Geçen hafta Suriye ile ilgili haberleri okurken artık bu ülke için geriye dönüşün söz konusu olamayacağını düşündüm.
Pazartesi günü Al Hayat gazetesinde Ghassan Charbel’in yorumu, bu ölümcül çıkmazı bence çok iyi betimliyordu: “Rejim, saygınlığına, iktidar partisine, orduya, güvenlik örgütlerine, ekonomiye verdiği zarardan sonra artık geri çekilme becerisini kaybetmiştir. Muhalefet de verdiği binlerce kurbandan, yıkılan kasabalar ve kentlerden sonra artık geri çekilemeyeceği bir noktaya gelmiştir. Her iki taraf da geri çekilmenin kendisi için bir intihar olacağını düşünüyor.”
En güçlü olasılık, taraflardan birinin kazanmasına sıra gelmeden Suriye’nin ağır insani ve jeopolitik sonuçlar yaratarak dağılmaya başlamasıdır.
Eğer Asharq Al Awsat’ta Mohammad Ali Salih’in pazar günü, Washington’dan, ABD askeri kaynaklarına dayanarak aktardıkları doğruysa, AKP yönetimindeki Türkiye de bu sürece derin bir stratejik dalış yapmaya hazırlanmakta ya da itilmektedir. (Not: Al Hayat ve Al Awsat’ın Suudi rejiminin gazeteleridir.) Gelecekte tarihçilerin, bu “derin stratejik dalışı” da bir başka tür intihar eylemi olarak değerlendirme olasılığı, korkarım ilk anda sanılandan çok daha büyüktür.
Derin stratejik dalış...
Ali Salih’in kaynağına göre, ABD Savunma Bakanlığı’nda, Suriye’ye yönelik bir askeri müdahale planı hazırlanıyormuş. NATO’nun 1998 Kosova operasyonlarına dayanarak hazırlanan plana göre, ilk adımda Türkiye sınırına yakın bir yerde bir korunaklı bölge oluşturulacak; sığınmacılara, sonra da Türkiye’den Suriye’ye girmeye başlayan NATO güçleri aracılığıyla, uluslararası Kızıl Haç örgütü eliyle tüm Suriye halkına insani yardım sunulacakmış.
Bu senaryo da “insani yardım”, bu insani yardıma verilecek askeri korumaya bir uluslararası yasal zemin sunacakmış. Bu eylemler, yardım konvoyları Türkiye ve Ürdün’den Suriye’ye girerken havadan koruma operasyonlarına dönüşebilirmiş. Ali Salih’in kaynağı “Bu çok sakıngan bir senaryo, çünkü Suriye ordusunun, özellikle hava kuvvetlerinin büyük gücünü hesaba katıyor” diyormuş.
Böyle bir senaryonun başlayabilmesi, için AKP hükümetinin Suriye konusunda kesin kararını, sonra bundan bir geri dönüş olmayacağını bilerek vermesi gerekiyor. Batı ve Suudi medyasından görebildiğim kadarıyla da AKP hükümeti üzerinde, bu yönde adeta “Hani yapacaktın, hadi artık” diyen güçlü bir basınç var.
Batı basınında şöyle bir söylem dikkati çekiyor: Suriye Libya değil. Suriye’de 18 milyonluk bir nüfus, 185 bin kilometrekareye, yoğun kentsel yapılara sıkışmış durumda. Bir hava operasyonunda isyancılarla devlet güçlerini ayırt etmek son derecede güç; tüm dünyayı isyan ettirebilecek çapta yan hasar olasılığı yüksek. İsyancıların yapısı, liderliği belirsiz. İsyancıları silahlandırıyoruz derken radikal İslamı güçlendirme riski var. Esad’ın içeride güçlü toplumsal desteği, dışarıda Çin ve Rusya gibi dostları var. ABD kamuoyu yeni bir kara savaşını kabul etmeye eğilimli değil. Ortada, sürece önderlik etmeye hazır, İngiltere veya Fransa gibi ülkeler yok. Körfez ülkeleri, Suudi rejimi müdahaleden yana, ama askeri kapasiteleri yetersiz. Halbuki Türkiye NATO’nun en büyük ordularından birine sahip bölgede Sünni Araplar arasında saygınlığı var. Hillary Clinton’un vurguladığına göre “Türkiye’nin etkisi başka”. Ancak belli ki Türkiye beklenen adımı atmakta kararsız. Bunu Al Awsat’ta, Tarık Alhomayed’ın yorumundaki öfkeli sabırsızlıkta da görmek olanaklı. Alhomayed, “Duyduk ki Türkiye Dışişleri Bakanı Washington’daymış. Suriye’yi, Arap devrimlerini konuşuyormuş. Bu konuda Washington’dan işe yarar bir şey çıkmadı. Türklere gelince, ‘Ahmet Davutoğlu Washington’dan döndü mü?’.” Alhomayed, “Belli ki ABD İsrail’i korumak istiyor. Suriye’de İslamcı bir rejimin kurulmasından korkuyor. Peki, Türkiye’nin bahanesi ne? Dışişleri Bakanları hâlâ Washington’dan dönmedi mi?” diyor. Belli ki Alhomayed, Washington’da konuşulanları, Türkiye’nin yapmayı kabul ettiği şeyleri biliyor; sabırsızlıkla soruyor: “Neden hâlâ yapılmıyor?”
Büyük olasılıkla AKP yönetimi, Suriye dağılmaya başlayınca, bölgenin tüm dengelerinin bozulacağını, belki de Suriye Kürdistanı’nın, Irak Kürdistan’ıyla birleşerek daha büyük bir siyasi birim oluşturmaya başlayacağını da görebiliyor. Bu dağılma sürecinde, bir aşamada Türkiye’nin, İran’la çatışmaktan kaçınamayacağı, Rusya ve Çin gibi İran’ın müttefikleriyle geliştirmeye çalıştığı ilişkilerin istikrarını kaybedeceği de söylenebilir. Cari açığının yüzde 10’a vurduğu, büyümenin hızla frene basmaya başladığı bir ortamda petrol fiyatlarındaki artışın, Suriye, İran, Lübnan pazarlarında oluşacak kayıpların ekonomiye, büyük zararlar getireceği de...
Yola yeni Osmanlı İmparatorluğu için çıkanların, bu koşullarda, mali kaynak gereksinimi arttıkça, Osmanlı’nın eski sömürgelerine giderek daha bağımlı hale gelecek, “Bakan hâlâ dönmedi mi?” gibi “fırçalara” daha sık maruz kalacak olması da tarihin bir başka cilvesi
Wednesday, February 29, 2012
Sunday, February 26, 2012
Ortadoğu’da “Büyük Oyun”
(22.02.2012)
Ortadoğu “Satranç Tahtası”ndaki “Büyük Oyun” giderek daha da karmaşıklaşırken, kimi gelişmeler, Batılı oyuncuların ve AKP’nin bu oyunu, kurallarını tam olarak anlamadan, oynamaya çalıştığını düşündürüyor.
“güzel bir arkadaşlığın başlangıcı”
ABD, geçtiğimiz 20 yılda, El Kaide adlı bir örgüt karşı “küresel savaş” bahanesiyle Afganistan’a girdi, Irak’ı yangın yerine çevirdi, Pakistan’ı bölünme noktasına getirdi, Libya’yı, “Arap Baharı”ı denen bir şeyi bahane ederek dağıttı. ABD’nin uzaktan kumandalı uçakları, Pakistan’dan, Yemen’e, Somali’ye kadar, El Kaide militanı avlamak adına çoluk çocuk demeden sivilleri infaz ediyor; şüphelendikleri kaçırılıyor, tüm dünyaya yayılmış gizli işkence merkezlerine taşınıyor; Suriye’de, yeni bir Batı müdahalesine zemin hazırlayacak bir iç savaşın ateşi körükleniyor.
Obama “Ulusal Sesleniş” konuşmasında, Bin Ladin’i öldürdüklerini, El Kaide’yi işlevsiz hale getirdiklerini ileri sürerek övünüyordu. Ancak, El Kaide militanlarının, Irak ve Türkiye üzerinden gelerek, Suriye’de iç savaşa, ABD’nin desteklediği tarafın yanında katılmaya başladıklarına ilişkin haberler geçen hafta uluslararası basında yer almaya başladı. Libya’dan sonra, Suriye’de de ortaya çıkan bu durum, ABD ile El Kaide denen yapılanma arasında giderek artan bir işbirliğinin başladığını düşündürüyor. El Kaide’nin İran rejimine, Lübnan Hizbullah’ına da düşman olduğunu anımsarsak, sanırım, Cazablanca filminin son sahnesindeki “I think this is the beginning of a beautiful friendship” (sanırım bu güzel bir arkadaşlığın başlangıcıdır”) sözlerini anımsatan bir olguyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz… Tabii kimi hafızası güçlü dostlarımız, bu aslında, iki aşığın, Suudi krallığının aracılığıyla yeniden buluşması gibi şeye daha çok benziyor diyebilirler... Şöyle veya böyle ( bu “arkadaşlığın” İsrail gibi “sessiz bir ortağı” olduğunu da düşününce) çok garip bir durum...
Bu Siyasal İslam’ı ne yapmalı?
ABD ve Batı’nın hesabı, El Kaide, Hamas, Hizbullah gibi “teröristlere” karşı “ılımlı İslam” olarak niteledikleri bir şey aracılığıyla bir “Çin Seddi” inşa etmekti. Başbakan Erdoğan “İslam’ın ılımlısı olmaz; ben de değişmedim” dediyse de, ilgili taraflar bunu duymak yerine kendi fantezilerine sarılmayı tercih ettiler. İkinci ılımlı İslam adayı da Mısır toplumunu, 1980’den bu yana, sivil toplumundan devlet bürokrasisine, ordu kadrolarına kadar dönüştürmekte olan Müslüman Kardeşler örgütüydü. Hele bu örgütün diğer Arap ülkelerinde de güçlenmekte olması, bölgeyi güvenilir bir “mültezime” bırakmayı hesaplayanların heveslerini artırıyordu.
“Arap Dünyası” nda işsiz gençlerin, “yeni orta sınıf”ın otoriter rejimlere karşı demokratik ayaklanmaları başlayınca, ABD ve Batı, “terörizme karşı savaş” ve “Büyük Orta Doğu Projesi” bağlamında başaramadıklarını, kabaran kitle muhalefetinin demokrasi talebini finanse ettikleri sivil toplum örgütleri aracılığıyla, maniple ederek gerçekleştirebileceklerini düşündüler. Böylece, bir devrimci enerji, daha baştan kontrol altına alınarak, Batı’nın “yeni-sömürgeci” projelerine yakıt yapılacaktı. Pazartesi işaret ettiğim gibi, bu hesap çok garip sonuçlar yaratmaya başladı.
Bu “devrimci dalga” tarihteki tüm diğer örneklerinde de olduğu gibi, toplumun en örgütlü yapılara, toplumsal desteğe, iktidarı hedefleyen programa sahip hareketlerini, bu kez Müslüman Kardeşleri, onun gölgesindeki Selefi örgütleri siyasi iktidara taşımaya başladı.
Mülk sahibi sınıfların “organik entelektüellerinin” önderliğinde gelişen bir hareket olarak Müslüman Kardeşler, Mısır’da eski rejimin ayakta kalabilen kesimleriyle buluşarak bu “devrimi” bastırdı. Müslüman Kardeşlerin, Selefi hareketin partileri, seçimlerde toplam oyun yüzde 70’ini alarak meclise egemen, devlete ortak oldular.
ABD ve Batı’nın Mısır’da hem, devrimci dalgayı kullanma, hem de siyasal İslam’ın ılımlı kanadını radikal kanadına karşı oynama projesi, her iki kanadı birden iktidara taşımış, dahası ABD ve Avrupa’nın “iktidar noktalarını” (Sivil Toplum Örgütlerini) tasfiye etmeye başlamıştı.
Şimdi ABD ve Batı’nın karşısında, kendi projesini, üstelik Batı’nın kaynaklarından da, “ya ben, ya Selefiler” şantajını; “İsrail’in güvenliği” kozunu kullanarak, yararlanmak yoluyla inşa etmeye kararlı bir “Ilımlı İslam”, Batı’nın bölgedeki, askeri siyasi zaaflarını kullanarak ilerleyen bir Radikal-Militan (Selefi) Sünni hareket var.
Böyle karışık, adeta kuralları belirsiz bir “oyunda” büyük kaynaklara sahip bazı oyuncular, bölge dışında olmanın sağladığı avantajlarla, olaylara yön verme, olmazsa, zararı en aza indirme şansına sahip olabilirler. Türkiye gibi bölge jeopolitiğinin en kritik fay hattının üzerindeki bir ülke için, hele ekonomik kaynakları, toplumsal sorunları göz ününe alındığında, aynı derecede iyimser olmak zor.
Demokrasi, haklara ve özgürlüklere karşı
(15.02.2012)
Mali kriz Batı kapitalizmini ruhunun derinliklerine kadar sarstı. Bir tarafta, ABD Merkez Bankası eski başkanı Greenspan’ın “gerçeklik ideolojime uymadı” yakınmaları, diğer taraftan Asya kapitalizminin liberal demokrasiye pek benzemeyen otoriter yönetimler, “devlet kapitalizmi” altında krizi hafif atlatmakta olduğuna ilişkin algılar, nihayey sokakları meydanları dolduran öfkeli kalabalıkların anımsattıkları, sonunda geldi “liberal kapitalizm için demokrasi ne kadar gerekli?” sorusuna dayandı.
Geçen hafta The American Interest’te yayımlanan 5000+ sözcüklü kapsamlı bir çalışma bu soruya olumsuz cevap veriyordu. Rus asıllı ekonomist Vladislav Inozemtsev’in The Cultural Contradictions of Democracy, başlıklı, muhafazakar çevrelerde oldukça ilgi çeken denemesinde, esas olarak üç nokta üzerinde duruluyordu. Toplumlar önce hak ve özgürlükleri, liberal bireyleri geliştirdiler ondan sonra demokrasi geldi. Demokrasi geldiği için hak ve özgürlükler, liberal bireyler oluşmadı. İkincisi, demokrasi otoriter (feodal) rejimlere karşı hak ve özgürlükler mücadelesi sürdüren kültürel olarak homojen bir seçkinlerin içinden ve ulus devletin oluşma sürecinde ortaya çıktı. Bu seçkinlerin başlangıçta bazı kesimleri dışlamış olması (Thomas Jefferson’un köleleri vardı) hak ve özgürlüklerin gelişmesini engellemedi. Üçüncüsü, sınıflar arasındaki servet ve eğitim farklarının derinleşmesi, çok kültürlü, çok etnik gruplu toplumların oluşması, devlet ve ekonomi yönetimi teknolojisinin giderek, karar verebilmek açısından daha karmaşık bilgileri gerekli kılması, bu kültürel homojenliği bozdu.
Böylece bu gün bırakın “yeni gelişmekte olan ülkelerde demokrasi olur mu?” sorusunu, gelişmiş batı toplumları içinde demokrasinin temelleri çatırdamaya başladı. Bu noktada yazar, bir stratejik dönüş yaparak tartışmayı, demokrasinin giderek hak ve özgürlükleri yok etmeye başladığını göstermeyi amaçlayan bir yola sokuyor.
Özgürlükler varsa demokrasiye ne gerek var?
