ve William. Yine bir “kitlesel dikkat dağıtma düğünü” (Derleyen: WSWS, 29 Nisan 2011).

Ama sanki bu kez biraz farklı
Bu kez, İngiltere halkının dikkati pek dağılmıyor galiba. ICM kamu oyu araştırma kurumunun , Cumhuriyetçi kampanya grubu için Mart ayında yaptığı bir anket, halkın yüzde 79’unun düğünle ilgilenmediğini gösteriyordu. Tüm medya şamatasına karşın, ICM’in bu kez Kraliçenin sadık muhalefeti The Guardian gazetesi için Nisan ayında yaptığı bir anket toplumun hala yüzde 47’sinin düğünle ilgilenmediğini gösteriyordu. Sokaklarda kutlama yapmak için belediyeye yapılan başvurular da bu düğünde çok düşük kalmış. Tüm İngiltere’den, çoğu güney İngiltere’nin kralcı bölgelerinden olmak üzere yalnızca 500 başvuru olmuş. Kuzeye doğru, bir çok büyük kentten hiç başvuru gelmemiş.

Geçtiğimiz aylarda sokakları dolduran öğrencilerin ise düğünü hiç ama hiç iplemediği, ama tatilin keyfini çıkartmaya kararlı oluğu kesindi.

Öğrenciler düğünle ilgilenmemeye kararlıydılar ama, anlaşılan Polis, düğünü bahane edip onlarla biraz ilgilenmeye kararlıydı. Kate ve William evlenmeye hazırlanırken, polis İngiltere çapında bir operasyonla öğrenci evlerine, işsiz gençlerin birlikte kaldıkları işgal edilmiş binalara  baskınlar düzenliyor, “Kesintilere Karşı Eylem” kampanyasıyla ilgisi olduğunu düşündüğü öğrencileri, gençleri ya göz altına alıyor, ya da korkutmaya çalışıyordu.

Polis evleri bastığında gençleri taciz ediyor, bunun yaparken “yok canım düğünle ne alakası var biz hep bunun yaparız, geçen seneki olaylarla ilgili” diyerek alay ediyor, böylece “canımız ne zaman isterse geliriz, size huzur yok” demek istiyordu... Böylece, düğün vesilesiyle kurulan “insanat bahçesinin” güvenliği de sağlanmış oluyordu.

Tuesday, April 26, 2011

Bir süredir Türkiye'deyim bloglar erişim yasal olarak kapalıydı. O nedenle  blogları yenileyemiyordum. Son günlerde açılmış gibi görünüyorlar. Bu hafta yenilemeye çalışacağım

Thursday, February 24, 2011

Ben bu işe çok bozuldum

Bir Prof. Dr. “dekolte giyene tecavüz edilir” gibisinden bir şeyler söylemiş. Prof. Dr. ’un avukatına göre de, Prof. ’un çalışma alanı din olduğundan bu sözleri “dine göre yorumlamak gerekir” miş. Ben bu işe iki kez bozuldum. Birincisi bir erkek olarak, ikincisi de dinleri, doğal olarak da Müslümanlığı düşünerek. Bence bu beylerin sözlerinde hem erkekleri, hem de Müslümanlığı hedef alan haksızlıklar var.

