Thursday, November 26, 2009

Bir Çatlak Daha…

Avrupa Konseyi Başkanlığı’na Von Rompuy’un atanması Türkiye’nin dış politikasındaki çatlaklara bir yenisini ekledi. Üstelik bu çatlağı kapatmak, İsrail ve Azerbaycan’la olan ilişkilerdeki çatlakları kapatmaktan çok daha zor…
AB ile ilişkilerde ortaya çıkan çatlak yeni değil, ama Rompuy’un atanması, bu çatlağın genişlemekte olduğunu gösteriyor. Bu genişlemenin bir nedeni AB’nin hegemonya projesininevrimiyse bir diğeri de AKP yönetimindeki Türkiye’nin yaşamakta olduğu kültürel, siyasi değişim.

Almanya, Fransa ekseni
AB Konseyi Başkanlığı için önce Blair’in adı geçiyordu. Her ne kadar İngiltere ve ABD medyası, Blair’i “biçilmiş kaftan”olacağını anlatmaya başlamış olsalar da bu adaylığı Doğu Avrupa ülkelerinden ve İtalya’dan başka ülke desteklemiyordu.

Blair’in adaylığına kesinlikle karşı olan Almanya, Fransa’yı da ikna edince yeni bir başkan adayı arayışı başladı. Blair’in adaylığının ölümünün arkasında iki neden vardı. Birincisi, AB liderliği, kamuoyu, Blair’in ABD’nin “adamı”olduğuna, İngiltere’nin politikalarının AB sürecinin gelişmesini engellediğine inanıyordu. İkincisi, AB, tüm liberal fantezilere karşın, içinde ciddi bir hegemonya süreci yaşanan ulus devletler topluluğuydu. Bu hegemonya sürecinin başını çeken Almanya ve Fransa, çevrelerindeki ülkeler, ulus devletlerinin gücünü azaltacak etkin, dahası Blair gibi kendine özgün gündemi olan güçlü bir başkan istemiyorlardı.

Leparmantier’in, Rompuy’un atanma sürecinin arkasındakileri anlatan ayrıntılı yazısının (Le Monde, 20/11) da gösterdiği gibi Blair’in devreden çıkması, Fransız-Alman eksenini güçlendirdi. Merkel’in Hıristiyan muhafazakâr kanattan, dengelere dikkat edecek, bu ikilinin iradesini sorgulamayacak bir aday isteği egemen oldu. Leparmantier, Merkel’in ilk adayının, eski Avusturya Şansölyesi, 2000’de faşist Haider’le işbirliği yapan Schüssel olduğunu, daha sonra, Almanya ve Fransa’nın Rompuy konusunda 30 Ekim toplantısında anlaşarak, sürece damgalarını vurduklarını aktarıyor. The Guardian’ın,“Franco-Alman mutabakatı tepki çekiyor” başlıklı yorumu da (18/11), Leparmantier’in saptamalarını doğruluyor. Böylece konsey başkanlığı süreci Almanya-Fransa ekseninin hegemonya sürecini güçlendiren yönde gelişiyor.

Wolfgang Munchau (Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masası’nın görüşlerine çok yakındır) da AB’nin gereksinimi “güçlü başkanlık, liderlik sorunu değil, belirgin siyasi hedefler koymakta ve izlemekteki başarısızlık, ama en önemlisi eşgüdüm ve kriz yönetimi oluşturmaktaki yetersizliklerdir” diyor (Financial Times22/11). Diğer bir deyişle, Rompuy’un atanması, hegemonya sürecinin arkasındaki sınıf blokunun tercihlerine de uygun.

‘Benmerkezci yanılsamalar’
Rompuy’un 2004 yılında yaptığı bir konuşmasındaki tarihsel, dini gerekçelere göndermeyle, “Türkiye Avrupa’nın parçası değil, asla da olmayacak” sözlerinin atanmasından bir gün önce basına sızdırılması da bu hegemonya sürecinin bir parçasıydı. Türkiye’deki AB lobisinin, “ama konuşma beş yıl önce yapılmıştı”avuntusuna aldırmayın. Beş yıldır gelişmeler, AB kamuoyunun Türkiye’nin üyeliğine muhalefetini güçlendirmedi mi? Almanya ve Fransa’nın üyelik dışı seçeneklere yaptığı vurgu daha da güçlenmedi mi? Bir hegemonya projesi, az çok tutarlı bir metafizik (örneğin din) boyuta sahip olmak zorunda değil mi?

Bu koşullarda Türkiye Dışişleri, ya olup bitenlere aldırmıyor ya da kendini, daha kötüsü bizleri aldatıyor.