Demokraside ısrar etmek, etnik kültürel farklılıkların ortaya koyduğu çelişkileri derinleştiriyor. Homojen toplumlarda demokratik süreçlerde, azınlık ve çoğunluğu oluşturan grupların yapılarının değişebilmesine karşın, etnik, kültürel farklılıklar bu dinamiği ortadan kaldırıyor, çünkü oy verme eğilimleri aidiyetlere göre belirleniyor. Demokrasi, modern toplumu yönetmeye en uygun, en becerikli, en yetenekli olanları değil, kalabalığı en iyi maniple edebilen politikacıları iktidara getiriyor. Seçmenin tercihini yaparken, üzerinde karar vermesi gereken konuların karmaşıklığı, hemen her zaman seçmenin bilgi ve beceri sınırlarını aşıyor.
Yazar, “demokraside ısrar etmenin böyle sorunları varken, temel hak ve özgürlükler çoktan elde edilmişken, artık demokrasiye ne gerek var?” diye soruyor; sonra bu soruya olumsuz cevap veriyor.
Bu “garip” tutum üzerinde düşünmeye devam edebilmek için yazarın demokrasiden eşit vatandaşların genel oy hakkını anladığını saptadıktan sonra, hak ve özgürlüklerden ne anladığını da kavramaya çalışmamız gerekiyor.
İlk ip ucu, muhafazakar entelektüel Daniel Bell’den yapılan bir alıntıda yatıyor: “Ben demokrasiye inanmıyorum. Ben özgürlüklere ve haklara inanıyorum”. Muhafazakar düşünürler açısından bu bağlamda listenin başında özel mülkiyet hakkı ve girişim özgürlüğü gelir.
İkinci ip ucu, “karşımızda bir tarafta seçimlere dayanan ama liberal olmayan demokrasiler, diğer tarafta, Singapur gibi demokrasi olmayan liberal toplumlar var” saptamasında yatıyor.
Yazarın bu saptamalarından hareketle liberal hak ve özgürlüklerle, demokrasiyi yan yana koyunca da esas kaygının içeriği, sonuçları görülebilir: Halkın yöneticilerini seçme pratiği (demokrasinin) özel mülkiyet hakkını ve girişim özgürlüğünü, toplumu bunlara öncelik vererek yönetme kapasitesini tehdit etmeye başladı. Öyleyse liberal ekonomiyi korumak için demokrasiden vaz geçilebilir otokratik yönetimler kabul edilebilir.
Yazarın, bir çözüm olarak, seçim sistemine ilk geçilmeye başlandığı dönemdeki kimi kısıtlamalar geri dönülmesini öneriyor: Oy verme hakkı, yalnızca, toplumun genel kültürel varsayımlarına katılanları, sorunları anlayabilecek eğitime sahip olanları kapsayacak, çok kültürlülüğe, popülizme karşı koruyacak biçimde daraltılabilir, toplumun kültürel homojenliğini bozan kimi unsurlar, örneğin göçmenler bazı durumlarda, demokratik süreçlerden dışlanabilir.
Aslında Inozemtsev’in denemesinde (http://www.the-american-interest.com/article.cfm?piece=1188) hem çok daha karanlık hem de benim aktardığım sorunlar çok daha gelişkin, karmaşık siyasş tarihsel savlarla destekleniyor. Basitleştirmeyi göze alarak aktarmaya çalıştım, çünkü bu yazı Batı kapitalizminin egemen sınıfları arasında gelişmeye başlayan bir “ortak akıl” hakkında bize ilk ipuçlarını veriyor. Anımsarsak, Avrupa Birliğinin iki ülkesini halen seçilmemiş, ama “ne yaptığını bilen” bürokratlarla yönetmeye çalışıyor. Halk sorunları anlayamadığı için direniyor... “Demokrasi” bu iki ülkede mülkiyet hakkını ve girişim üzgürlüğünü (liberty- Liberal ekonomi) tehdit ediyor...
Thursday, February 02, 2012
‘Ulusalcılığın yeni yüzleri’
(01 Şubat 2012) 
Bu, Prof. Tom Nairn’in, Open democracy sitesinde yayımlanan yorumunun başlığıydı. Tom Nairn halen ulusalcılık, Britanya kurumları, İskoçya konularında Durham Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürüyor.
Nairn, İskoçya’nın, bir referandumla bağımsızlığını ilan etmeye hazırlanmakta olmasından kalkarak, yorumuna “Küresel kapitalizmin hiper-imparatorluğunun basıncını dengelemeye yönelik yeni yönetişim biçimleri aranıyor, İskoçya kendi direnişini geliştiriyor, İngiltere onu izleyebilir mi” sorusuyla başlıyor.
Nairn yazısında, Jacques Attali’nin 2006’da yayımlanan Geleceğin Kısa Tarihi çalışmasından “küresel kapitalizmin hiper-imparatorluğu” kavramını alarak, “kapitalist küreselleşme dalgasının şoklarına karşı, tepki olarak 200’den fazla yeni ulus doğabilir saptamasını” aktarıyor. Nairn’e göre, “İskoçya, bu dalganın tam ortasında Katolonya ve Kürdistan da...”
Nairn, hiper-imparatorluğun küresel çapta “devletlerin yapı çözümünü talep ederken”... “sosyal demokrasi de yeni bir biçim almalıdır” diyor, ekliyor: “Buna karşılık”... “tarih merkantilist dönemin başındakini andıran bir çap değişikliğini dayatıyor. Tam anlamıyla ‘daha küçük daha iyidir’ değil, ama eğilim bu yanda”. Kısacası, Attali’ye göre, tarih, etnik, dil ve hatta dini anlamda homojen ve küçük ulus devletlere doğru gidiyor. Nairn bu eğilimi, imparatorluğa bir direniş biçimi olarak destekliyor. Ben aynı düşüncede değilim.
Liberal entelijansiya ve ‘hiper-imparatorluk’
“Küreselleşme”, bir ABD dış politikası (“The Next NATO”, The National Interest, 1 Sept 2001) olarak gündeme geldiğinde “önünde durulamaz”, “mutlaka uyum sağlanması gereken” bir süreç olarak sunuldu. Liberal entelijansiya da hemen kolları sıvayarak, “ulus devlet dönemi sona eriyor” fantezisini üretmeye başladı. Ancak “küreselleşme ve ulus devletin gerilemesi” denkleminin en azından üç tarihsel, teorik sorunu vardı.
Birincisi, tarihe bakınca, “küreselleşme sürecinin” finansal balonlaşmayla birlikte geldiği, bir aşamada mali krize, ekonomik depresyona, büyük jeopolitik altüst oluşlara, çok şiddetli ulus devlet reflekslerine yol açtığı görülüyordu. Bu kez de öyle oluyordu ve bunu “önlenemez”, gereklerinin yerine getirilmesi “kaçınılmaz” bir süreç olarak tanımlamak, uçuruma doğru gözü kapalı bir yürüyüş demekti.
İkincisi, ABD’nin “küreselleşme” politikası pratikte, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak tüm piyasaların, kaynak havzalarının, kaynak taşıma yollarının, tedarik zincirlerinin ve coğrafyalarının ABD liderliğindeki küresel sermayenin, kültür endüstrisinin kullanımına açılması anlamına geliyordu. Bunun gerçekleşebilmesi için de yerel çıkarı öne çıkaracak tüm siyasi akım ve projelerin bastırılması gerekiyordu. Bu bağlamda en etkin araç (özellikle dini /etnik nedenlerle baskı atında tutulan halkların seçkinleriyle kurulan mutabakatların ekonomik krizin etkileriyle bozulmaya başladığı bir dönemde) bunların tümünün, hiçbir ayrım gözetmeksizin, ırkçılıkla, faşizmle özdeşleştirilen bir ulusalcılıkla suçlanmasıydı. Bu süreçte liberal entelijensiya çok işlevsel oldu: Antiemperyalizm ulusalcılıkla eşitlendi, uydurma bir “ulusalcı sol” kavramı üzerinden faşizmçağrıştırıldı, bu çağrışımın karşısına da liberal demokrasi konuldu.
Üçüncüsü, her türlü yerel projeyi ve önceliği savunmayı ulusalcılıkla suçlayanların perspektifi, tarihsel olarak, her aşamada ulusalcılığa eleştirel mesafelerini korumaya çalışarak, şoven ulusalcılığın elinde yaşadıkları felaketleri anımsayarak dikkatle, kuşkuyla yaklaşan komünist gelenekten çok farklıydı.
Bu “ulusalcı sol” avcıları, aynı anda enternasyonalizmi savunmuyor, emperyalizm kavramından köşe bucak kaçıyorlardı. Bunlar antikapitalist değildi; her türlü toplumsal eleştirileri, demokrasi ve özgürlük talepleri gelip kapitalizmin sınırında duruyordu. Bu “ulusalcı sol” avcıları, sosyal demokrasinin, işsizliği azaltma, toplumsal talebi destekleme amaçlarını, bunun için devlet kaynaklarını kullanma eğilimini de paylaşmıyorlardı. Bunlar, özelleştirmeden, yabancı sermayenin denetimsiz girişinden yanaydılar; refah devletine, sosyal demokrat politikalara karşı “sadaka” toplumunu savunuyorlardı. Tüm bunlardan hareketle de bu liberal entelijansiyanın “hiper-imparatorluğun” memurları ya da “yararlı salakları” olduğu sonucuna ulaşmak hiç de zor değildi.
Küreselleşmenin, mali balonlaşmanın, tam da öngörüldüğü gibi bir mali krize, “büyük bunalıma”, hızlı yoksullaşmaya, toplumsal, jeopolitik altüst oluşlara yol açmaya başladığı bir dönemde, “küreselleşme engellenemez, ulus devlet bitiyor” söyleminin de yerini bir başka fanteziye bırakması gerekiyor.
Attali’nin, Prof, Nairn’in de ister istemez bu yeni “fanteziyi” dile getirdiklerini düşünüyorum: Daha küçük, homojen ulus devletler aslında imparatorluğa direnmenin bir yoludur.
Tarih bize tam aksini söylüyor. Uluslararası tedarik zincirleri, kaynak kullanım ağları enerji sistemleri, dijital ağlar dünyasında, küçük, homojen, ulus devletler, çaplarından dolayı fiziki olarak, homojen yapılarından dolayı da kültürel olarak sermayenin imparatorluğuna direnemeyecekler, aksine, “imparatorluğun vesayetindeki” kaynaklardan yararlanabilmek için hizmet sunma, sadık “vasal” olma yarışına girecekler; girmeye başladılar...
Bu, Prof. Tom Nairn’in, Open democracy sitesinde yayımlanan yorumunun başlığıydı. Tom Nairn halen ulusalcılık, Britanya kurumları, İskoçya konularında Durham Üniversitesi’nde çalışmalarını sürdürüyor.
Nairn, İskoçya’nın, bir referandumla bağımsızlığını ilan etmeye hazırlanmakta olmasından kalkarak, yorumuna “Küresel kapitalizmin hiper-imparatorluğunun basıncını dengelemeye yönelik yeni yönetişim biçimleri aranıyor, İskoçya kendi direnişini geliştiriyor, İngiltere onu izleyebilir mi” sorusuyla başlıyor.
Nairn yazısında, Jacques Attali’nin 2006’da yayımlanan Geleceğin Kısa Tarihi çalışmasından “küresel kapitalizmin hiper-imparatorluğu” kavramını alarak, “kapitalist küreselleşme dalgasının şoklarına karşı, tepki olarak 200’den fazla yeni ulus doğabilir saptamasını” aktarıyor. Nairn’e göre, “İskoçya, bu dalganın tam ortasında Katolonya ve Kürdistan da...”
Nairn, hiper-imparatorluğun küresel çapta “devletlerin yapı çözümünü talep ederken”... “sosyal demokrasi de yeni bir biçim almalıdır” diyor, ekliyor: “Buna karşılık”... “tarih merkantilist dönemin başındakini andıran bir çap değişikliğini dayatıyor. Tam anlamıyla ‘daha küçük daha iyidir’ değil, ama eğilim bu yanda”. Kısacası, Attali’ye göre, tarih, etnik, dil ve hatta dini anlamda homojen ve küçük ulus devletlere doğru gidiyor. Nairn bu eğilimi, imparatorluğa bir direniş biçimi olarak destekliyor. Ben aynı düşüncede değilim.
Liberal entelijansiya ve ‘hiper-imparatorluk’
“Küreselleşme”, bir ABD dış politikası (“The Next NATO”, The National Interest, 1 Sept 2001) olarak gündeme geldiğinde “önünde durulamaz”, “mutlaka uyum sağlanması gereken” bir süreç olarak sunuldu. Liberal entelijansiya da hemen kolları sıvayarak, “ulus devlet dönemi sona eriyor” fantezisini üretmeye başladı. Ancak “küreselleşme ve ulus devletin gerilemesi” denkleminin en azından üç tarihsel, teorik sorunu vardı.
Birincisi, tarihe bakınca, “küreselleşme sürecinin” finansal balonlaşmayla birlikte geldiği, bir aşamada mali krize, ekonomik depresyona, büyük jeopolitik altüst oluşlara, çok şiddetli ulus devlet reflekslerine yol açtığı görülüyordu. Bu kez de öyle oluyordu ve bunu “önlenemez”, gereklerinin yerine getirilmesi “kaçınılmaz” bir süreç olarak tanımlamak, uçuruma doğru gözü kapalı bir yürüyüş demekti.
İkincisi, ABD’nin “küreselleşme” politikası pratikte, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak tüm piyasaların, kaynak havzalarının, kaynak taşıma yollarının, tedarik zincirlerinin ve coğrafyalarının ABD liderliğindeki küresel sermayenin, kültür endüstrisinin kullanımına açılması anlamına geliyordu. Bunun gerçekleşebilmesi için de yerel çıkarı öne çıkaracak tüm siyasi akım ve projelerin bastırılması gerekiyordu. Bu bağlamda en etkin araç (özellikle dini /etnik nedenlerle baskı atında tutulan halkların seçkinleriyle kurulan mutabakatların ekonomik krizin etkileriyle bozulmaya başladığı bir dönemde) bunların tümünün, hiçbir ayrım gözetmeksizin, ırkçılıkla, faşizmle özdeşleştirilen bir ulusalcılıkla suçlanmasıydı. Bu süreçte liberal entelijensiya çok işlevsel oldu: Antiemperyalizm ulusalcılıkla eşitlendi, uydurma bir “ulusalcı sol” kavramı üzerinden faşizmçağrıştırıldı, bu çağrışımın karşısına da liberal demokrasi konuldu.
Üçüncüsü, her türlü yerel projeyi ve önceliği savunmayı ulusalcılıkla suçlayanların perspektifi, tarihsel olarak, her aşamada ulusalcılığa eleştirel mesafelerini korumaya çalışarak, şoven ulusalcılığın elinde yaşadıkları felaketleri anımsayarak dikkatle, kuşkuyla yaklaşan komünist gelenekten çok farklıydı.
Bu “ulusalcı sol” avcıları, aynı anda enternasyonalizmi savunmuyor, emperyalizm kavramından köşe bucak kaçıyorlardı. Bunlar antikapitalist değildi; her türlü toplumsal eleştirileri, demokrasi ve özgürlük talepleri gelip kapitalizmin sınırında duruyordu. Bu “ulusalcı sol” avcıları, sosyal demokrasinin, işsizliği azaltma, toplumsal talebi destekleme amaçlarını, bunun için devlet kaynaklarını kullanma eğilimini de paylaşmıyorlardı. Bunlar, özelleştirmeden, yabancı sermayenin denetimsiz girişinden yanaydılar; refah devletine, sosyal demokrat politikalara karşı “sadaka” toplumunu savunuyorlardı. Tüm bunlardan hareketle de bu liberal entelijansiyanın “hiper-imparatorluğun” memurları ya da “yararlı salakları” olduğu sonucuna ulaşmak hiç de zor değildi.