Ben (bir erkek olarak) hayvan mıyım?
Benim uzmanlık alanım değil ama sanırım şöyle bir durum söz konusu: Hayvanlar cinsel itkileri depreştiğinde (kızıştığında) doğrudan kokunun geldiği yere yönelir, hedef aldığı hayvanın direncine, isteksizliğine bakmadan, eğer gücü yeterse, tohumunu bırakır. İnsanın cinsel itkisi depreştiğinde, bu bir arzuya tercüme olur, arzu da hemen toplumsal kurallara (süper egonun “hayır yapamazsın” diyen sesine), yasalara, erkeği ve dişiyi, iki farklı cins olarak tanımlayan, bir biyolojik farkı cinsiyetleştirerek (“sexuation”?) aralarındaki ilişkileri belirleyen örf, adet, gelenek gibi söylemlerin kodlarına çarpar. İnsanın cinsel itkisinin yoluna devam ederek tatmin olabilmesi süreci, cinsel ilişkinin sosyal ilişkiye dönüşme süreci ve bunun kodları tarafından belirlenir.
Eğer cinsel arzunun yoluna devam ederek tatmin olması hali karşı cinsi şeyleştiriyorsa (öznelliğini yok sayarak nesne gibi görüyorsa), şiddet içeriyorsa, bu durumun arkasındaki nedenleri, erkeğin biyolojisinde değil, onun cinselliği anlama tarzını belirleyen egemen toplumsal ilişkilerin, cinsel arzusunu ve arzu nesnesine ulaşma yollarını programlayan patolojisinde aramak gerekir. Erkek - egemen toplumun kadın ve erkeği iki farklı cinsiyet olarak tanımlama, tarzının (kodlarının) ve bunu devralan kapitalizmin mal satabilmek için biteviye ürettiği, aciz, çocuksu, kurtarılacak, ya da kurban kadın imajının dolaylı ve doğrudan etkilerinde aramak gerekir, insanın biyolojik yapısında değil.
Bu yüzden, tüm erkeklerin, bir taraftan Profesörü ve avukatını erkekleri, ahlaksal kuralları olmayan hayvanlara indirgedikleri için protesto etmeleri, diğer taraftan da “kadını” bir tecavüz nesnesi olarak üretmekte ısrar eden tüketim kültürüne baş kaldırmaları gerekir.

“Haram” ve “günah” mı teşvik ediliyor yoksa?
Ben din alimi de değilim ama, bende bu iki zatın “haramı” ve dolayısıyla “günahı” teşvik ettikleri (tabii istemeden) izlenimi de uyandı.
Bir kadının, dinin getirdiği örtünme kurallarına uymuyor olması, hatta dekolte giyinmesi, dahası belki de mayo ile gezmesi dini açıdan “günah” sayılabilir diye düşünüyorum. Eğer toplumda din yasaları geçerliyse, suç ve ceza içeren, hukuksal bir durum bile doğabilir. Ama, bana öyle geliyor ki, eğer toplum dini yasalarla yönetilmiyorsa, orası laik bir ülkeyse, kadının dini kurallara uymama durumu en fazla bir “günah” olarak kabul edilebilir; suç ve ceza konusu da onunla tanrısı arasındaki ilişkiye havale edilmek durumundadır.
Bu madalyonun bir yüzü. Bence bu madalyonun öbür yüzünde de şu var: Benim bildiğim kadarıyla, dini hakikat rejimi içinde, kadın dini giyinme kurallarına uysun uymasın, nikahlısı olmayan erkek için, cinsel arzusunu tatmin etmesi açısında “haram”dır. Erkeğin bu kadına bakması, dokunması hele hele cinsel ilişkiye girmeye kalkması da “günah”... Mantıksal ve ahlaki açıdan de erkeğin açısından bu “günahın”, kadının “günah” işliyor olup olmamasıyla bir ilişkisi olamaz.
İşte beni çok kızdıran ikinci, genelde dinlere özelde Müslümanlığa yönelik haksızlık olarak gördüğüm şeyler de bunlarla ilgili: Profesör ve avukatı, ileri sürdükleri açıklamalarla, erkeğin salt kadından kaynaklanan (dekolte giyinmek örneği) bir nedenden dolayı, daha doğrusu bunu bahane ederek, nikahlısı olmayan bir kadınla cinsel ilişkiye girmeye kalkabileceğini, bu arada tanrının bir kuluna bedensel ve ruhsal acılar çektirilebileceğini, tüm bunların da dine göre yorumlanabileceğini (anlaşılabileceğini, belki de mazur görülebileceğini) söylemiş olmuyorlar mı? Bu beyler böylece Müslümanlık adına “haramı” ver “günahı” teşvik etmiş olmuyorlar mı?
Bana bu profesörün ve avukatının daha fazla konuşmaya devam etmeden önce, başbakanın eski bir önerisine uyarak, yetkin bir ulemaya danışmaları gerekiyormuş gibi geliyor. Tabi bu ulema da duruma bakıp, “beyler size ulema değil hekim gerekiyor” da diyebilir. Ama dedim ya ben din alimi değilim o kadarını bilmemem