Dışişleri Bakanı Prof. Davutoğlu,Türkiye’nin üyelik sürecini canlandırmak amacıyla, çıktığı Avrupa gezisinin Madrid ayağında yaptığı konuşmada, “Türkiye’nin Avrupa kültürünün parçası olduğuna ilişkin size yüz gerekçe gösterebilirim. En az 15 Avrupa ülkesinin tarihini, Osmanlı arşivlerine bakmadan anlayamazsınız”demiş. Belli ki, sözlerindeki ironininayırdına varmadan…

Avrupa “kültürünün parçası” ifadesi en az bu 15 ülke açısından iki anlamı var. Birincisi: Osmanlı, Avrupa kültürünün parçasıydı, ama askeri, siyasi ekonomik, özellikle dini açılardanolumsuz bir vurguyla kodlanmış“öteki” olarak… İkincisi: Modern Türkiye gerçekten, Avrupa açısından bu kez olumlu bir vurguyla kodlanmış olarak Avrupa kültürünün bir parçası, ama Davudoğlu’nun sandığı gibi değil. Modern Türkiye, Avrupa’nın dini, siyasi, askeri “ötekisi” olarak yaşamış bir imparatorlukla bağlantısını keserek aydınlanma geleneğini, laikliği, kadın haklarını, kapitalist hukuku, modern kapitalist devlet biçimi Cumhuriyeti benimseyerek, Avrupa’ya açılarak kültürüne eklemlenmiş bir ülke.

İroni şurada: AKP’nin Türkiye’yi, Müslümanlık özelliklerini öne çıkararak yönetme, Prof. Davutoğlu’nun da Yeni Osmanlı projeleri bu “parçası olma”ifadesindeki olumlu kodlamayı çözüyor, olumsuz kodlamayı yeniden kurguluyor. Siz Müslümanlık kültürünüzü, Osmanlı mirasınızı biteviye vurgulayacaksınız, ama karşınızdaki bunun tarihsel sonuçlarını anımsayarak bir korunma refleksiyle, birleştirici evrensel değer olarak Hıristiyanlığı vurgulayınca huysuzlanacaksınız… Bu da“benmerkezci yanılsamalarla” ilgili…

Thursday, November 19, 2009

‘Benmerkezci Yanılsamalar’

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, Suriye Devlet Başkanı Esad’ın “görüşmelere Türkiye aracılığıyla yeniden başlama” çağrısına verdiği cevap, AKP’nin “çok başarılı dış politika” imajının cilasını çizdi. Netanyahu “aracının tarafsız, adaletli biri olması koşuluyla” görüşmelere yeniden başlamaya hazırmış. “Türkiye Başbakanı’nın yaklaşımları objektif, adaletli bir aracı imajını güçlendirmiyor” demiş (Jerusalem Post, 15/11/09).

İlginç bir ironi
Obama’nın Asya gezisini izlerken düşündüm: “AKP’nin dış politikası, bugünkü dünyanın içinde ne anlama geliyor?” Aklıma, Prof. Davutoğlu’nun Journal of International Affaires’deki makalesinde (Aralık 1997/Ocak 1998) rastladığım “benmerkezli yanılsamalar” (egocentric illusions) kavramı geldi. Davutoğlu bu kavramı Fukuyama’nın, “Tarihin Sonu” savını Batı’nın değerlerinin hegemonyasını, Huntington’un “Uygarlıklar Çatışması” teorisini de Batı’nın üstünlüğü varsayımını meşrulaştırdığı için eleştirirken, Toynbee’den alarak kullanıyordu.

AKP döneminde, Prof. Davutoğlu’nun önderliğinde yeni bir dış politika şekillendi. Bu yeni dış politika sayesine, Türkiye, Suriye ile İsrail’i barıştıracak, bu sayede Filistin sorununun çözümünü belirleyecek, Ermenistan’la anlaşacak, İran’la Batı arasında sorunların aşılmasına yardımcı olacak, bu arada AB’ye girecek, enerji koridoru, uygarlıklar arası köprü olacak. AKP yönetimi Kürt sorununu çözecek, Kuzey Irak’a, Büyük Ortadoğu’ya istikrar getirecek, bu arada Müslüman dünyasının liderliğine yükselecekti. Zaman gazetesinin pazartesi günü aktardığına göre Türkiye, Kopenhag zirvesindeki tıkanıklığı açarak küresel ısınmaya bile çare bulabilirmiş.