Küreselleşmenin, mali balonlaşmanın, tam da öngörüldüğü gibi bir mali krize, “büyük bunalıma”, hızlı yoksullaşmaya, toplumsal, jeopolitik altüst oluşlara yol açmaya başladığı bir dönemde, “küreselleşme engellenemez, ulus devlet bitiyor” söyleminin de yerini bir başka fanteziye bırakması gerekiyor.
Attali’nin, Prof, Nairn’in de ister istemez bu yeni “fanteziyi” dile getirdiklerini düşünüyorum: Daha küçük, homojen ulus devletler aslında imparatorluğa direnmenin bir yoludur.
Tarih bize tam aksini söylüyor. Uluslararası tedarik zincirleri, kaynak kullanım ağları enerji sistemleri, dijital ağlar dünyasında, küçük, homojen, ulus devletler, çaplarından dolayı fiziki olarak, homojen yapılarından dolayı da kültürel olarak sermayenin imparatorluğuna direnemeyecekler, aksine, “imparatorluğun vesayetindeki” kaynaklardan yararlanabilmek için hizmet sunma, sadık “vasal” olma yarışına girecekler; girmeye başladılar...
Thursday, January 26, 2012
ABD'de başkanlık seçimlerine doğru
25 Ocak 2012 -
Geçen hafta sonuna kadar ABD başkanlık seçimlerini, gözümün ucuyla izliyordum. Cumhuriyetçilerin cephesinde aşırı sağın birbirinden “sevimli” altı adayı birbirlerini yemekle, mali kaynaklarını tüketmekle meşguldü. “Bizi beğenmiyorsanız bir de bunlara bakın” havasındaki Demokratların para toplamaktan başka bir etkinlikleri yoktu. Demokratların adayı Obama’nın da, Rolling Stone dergisinden Taibbi’nin işaret ettiği gibi bu kez seçime “değişim” sloganıyla girmesi olanaklı değildi. Seçimler “statüko”nun iki farklı versiyonunu savunan aday arasında yaşanacaktı.
Bu konuya bakmak için henüz çok erken diye düşünürken başkan aday adaylarından, Newt Gingrich’ten, “Patriot” (Yurtsever) diye başlayan, benden, kampanyası için mali destek isteyen “absürt” bir elektronik posta aldım. Belli ki adresimi, Wall Street Journal, Washington Times gibi muhafazakâr yayınların, kayıtlarından almışlar. Ben de bu “absürt” mesajı bir “işaret” sayıp son duruma kısaca bakmaya karar verdim.
Gingrich sürprizi
Bildiğim kadarıyla sahnede, John Huntsman, Rick Perry, Mitt Romney, Newt Gingrich, Rick Sentorum, Ron Paul vardı. Yarışı, Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel çizgisine yakın, yatırım bankacısı Romney’ın kazanacağı düşünülüyordu.
Geçen hafta bakınca, ilk üç eyalet seçimini, tarihte ilk kez üç farklı adayın kazandığını, yarışın geleceğine ilişkin bir belirsizlik yaşandığını gördüm. Geçen hafta yapılan Güney Carolina seçimlerine giderken Huntsman ve Perry çekilmişler. Perry, Gingrich’i destekleyeceğini açıklamıştı. Güney Carolina seçimini de en güçlü aday Romney değil, hiç beklenmedik bir biçimde Gingrich, hem de 12.5 puan farkla kazandı.
ABD’de sağ ve sol medya, Cumhuriyetçi Parti’nin bir aday üretemeyecek kadar dağınık olan vitrininin şimdi daha da dağıldığında anlaşıyorlar. Dahası Güney Carolina’yı, Obama karşısında en az kazanma şansı olan aday olarak kabul edilen Gingrich’in kazanması ortaya garip bir durum çıkarttı. Bugüne kadar Cumhuriyetçi Parti’nin tüm başkan adayları, her zaman önce Güney Carolina seçimlerini kazanmış. Güney Carolina seçimleri bugüne kadar “aşırı” adayların elenmesini kolaylaştıran bir “filtre” olmuş. Bu denklem gereğince, parti merkezinin tercih ettiği, kasası da çok sağlam bir aday olan Romney’in Güney Carolina seçimlerini kazanması gerekiyordu. Hem bu gelişme hem de Gingrich’in aniden canlanma biçimi, “yarışta artık geleneksel ölçütlerin egemen olamayacağını” (Zeleny, New York Times) düşündürüyor.
Zincirlerinden boşanmış bir sağ popülizm
ABD başkanlık seçimleri sürecine bakınca Cumhuriyetçi Parti aday adayları arasında, sağ popülizmin alıp başını gittiği, ırkçılık, kökten dincilik, homofobi, emperyalizm alanlarında sert bir yarışın başladığı görülüyor.
Gingrich’ın Güney Carolina seçimlerini kazanmasının temelinde, bu eyaletin kültürel yapısının son yıllarda değişmiş, beyaz işçi sınıfı arasında köktendinciliğin, Obama üzerinden ırkçılığın, artan işsizlik ve mali kriz üzerinden Cumhuriyet Parti “seçkinlerine” ve “Wall Street”e (mali sermayeye) yönelik bir öfkenin çok güçlenmiş olması, Çay Partisi ve Wall Street işgal hareketlerinin kültürel etkileri var.
Güney Carolina seçimlerinde sandık başına gidenler arasında yapılan kamuoyu yoklamaları, Gingrich’e verilen desteğin arkasında, yalnızca Obama’ya karşı çıkacak değil, kampanya sırasında “kan akıtacak” bir aday arayışının da yattığını ortaya koyuyor.
“Washington, New York seçkinleri halkın çıkarlarını savunmuyor” sloganı, “seçkinlerin bağnaz din düşmanlığından”, “medyanın halkın dürüst adaylarını hedef almasından” yakınan konuşmaları, Obama’ya yönelik “o San Fransisco’daki çevreci ve aşırı solcu dostlarını kayırıyor” suçlamaları, büyük sermayeye karşı beyaz işçi sınıfını savunan eleştirileri, “8 yaşındaki siyah çocuklar devletten yardım alacağına kapıcılık yapsın” gibisinden ırkçı önerileri Gingrich’in de bu beklentiye cevap vermek için elinden geleni yaparken Alman İtalyan faşist propagandasını aratmayan bir söylem geliştirmekte olduğu görülüyor.
Başlangıçta Gingrich’in çok aşırı görüşlere sahip, kavgacı bir aday olduğundan ön seçimleri kazanma şansı olmadığı düşünülüyordu. Ancak Güney Carolina sonuçları muhafazakâr seçmenin eğilimlerine ilişkin yerleşik algıları bulanıklaştırdı. Ya seçmen sanılandan daha fazla sağa kaymışsa? Ya diğer adaylar da seçmeni izleyerek daha da sağa kayarsa. Ya Obama’nın uygulamaları karşısında düş kırıklığı yaşayan “Yükselen Amerika” seçmeni (İspanyol, siyah, bekâr kadınlar, 18-29 yaş arası gençler- toplam seçmenin yüzde 53’ü) Demokratlar’ın meclis çoğunluğunu kaybetmelerine yol açan 2010 ara seçimlerinde olduğu gibi yine sandık başına gitmek istemezse...
Geçen hafta sonuna kadar ABD başkanlık seçimlerini, gözümün ucuyla izliyordum. Cumhuriyetçilerin cephesinde aşırı sağın birbirinden “sevimli” altı adayı birbirlerini yemekle, mali kaynaklarını tüketmekle meşguldü. “Bizi beğenmiyorsanız bir de bunlara bakın” havasındaki Demokratların para toplamaktan başka bir etkinlikleri yoktu. Demokratların adayı Obama’nın da, Rolling Stone dergisinden Taibbi’nin işaret ettiği gibi bu kez seçime “değişim” sloganıyla girmesi olanaklı değildi. Seçimler “statüko”nun iki farklı versiyonunu savunan aday arasında yaşanacaktı.
Bu konuya bakmak için henüz çok erken diye düşünürken başkan aday adaylarından, Newt Gingrich’ten, “Patriot” (Yurtsever) diye başlayan, benden, kampanyası için mali destek isteyen “absürt” bir elektronik posta aldım. Belli ki adresimi, Wall Street Journal, Washington Times gibi muhafazakâr yayınların, kayıtlarından almışlar. Ben de bu “absürt” mesajı bir “işaret” sayıp son duruma kısaca bakmaya karar verdim.
Gingrich sürprizi
Bildiğim kadarıyla sahnede, John Huntsman, Rick Perry, Mitt Romney, Newt Gingrich, Rick Sentorum, Ron Paul vardı. Yarışı, Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel çizgisine yakın, yatırım bankacısı Romney’ın kazanacağı düşünülüyordu.
Geçen hafta bakınca, ilk üç eyalet seçimini, tarihte ilk kez üç farklı adayın kazandığını, yarışın geleceğine ilişkin bir belirsizlik yaşandığını gördüm. Geçen hafta yapılan Güney Carolina seçimlerine giderken Huntsman ve Perry çekilmişler. Perry, Gingrich’i destekleyeceğini açıklamıştı. Güney Carolina seçimini de en güçlü aday Romney değil, hiç beklenmedik bir biçimde Gingrich, hem de 12.5 puan farkla kazandı.
ABD’de sağ ve sol medya, Cumhuriyetçi Parti’nin bir aday üretemeyecek kadar dağınık olan vitrininin şimdi daha da dağıldığında anlaşıyorlar. Dahası Güney Carolina’yı, Obama karşısında en az kazanma şansı olan aday olarak kabul edilen Gingrich’in kazanması ortaya garip bir durum çıkarttı. Bugüne kadar Cumhuriyetçi Parti’nin tüm başkan adayları, her zaman önce Güney Carolina seçimlerini kazanmış. Güney Carolina seçimleri bugüne kadar “aşırı” adayların elenmesini kolaylaştıran bir “filtre” olmuş. Bu denklem gereğince, parti merkezinin tercih ettiği, kasası da çok sağlam bir aday olan Romney’in Güney Carolina seçimlerini kazanması gerekiyordu. Hem bu gelişme hem de Gingrich’in aniden canlanma biçimi, “yarışta artık geleneksel ölçütlerin egemen olamayacağını” (Zeleny, New York Times) düşündürüyor.
Zincirlerinden boşanmış bir sağ popülizm
ABD başkanlık seçimleri sürecine bakınca Cumhuriyetçi Parti aday adayları arasında, sağ popülizmin alıp başını gittiği, ırkçılık, kökten dincilik, homofobi, emperyalizm alanlarında sert bir yarışın başladığı görülüyor.
Gingrich’ın Güney Carolina seçimlerini kazanmasının temelinde, bu eyaletin kültürel yapısının son yıllarda değişmiş, beyaz işçi sınıfı arasında köktendinciliğin, Obama üzerinden ırkçılığın, artan işsizlik ve mali kriz üzerinden Cumhuriyet Parti “seçkinlerine” ve “Wall Street”e (mali sermayeye) yönelik bir öfkenin çok güçlenmiş olması, Çay Partisi ve Wall Street işgal hareketlerinin kültürel etkileri var.
Güney Carolina seçimlerinde sandık başına gidenler arasında yapılan kamuoyu yoklamaları, Gingrich’e verilen desteğin arkasında, yalnızca Obama’ya karşı çıkacak değil, kampanya sırasında “kan akıtacak” bir aday arayışının da yattığını ortaya koyuyor.
“Washington, New York seçkinleri halkın çıkarlarını savunmuyor” sloganı, “seçkinlerin bağnaz din düşmanlığından”, “medyanın halkın dürüst adaylarını hedef almasından” yakınan konuşmaları, Obama’ya yönelik “o San Fransisco’daki çevreci ve aşırı solcu dostlarını kayırıyor” suçlamaları, büyük sermayeye karşı beyaz işçi sınıfını savunan eleştirileri, “8 yaşındaki siyah çocuklar devletten yardım alacağına kapıcılık yapsın” gibisinden ırkçı önerileri Gingrich’in de bu beklentiye cevap vermek için elinden geleni yaparken Alman İtalyan faşist propagandasını aratmayan bir söylem geliştirmekte olduğu görülüyor.
Başlangıçta Gingrich’in çok aşırı görüşlere sahip, kavgacı bir aday olduğundan ön seçimleri kazanma şansı olmadığı düşünülüyordu. Ancak Güney Carolina sonuçları muhafazakâr seçmenin eğilimlerine ilişkin yerleşik algıları bulanıklaştırdı. Ya seçmen sanılandan daha fazla sağa kaymışsa? Ya diğer adaylar da seçmeni izleyerek daha da sağa kayarsa. Ya Obama’nın uygulamaları karşısında düş kırıklığı yaşayan “Yükselen Amerika” seçmeni (İspanyol, siyah, bekâr kadınlar, 18-29 yaş arası gençler- toplam seçmenin yüzde 53’ü) Demokratlar’ın meclis çoğunluğunu kaybetmelerine yol açan 2010 ara seçimlerinde olduğu gibi yine sandık başına gitmek istemezse...
Thursday, January 19, 2012
İran üzerinden 'Büyük Oyun
(18 Ocak 2012 )
“Büyük Oyun”un alanı Asya Pasifik bölgesine doğru kayarken “Ortadoğu” sahnesinde de İran (ve Suriye), üzerinde yoğunlaşmaya başladığı görülüyor.
“Büyük Oyun” kavramı ilk önce 19. yüzyılın başında İngiliz ve Rus emperyalizmi arasındaki rekabeti tanımlarken kullanılmış. Daha sonra, bu kavram İngiliz hegemonyası gerilemeye başladığında, “Güç Transferi” süreci bağlamında 20. yüzyılın başında popüler olmuştu.
Reagan döneminde, 1980’lerde başlayan ve SSCB’nin yıkılması, “küreselleşme” açılımıyla konsolide olan bir “restorasyon” denemesinden sonra ABD hegemonyası Asya kriziyle birlikte yeniden hızlanarak gerilemeye başlamıştı. Artık ABD dış politikası, giderek yükselen güçlerin, yükselişine uyum sağlama, bu yükselişi geciktirme sorunsalı üzerinde yoğunlaşıyor, Ortadoğu (Büyük Ortadoğu) yeni “Büyük Oyun”un sahnesi olarak öne çıkıyordu.
ABD imparatorluk projesinin başarısızlığı, bunun getirdiği mali yükün de katkısıyla patlak veren mali kriz içinde “Güç Transferi” sürecinin tarafları, yeni “Büyük Oyun”un aktörleri de ABD ve Çin olarak belirmeye, “oyun”un kapsamı değişmeye başladı.
ABD’nin geçen hafta tartıştığım “Yeni Savunma Stratejisi” bu yeni durumu özetlerken Brzezinski’nin Foreign Affaires dergisinin ocak/şubat sayısındaki denemesi, hafta sonunda Financial Times’la yaptığı söyleşi de bu “durumun” arkasındaki mantığı açıklıyordu: Avrupa’nın lider ülkeleriyle ilişkiler yeniden güçlendirilecek; Polonya, Türkiye ve Rusya bu gruba eklenecek; güç konuşlanması, Çin’le bir çatışma çıkarmamaya dikkat edilerek Asya Pasifik bölgesine kaydırılacak.
Peki, bu koşullarda Ortadoğu ne olacak? “Arap Baharı” denilen olayın bölgenin enerji denklemine getirdiği değişiklikleri daha önce “Yeni Soğuk Savaş” savı bağlamında tartışmıştık. Kısacası, bölgenin enerji kaynakları gittikçe artan oranda bölgede kullanılacak, küresel enerji tedariki denkleminde bölgenin katkısı, özellikle ABD açısından giderek azalacaktı.