Thursday, February 17, 2011

Mısır’da Tek Yol Sürekli Devrim


Mısır devrimi, çok kritik bir noktada. Halkın talepleri artmaya devam ediyor.Mübarek’ten ülke yönetimini devralan askeri cuntanın ve Mısır kapitalizminin bu taleplere cevap verme olasılığı yok. Dünya gıda piyasalarındaki gelişmeler var olan çok ufak bir olasılığı da ortadan kaldıracak gibi görünüyor. Mısır halkına da, bu noktaya kadar elde ettiklerini korumak için devrimi ilerletmekten başka bir seçenek kalmıyor.
Ekonomik talepler hızla öne çıkıyor
Rosa Luxemburg, ünlü “Kitle Grevi” broşüründe, “Siyasi mücadelede elde edilen her taze zafer, hem dışsal olasılıkları hem de işçilerin içindeki mücadele arzusunu arttırarak, ekonomik mücadelede yeni bir motivasyon yaratır. Siyasi mücadelenin her köpüklü dalgası arkasında, içinden ekonomik mücadelenin binlerce filizinin fışkırdığı verimli bir alüvyon tabakası bırakır” diyordu (IV. Bölüm).
Tunus ve Mısır devrimlerinde de böyle oluyor. New York Times’dan Thomas Fuller, Tunus’un başkentinden gönderdiği bir haber-yorumda “Adeta bir şişenin mantarı açıldı, herkes sorunlarını dile getirmeye başladı... Medya üzerinde kısıtlamalar kalktığından, ifade özgürlükleri genişlediğinden bu yana ücretlere, çalışma koşullarına ilişkin sorunlar öne çıkmaya başladı” diyor.
Mısır’da sanayi ve kamu sektörü işçileri devrime katılırken kendi sorunlarını da dile getiriyorlardı. Şimdi bunlar giderek öne çıkıyor. Öyle ki, polisler bile gelip içişleri bakanlığı önünde ücret artışı talep ediyor, protesto gösterileri düzenliyorlar.
Bu gelişmelere karşılık cuntanın ilk tepkisi, kaosu önlemek gerekçesiyle önce Tahrir Meydanı’nı boşaltmak, sonra El Cezire’nin pazartesi günü aktardığına göre, işçi sendikalarının, meslek örgütlerinin toplantı ve grev yapmasını yasaklamak, Mısır halkından işinin başına dönmesini istemek oldu. Google Pazarlama’nın müdürü Wael Ghonim’in ve Müslüman Kardeşler örgütünün temsilcilerinin cuntayla yaptıkları bir toplantıdan sonra kaos uyarılarına, normalleşme, işbaşı yapma çağrılarına katıldıkları görüldü.
Mısırı ekonomisinde, içme suyu şişeleme tesislerinden inşaat, elektrikle ev aletleri sektörlerine kadar büyük yatırımları olan ordunun, işbaşı yapma çağrısı anlaşılabilir bir durum. Wael Ghonim’in, MK’nin iş çevrelerine yakın liderliğinin ağzından küçük ve orta işletmelerin de bu çağrılara katılması,“kaos korkusunun” basında sıkça dile getiriliyor olması, basıncın işçi sınıfı üzerinde yoğunlaşmaya başladığını düşündürüyor.
Rejimin taleplere cevap vermesi çok zor
Asharq Alawsat yazarlarından Amir Taheri haklı olarak Mısır’da “rejim değişmedi, rejimde kimi değişiklikler yapıldı” derken rejimin temel özelliklerinin değişmeden kaldığına işaret ediyordu. Aslında çok daha ilginç bir durum söz konusu: Rejim, şiddet uygulama kapasitesini, devletin diktatörlük özelliğini, Mübarek döneminde, parlamento, anayasa, seçilmiş devlet başkanı gibi incir yapraklarının arkasına saklamaya çalışıyordu. Şimdi, ortada açık bir diktatörlük var. Bu açık diktatörlüğün, kendine yeni incir yaprakları üreterek orduyu, açık şiddeti geriye çekebilmesi (saklayabilmesi) büyük ekonomik kaynakları harekete geçirerek halkın taleplerine cevap verebilecek bir yeni “mutabakat” oluşturabilmesine bağlı.
Halbuki bu rejim ve Mısır kapitalizmi ve ondan beslenen uluslararası sermaye, kendileri için gerekli birikimi (sömürü oranlarını), ancak bu baskı araçları sayesinde gerçekleştirebiliyordu. Rejimin karakterini bu ekonomik sınıfsal ilişkiler ve dengeler belirliyordu. Bu ilişkiler, Mısır halkının yaklaşık yarısının günde 2 dolardan daha az bir gelirle yetinmesini gerektiriyordu.
Credit Agricole’un hesaplarına göre devrimin ekonomiye maliyeti günde yaklaşık 380 milyon dolar olmuş. Bu sırada 700 milyon dolarlık bir sermaye kaçışı yaşanmış; GSMH’nin yüzde 11’ini, istihdamın yüzde 10’unu sağlayan turizm sektörü siyasi kriz sırasında büyük mali kayıplar yaşamış. Kısacası bu koşullarda, halkın öne çıkmaya başlayan ekonomik taleplerine cevap vermek, ekonomik kaynaklarda ve iktidar ilişkilerinde köklü bir yeniden dağılımı sağlayacak yeni bir modele geçmeden olanaklı değil. Böyle bir modele bugünün siyasi ilişkileri, güçler dengesi altında geçmek olanaksız. Bu olanaksızlık “demokratikleşmenin” olanaksızlığına da işaret ediyor.
Bu koşullarda Mısır halkının özellikle emekçi sınıfların önlerindeki tek seçenek, devrimi bu ekonomik ve siyasi iktidar ilişkilerini sorgulayan bir yönde ilerletmek. Bölgede yükselmeye devam eden dalga, dünya kamuoyunda oluşan duyarlılıklar, uluslararası koşulların şimdilik Mısır halkından yana olduğunu söylüyor.
Aksini düşünmek bile istemiyorum. Çünkü tarih korkmuş egemen sınıfların tepkisinin çok şiddetli olduğunu gösteriyor.