Kısacası, “önce Türkiye, sonra bölge, sonra Müslüman dünyası ve nihayet dünya”... Neden olmasın? Osmanlı’nın mirasçıları değil miyiz? Stratejik derinliğimiz yok mu?

Şimdi, Suriye-İsrail arasında aracılık işlevini Fransa üstlenmeye hazırlanırken, Türkiye’nin AB üyeliği, büyük olasılıkla “Kürt açılımı”yla birlikte “yok bööle bişi” listesine yazılırken, dönüp bu yeni dış politika yönelimi için “benmerkezci yanılsamalar” deyimini kullansak haksızlık mı yapmış oluruz?
Ama teorisi de var...
Davutoğlu’nun, Fukuyama ve Huntington’un savlarını “benmerkezci yanılsamalar” olarak nitelerken, kendine çok büyük özellikler atfeden bir dış politika izlemesi bir ironi oluşturmuyor mu? Oluşturuyor, ama dahası var: Dayandığı karmaşık teorik zemine dikkatle bakınca, bu “ironinin” giderek bir “trajediye” açılma olasılığı çok yüksek.

Bu teorik zeminin katmanlarının en altında, Mackinder’in, dünyayı kontrol etmek için Avrupa, Büyük Ortadoğu ve Asya ile çevrelenen Avrasya’yı kontrol etmek gerekir, diyen “Heartland” teorisi var. İkinci katta Spykman’ın “Rimlands” (kıyı/çevre/sınır topraklar) teorisi var. Bu teori Mackinder’in teorisinden kalkıyor, ama “Kıyı/çevre toprakları (Avrupa Kıyıları, Büyük Ortadoğu ve Asya muson bölgesi) kontrol eden Avrasya’yı kontrol eder” sonucuna ulaşıyor. Spykman’ın hemen üstünde, Thomas Barnett’ın, “Pentagon’un yeni haritası” çalışmasındaki “Çekirdek” (küreselleşmiş ülkeler), “Çatlak” (Irak, Afganistan, İran gibi küreselleşmeyenler) ve bu ikisini birbirine bağlayan “menteşe ülkeler” modeli var. Barnett’a göre Pentagon “çatlağı”, “menteşe” ülkelerin yardımıyla kapatmayı amaçlıyor.

Davutoğlu, İran devriminin ardından, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Spykman’ın “Rimlands” olarak saptığı bölgede, Kuzey-Güney ekseniyle, Doğu-Batı ekseninin kesiştiği yerde (Büyük Ortadoğu), bir “iktidar boşluğu” oluştuğunu saptıyor. Davutoğlu’na göre Fukuyama ve Huntington’un İslam dünyasını bir sorunlu “öteki” olarak saptamalarının arkasında da “Batı’nın” bu “boşluğun” yerel olarak doldurulmasını engelleyecek müdahalelerini meşrulaştıracak teorik gerekçeler sunma amacı yatıyor.

Davutoğlu, bu boşluğu Araplar değil ancak bölgesel güçler doldurabilir, diyor; büyük güçlerin (ABD ve SSCB/Rusya) İran’ı engellemek için Saddam’ı desteklediklerini, Körfez Savaşı’nda da Irak’ı bastırmak için güç birliği yaptıklarını vurguluyor.

Davutoğlu’nun işte bu zeminde, kıyı ülke - menteşe ülke tanımlarını birleştiren, bölgedeki iktidar boşluğunu, ABD’nin eğilimlerini göz önüne alarak, doldurmayı amaçlayan bir dış politika ürettiği söylenebilir. Bölgeyi kontrol edenin (boşluğu dolduranın) küresel çapta önünün açılacağını düşününce: Bugün Ortadoğu, yarın dünya…

Yukarıda değindiğim ironinin trajediye dönüşme olasılığıysa iki eksenin kesişmesiyle ortaya çıkıyor. Birincisi, yukarıda değinilen teoriler hegemonya konumundakilerin, hegemonya paradigmalarının ürünü. Bu teorilerle hareket edenler bu paradigmalara hizmet ediyorlar. İkincisi, ABD-AB ekseninden gelen bakış, Türkiye’nin işlevini bu boşluğun doldurulması değil, doldurulmasının engellemesi olarak tanımlıyor; Türkiye’nin boşluğu dolduracak yönde güçlenmesini engelleyecek “sigortaları” da içeriyor… Kurtlar sofrasına gitmeden bir konuda emin olmak çok önemli: Masada mısınız yoksa menüde mi?

Thursday, November 12, 2009

1979 mu, 1989 mu?