Uluslararası danışmanlık şirketi Ergo’dan Kathleen Sullivan’ın cuma günü Financial Times’da yayımlanan “Suudi Arabistan’ın Küresel Petrol Piyasalarındaki Egemenliği Bitiyor” başlıklı yorumu da bu sürecin ayrıntılarını anlatıyordu.
Bu madalyonun öbür yüzünde, Çin ve Hindistan açısından bölgenin enerji ihracatının öneminin artmaya devam ediyor olması var. Goldman Sachs’ın tahminlerine göre önümüzdeki iki yıl içinde Çin dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olacak (BBC, 15/01).
Çin yıllık petrol ithalatının yüzde 11’ini İran’dan gerçekleştiriyor; Suudi Arabistan’dan günde ortalama bir milyon varil ham petrol ithal ediyor. Çin, 2009 yılında ABD’yi geride bırakarak Suudi Arabistan’ın bir numaralı müşterisi olmuş. Bu ithalat yılda yüzde 13 gibi bir hızla artmaya devam ediyor. Çin’in Katar’dan yıllık petrol ithalatı da 2011’de yüzde 76 oranında artarak 1.8 milyon varile ulaşmış (Wall Street Journal, 14/01).
Bölgede İran ve Suriye dışındaki, özellikle enerji kaynaklarının bulunduğu ülkelerin hepsi ABD’nin siyasi askeri nüfuz alanı içine düşüyorlar. Diğer bir deyişle yeni “Büyük Oyun”da ABD’nin karşısında yer alan Çin, bölgeden en büyük petrol ithalatını ABD nüfuz alanının dışında kalan İran’dan gerçekleştiriyor.
Eğer Çin ABD’nin İran’a uygulamaya başladığı ambargoya katılırsa: Birincisi, İran’dan yapılan ithalat kesildiği için oluşacak açığı nereden karşılayacak? İkincisi, İran petrolü piyasadan çekilince yükselen fiyatlar, Çin üzerine ek bir mali yük getirirken Batı’nın büyük petrol şirketlerinin kârları artacak. Üçüncüsü, Çin bu açığı Ortadoğu’dan kapatmaya çalıştığı oranda, ABD’nin denetimindeki enerji kaynaklarına bağımlılığı artacak.
Bu “oyunda” birbirini tamamlayan iki senaryo düşünebiliriz. Birinci senaryoda, İran’ın bağımsızlığına son veriliyor, tüm enerji kaynakları ABD nüfuz alanı kapsamına alınıyor. İkinci senaryoda, ABD’nin enerji tedariki açısından bölgeye gereksinimi azalırken istikrar sağlama amacı önceliğini yitiriyor, denetim önem kazanıyor. ABD’nin rekabet eden güçlere her an uzaktan müdahale edebilmesine olanak veren bir “denetimli istikrarsızlık” ortamı oluşuyor.
Ancak, bir üçüncü senaryo daha düşünülebilir. Bu senaryoda, İran bağımsızlığını koruyor; hatta nükleer silah imal ederek daha da konsolide ediyor. Çin, ambargoya katılmıyor. Bu durumdan cesaret alarak Hindistan’da İran’dan petrol ithalatını, ticari ilişkilerini geliştirmeye devam ediyor. Çin, Suudi Arabistan’la, Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini geliştirmeye devam ediyor, ABD’yi bölgeden dışarı iten bir basınç oluşturmaya başlıyor. ABD açısından, denetimli (ya da salt) istikrarsızlık, Sünni-Şii çatışmasını kışkırtmak giderek tek uygulanabilir senaryoya dönüşüyor. İran ve Suriye’nin komşusu ve Sünni eksenin parçası olan Türkiye’yi, sizce bu senaryolar içinde neler bekliyor?
“Büyük Oyun”un alanı Asya Pasifik bölgesine doğru kayarken “Ortadoğu” sahnesinde de İran (ve Suriye), üzerinde yoğunlaşmaya başladığı görülüyor.
“Büyük Oyun” kavramı ilk önce 19. yüzyılın başında İngiliz ve Rus emperyalizmi arasındaki rekabeti tanımlarken kullanılmış. Daha sonra, bu kavram İngiliz hegemonyası gerilemeye başladığında, “Güç Transferi” süreci bağlamında 20. yüzyılın başında popüler olmuştu.
Reagan döneminde, 1980’lerde başlayan ve SSCB’nin yıkılması, “küreselleşme” açılımıyla konsolide olan bir “restorasyon” denemesinden sonra ABD hegemonyası Asya kriziyle birlikte yeniden hızlanarak gerilemeye başlamıştı. Artık ABD dış politikası, giderek yükselen güçlerin, yükselişine uyum sağlama, bu yükselişi geciktirme sorunsalı üzerinde yoğunlaşıyor, Ortadoğu (Büyük Ortadoğu) yeni “Büyük Oyun”un sahnesi olarak öne çıkıyordu.
ABD imparatorluk projesinin başarısızlığı, bunun getirdiği mali yükün de katkısıyla patlak veren mali kriz içinde “Güç Transferi” sürecinin tarafları, yeni “Büyük Oyun”un aktörleri de ABD ve Çin olarak belirmeye, “oyun”un kapsamı değişmeye başladı.
ABD’nin geçen hafta tartıştığım “Yeni Savunma Stratejisi” bu yeni durumu özetlerken Brzezinski’nin Foreign Affaires dergisinin ocak/şubat sayısındaki denemesi, hafta sonunda Financial Times’la yaptığı söyleşi de bu “durumun” arkasındaki mantığı açıklıyordu: Avrupa’nın lider ülkeleriyle ilişkiler yeniden güçlendirilecek; Polonya, Türkiye ve Rusya bu gruba eklenecek; güç konuşlanması, Çin’le bir çatışma çıkarmamaya dikkat edilerek Asya Pasifik bölgesine kaydırılacak.
Peki, bu koşullarda Ortadoğu ne olacak? “Arap Baharı” denilen olayın bölgenin enerji denklemine getirdiği değişiklikleri daha önce “Yeni Soğuk Savaş” savı bağlamında tartışmıştık. Kısacası, bölgenin enerji kaynakları gittikçe artan oranda bölgede kullanılacak, küresel enerji tedariki denkleminde bölgenin katkısı, özellikle ABD açısından giderek azalacaktı.
Uluslararası danışmanlık şirketi Ergo’dan Kathleen Sullivan’ın cuma günü Financial Times’da yayımlanan “Suudi Arabistan’ın Küresel Petrol Piyasalarındaki Egemenliği Bitiyor” başlıklı yorumu da bu sürecin ayrıntılarını anlatıyordu.
Bu madalyonun öbür yüzünde, Çin ve Hindistan açısından bölgenin enerji ihracatının öneminin artmaya devam ediyor olması var. Goldman Sachs’ın tahminlerine göre önümüzdeki iki yıl içinde Çin dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olacak (BBC, 15/01).
Çin yıllık petrol ithalatının yüzde 11’ini İran’dan gerçekleştiriyor; Suudi Arabistan’dan günde ortalama bir milyon varil ham petrol ithal ediyor. Çin, 2009 yılında ABD’yi geride bırakarak Suudi Arabistan’ın bir numaralı müşterisi olmuş. Bu ithalat yılda yüzde 13 gibi bir hızla artmaya devam ediyor. Çin’in Katar’dan yıllık petrol ithalatı da 2011’de yüzde 76 oranında artarak 1.8 milyon varile ulaşmış (Wall Street Journal, 14/01).
Bölgede İran ve Suriye dışındaki, özellikle enerji kaynaklarının bulunduğu ülkelerin hepsi ABD’nin siyasi askeri nüfuz alanı içine düşüyorlar. Diğer bir deyişle yeni “Büyük Oyun”da ABD’nin karşısında yer alan Çin, bölgeden en büyük petrol ithalatını ABD nüfuz alanının dışında kalan İran’dan gerçekleştiriyor.
Eğer Çin ABD’nin İran’a uygulamaya başladığı ambargoya katılırsa: Birincisi, İran’dan yapılan ithalat kesildiği için oluşacak açığı nereden karşılayacak? İkincisi, İran petrolü piyasadan çekilince yükselen fiyatlar, Çin üzerine ek bir mali yük getirirken Batı’nın büyük petrol şirketlerinin kârları artacak. Üçüncüsü, Çin bu açığı Ortadoğu’dan kapatmaya çalıştığı oranda, ABD’nin denetimindeki enerji kaynaklarına bağımlılığı artacak.
Bu “oyunda” birbirini tamamlayan iki senaryo düşünebiliriz. Birinci senaryoda, İran’ın bağımsızlığına son veriliyor, tüm enerji kaynakları ABD nüfuz alanı kapsamına alınıyor. İkinci senaryoda, ABD’nin enerji tedariki açısından bölgeye gereksinimi azalırken istikrar sağlama amacı önceliğini yitiriyor, denetim önem kazanıyor. ABD’nin rekabet eden güçlere her an uzaktan müdahale edebilmesine olanak veren bir “denetimli istikrarsızlık” ortamı oluşuyor.
Ancak, bir üçüncü senaryo daha düşünülebilir. Bu senaryoda, İran bağımsızlığını koruyor; hatta nükleer silah imal ederek daha da konsolide ediyor. Çin, ambargoya katılmıyor. Bu durumdan cesaret alarak Hindistan’da İran’dan petrol ithalatını, ticari ilişkilerini geliştirmeye devam ediyor. Çin, Suudi Arabistan’la, Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini geliştirmeye devam ediyor, ABD’yi bölgeden dışarı iten bir basınç oluşturmaya başlıyor. ABD açısından, denetimli (ya da salt) istikrarsızlık, Sünni-Şii çatışmasını kışkırtmak giderek tek uygulanabilir senaryoya dönüşüyor. İran ve Suriye’nin komşusu ve Sünni eksenin parçası olan Türkiye’yi, sizce bu senaryolar içinde neler bekliyor?
Friday, January 13, 2012
ABD'nin yeni savunma stratejisi (II)
11 Ocak 2012 -
Pazartesi yazımda ABD’nin, Başkan Obama tarafından “yeni bir döneme geçiş”, “yeni bir yönelim” nitelemeleriyle sunduğu, savunma bakanı Panetta’nın deyişiyle “stratejik bir dönüm noktasında” hazırlanan Yeni Savunma Stratejisi Raporu’nun ana hatlarını irdelemiştim.
Rapor, ABD’nin güvenlik önceliklerinde, Avrupa’dan, Ortadoğu’dan Asya Pasifik alanına doğru, öncelikle Çin’i hedef alan bir kaymaya işaret ediyordu. Savunma stratejisinde “aynı anda iki büyük savaş kapasitesi” hedefi, yerini “bir büyük savaş ve bir yerel istikrar sağlama operasyonu kapasitesi” hedefine bırakıyordu. Güvenlik teknolojilerindeyse “siber uzay” ve “siber güvenlik” alanlarına, hava ve uzay güçlerine, denizaltılara, füze savunma sistemlerine, “IV. Kuşak savaşçılarına” (özel güçler, uzmanlar) doğru bir yönelim öneriliyordu.
‘Geçiş’ ama nereye?
“QDR -2001” ve “Yeni Savunma Stratejisi” (2002) ABD’nin ekonomik, kültürel liderliğinin, çekiciliğinin kaybolmakta olduğunu kabul ederek, çıkarlarını, üstünlüğünü korumayı, bir başka rakip gücün yükselmesini engellemeyi, rakipsiz askeri gücünde dayanarak başarmayı amaçlıyordu. (ABD’nin savunma harcamaları kendisinden sonra gelen en büyük 20 ülkenin toplam savunma harcamalarından daha büyüktür.) Bu kabule dayanan bir liderlikten, “hegemonya” konumundan, kimseye aldırmadan tek başına davranabilen küresel bir imparatorluk kurma stratejisine geçildiği anlamına geliyordu. Bu geçişin ilk operasyon alanı olarak da “Büyük Ortadoğu” seçilmişti.
Ancak, bu proje başarısız olmakla kalmadı, hegemonya kaybı sürecini hızlandırdı. Obama, başkan seçildiğinde, ABD’nin çekiciliğini, liderlik konumunu yeniden kazanarak bir “hegemonya restorasyonu” sürecini başlatabileceği beklentisi oluştu. Ancak Irak ve Afganistan’daki başarısızlıklara ek olarak, hem mali kriz, hem de Çin’in bir büyük güç olarak yükselme sürecinin başlamış olması, ABD’nin Çin’e mali bağımlılığı, bu restorasyon projesi umutlarını kısa sürede söndürdü.
Şimdi karşımızda, bir “American Emporium” kurmanın, ABD hegemonyasını restore etmenin olanaksızlığını kabul etmiş, ama küresel çıkarlarını askeri üstünlüğüne dayanarak korumaya kararlı bir büyük güç var.
“Yeni Savunma Stratejisi”, ABD’nin artık savunmaya çekilmeye başlayan konumunu koruyabilmek için “uzaktan dengeleme” stratejilerine giderek daha çok dayanmaya kararlı bir güç olduğunu düşündürüyor. Büyük güçler arası ilişkilerin, bir “hegemonya” altında kurulan “düzenden”, bir “güçler dengesi” ortamına geçmeye başlamasıysa, ekonomik mali kriz içinde çok tehlikeli bir döneme girilmiş olduğunu düşündürtmektedir.
‘Güçler dengesi’ politikası...
Uzaktan dengeleme stratejileri, “güçler dengesi” politikaları, büyük güçler açısından iki vektörden oluşan, son derecede patlayıcı bir dış politika ortamının şekillenebileceğini düşündürüyor.
Birinci vektörde, rakip ülkeler arasındaki çelişkileri sürekli kaşıyan, yeni çelişkiler icat etmeye çalışan etkinlikler yer alır. Bu etkinlikler, gizli örgütlerin desteklendiği, istihbarat kuruluşlarının, askeri ve güvenlik bürokrasilerinin devlet politikalarını belirlemeye başladığı, hukuk düzeninin, “demokratik” teamüllerin hızla yok olduğu, Umberto Eco’nun “Prag Mezarlığı” yapıtında kurguladığından çok uzak olmayan bir dünyaya açılır.
Böylece, rakiplerin, bölgesel sorunlar içinde boğularak, küresel hesaplara girecek bir konuma ulaşmalarının engellenmesi amaçlanır. Rakip ülkeler (egemen sınıfları ve rejimleri), ülke içinde veya bölgesel düzeyde desteklenecek, hatta yaratılacak, siyasi istikrarsızlıklar, çatışmalar, savaşlar aracılığıyla ekonomik-askeri kaynaklarını ve halkları gözünde meşruiyetlerini tüketmeye zorlanır.
İkinci vektörde de, rakipler arasındaki çatışmalara son anda müdahale ederek avantaj elde etmeye yönelik, sürekli değişen ittifak arayışları yer alır. Böylece, giderek herkesin herkesle savaşmaya hazırlandığı, kaynaklarını, enerjisini bu çabalar içinde tüketmeye başladığı “Hobbesian” bir dünya “yeniden”(!) şekillenir...
Raporda, İran ve Çin’in birlikte anılması, Suriye’de sürmekte olan istikrarsızlaştırma operasyonu, Hamas’a değinilmezken Hizbullah’ın vurgulanması, bu gelişmelerin en yoğun bir biçimde Ortadoğu’da yaşanacağını düşündürüyor.