Tuesday, February 15, 2011

Mısır’da devrim, karşı devrim (09.02.2011)

Şimdi artık yeni bir Mısır var. Bundan sonra ne olursa olsun, devrim öncesinin Mısır’ına, Mübarek rejiminin halk, devlet ve siyaset ilişkisine geri dönülmeyecek. Bunu kolaylıkla söyleyebiliyorum ama bu günden yarına devrimin ne yönde ilerleyebileceği üzerine bir öngörüde bulunmaya çekiniyorum; hatta istemiyorum. Çünkü, aklıma Mao’nun devrimleri bisiklete benzeten o ünlü saptaması aklıma geliyor.
Devrimler ve bisikletler...
Mao, bisiklet benzetmesiyle, devrimlerin ayakta kalabilmek için sürekli ilerlemek zorunda olduğunu söylüyordu. Mısır devrimi bugüne kadar, rejimden tavizler kopararak hep ilerledi. Ama ya bundan sonra?
Devrimin üçüncü haftasına girerken, hemen iki saptama yapabiliriz. Birincisi: Devrimin kitleselleşme sürecinin durakladığı, coğrafi yayılmasının Tahrir Meydanı’nı ve İskenderiye sokaklarını aşamadığı görülüyor. Mısırlı sosyalist grupların yaptığı çağrılardan, sanayi işçilerinin devrime kitlesel bir biçimde katılmadığı anlaşılıyor. Bu gözlemler de devrimin harekete geçirebildiği kitlenin sınırına ulaştığını düşündürüyor. Ama yine bu gözlemler, devrimin kaderinin sanayi işçilerinin, sürece grevlerle, hatta bir genel grev yoluyla katılması halinde bir anda dramatik bir biçimde değişebileceğini de söylüyor.
İkincisi devrimin bugüne kadar rejimden koparttığı tavizlerin, ordunun ve güvenlik aparatının yanı sıra ABD’nin desteğini de aldığı anlaşılan Ömer (işkenceci) Süleyman’ın rejimin yönetimini devralması ile çizilen sınıra dayandığı, bu sınırı aşmakta zorlandığı görülüyor. Bu sırada rejim, Müslüman kardeşlerin oportünizminden de yararlanarak zaman kazanıyor, devrimin pörsüme sürecine girmesini bekliyor.
Devrimci dalganın gücünden emin olduktan sonra ortaya çıkan Müslüman Kardeşler örgütü, yasal olarak yasaklı olmasına karşın rejimin ve ABD’nin de onayıyla devrimin temsilcisi katına yükselerek Ömer (işkenceci) Süleyman’la pazarlık masasın oturdu. MK’i rejim düşmanı kategorisinden çıkarıp meşru ortak düzeyine yükselten bu büyük bir siyasi ‘başarı’ Siyasal İslam’ın ‘pasif devrim’ sürecinin, Mısır proletaryasının devrimci atılımını kullanarak, etkisini çalarak tamamlanmak üzere olduğuna işaret ediyor.
Karşı devrimin ayak sesleri