Duvarın yıkılışının 20. yıldönümünde, 1989’da dünyanın nasıl değiştiğine ilişkin yorumları okurken, kendimi muhafazakâr, emperyalist tarihçi Niall Ferguson’la aynı yerde buluverdim. Ferguson’a göre “Demir Perde’nin yıkılışını boş verin, 1979’da olanlar çok daha önemlidir” (Newsweek, 30/10).

Ekim Devrimi’nin ölümü

Niall Ferguson, Thatcher’in iktidara gelişinin, Deng Siao Ping’in Amerika ziyaretinin, Humeyni rejiminin tarihsel etkilerinin, Duvar’ın yıkılmasından daha önemli olduğunu söylüyor; genelde, Afganistan’ın işgalini de ekleyerek katılıyorum.

Ferguson, (bir sözcük oyunuyla) 1989’un aslında bir devrim (revolution) değil bir açığa çıkma (revelation) olduğunu savunuyor. Ona göre Doğu Bloku, ama özellikle SSCB’nin çöküşü, yozlaşmış komünist seçkinlerin gerçek yüzünü açığa çıkardı.

“1989”da yaşananların bir “açığa çıkma” durumu olduğuna ben de katılıyorum. Ama bir farkla: Sosyalizmin, Ekim Devrimi’nin kazanımlarının, 1989’da değil, ondan 55-60 yıl önce, grev hakkını, fabrikalarda işçi yönetimini ortadan kaldıran I. Sanayi Planı atılımıyla, 1930’larda sanatta Avant Garde’ın, ilk devrimci Bolşevik kuşağın, liderlerinin (Kamanev, Zinoviev, Radek, Piatokov, Bukharin, Troçki vb…), biri hariç Merkez Komite üyelerinin tümünün Vişinski mahkemelerinde, cinayetlerde tasfiyesiyle öldüğünü biliyorum. “1989”, sosyalizmi öldüren sınıfın, halkını aldatamaz hale geldikten sonra, ekonomik, siyasi yapılarıyla dünya piyasasında rekabet edemeyeceğinin ayırdına varmasının sonucu, “deri değiştirmeye” çalışırken, gerçek karakterini açığa vurmasıydı… 1989’da yaşananları bir sermaye birikimi modelinden ötekine geçişin sancıları olarak da görebiliriz.

Gerçekten de duvarın, SSCB’nin çökmesi, Rusya’nın parçalanarak, sermayesinin, doğal kaynaklarının paylaşılmasına yol açmadı. SSCB egemen sınıflarının en seçkin kesimi, devletin kolektif mülkiyeti altındaki malları, kısa bir sürede çeşitli özel mülkiyet biçimlerine dönüştürerek servetlerine katmayı, çalınanları geri almayı becerdiler. Yaklaşık on yıl içinde KGB, yeni kapitalist sınıfla birlikte yönetimi yeniden ele geçirdi; Rusya’nın dış politikası da eski “nüfuz alanlarının” yeniden ele geçirilmesi amacına odaklandı.

Thatcher - Deng, Humeyni

1979 yılına dönersek, Thatcher’in iktidara gelişi, Deng’in ABD ziyareti kapitalizmde bir ekonomik, kültürel “restorasyonun” başladığını gösteriyordu. Restorasyon döneminde, işçi hareketinin 150 yıllık kazanımları, “sınıf şekillenmesinin” maddi, psikolojik, ideolojik hatta kurumsal öğeleri (kolektif dayanışma refleksi, sendikal hareket, siyasi partileri) çok büyük ölçüde imha edilecek, üyelerinin kendilerini vergi mükellefi, tüketici olarak tanımlama (atomizasyon) eğilimi güçlenecekti. Restorasyon süreci 1990’larda seri mali krizlere, “liberal emperyalizme” dayalı askeri müdahalelere, sonra da “terorizme karşı savaş” gerekçesiyle sömürgeci savaşlara yol açtı.

Humeyni’nin iktidara gelmesi ve Afganistan’ın işgali siyasal İslam’ın, 1978’de iktidara gelen Deng’in 1979’daki ABD ziyareti, Çin’in yükselme süreçlerini başlatıyordu. Restorasyonun aksamaya başladığı 90’lı yıllarda bu iki eğilimin güçleniyor olmasıysa bugün hâlâ uluslararası jeopolitiğin dilini kirletmeye devam eden “uygarlıklar çatışması” savının doğumuna ebelik edecekti.