‘Yenilik’, süreklilik
ABD’nin Yeni Savunma Stratejisi ABD yönetimi “üstünlüğünü” işte böyle bir dünya içinde, böyle bir dünyanın oluşmasını hızlandırarak korumaya hazırlanıyor. Bu “yeni yönelim”, Bush dönemindeki savunma stratejisi söz konusu olduğunda, en azından iki alanda sürekliliğe işaret ediyor. Birincisi, esas olarak askeri güce dayanma, dış politikayı militarize etme çabası, bu “yeni yönelimde” de belirleyici. İkincisi, yeni savunma stratejisinin, hızlı, ileri teknolojiye dayalı, ağlara bağlı küçük ama uzmanlaşmış savaş birliklerine verdiği önem, Donald Rumsfeld’in “Askeri Alanda Devrim” projesinin gerçekleşme sürecinde, Pentagon’un direncinin kırılarak ileri bir aşamaya geçildiğini düşündürüyor.
Pazartesi yazımda ABD’nin, Başkan Obama tarafından “yeni bir döneme geçiş”, “yeni bir yönelim” nitelemeleriyle sunduğu, savunma bakanı Panetta’nın deyişiyle “stratejik bir dönüm noktasında” hazırlanan Yeni Savunma Stratejisi Raporu’nun ana hatlarını irdelemiştim.
Rapor, ABD’nin güvenlik önceliklerinde, Avrupa’dan, Ortadoğu’dan Asya Pasifik alanına doğru, öncelikle Çin’i hedef alan bir kaymaya işaret ediyordu. Savunma stratejisinde “aynı anda iki büyük savaş kapasitesi” hedefi, yerini “bir büyük savaş ve bir yerel istikrar sağlama operasyonu kapasitesi” hedefine bırakıyordu. Güvenlik teknolojilerindeyse “siber uzay” ve “siber güvenlik” alanlarına, hava ve uzay güçlerine, denizaltılara, füze savunma sistemlerine, “IV. Kuşak savaşçılarına” (özel güçler, uzmanlar) doğru bir yönelim öneriliyordu.
‘Geçiş’ ama nereye?
“QDR -2001” ve “Yeni Savunma Stratejisi” (2002) ABD’nin ekonomik, kültürel liderliğinin, çekiciliğinin kaybolmakta olduğunu kabul ederek, çıkarlarını, üstünlüğünü korumayı, bir başka rakip gücün yükselmesini engellemeyi, rakipsiz askeri gücünde dayanarak başarmayı amaçlıyordu. (ABD’nin savunma harcamaları kendisinden sonra gelen en büyük 20 ülkenin toplam savunma harcamalarından daha büyüktür.) Bu kabule dayanan bir liderlikten, “hegemonya” konumundan, kimseye aldırmadan tek başına davranabilen küresel bir imparatorluk kurma stratejisine geçildiği anlamına geliyordu. Bu geçişin ilk operasyon alanı olarak da “Büyük Ortadoğu” seçilmişti.
Ancak, bu proje başarısız olmakla kalmadı, hegemonya kaybı sürecini hızlandırdı. Obama, başkan seçildiğinde, ABD’nin çekiciliğini, liderlik konumunu yeniden kazanarak bir “hegemonya restorasyonu” sürecini başlatabileceği beklentisi oluştu. Ancak Irak ve Afganistan’daki başarısızlıklara ek olarak, hem mali kriz, hem de Çin’in bir büyük güç olarak yükselme sürecinin başlamış olması, ABD’nin Çin’e mali bağımlılığı, bu restorasyon projesi umutlarını kısa sürede söndürdü.
Şimdi karşımızda, bir “American Emporium” kurmanın, ABD hegemonyasını restore etmenin olanaksızlığını kabul etmiş, ama küresel çıkarlarını askeri üstünlüğüne dayanarak korumaya kararlı bir büyük güç var.
“Yeni Savunma Stratejisi”, ABD’nin artık savunmaya çekilmeye başlayan konumunu koruyabilmek için “uzaktan dengeleme” stratejilerine giderek daha çok dayanmaya kararlı bir güç olduğunu düşündürüyor. Büyük güçler arası ilişkilerin, bir “hegemonya” altında kurulan “düzenden”, bir “güçler dengesi” ortamına geçmeye başlamasıysa, ekonomik mali kriz içinde çok tehlikeli bir döneme girilmiş olduğunu düşündürtmektedir.
‘Güçler dengesi’ politikası...
Uzaktan dengeleme stratejileri, “güçler dengesi” politikaları, büyük güçler açısından iki vektörden oluşan, son derecede patlayıcı bir dış politika ortamının şekillenebileceğini düşündürüyor.
Birinci vektörde, rakip ülkeler arasındaki çelişkileri sürekli kaşıyan, yeni çelişkiler icat etmeye çalışan etkinlikler yer alır. Bu etkinlikler, gizli örgütlerin desteklendiği, istihbarat kuruluşlarının, askeri ve güvenlik bürokrasilerinin devlet politikalarını belirlemeye başladığı, hukuk düzeninin, “demokratik” teamüllerin hızla yok olduğu, Umberto Eco’nun “Prag Mezarlığı” yapıtında kurguladığından çok uzak olmayan bir dünyaya açılır.
Böylece, rakiplerin, bölgesel sorunlar içinde boğularak, küresel hesaplara girecek bir konuma ulaşmalarının engellenmesi amaçlanır. Rakip ülkeler (egemen sınıfları ve rejimleri), ülke içinde veya bölgesel düzeyde desteklenecek, hatta yaratılacak, siyasi istikrarsızlıklar, çatışmalar, savaşlar aracılığıyla ekonomik-askeri kaynaklarını ve halkları gözünde meşruiyetlerini tüketmeye zorlanır.
İkinci vektörde de, rakipler arasındaki çatışmalara son anda müdahale ederek avantaj elde etmeye yönelik, sürekli değişen ittifak arayışları yer alır. Böylece, giderek herkesin herkesle savaşmaya hazırlandığı, kaynaklarını, enerjisini bu çabalar içinde tüketmeye başladığı “Hobbesian” bir dünya “yeniden”(!) şekillenir...
Raporda, İran ve Çin’in birlikte anılması, Suriye’de sürmekte olan istikrarsızlaştırma operasyonu, Hamas’a değinilmezken Hizbullah’ın vurgulanması, bu gelişmelerin en yoğun bir biçimde Ortadoğu’da yaşanacağını düşündürüyor.
‘Yenilik’, süreklilik
ABD’nin Yeni Savunma Stratejisi ABD yönetimi “üstünlüğünü” işte böyle bir dünya içinde, böyle bir dünyanın oluşmasını hızlandırarak korumaya hazırlanıyor. Bu “yeni yönelim”, Bush dönemindeki savunma stratejisi söz konusu olduğunda, en azından iki alanda sürekliliğe işaret ediyor. Birincisi, esas olarak askeri güce dayanma, dış politikayı militarize etme çabası, bu “yeni yönelimde” de belirleyici. İkincisi, yeni savunma stratejisinin, hızlı, ileri teknolojiye dayalı, ağlara bağlı küçük ama uzmanlaşmış savaş birliklerine verdiği önem, Donald Rumsfeld’in “Askeri Alanda Devrim” projesinin gerçekleşme sürecinde, Pentagon’un direncinin kırılarak ileri bir aşamaya geçildiğini düşündürüyor.
Thursday, January 05, 2012
"2012"
( 04 Ocak 2012)
Umarım yeni yıla her zamankinden daha dikkatle hazırlanmışsınızdır. Çünkü, Maya rahiplerinin yaklaşık 1500 yıl önce yaptıkları hesaplara göre, 21 Aralık 2012’de uygarlığımız sona eriyor.
Maya hatta Sümer kehanetlerine dayandırılan bir senaryoya göre, Marduk, Nibiru, Planet X gibi adlarla tanımlanan, Güneş’e Plüton’dan biraz daha uzak, biraz daha büyük bir gezegen 2012 yılında dünyaya çarpacakmış.
Kültür endüstrisi de ciddi gazetelerin köşelerine kadar uzanan bu “uygarlığın sonu” senaryolarına kendince katılmaya başlamış görünüyor. Lars Von Trier’in Eylül 2011’de vizyona giren Melancholia filmindeki, Marduk kehanetini kabul eden yaklaşımın yanı sıra iki senaryo daha var. Biri, The Day After (2004), 2012 (2009) filmlerinde izlediğimiz, ani iklim değişikliği ya da dünyanın merkezindeki magmanın (erimiş metal) Güneş’ten gelen radyasyonun etkisiyle aniden ısınmaya başlaması gibi doğal felaket temelli bir sona ilişkin. İkincisi de uzaydan gelen bir başka uygarlığın etkilerine dayalı bir son. Bu kategoride de The Day The Earth Stood Still (2008), Skyline (Kasım 2010), Battle of Los Angeles ( Mart 2011), The Darkest Hour (Aralık 2011) gibi filmler var.
Tüm bu kehanetler, yayınlar, filmler, bize uygarlığımızın bu noktasında “zamanın ruhu”nun, giderek artan bir yoğunlukta “kendi sonunu” hayal etmeye başladığını gösteriyor. Neden?
Melankoli
Bu soru üzerinde düşünürken, Lars Von Trier’in Melancholia filmi, hem içerik hem de zamanlama açısından bize yardımcı olabilecek ilginç bir örnek sunuyor. Film çok zengin bir burjuva ailenin, “Marduk”un dünyaya çarpmasını beklerken yaşadıkları son saatlere egemen ruh halini, görüntüler, renkler, tempo, alt izlekler, özellikle de müzik aracılığıyla, melankoli olarak tanımlıyor. Trier bu filmde, bize geleceğini kaybettiğini bilen, ama bu kaybı son ana kadar kabullenemeyen dünya, 7 milyar insan yok olurken yalnızca kendisini düşünen bir sınıfın ruh halini simgeliyor.
Gerçekten de melankoli çok değerli bir şeyi kayıp etmiş olmakla ilgilidir. Ama benzer bir durumla ilgili olan yas tutma halinden çok önemli bir noktada ayrılır. Yas tutan neyi kaybettiğini “bilir”, bu kaybı kabullenir, kendi simgesel evreninin içine yerleştirerek yaşamına, bu kaybın getirdiği koşullara uyum sağlayarak devam eder. Melankoli’de kaybeden, neyi kaybettiğini “bilmez” (kendine itiraf etmez, kabullenemez) bu yüzden de bu kaybı kendi simgesel evreninin içine yerleştirerek bu kaybın getirdiği koşullara uyum sağlayarak yola devam edemez. Kaybetmişlik noktasına saplanır kalır.
Agamben’in Stanza yapıtında gösterdiği gibi, melankoli, feodalizmin uzun krizi içinde, “dünyasının” dağılmaya, simgesel evrenin istikrarı kaybolmaya başladığı bir noktada, ruhban sınıfı içinde, öncelikle de yazmanlar arasında ortaya çıkmış. Son yıllarda da bir “son” duygusunu canlandıran, kapitalist kriz döneminde, kültür endüstrisi içinde de ortaya çıkması çok anlaşılır bir şey.
Geleceğini kaybeden uygarlığın içinde, tarihin derinliklerindeki uygarlıkların “bilge”lerinin (ki onların “bilgileri”nin bir kısmı yanlıştır, kalanı da bugün bir lise giriş sınavını bile geçmeye yetmez) kehanetlerinde hikmet arama çabalarıysa, başka bunaltıların kapısını aşacaktır.
Geçmiş zaman korkusu...
Melankoliyi besleyen “uygarlık sonu” senaryolarına, geleceği kaybetmiş olma duygusunun yanı sıra, geçmişi, kapitalizmin doğum sancılarını, ilkel birikimi, krizlerin tetiklediği paylaşım savaşlarının insanlığa getirdiği felaketleri unutamamaktan kaynaklanan bir korku da biçim verebiliyor.
Bu geçmişi unutamamanın getirdiği korkunun izlerini, “uzaydan gelenler” senaryolarında görüyoruz. Bu senaryoların hemen hepsinde, karşımızda teknolojik olarak “bizden” çok ileri, bu “ilkel uygarlığın” insanlarına hiç önem vermeyen, diyalog kurulması bile olanaksız “uzaylılar” var.
The Day The Earth Stood Still filmindeki uzaylı, dünyadaki canlı türlerinin var olmaya devam etmesi için içlerinden birinin, insanın, yok olması gerektiğini ve edileceğini haber vermeye gelmiştir; bu gezegenin aslında sandığımız gibi “bize” ait olmadığını da vurgular. Aynı, conquistador’ların, sömürgecilerin, dışardan gelenlerin, Afrika’da, Avustralya’da, Amerika’da yerlilerin toprak hakkını “doğal olarak” yok sayması gibi...
Skyline’da uzaydan gelenler, insanların beyinlerini toplamaktadırlar, Battle of Los Angeles’de okyanusların sularını, The Darkest Hour’da da mineralleri ve enerjiyi... İnsanların ise bu kez, 1996’da henüz mali krizler zinciri başlamadan önce kurgulanmış The Independance Day filminin iyimserliğinden, farklı olarak, böcekler gibi ezilmekten, Avustralya, Amerika yerlileri gibi direnseler de umutsuz bir yok olma sürecine girmekten başka seçenekleri yoktur.
Gerçekteyse bugün, insanlığın, melankoliyi kapitalist sınıfa bırakarak, yeni başlangıçları düşünmeye başlamaktan başka bir seçeneği yoktur.
Thursday, December 29, 2011
Mısır nereye gidiyor?
28 Aralık 2011 -
Mısır’da askeri cunta, üç haftadır süregelen protesto eylemini tüm dünya basınında nefretle karşılanan bir şiddetle bastırdı. Genel seçimlerin ikinci turunda, Müslüman Kardeşler’in ve Selefi akımların partilerinin aldıkları oyların oranı yüzde 70’e ulaştı. Mısır ve Devrimci Gençlik Bloku ile liberallerin toplam oyları yüzde 10 düzeyinde kaldı.
Son veriler Mısır’da ekonomik koşulların bozulmakta olduğunu gösteriyor. Ekonomik büyüme hızı yüzde 0.2’ye gerilerken, yabancı yatırımların yüzde 93, toplam yatırımların yüzde 18, turizm gelirlerinin yüzde 10.4 gerilediği hesaplanıyor (Bloomberg 25/12). Bütçe açığının bu yıl GSMH’nin yüzde 12’sine ulaşması bekleniyor (Al Ahram 25/12).
Ekonomik koşullar bozulurken, başkanlık seçiminin tarihi üzerine yoğunlaşan protesto eylemleriyle ilgili tartışmalar, siyasal İslamın, Silahlı Kuvvetler Üst Konseyi cuntasına yakınlaşmakta olduğunu düşündürüyor. Bu bağlamda oldukça kötümser yorumların birinde, Mısır’ın giderek Türkiye’ye değil Pakistan’a benzeyeceği ileri sürülüyordu.
Üç odaklı siyaset
Mısır’da siyasi coğrafyayı bir süredir üç siyasi odak arasındaki mücadele şekillendiriyor.
Mübarek devrildikten sonra yönetimi ele geçiren askeri cunta (artı, “yargı ve bürokrasi” - Shaboski, Alawsat, 21/12), aşağıda değineceğim ekonomik etkenlerin de baskısıyla, yeni şekillenmekte olan siyasi yapı içinde kendine etkili bir kurumsal konum sağlamadan yönetimi “sivillere” devretmek istemiyor.
Gereken pazarlıkların yapabilmesini açısından cunta, önce genel seçimlerin tamamlanmasını, başkanlık seçimlerine de genel seçimlerin sonunda oluşacak meclisin yapacağı anayasa belli olduktan sonra gidilmesini öngören programı uygulamaya çalışıyor.