Devrim duraklama işaretleri verirken, tam da Mao’nun uyardığı gibi, karşı devrimin şekillenme sürecinin hız kazanmaya başlıyor. Mübarek yanlısı güçlerin, askerin aldırmaz bakışları altında gerçekleşen saldırılarından sonra, polisin sokaklara geri dönmesinin yanı sıra ordunun da, tarafsızlık görüntüsünü terk etmeye başladığını düşündüren haberlerde belirgin bir yoğunlaşma var.
Yatırımları ve ticari ilişkileriyle Mısır ordusu, Mısır kapitalizminin organik parçası, egemen sınıfının ‘devlet kapitalisti’ kesimi olarak belki de en güçlü fraksiyonunu oluşturuyor. Yerli yabancı sermaye ortaklıkları, elindeki ucuz işgücünü (sıradan askerleri) verimli bir biçimde kullanma becerilerinin yanı sıra, Mısır ordusu, lojistik, teknolojik bağlarıyla, ABD askeri okullarında eğitilen komuta kademesi personeliyle adeta ABD askeri yapılanmasının bir uzantısı haline gelmiş bir örgütlenmedir. Mısır devletinin ABD’den her yıl aldığı 2,2 milyar dolarlık yardımın yüzde seksenin Mısır ordusuna gittiği söylenir. Devrim başlar başlamaz hemen sokaklara hakim olarak adeta devrimin coğrafyasının sınırlarını belirleyen Mısır ordusunun artık göstericilere eve dönmeleri yönünde baskı yapmaya, tutuklamaları yaygınlaştırmaya başladığı bildiriliyor.
Karşı devrimin ivme kazanmaya başlamış olduğunu uluslararası medyadaki ağız değişikliğinden, özgüven işaretlerinden de görmek olanaklı. Birincisi, ABD ve Avrupa’nın inisiyatifiyle, ‘geçiş sürecinin’ (nereye geçilecekse) Mübarek’in (ve ordunun) doğrudan ya da dolaylı ‘vesayeti’ ile gerçekleşmesi yolunda bir ‘mutabakat’ inşa etme çabası gelişiyor. Hafta sonunda, rejimle, devrimin sözde temsilcileri (Müslüman Kardeşler) arasında pazarlıklar yaşanırken, El Cezire’nin meydandan bu pazarlıkları destekleyen, seçimlere kadar rejimin iktidarda kalmasına olumlu bakan sesler bulup ekran çıkartması, Mübarek yanlısı Kahire ‘sosyetesinin’ sesini, iş çevrelerinin devrimin ekonomik maliyetine ilişkin yakınmalarını aktarmaya başlaması da anlamlıydı.
Nitekim, normalleşme, devrimin ekonomik maliyet, sıradan Mısırlının işine dönme arzusu (örneğin Jim Muir, BBC, 07.02) gibi konuları, Müslüman kardeşlerin ‘Hamas olmadığını’, vurgulayan yorumlara hafta sonu ve Pazartesi günü çok yoğun olarak rastlanıyordu. ABD savaş gemilerinin Mısır sularına girdiğine ilişkin bir haber de gördüm ama, bunu bir ikinci kaynaktan daha doğrulatamadım.