Bugün, “yüzyılın en büyük krizinin” etkisiyle, Neoliberalizm iflas etmiş durumda. Çin’in yükselişiyse daha da hızlandı. Siyasal İslamın “ılımlı İslam” kanadı Ortadoğu’da, emperyalizmle el ele, en etkin siyasi akım haline geldi; gelişme çizgisi, ekonomik, siyasi, kültürel alanlarda Çin’in gelişme süreciyle kesişmeye başladı.

Yazımı, Çin Başbakanı Wen Jiabo’nun cumartesi günü Arap Birliği’nin Kahire merkezinde yaptığı “Uygarlıkların Çeşitliliğine Saygı” konuşmasına değinerek bitirmek istiyorum.

Wen, konuşmasında, “bütün uygarlıkların eşit, aynı derecede değerli olduğunu” vurguladıktan sonra, “gelin birlikte Çin ile Arap ülkelerinin işbirliğini yeni bir düzeye çıkaralım”, “gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını korumak, adil ve makul bir yeni dünya düzeni (E.Y) kurmak için uluslararası düzeyde birbirimizi desteklemeye, işbirliği yapmaya devam edelim” dedi. Arap dünyasıyla Çin arasındaki ticaretin geçen iki yılda 37 milyar dolardan 133 milyar dolara, yatırım projelerinin toplam 100 miyar dolara ulaştığına dikkat çeken Wen, Batı’da yükselen “yeni sömürgecilik” eleştirilerine cevap olarak, “Koşullar ne olursa olsun Çin halkı Arap halkının en güvenilir dostu olmaya devam edecektir” dedi. Wen, ertesi gün Çin-Afrika zirvesinde de, 2008 yılında, Çin’le ticareti yüzde 48 artan bu bölgeye, 10 milyar dolarlık, düşük maliyetli yeni bir kredi paketini açıkladı. IMF’nin Afrika ülkelerine yönelik “Çinli kaynaklardan çok fazla borçlanıyorsunuz” uyarısına, “En yoksul ülkelerin borçlarını silebiliriz” söyleriyle cevap verdi.

Bunlar, 1979’un, dünyayı 1989’dan daha köklü bir biçimde değiştirdiğini göstermiyor mu?

Wednesday, November 04, 2009

Yeniden Bir ‘Déjà Vu’

Sanki geçen iki yıl yaşanmadı, kredi köpüğü patlamadı, “spekülatörlerin sürü refleksi”, yeni bir “Büyük depresyon” riski üzerine ciltler dolduracak yorumlar yapılmadı. Yine tüm varlık piyasalarında köpüklerden, hatta senkronize bir “mega köpükten” söz ediliyor. Mali piyasaların oyuncuları hiç mi ders almadı olup bitenlerden?

Tabii ki ders aldılar

Onlar geçen dönemde olanlardan, belki sizin beklediğinizi değil ama, yine de en doğru dersi çıkardılar: Mali piyasalarda istediğiniz riski üstlenebilir, köpüğü şişirir, dünyanın geri kalanından birikmiş serveti becerebildiğiniz kadar kendi cebinize aktarabilirsiniz. Adeta yarın yokmuş gibi, “Benden sonra tufan” yaklaşımıyla yola devam edebilirsiniz.

Çünkü öğrendiniz ki, bu köpükler patlayıp geminiz batmaya, karşılıksız kontratlar boynunuzda dibe çökmeye başladığınızda, devletleriniz devreye girerek, elinizden tutarak sizi yukarı çekiyor, yüzmeye devam edebilmeniz için size kurtarma paketleri veriyor, piyasaya likidite enjekte ederek dalgaları yatıştırmaya başlıyorlar. Dahası devletler zararlarınızı üstlenerek toplumsallaştırıyor, siz milyar dolarlık ikramiyelerinizi bile almaya devam edebiliyorsunuz, sanki gemileri siz batırmamışsınız gibi...

Bir kez bu dersi aldıktan sonra, elinize geçen ilk fırsatta, en iyi bildiğiniz oyunu oynamaya, kasalarınızı dolduracak yeni köpükler şişirmeye başlayabilirsiniz, hem şişerken hem de patladığında milyonlarca insanın yaşamını altüst edeceğini, tasarruflarını, gelecek umutlarını imha edeceğini bile bile...