Mısır “devrimini” başlatan, “gençlik” hareketi ve etrafındaki liberal entelijansiyayı da kapsayan blok, gereken hazırlıkların yapılamayacağını düşünerek, genel seçimlere, başkanlık seçimlerine giden sürenin uzatılmasını istiyordu. Daha sonra, siyasal İslam ve cunta arasında gelişmeye başlayan diyaloğu, “devrimin”, devrime katılmayanların iktidarını hazırlamakta olduğunu gördükçe, yönetimin bir an evvel sivillere devredilmesini, anayasanın hemen yapılmasını talep etmeye, bu amaçla meydan ve sokak eylemlerini yeniden harekete geçirmeye başladı. Bu süreç Devrimci Gençlik Bloku ve bağlaşıklarıyla, cunta arasında gittikçe sertleşen, geçen hafta ekranlara yansıyan kanlı çatışmalara yol açmaya başladı.
Bu siyasetin üçüncü köşesinde, askeri cunta ve Devrimci Gençlik Bloku çatışarak birbirini yormaya, toplumsal desteklerini tüketmeye devam ederken, adım adım iktidarı almaya doğru ilerleyen siyasal İslam var. Bu hareketin büyük kanadını Müslüman Kardeşler’in, genel seçimlerin ikinci turunda oyların yüzde 47’sini alan Özgürlük ve Adalet Partisi, küçük kanadını da Selefi hareketin, oyların yüzde 20’sini alan Nur Partisi oluşturuyor. ABD Senato Dışişleri Komisyonu Başkanı Senator John Kerry’nin son Mısır ziyaretinde, bu siyasi partileri ziyaret etmesi de ABD’nin yılda 1.3 milyar dolar yardım yaptığı Mısır ordusuyla bu akımlar arasında bir “modis operandi” oluşturmaya çalıştığını gösteriyor.
Siyasal İslam da siyasal sürecin takvimi konusunda cuntanın yaklaşımını benimsiyor. Bu akım, yeni anayasayı, genel seçimlerden sonra iskemlelerin çoğunu almış olacağı bir meclisin yapmasını istiyor. Bu nedenle de, özellikle Selefi Nur’un sözcülerinin, çatışmalarda ölen 14 gösterici ve askerlerin meclisin camlarından göstericilere fırlattıkları eşyaların arasındaki, üzerinde Kuran’dan ayetler yazılı metal plakalar konusunda suskunluklarını koruduğu; göstericilere, özellikle kadınlara karşı giderek daha eleştirel, sert bir dil kullanmaya başladığı görülüyor (El Ahram, 22/12/2011). Bu eleştirilere ABD dış politika çevrelerinden sesler de katılıyor (“The Frankenstein of Tahrir Square” Steven Cook, Foreign Policiy, 19/12/2011).
Pakistan’a mı benzeyecek?
Siyasal İslamla cunta arasındaki yakınlaşmanın arkasında güçlü ekonomik dinamikler de var. Mısır’da ordu, Pakistan ordusuna benzer biçimde makarna üretiminden maden suyuna, tüp gazdan petrol istasyonları zincirine, inşaattan turizme birçok alandaki yatırımlarıyla ekonominin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturuyor (Al – Khalsan, Al Masry Al Youm, 24/12). Bu anlamda ordu emir-kumanda “nomenklatura”sını (hiyerarşisini), bir “devlet kapitalisti” sınıf olarak görmek de olanaklı. Siyasal İslama bakınca da, Müslüman entelijansiyanın yanı sıra, çarşı eşrafından büyük tüccarlara, toprak sahiplerine kadar uzanan bir mülk sahipleri bloku görüyoruz.
ABD, Pakistan örneğinde olduğu gibi, Mısır’da da bu iki kesimi birden kendi çıkarlarına eklemlemeyi amaçlıyor. Mısırlı analist Maamun Fendi, ABD’nin bu konuda deneyimli diplomatlarından Anne Patterson’u, Pakistan’dan sonra Mısır elçisi olarak atamış olmasını, Mısır’daki siyasal İslamın Pakistanlı din bilimci Abul Ala Maududi’nin yorumlarından esinlenerek gelişmiş olmasıyla birleştirerek, “Pakistan’laşma” sürecinin bir belirtisi olarak yorumluyor (Al Masry al Youm, 16/12).
Mısır’da askeri cunta, üç haftadır süregelen protesto eylemini tüm dünya basınında nefretle karşılanan bir şiddetle bastırdı. Genel seçimlerin ikinci turunda, Müslüman Kardeşler’in ve Selefi akımların partilerinin aldıkları oyların oranı yüzde 70’e ulaştı. Mısır ve Devrimci Gençlik Bloku ile liberallerin toplam oyları yüzde 10 düzeyinde kaldı.
Son veriler Mısır’da ekonomik koşulların bozulmakta olduğunu gösteriyor. Ekonomik büyüme hızı yüzde 0.2’ye gerilerken, yabancı yatırımların yüzde 93, toplam yatırımların yüzde 18, turizm gelirlerinin yüzde 10.4 gerilediği hesaplanıyor (Bloomberg 25/12). Bütçe açığının bu yıl GSMH’nin yüzde 12’sine ulaşması bekleniyor (Al Ahram 25/12).
Ekonomik koşullar bozulurken, başkanlık seçiminin tarihi üzerine yoğunlaşan protesto eylemleriyle ilgili tartışmalar, siyasal İslamın, Silahlı Kuvvetler Üst Konseyi cuntasına yakınlaşmakta olduğunu düşündürüyor. Bu bağlamda oldukça kötümser yorumların birinde, Mısır’ın giderek Türkiye’ye değil Pakistan’a benzeyeceği ileri sürülüyordu.
Üç odaklı siyaset
Mısır’da siyasi coğrafyayı bir süredir üç siyasi odak arasındaki mücadele şekillendiriyor.
Mübarek devrildikten sonra yönetimi ele geçiren askeri cunta (artı, “yargı ve bürokrasi” - Shaboski, Alawsat, 21/12), aşağıda değineceğim ekonomik etkenlerin de baskısıyla, yeni şekillenmekte olan siyasi yapı içinde kendine etkili bir kurumsal konum sağlamadan yönetimi “sivillere” devretmek istemiyor.
Gereken pazarlıkların yapabilmesini açısından cunta, önce genel seçimlerin tamamlanmasını, başkanlık seçimlerine de genel seçimlerin sonunda oluşacak meclisin yapacağı anayasa belli olduktan sonra gidilmesini öngören programı uygulamaya çalışıyor.
Mısır “devrimini” başlatan, “gençlik” hareketi ve etrafındaki liberal entelijansiyayı da kapsayan blok, gereken hazırlıkların yapılamayacağını düşünerek, genel seçimlere, başkanlık seçimlerine giden sürenin uzatılmasını istiyordu. Daha sonra, siyasal İslam ve cunta arasında gelişmeye başlayan diyaloğu, “devrimin”, devrime katılmayanların iktidarını hazırlamakta olduğunu gördükçe, yönetimin bir an evvel sivillere devredilmesini, anayasanın hemen yapılmasını talep etmeye, bu amaçla meydan ve sokak eylemlerini yeniden harekete geçirmeye başladı. Bu süreç Devrimci Gençlik Bloku ve bağlaşıklarıyla, cunta arasında gittikçe sertleşen, geçen hafta ekranlara yansıyan kanlı çatışmalara yol açmaya başladı.
Bu siyasetin üçüncü köşesinde, askeri cunta ve Devrimci Gençlik Bloku çatışarak birbirini yormaya, toplumsal desteklerini tüketmeye devam ederken, adım adım iktidarı almaya doğru ilerleyen siyasal İslam var. Bu hareketin büyük kanadını Müslüman Kardeşler’in, genel seçimlerin ikinci turunda oyların yüzde 47’sini alan Özgürlük ve Adalet Partisi, küçük kanadını da Selefi hareketin, oyların yüzde 20’sini alan Nur Partisi oluşturuyor. ABD Senato Dışişleri Komisyonu Başkanı Senator John Kerry’nin son Mısır ziyaretinde, bu siyasi partileri ziyaret etmesi de ABD’nin yılda 1.3 milyar dolar yardım yaptığı Mısır ordusuyla bu akımlar arasında bir “modis operandi” oluşturmaya çalıştığını gösteriyor.
Siyasal İslam da siyasal sürecin takvimi konusunda cuntanın yaklaşımını benimsiyor. Bu akım, yeni anayasayı, genel seçimlerden sonra iskemlelerin çoğunu almış olacağı bir meclisin yapmasını istiyor. Bu nedenle de, özellikle Selefi Nur’un sözcülerinin, çatışmalarda ölen 14 gösterici ve askerlerin meclisin camlarından göstericilere fırlattıkları eşyaların arasındaki, üzerinde Kuran’dan ayetler yazılı metal plakalar konusunda suskunluklarını koruduğu; göstericilere, özellikle kadınlara karşı giderek daha eleştirel, sert bir dil kullanmaya başladığı görülüyor (El Ahram, 22/12/2011). Bu eleştirilere ABD dış politika çevrelerinden sesler de katılıyor (“The Frankenstein of Tahrir Square” Steven Cook, Foreign Policiy, 19/12/2011).
Pakistan’a mı benzeyecek?
Siyasal İslamla cunta arasındaki yakınlaşmanın arkasında güçlü ekonomik dinamikler de var. Mısır’da ordu, Pakistan ordusuna benzer biçimde makarna üretiminden maden suyuna, tüp gazdan petrol istasyonları zincirine, inşaattan turizme birçok alandaki yatırımlarıyla ekonominin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturuyor (Al – Khalsan, Al Masry Al Youm, 24/12). Bu anlamda ordu emir-kumanda “nomenklatura”sını (hiyerarşisini), bir “devlet kapitalisti” sınıf olarak görmek de olanaklı. Siyasal İslama bakınca da, Müslüman entelijansiyanın yanı sıra, çarşı eşrafından büyük tüccarlara, toprak sahiplerine kadar uzanan bir mülk sahipleri bloku görüyoruz.
ABD, Pakistan örneğinde olduğu gibi, Mısır’da da bu iki kesimi birden kendi çıkarlarına eklemlemeyi amaçlıyor. Mısırlı analist Maamun Fendi, ABD’nin bu konuda deneyimli diplomatlarından Anne Patterson’u, Pakistan’dan sonra Mısır elçisi olarak atamış olmasını, Mısır’daki siyasal İslamın Pakistanlı din bilimci Abul Ala Maududi’nin yorumlarından esinlenerek gelişmiş olmasıyla birleştirerek, “Pakistan’laşma” sürecinin bir belirtisi olarak yorumluyor (Al Masry al Youm, 16/12).
Thursday, December 22, 2011
Yılın İnsanı -Yılın ‘Olayı’
Time dergisi “protestocu”yu kapak yaptı. Time belki de uzun zamandır ilk kez doğru bir seçim yapmış. Dergi kapağındaki resme bakınca yüzü kapalı, kimliği belli olmayan bir figür görüyoruz. Bence bu da doğru. Yılın insanı, belli bir “yüzü” olan birey değil de ondan.
Yıl boyunca, Tunus, Mısır, Cezayir, Bahreyn, ABD, İspanya, İngiltere, Yunanistan, İtalya, Portekiz, İsrail, Meksika, Suriye, Hindistan, Şili ve Rusya’da sokakları, meydanları dolduran protesto eylemlerinin anlamını, katılanların toplumsal özelliklerini, teknolojinin rolünü tartıştık. Tartışmaya da devam edeceğiz. Büyük bir olasılıkla, 2012’de benzer eylemlerin Çin’de ve diğer Asya ülkelerinde de patlak verdiğine tanık olacağız.
Belki de bunların hepsine birden geride bıraktığımız 20, hatta otuz yılın “olayı” demek gerekiyor. Yaşananlar, gözlemlenenler, felsefi anlamda “olay” tanımına uygun: Hiç beklenmedik bir anda, beklenmedik bir yerde, biçimde patlak verdi. Hiç beklenmedik, hatta anlaşılamaz biçimde hızla yayıldı, evrensellik kazandı. Toplumsal olaylar, devrimler konusunda yerleşik bilgilerimizi altüst etti. Daha sonra üzerinde düşünmeye başladığımızda, çoğumuz, bu “olay”ın aslında olmayı beklediğini, koşullarının çoktan hazır olduğunu gördük. Ama “olay” gerçekleştikten, bizi bu koşulları görecek biçimde değiştirdikten sonra...
Peki, ne oldu?
“Olay” verili bilgi sistemimizde bir delik açtı. Şimdi deliği doldurmaya, bilgi sistemimizi yeniden düzenlemeye çalışıyoruz: Olanların anlamı ne? Kimler yaptı? Bizi nasıl etkiliyor, bir sorumluluk yüklüyor mu?
Bu açılan delik, artık gerçek anlamda bir ideolojik mücadele sahnesidir. Bu mücadeleyi kazananlar, bu “olayın” anlamını belirleyecekler, tabii etkilerini de...
Bu ideolojik mücadele alanında, birbirinden farklı üç yaklaşım dikkat çekiyor. Birincisi, “olay”a açıkça karşı çıkamıyor, saptırmaya başlıyor. İkincisi, aslında olmadı, ortada “olay” filan yok diyor. Üçüncüsü, “olayı” kabul ediyor, ona katılmaya, “hakikatini” evrenselleştirmeye, etkilerini yaymaya çalışıyor.
Birinci yaklaşımın en tipik örneğine Foreign Policy dergisinde Hernando de Soto’nun yorumunda rastlıyoruz: Tunus’ta kendini yakarak olayı başlatan Bouazizi, “hayatını kazanmak ve sermaye biriktirmek istiyordu”.. “yeteneği alıp satmaktı”.. “pazarda kalıcı bir tezgâh istiyordu, verselerdi (piyasa serbest olsaydı E.Y.) yaşamı değişecekti”.. “yoksulların da alıp satma hakkı vardı”. Kısacası bu “olay”ın “hakikati”, alıp satma özgürlüğü mücadelesidir. Gözden gizlenen ise şudur: Alış satış işlerinin devam edebilmesi, sermayenin birikebilmesi için, Bouazizi gibi “büyük insanlığın” sürekli başarısızlığa uğraması, yoksul ve işgücünü piyasada satmak zorunda kalması gerekir.
Time’ın yaklaşımı da aynı kapıya çıkıyordu. Time, bize kimliği, amacı belirsiz, ama genelde bir eğitimli “orta sınıf” bireyine indirgenmiş, “cool” bir protestocu sunuyor. Ortada ne polis, ne biber gazı, ne tutuklanmalar, ölüler var. Her “cool” orta sınıf bireyi gibi. Bu da “demokrasi”, daha adaletli, sürdürülebilir bir kapitalizm istiyor. Time’a göre “Protestocu” var olan kapitalizme, bir yenisi adına karşı çıkıyor.
İnsanın aklına,1980’lerde, neo-liberalizmin kapitalizme karşı tepkiyi, postmodernizmin sol liberallerin söyleminden yararlanarak Fordizme karşı bir tepkiyle sınırlayarak, refah devletine karşı mücadelede kullandığı günler geliyor.
“Olay”ın gerçekliğini yadsıyan yaklaşıma en iyi örneği, “kendiliğinden hareket”, “devrim” gibi kavramlardan yoksun, buna karşılık kapitalizmin “gücü” karşısında gözleri kamaşmış jeopolitik analistleri oluşturuyor: Bunlara göre ortada “olay” yok, emperyalizm bölgeyi düzenleme planlarını uygulamaya koyuyor, o kadar! Bize de umuda kapılmadan, “gerçekçi” olmak, durumu kabul etmek düşüyor.
Üçüncü yaklaşım, kitle eylemlerini, meydanlarda şekillenen örgütlenmeleri, devlet şiddetine karşı direnişi, gezegeni bir felakete sürüklemeye başlayan kapitalizme karşı seçenek arayan yeni bir dalganın ilk örnekleri olarak görüyor. Bu yaklaşım bu ilk örneklerin mutlaka başarılı olacağını, başlattıkları devrimleri tamamlayabileceklerini düşünmüyor. Bu “dalgaya” bakınca, hâlâ boş olan “özne” yerinde, işçi sınıfının yeni şekillenmekte olan, bu anlamda sınıfın geri kalanıyla örgütsel, daha önemlisi kültürel bağları zayıf kesimlerinin izlerini görüyor.
Bu “olay” halk kitleleri açısından yeniden tarihi başlatıyor. Kendi kaderini eline almak isteyen “kitle”, 19’uncu, 20’nci yüzyılın, yüzü yağlı, işçi tulumlu tipik örneklerinden (bunlar hâlâ varlığını korumaya devam ederken) farklı özellikler sergileyen yeni biçimleriyle birlikte, 2011’de tarihe geri dönüyor! Hem de tüm insanlığın mutluluğunu amaçlayan, hatta gezegenin geleceğine sahip çıkan taleplerle... “Başka bir dünya mümkündür” diyerek...
Yıl boyunca, Tunus, Mısır, Cezayir, Bahreyn, ABD, İspanya, İngiltere, Yunanistan, İtalya, Portekiz, İsrail, Meksika, Suriye, Hindistan, Şili ve Rusya’da sokakları, meydanları dolduran protesto eylemlerinin anlamını, katılanların toplumsal özelliklerini, teknolojinin rolünü tartıştık. Tartışmaya da devam edeceğiz. Büyük bir olasılıkla, 2012’de benzer eylemlerin Çin’de ve diğer Asya ülkelerinde de patlak verdiğine tanık olacağız.
Belki de bunların hepsine birden geride bıraktığımız 20, hatta otuz yılın “olayı” demek gerekiyor. Yaşananlar, gözlemlenenler, felsefi anlamda “olay” tanımına uygun: Hiç beklenmedik bir anda, beklenmedik bir yerde, biçimde patlak verdi. Hiç beklenmedik, hatta anlaşılamaz biçimde hızla yayıldı, evrensellik kazandı. Toplumsal olaylar, devrimler konusunda yerleşik bilgilerimizi altüst etti. Daha sonra üzerinde düşünmeye başladığımızda, çoğumuz, bu “olay”ın aslında olmayı beklediğini, koşullarının çoktan hazır olduğunu gördük. Ama “olay” gerçekleştikten, bizi bu koşulları görecek biçimde değiştirdikten sonra...
Peki, ne oldu?
“Olay” verili bilgi sistemimizde bir delik açtı. Şimdi deliği doldurmaya, bilgi sistemimizi yeniden düzenlemeye çalışıyoruz: Olanların anlamı ne? Kimler yaptı? Bizi nasıl etkiliyor, bir sorumluluk yüklüyor mu?
Bu açılan delik, artık gerçek anlamda bir ideolojik mücadele sahnesidir. Bu mücadeleyi kazananlar, bu “olayın” anlamını belirleyecekler, tabii etkilerini de...
Bu ideolojik mücadele alanında, birbirinden farklı üç yaklaşım dikkat çekiyor. Birincisi, “olay”a açıkça karşı çıkamıyor, saptırmaya başlıyor. İkincisi, aslında olmadı, ortada “olay” filan yok diyor. Üçüncüsü, “olayı” kabul ediyor, ona katılmaya, “hakikatini” evrenselleştirmeye, etkilerini yaymaya çalışıyor.
Birinci yaklaşımın en tipik örneğine Foreign Policy dergisinde Hernando de Soto’nun yorumunda rastlıyoruz: Tunus’ta kendini yakarak olayı başlatan Bouazizi, “hayatını kazanmak ve sermaye biriktirmek istiyordu”.. “yeteneği alıp satmaktı”.. “pazarda kalıcı bir tezgâh istiyordu, verselerdi (piyasa serbest olsaydı E.Y.) yaşamı değişecekti”.. “yoksulların da alıp satma hakkı vardı”. Kısacası bu “olay”ın “hakikati”, alıp satma özgürlüğü mücadelesidir. Gözden gizlenen ise şudur: Alış satış işlerinin devam edebilmesi, sermayenin birikebilmesi için, Bouazizi gibi “büyük insanlığın” sürekli başarısızlığa uğraması, yoksul ve işgücünü piyasada satmak zorunda kalması gerekir.
Time’ın yaklaşımı da aynı kapıya çıkıyordu. Time, bize kimliği, amacı belirsiz, ama genelde bir eğitimli “orta sınıf” bireyine indirgenmiş, “cool” bir protestocu sunuyor. Ortada ne polis, ne biber gazı, ne tutuklanmalar, ölüler var. Her “cool” orta sınıf bireyi gibi. Bu da “demokrasi”, daha adaletli, sürdürülebilir bir kapitalizm istiyor. Time’a göre “Protestocu” var olan kapitalizme, bir yenisi adına karşı çıkıyor.
İnsanın aklına,1980’lerde, neo-liberalizmin kapitalizme karşı tepkiyi, postmodernizmin sol liberallerin söyleminden yararlanarak Fordizme karşı bir tepkiyle sınırlayarak, refah devletine karşı mücadelede kullandığı günler geliyor.
“Olay”ın gerçekliğini yadsıyan yaklaşıma en iyi örneği, “kendiliğinden hareket”, “devrim” gibi kavramlardan yoksun, buna karşılık kapitalizmin “gücü” karşısında gözleri kamaşmış jeopolitik analistleri oluşturuyor: Bunlara göre ortada “olay” yok, emperyalizm bölgeyi düzenleme planlarını uygulamaya koyuyor, o kadar! Bize de umuda kapılmadan, “gerçekçi” olmak, durumu kabul etmek düşüyor.
Üçüncü yaklaşım, kitle eylemlerini, meydanlarda şekillenen örgütlenmeleri, devlet şiddetine karşı direnişi, gezegeni bir felakete sürüklemeye başlayan kapitalizme karşı seçenek arayan yeni bir dalganın ilk örnekleri olarak görüyor. Bu yaklaşım bu ilk örneklerin mutlaka başarılı olacağını, başlattıkları devrimleri tamamlayabileceklerini düşünmüyor. Bu “dalgaya” bakınca, hâlâ boş olan “özne” yerinde, işçi sınıfının yeni şekillenmekte olan, bu anlamda sınıfın geri kalanıyla örgütsel, daha önemlisi kültürel bağları zayıf kesimlerinin izlerini görüyor.
Bu “olay” halk kitleleri açısından yeniden tarihi başlatıyor. Kendi kaderini eline almak isteyen “kitle”, 19’uncu, 20’nci yüzyılın, yüzü yağlı, işçi tulumlu tipik örneklerinden (bunlar hâlâ varlığını korumaya devam ederken) farklı özellikler sergileyen yeni biçimleriyle birlikte, 2011’de tarihe geri dönüyor! Hem de tüm insanlığın mutluluğunu amaçlayan, hatta gezegenin geleceğine sahip çıkan taleplerle... “Başka bir dünya mümkündür” diyerek...
Friday, December 16, 2011
Avrupa kıyısında bir garip ülke
(14 Aralık 2011)-
Hayır... Türkiye’den Söz etmiyorum.
İngiltere’nin, Avrupa’yla yollarını ayırmaya başladığı, 9 Aralık gece yarısından 24 saat sonra, sabaha karşı, telefonda, “Ben Londra’yı hiç böyle görmedim” diyordu Sema. “Gündüz Oxford Street, Picadilly kalabalıktı. Malum Noel alışverişi furyası. Ama gece yarısı bankanın Noel yemeğinden çıktığımda, Picadilly Circus çok daha kalabalıktı. Metroya bindiğimde daha da şaşırdım. Ağzına kadar doluydu. Ama her zamanki sarhoşlarla, serserilerle, ısınmak için sığınan tek tük evsizlerle, yorgun perişan turistlerle, aylak gençlerle değil... Gayet iyi giyimli kadınlar, erkekler, birbirleriyle konuşuyor şakalaşıyor, havada bir neşe, iyimserlik... Metroda yanındakine bakmamaya çalışan Londra halkı nerede, bunlar nerede?”
Sonra ekledi, “Picadilly’den, South Gate”e kadar 45 dakika güle söyleye kahkahalar arasında geldik. Kendi durağında inenler, geride kalanlara iyi geceler filan diliyordu. Adeta salak bir Hollywood filminin içindeydim.”
İngiltere tarihinin en derin resesyonunu yaşıyor. Kamu sektöründe geçen ay, bir genel grev gerçekleşti. Yeni grevler kapıda. Televizyonlarda, “ana cadde” satışlarının beklenenin altında seyrettiğini duyunca, “Amazon.co.uk”ye baktım. Yılbaşı geliyor, hediye alacağız ya. Gerçekten fiyatlarda bir hafta öncesine göre bir gerileme var. Temel gıda mallarının fiyatları artmaya devam ederken sanayi malları, beyaz eşya ve konut piyasalarında deflasyon devam ediyor. Bu arada işsizlik de artmaya... Harçlar 9 bin sterline çıkınca, bu yıl üniversitelere başvuranların sayısında belirgin bir düşüş başlamış.
Dahası var. Başbakan Cameron AB liderler toplantısında, mali krize karşı daha derin bütünleşme, finansal sektörde denetim, önerilerini veto edip Londra’ya döndüğünde, yalnızca ülkesini değil, koalisyon hükümetini de, AB’den daha bölünmüş buldu.
“Borç bini aşınca baklava börek yenirmiş” derler ya galiba öyle bir şey. Geçen yüzyılın başındaki depresyon döneminde de işsizlik, yoksulluk hızla artar, bedava yemek dağıtan hayır kurumlarının önünde kuyruklar uzarken halkın cebine biraz para giren kısmı, “gerçeğin çölünün” dayanılmaz ağrılarından kaçmak için kendilerini radyo programlarının, film endüstrisinin birbiri ardına ürettiği müzikallerin, ucuz müzikhollerin, ünlülerin yaşamlarına ilişkin dedikoduların, Yahudi düşmanlığının eline bırakmamışlar mıydı?
‘Hiç bu kadar yalnızlaşmamıştı’
AB liderleri, maliye politikaları ve mali piyasalar üzerinde daha sıkı bir disiplin uygulamaya, IMF’nin İtalya, İspanya destek paketine 200 milyar Avro eklemeye, 500 milyar Avro’luk kalıcı Avrupa İstikrar Fonu oluşturmaya karar verdiler. İngiltere Başbakanı Cameron, bu kararları, “İngiltere’nin çıkarlarına uygun bulmayarak” veto etti. İsveç, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti de katılmadılar. Böylece The Economist’in deyimiyle, “Maastricht anlaşmasının 20. yıldönümünde AB’nin fay hatları, en zayıf oldukları yerde, Manş Denizi üzerinde kırıldı”. The Economist, Başbakan’ın tutumunda bir mantık görmekle birlikte, 23 üyeli, birçok açıdan bölünmüş AB blokunun içinde kalarak siyaset yapmak yerine “Britanya’da, Avrupa’da siyasilerin suçladığı finansçıların çıkarlarını Cameron’un savunmasının taktik olarak tuhaf ” olduğunu yazıyordu.
Cameron ülkesine döndüğünde, partisinin milliyetçi-muhafazakâr kanadından başka kimse bulamadı yanında. Avrupa Reformu Merkezi Başkanı Charles Grant’a göre, “İngiltere Avrupa’da hiç bu kadar yalnız kalmamıştı”. Cameron’un koalisyon ortağı Liberal Parti Grup Başkanı “Veto AB’yi ikiye böldü (17 +10), İngiltere’yi de ikinci lige gönderdi” diyordu. Muhafazakâr, The Times’ın yorumcularından Martin Ivens alaycı bir dille “Başbakan sen şimdi Demir Adamsın cesur ol” dedikten sonra “İngitere’nin AB ilişkilerinde belirsiz bir alana girdiğini” vurguluyordu. Başbakan Yardımcısı Liberal Parti Başkanı Nick Clegg’e göre Cameron’un vetosu “Muazzam bir başarısızlıktı”.
The Observer’den Will Hutton muhafazakârların tarihin en eski partisi olduğunu vurguladıktan sonra, bu partinin varlığını toplumun en muhafazakâr kesimine “orta sınıfın desteğine” borçlu olduğunu anımsatıyordu. Bu parti “Fransız ve Amerikan devrimlerine, köleciliğin kaldırılmasına, karşı çıkmış, 1930’larda Hitler’le uzlaşmadan yana olmuş, Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasına direnmişti... İngiltere’yi yine bir dış politika felaketine sürüklüyordu”.
Ekonomik kriz devam ediyor. Koalisyon hükümetinin ne kadar ayakta kalacağı belli değil. Avrupa ile ilişkiler belirsiz bir alana girdi. İngiltere Finans kapitalin ve muhafazakâr orta sınıfın elinde, yalnız ve Almanya’nın liderliğinde toparlanmaya başlayan Avrupa’da kimsenin takmadığı küçük ülke konumuna düştü... Ama bu sırada bu çarşılar, sokaklar dolu, bulvarlar, John Fowless’in deyişiyle “tüm ruhen karanlık yerler gibi ışıl ışıl”. Avrupa kıyısında küçük ve garip bir ülke işte...
Hayır... Türkiye’den Söz etmiyorum.
İngiltere’nin, Avrupa’yla yollarını ayırmaya başladığı, 9 Aralık gece yarısından 24 saat sonra, sabaha karşı, telefonda, “Ben Londra’yı hiç böyle görmedim” diyordu Sema. “Gündüz Oxford Street, Picadilly kalabalıktı. Malum Noel alışverişi furyası. Ama gece yarısı bankanın Noel yemeğinden çıktığımda, Picadilly Circus çok daha kalabalıktı. Metroya bindiğimde daha da şaşırdım. Ağzına kadar doluydu. Ama her zamanki sarhoşlarla, serserilerle, ısınmak için sığınan tek tük evsizlerle, yorgun perişan turistlerle, aylak gençlerle değil... Gayet iyi giyimli kadınlar, erkekler, birbirleriyle konuşuyor şakalaşıyor, havada bir neşe, iyimserlik... Metroda yanındakine bakmamaya çalışan Londra halkı nerede, bunlar nerede?”
Sonra ekledi, “Picadilly’den, South Gate”e kadar 45 dakika güle söyleye kahkahalar arasında geldik. Kendi durağında inenler, geride kalanlara iyi geceler filan diliyordu. Adeta salak bir Hollywood filminin içindeydim.”
İngiltere tarihinin en derin resesyonunu yaşıyor. Kamu sektöründe geçen ay, bir genel grev gerçekleşti. Yeni grevler kapıda. Televizyonlarda, “ana cadde” satışlarının beklenenin altında seyrettiğini duyunca, “Amazon.co.uk”ye baktım. Yılbaşı geliyor, hediye alacağız ya. Gerçekten fiyatlarda bir hafta öncesine göre bir gerileme var. Temel gıda mallarının fiyatları artmaya devam ederken sanayi malları, beyaz eşya ve konut piyasalarında deflasyon devam ediyor. Bu arada işsizlik de artmaya... Harçlar 9 bin sterline çıkınca, bu yıl üniversitelere başvuranların sayısında belirgin bir düşüş başlamış.
Dahası var. Başbakan Cameron AB liderler toplantısında, mali krize karşı daha derin bütünleşme, finansal sektörde denetim, önerilerini veto edip Londra’ya döndüğünde, yalnızca ülkesini değil, koalisyon hükümetini de, AB’den daha bölünmüş buldu.