Siz şimdi bana, “Sen zaten sosyalistsin, önyargılısın” filan demeye hazırlanıyorsanız, Financial Times’ın mali piyasalar editörü Gillian Tett’in 22 Ekim tarihli yazısına bakabilirsiniz. Tett, ayın başında, yeni emekli olmuş üst düzey bir bankacıdan aldığı mektuptaki “Geçen 12 ayı unutun... Oyuncular yine sahnede, hem de eskisinden daha büyük bir hırsla... Yüksek derecede kaldıraçla (örneğin, yatırımı yaparken siz 1 koyup 9’unu borçlanıyorsunuz) desteklenen spekülasyon yine revaçta... Gayrimenkul fonlarından emtialara, yükselen piyasalara, hisse senetlerine, bonolara kadar her alanda her konuya el atıyorlar yine... Her türlü denetim anlayışı yine camdan dışarı atıldı... 2008 Ekim sarsıntısı, bir kostümlü prova mıydı?” saptamalarını aktarıyor.

‘Köpüklerin anası’ mı geliyor?

Geçen cuma günü Newsweek, “Yatırımcılar hisse senetlerinin, altının, petrolün fiyatını baş döndürücü düzeylere yükseltiyorlar. Yeniden bir déjà vu” başlıklı bir araştırma yayımladı. Başlıktaki “Yeniden déjà vu” ifadesindeki totoloji tüm yaşananlardan sonra oluşan absürt durumu çok iyi dile getiriyordu. Yazar, “çılgınlığın yeniden geri geldiğini” vurgulamanın yanı sıra “yankı köpük” kavramıyla, büyük köpüğün patlamasının yankılarının çeşitli piyasalarda oluşturduğu daha küçük köpüklere dikkat çekiyordu.

Pazartesi günü Nouriel Roubini bu “yankı köpüklerin” senkronize olmaya başladığını düşündüren çok tehlikeli bir şekillenmeye dikkat çekti. Devletlerin mali piyasalara yönelik kurtarma operasyonları, bol likidite, düşük faiz ortamı yarattı. Özellikle dolarda düşük faizler, doların zayıflama eğilimine bağlı olarak yüzde 20’ye ulaşan negatif faiz hadleri oluşturdular. Bu ortam, özellikle dolarla borçlanarak diğer varlıklara son derecede kârlı kısa dönemli yatırımlar yapmaya olanak veren bir “carry trade” yarattı. Mart ayından bu yana emtia piyasalarında, petrol dahil olmak üzere her türlü riskli varlığın fiyatlarında, yükselen piyasalardaki hisse, tahvil ve para birimleri değerlerinde eşzamanlı olarak büyük yükselmeler yaşanıyor.

Şimdi yükselen emtia, petrol fiyatlarını, üretim, girdi maliyetlerini arttırıyorlar. Böylece ithalatçı ülkelerde, üretici ve tüketici, fiyatlar yukarı giderken darbe yiyor. Köpükler patlayınca, bu kez fiyatlar aşağı gelirken ihracatçı ülkelerin tüketicileri, üreticileri darbe yiyecekler.

Bu köpükler sonsuza dek sürdürülemezler. Çünkü, doların gerileme eğiliminin bir sınırı olduğu, devletlerin bir aşmada piyasadaki likiditeyi çekmeye, faizleri arttırmaya başlayacağı kesin. Nitekim pazartesi günü Wall Street Journal, hükümetlerin döviz piyasalarına, dolardaki gerilemeleri yavaşlatma yönünde müdahale etmeye hazırlandığını aktarıyordu.

Bir taraftan piyasaları kurtarma operasyonları, yeni ve çok daha büyük senkronize bir köpüğün oluşmasına yol açıyor. Diğer taraftan, bu köpüğü engellemenin yolu “reel ekonomiyi”, üretimi, tüketimi ve yatırımları olumsuz etkileyecek, işsizliği körükleyecek önlemleri gerektiriyor. Böyle bir politika çıkmazı da, krizin tüm şiddetiyle devam ettiğini gösteriyor.

Thursday, October 29, 2009

‘Serbest Piyasa’dan Sonra...

“Peki, şimdi ne olacak?” Ekonomiden çevre sorunlarına, enerjiden suya, gıdaya, sağlıktan eğitime, toplumun en temel sorunlarının çözümünü “serbest piyasa” denen şeye bıraktık. O da getirdi bizi ekonomik, siyasi, kültürel, ekolojik krizin, diğer bir deyişle bir uygarlık krizinin içine bıraktı.

Şimdi ne olacak?

Şimdi, piyasa değilse ne? Yaşamın düzenlenmesini neye emanet edeceğiz? “Komünizm” de geçen yüzyıldan kalma haliyle bugün, özendiren, insanları heveslendiren bir seçenek sunmuyor. Bakın benim aklıma, aniden, çok ilginç, çok parlak bir fikir geldi. Acaba, piyasa mekanizması “hurafesinin” yerine, kendi aklımıza güvenemez miyiz? Seçenekleri yeniden düşünemez miyiz?