“Borç bini aşınca baklava börek yenirmiş” derler ya galiba öyle bir şey. Geçen yüzyılın başındaki depresyon döneminde de işsizlik, yoksulluk hızla artar, bedava yemek dağıtan hayır kurumlarının önünde kuyruklar uzarken halkın cebine biraz para giren kısmı, “gerçeğin çölünün” dayanılmaz ağrılarından kaçmak için kendilerini radyo programlarının, film endüstrisinin birbiri ardına ürettiği müzikallerin, ucuz müzikhollerin, ünlülerin yaşamlarına ilişkin dedikoduların, Yahudi düşmanlığının eline bırakmamışlar mıydı?
‘Hiç bu kadar yalnızlaşmamıştı’
AB liderleri, maliye politikaları ve mali piyasalar üzerinde daha sıkı bir disiplin uygulamaya, IMF’nin İtalya, İspanya destek paketine 200 milyar Avro eklemeye, 500 milyar Avro’luk kalıcı Avrupa İstikrar Fonu oluşturmaya karar verdiler. İngiltere Başbakanı Cameron, bu kararları, “İngiltere’nin çıkarlarına uygun bulmayarak” veto etti. İsveç, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti de katılmadılar. Böylece The Economist’in deyimiyle, “Maastricht anlaşmasının 20. yıldönümünde AB’nin fay hatları, en zayıf oldukları yerde, Manş Denizi üzerinde kırıldı”. The Economist, Başbakan’ın tutumunda bir mantık görmekle birlikte, 23 üyeli, birçok açıdan bölünmüş AB blokunun içinde kalarak siyaset yapmak yerine “Britanya’da, Avrupa’da siyasilerin suçladığı finansçıların çıkarlarını Cameron’un savunmasının taktik olarak tuhaf ” olduğunu yazıyordu.
Cameron ülkesine döndüğünde, partisinin milliyetçi-muhafazakâr kanadından başka kimse bulamadı yanında. Avrupa Reformu Merkezi Başkanı Charles Grant’a göre, “İngiltere Avrupa’da hiç bu kadar yalnız kalmamıştı”. Cameron’un koalisyon ortağı Liberal Parti Grup Başkanı “Veto AB’yi ikiye böldü (17 +10), İngiltere’yi de ikinci lige gönderdi” diyordu. Muhafazakâr, The Times’ın yorumcularından Martin Ivens alaycı bir dille “Başbakan sen şimdi Demir Adamsın cesur ol” dedikten sonra “İngitere’nin AB ilişkilerinde belirsiz bir alana girdiğini” vurguluyordu. Başbakan Yardımcısı Liberal Parti Başkanı Nick Clegg’e göre Cameron’un vetosu “Muazzam bir başarısızlıktı”.
The Observer’den Will Hutton muhafazakârların tarihin en eski partisi olduğunu vurguladıktan sonra, bu partinin varlığını toplumun en muhafazakâr kesimine “orta sınıfın desteğine” borçlu olduğunu anımsatıyordu. Bu parti “Fransız ve Amerikan devrimlerine, köleciliğin kaldırılmasına, karşı çıkmış, 1930’larda Hitler’le uzlaşmadan yana olmuş, Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasına direnmişti... İngiltere’yi yine bir dış politika felaketine sürüklüyordu”.
Ekonomik kriz devam ediyor. Koalisyon hükümetinin ne kadar ayakta kalacağı belli değil. Avrupa ile ilişkiler belirsiz bir alana girdi. İngiltere Finans kapitalin ve muhafazakâr orta sınıfın elinde, yalnız ve Almanya’nın liderliğinde toparlanmaya başlayan Avrupa’da kimsenin takmadığı küçük ülke konumuna düştü... Ama bu sırada bu çarşılar, sokaklar dolu, bulvarlar, John Fowless’in deyişiyle “tüm ruhen karanlık yerler gibi ışıl ışıl”. Avrupa kıyısında küçük ve garip bir ülke işte...
Wednesday, December 07, 2011
Uygarlıklar da intihar eder
(07 Aralık 2011)
Güney Afrika’da toplanan Durban İklim Değişikliği Zirvesi’nin ikinci haftasına girerken, ilk haftanın sonuçları, bu mavi, güzel gezegenin üzerinde ortaya çıkan son uygarlığın intihar etmekte olduğunu düşündürüyor.
Isınmaya devam ediyoruz
Berkeley Earth Project ekim ayında kapsamlı bir küresel ısınma raporu yayımladı. 1800’den bu yana küresel ısınmayı araştıran raporun finansal kaynakları arasında, “küresel ısınma” savlarına yıllardır şiddetle karşı çıkan Koch Sanayi grubu da vardı. Buna karşın, raporun aktardığına göre araştırma, 1950 yılından bu yana dünyada ortalama sıcaklığın 1 derece arttığını ortaya koyuyor, bu artışın arkasında da insan etkinliğinden başka bir neden bulamıyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre geride bıraktığımız 2000 - 2010 dönemi, ölçümler başladığından bu yana en sıcak, sera gazlarındaki artışın da en yüksek olduğu on yıl olmuş (Los Angeles Times 05/12/11). Bilimsel araştırma dergisi Nature Climate Change’de (Doğa İklim Değişikliği) pazar günü yayımlanan bir makaleye göre Oslo’daki Centre for International Climate and Environmental Research’un (CICERO) bulguları, küresel ısınmanın temel nedenini oluşturan sera gazları emisyonunda, 2009’da yüzde 1.4 bir gerileme yaşandıktan sonra, 2010 yılında, yüzde 5.9’la tarihin en yüksek yıllık emisyon artışı düzeyine ulaşılmış.
Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin kasım ayında yayımlanan raporunda, 220 bilim insanının iki yıl süren bir çalışmasının sonuçları, küresel ısınmayla sert hava değişiklikleri arasındaki bağlantıyı ortaya koyuyordu. Rapor önümüzdeki 20 yılda ağır sağanak yağışlardan kaynaklanan sel felaketlerinin artacağını, daha sert fırtınalar yaşanacağını, yaygın kuraklık olaylarının daha sık görüleceğini ileri sürüyor. Bu koşullardan en çok yaşlıların, yoksulların, çocukların zarar göreceğine dikkat çekiyor. Uluslararası Enerji Ajansı Başekonomisti Fatih Birol’a göre 2017 yılına kadar uluslararası anlaşmalar yapılamazsa, küresel ısınmadaki artışı 2 derecenin altında tutma olasılığını tümüyle yitireceğiz (The Guardian 20/11/011).
Tüm bu sonuçlara yol açan sürecin son dönemi, 2005’te uygulanmaya konan, 2012’de de bitecek olan Kyoto İklim Değişikliği Anlaşması altında yaşandı. Şimdi Kyota’dan sonra yeni ama bu kez gerçekten etkili bir anlaşma gerekiyor.
Koyun can derdinde...
Peki, durum bu kadar vahimse, neden gereken anlaşmalar yapılamıyor? Neden olacak, adeta, “koyun can derdinde kasap mal derdinde” de ondan. Genel olarak dünya halkları, küresel ısınmanın sonuçlarını hissediyor, eğer işi Tanrı’ya havale etmemişlerse, acilen bir şeyler yapılmasını istiyorlar. Buna karşılık, büyük ekonomilerin yöneticileri, anlaşmamak için türlü bahaneler buluyorlar. Ama aslında sorun onlardan da kaynaklanmıyor. Sorun onların korumakla yükümlü oldukları kapitalizmden kaynaklanıyor.
Birincisi, artık en muhafazakâr, sorunu yadsıma konusunda en inatçı araştırmacılar bile kavramaya başladı ki, küresel ısınma ve çevre kirlenmesi kapitalist sanayileşmenin, 1950’den sonra yerleşen, küreselleşme döneminde iyice hızlanan tüketim hummasının sonucu.
Ama kapitalizmi yönetenler, krize bir tepki olarak, tüketim, yatırım, dolayısıyla ucuz üretim alanlarını genişletmek için yaratılan, hacmi, 2007’de patlamadan önce 1000 trilyon dolara ulaşan borç köpüğüyle desteklenen küreselleşmenin, iklim krizini daha da arttırdığını kabul etmeye yanaşmıyorlar. Bu direniş krizi üç açıdan daha da derinleştiriyor. Birincisi, kâr maksimizasyonuna dayalı bir ekonomik modelde, alınması gereken önlemler maliyetler üzerinde baskı yaratacağından, liderler bu önlemleri almak istemiyorlar. İkincisi, bir aşırı kapasite fazlası sorunuyla karşı karşıya olan kapitalist sistem bunu aşabilmek için tüketimi ve üretimi (büyümeyi) körüklemekten başka bir yol göremiyor. Borçların ödenebilmesi için büyümenin hızlandırılması gerekiyor. Diğer bir deyişle, kapitalist üretim tarzının krizi aşma stratejileri küresel ısınmaya yol açan dinamiklerin hızlandırılmasını gerektiriyor.
Bu ortama, ABD hegemonyasının gerilemesiyle sistemde liderlik öğesinin kaybolmaya başlaması, yeni yükselmeye başlayan güçlerin, bu yükselişi yavaşlatacak önlemlere direnci gibi jeopolitik sorunların da eklendiği görülüyor.
Güney Afrika Durban Zirvesi’nin ilk haftasında bu direnişleri, tartışmaların jeopolitik boyutunu açıkça görmek mümkün oldu. ABD, Hindistan ve Çin, küresel önlemler almaya yönelik uluslararası bir anlaşmanın yapılmasına en çok direnen güçler olarak öne çıktılar.
Ekonomik ve siyasi rekabet kısırdöngüsüne saplanmış bir toplumsal üretim biçimi olarak kapitalizm, öldüğünü bilmeyen bir zombi gibi yürümeye çalıştıkça tüm uygarlığı tehdit ediyor.
Güney Afrika’da toplanan Durban İklim Değişikliği Zirvesi’nin ikinci haftasına girerken, ilk haftanın sonuçları, bu mavi, güzel gezegenin üzerinde ortaya çıkan son uygarlığın intihar etmekte olduğunu düşündürüyor.
Isınmaya devam ediyoruz
Berkeley Earth Project ekim ayında kapsamlı bir küresel ısınma raporu yayımladı. 1800’den bu yana küresel ısınmayı araştıran raporun finansal kaynakları arasında, “küresel ısınma” savlarına yıllardır şiddetle karşı çıkan Koch Sanayi grubu da vardı. Buna karşın, raporun aktardığına göre araştırma, 1950 yılından bu yana dünyada ortalama sıcaklığın 1 derece arttığını ortaya koyuyor, bu artışın arkasında da insan etkinliğinden başka bir neden bulamıyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre geride bıraktığımız 2000 - 2010 dönemi, ölçümler başladığından bu yana en sıcak, sera gazlarındaki artışın da en yüksek olduğu on yıl olmuş (Los Angeles Times 05/12/11). Bilimsel araştırma dergisi Nature Climate Change’de (Doğa İklim Değişikliği) pazar günü yayımlanan bir makaleye göre Oslo’daki Centre for International Climate and Environmental Research’un (CICERO) bulguları, küresel ısınmanın temel nedenini oluşturan sera gazları emisyonunda, 2009’da yüzde 1.4 bir gerileme yaşandıktan sonra, 2010 yılında, yüzde 5.9’la tarihin en yüksek yıllık emisyon artışı düzeyine ulaşılmış.
Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin kasım ayında yayımlanan raporunda, 220 bilim insanının iki yıl süren bir çalışmasının sonuçları, küresel ısınmayla sert hava değişiklikleri arasındaki bağlantıyı ortaya koyuyordu. Rapor önümüzdeki 20 yılda ağır sağanak yağışlardan kaynaklanan sel felaketlerinin artacağını, daha sert fırtınalar yaşanacağını, yaygın kuraklık olaylarının daha sık görüleceğini ileri sürüyor. Bu koşullardan en çok yaşlıların, yoksulların, çocukların zarar göreceğine dikkat çekiyor. Uluslararası Enerji Ajansı Başekonomisti Fatih Birol’a göre 2017 yılına kadar uluslararası anlaşmalar yapılamazsa, küresel ısınmadaki artışı 2 derecenin altında tutma olasılığını tümüyle yitireceğiz (The Guardian 20/11/011).
Tüm bu sonuçlara yol açan sürecin son dönemi, 2005’te uygulanmaya konan, 2012’de de bitecek olan Kyoto İklim Değişikliği Anlaşması altında yaşandı. Şimdi Kyota’dan sonra yeni ama bu kez gerçekten etkili bir anlaşma gerekiyor.
Koyun can derdinde...
Peki, durum bu kadar vahimse, neden gereken anlaşmalar yapılamıyor? Neden olacak, adeta, “koyun can derdinde kasap mal derdinde” de ondan. Genel olarak dünya halkları, küresel ısınmanın sonuçlarını hissediyor, eğer işi Tanrı’ya havale etmemişlerse, acilen bir şeyler yapılmasını istiyorlar. Buna karşılık, büyük ekonomilerin yöneticileri, anlaşmamak için türlü bahaneler buluyorlar. Ama aslında sorun onlardan da kaynaklanmıyor. Sorun onların korumakla yükümlü oldukları kapitalizmden kaynaklanıyor.
Birincisi, artık en muhafazakâr, sorunu yadsıma konusunda en inatçı araştırmacılar bile kavramaya başladı ki, küresel ısınma ve çevre kirlenmesi kapitalist sanayileşmenin, 1950’den sonra yerleşen, küreselleşme döneminde iyice hızlanan tüketim hummasının sonucu.
Ama kapitalizmi yönetenler, krize bir tepki olarak, tüketim, yatırım, dolayısıyla ucuz üretim alanlarını genişletmek için yaratılan, hacmi, 2007’de patlamadan önce 1000 trilyon dolara ulaşan borç köpüğüyle desteklenen küreselleşmenin, iklim krizini daha da arttırdığını kabul etmeye yanaşmıyorlar. Bu direniş krizi üç açıdan daha da derinleştiriyor. Birincisi, kâr maksimizasyonuna dayalı bir ekonomik modelde, alınması gereken önlemler maliyetler üzerinde baskı yaratacağından, liderler bu önlemleri almak istemiyorlar. İkincisi, bir aşırı kapasite fazlası sorunuyla karşı karşıya olan kapitalist sistem bunu aşabilmek için tüketimi ve üretimi (büyümeyi) körüklemekten başka bir yol göremiyor. Borçların ödenebilmesi için büyümenin hızlandırılması gerekiyor. Diğer bir deyişle, kapitalist üretim tarzının krizi aşma stratejileri küresel ısınmaya yol açan dinamiklerin hızlandırılmasını gerektiriyor.
Bu ortama, ABD hegemonyasının gerilemesiyle sistemde liderlik öğesinin kaybolmaya başlaması, yeni yükselmeye başlayan güçlerin, bu yükselişi yavaşlatacak önlemlere direnci gibi jeopolitik sorunların da eklendiği görülüyor.
Güney Afrika Durban Zirvesi’nin ilk haftasında bu direnişleri, tartışmaların jeopolitik boyutunu açıkça görmek mümkün oldu. ABD, Hindistan ve Çin, küresel önlemler almaya yönelik uluslararası bir anlaşmanın yapılmasına en çok direnen güçler olarak öne çıktılar.
Ekonomik ve siyasi rekabet kısırdöngüsüne saplanmış bir toplumsal üretim biçimi olarak kapitalizm, öldüğünü bilmeyen bir zombi gibi yürümeye çalıştıkça tüm uygarlığı tehdit ediyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)