Biliyorum çok korkutucu bir olasılık bu. Hem buna alışkın da değiliz. Otuz yıl dile kolay; en azından bir kuşak demek. 1980’lerde yetişmeye (ideolojik evrene girmeye) başlayanlara, yıllar boyunca, okulda, televizyonda, gazetelerde, sokakta sürekli piyasanın hem kendi kendini düzenlediği, hem de kaynakları en iyi biçimde dağıttığı, buna müdahalenin krize yol açacağı anlatıldı. “Komünizm” çökmüştü; toplumu değiştirme projesi iflas etmişti. Kişi kendi başının çaresine bakmalıydı. Zaten “toplumsal çıkar” diye bir şey yoktu...

Otuz yıldır, “öz yönetim”, “sosyal devlet”, kaynakların adaletli dağılımı, yoksulluğa karşı mücadele, hatta eşitlik gibi kavramlar hep aşağılandı. Le Monde’da Filozof Axel Honneth’ın, Sloterdijk’i eleştiren yazısında anımsattığı gibi, eşitlik düşüncesine tepki, giderek halk sınıflarına yönelik bir nefrete dönüştü. Sosyalist, hatta sosyal demokrat siyaset, yoksulların, zenginin malına yönelik kıskançlığından yararlanan aydın oportünizmi, ‘Refah devleti’, “bürokratik kleptokrasi” olarak mahkûm edildi, hem de karşılığında, “piyasanın gizli elinden” başka hiçbir seçenek sunulmadan (Le Monde, 25/10/09; kısaltılmamış versiyonu: http://www.zeit.de/2009/40/Sloterdijk-Blasen?page=1). Kamu hizmetleri hırsızlığa eşitlenerek tasfiye edilirken sosyal adalet, zenginin vereceği sadakaya indekslendi vatandaş toplumu, sadaka toplumuna dönüşmeye başladı; demokrasi de entelijensiyanın, seçmenin, seçilenlerin alınıp satıldığı, Badiou’nun deyimiyle “olanı onaylama” pratiğine... “Komünizm”den sonra adeta “ortaçağlara” geri dönüyorduk.

Tepetaklak dünya...

Ama gördük ki, piyasa kendi kendini düzenleyemiyor, kaynakları rasyonel biçimde dağıtamıyor. O yalnızca bir sermaye birikim “makinesidir”. Bu “makine”, ahlak, adalet, toplumsal refah, çevreyle ilgili sürdürülebilirlik gibi kaygılardan bağımsız olarak işliyor. Bu makinenin rasyonel olduğunu söylemek, “antropomorfik” (insanmış gibi düşünmek) bir saçmalığın ötesinde, herkesten sermaye birikimine, insana duyarsız bir “makineye” yakıtı olmasını istemek anlamına geliyor.

Ama artık bu “makine” kırıldı. Dün, devlet müdahalesine, sosyal devlete karşı olanlar, şimdi toplumsal çıkardan (biz batarsak siz de batarsınız), yeni düzenlemelerin, denetimlerin gereğinden (toplumsal mühendislik) söz edip adeta bir “sosyal devlet” istiyorlar. Ama bir koşulla; bu devlet vatandaşlardan vergi toplayacak, bununla piyasayı kurtaracak. Diğer bir deyişle ekonomi politik tepetaklak ediliyor. İşçinin, emekçinin, halkın verdiği vergi, dev şirketleri kurtarıyor.

Biraz da biz konuşsak

O ki ekonomiye siyasi müdahalenin, yeniden yapılandırmanın gerekebileceği kabul edilebiliyor. O zaman bu müdahalenin, yeniden yapılandırmanın içeriğini, biçimini, bizim aklımıza uyup uymadığını tartışmaya başlamanın tam zamanı değil mi?

Hemen birey-toplum, azınlık-çoğunluk ilişkisini, vatandaşın haklarını, vergilerin kaynaklarını, kullanılış biçimini, devletin öncelikle kime sorumlu olması gerektiğini konuşalım. Bu konularda aklımızın ürünlerini nasıl uygulamaya sokabileceğimize, karşımızdaki siyasi seçeneklere, geçen yüzyılın deneyimlerine yeniden bakalım. Aklımızın ürünlerini bırakın uygulamaya koymayı, daha tartışmaya, hatta düşünmeye başlama aşamasında önümüze dikilen, düşünsel, kurumsal ve fiziki engelleri anlamaya çalışalım.

Karşımıza çıkan her siyasi partiye, öncelikle bir taraftan haklar ve özgürlükler (aklımızın ürünlerini serbestçe konuşma, uygulama hakkı) diğer taraftan ekonomik eşitlik ve adalet (insanca -temel gereksinimleri karşılanmış- yaşama hakkı) konusunda düşüncelerini, devleti bizden yana nasıl kullanmayı, yapılandırmayı düşündüğünü soralım. Kısacası serbest piyasa modeline, bunun iktidar ilişkilerine karşı bize hangi seçenekleri sunduklarını soralım. Bu sorulara bütünlüklü cevaplar sunamayan partileri zaman kaybı olarak görelim.

Çok özel bir tarihsel andayız, bir şeyler çözülüyor, ama yerine neyin geleceği belli değil. Diğer bir deyişle insan eylemine, yaratıcılığına alan açan bir çatlak oluşuyor zamanda... Günlük yaşamın küçük sorunlarıyla, dünyanın büyük sorunlarını birlikte düşünmenin tam zamanı!

Thursday, October 22, 2009

Türkiye’nin Dış Politika Atılımlarını Düşünürken…

Ermenistan’la tarihsel bir protokol imzalanıyor. İsrail’le kriz derinleşiyor, Suriye ile “stratejik ortaklık” gündeme geliyor. Batı’nın baskılarına karşı, İran’ın nükleer programı savunuluyor, “bölgede Türkiye, İran, Suriye ekseni mi oluşuyor” diye soranlar artıyor. Kuzey Irak Kürt yönetimiyle oluşturulan karşılıklı anlayış, PKK kamplarından Türkiye’ye geri dönüş... Türkiye’nin dış politika alanında Prof. Davutoğlu önderliğinde bir atılım yaptığı kesin.

Bu atılımın, Kafkaslar’dan, Ortadoğu’ya meyvelerini vermeye, ülkenin uluslararası konumunda önemli bir dönüşüm yaratmaya başladığı söylenebilir. Ancak bu atılım üzerine kesin bir yargıya varmak için acele etmemekte yarar olabilir.

Yeni doktrin...

Batı basınında Türkiye’nin dış politikası üzerine yazanlar, konuya öncelikle Davutoğlu’nun dış politika savlarını kısaca özetleyerek girmeye özen gösteriyorlar. Bu özetlerde “Stratejik Derinlik” başlıklı çalışmaya göndermeyle, üç nokta öne çıkıyor. Ancak, Davutoğlu’nun çalışmasındaki, en az bu üçü kadar, önemli bir dördüncü nokta daha var. Bu ise ısrarla “dışarıda” bırakılıyor. Bu üç noktadan birincisi şöyle: Türkiye geçmişte benimsemiş olduğu içine kapanık, bölge sorunlarına duyarsız çizgiyi terk ediyor, dışa dönük aktif bir politika benimsiyor. İkincisi, Türkiye’nin bölgesinde, Osmanlı İmparatorluğu mirasından, bir İslam ülkesi olmasından kaynaklanan kültürel etki araçları (derinliği-E.Y) var. Üçüncüsü, Türkiye komşularıyla “sıfır” sorun hedefi güden yeni bir düzen kurmayı amaçlıyor.

Ancak ilginç olan şu ki, Türkiye’nin yeni dış politikasını bu üç nokta üzerinden düşündüğümüzde bir sonuca, yorumlarda ısrarla “dışarıda” bırakılandördüncü noktayla birlikte düşündüğümüzdeyse bir başka sonuca ulaşabiliyoruz. Dördüncü nokta şu varsayıma ilişkin: Türkiye’nin bölgesinde güç yansıtabilmesi için bir küresel gücün desteğine, kaldıracına vb. gereksinimi vardır. İşte bu dördüncü noktayı göz önüne alınca, olupbitenlerin çoğunu (geri kalanı yeni sınıf şekillenmeleriyle, siyasal İslamın dinamikleriyle ilgili) ABD’nin bölge politikalarının merceğinden okumak gerektiği sonucuna ulaşabiliyoruz.

‘Eski’ ve ‘yeni’ pratik

Örneğin, “geçmişteki” içine kapanık dış politikanın, Soğuk Savaş döneminde, bölgedeki tüm dış politika seçeneklerinin iki büyük gücün dengesine bağlı olarak saptanmış, Türkiye’ye NATO dışında bir hareket alanı bırakılmamış olmasından kaynaklandığı söylenebilir. “Yeni” dışa dönük politika ise, Soğuk Savaş’tan sonra ayakta kalan tek hegemonyacı gücün bölgedeki hesaplarının değişmiş, Türkiye’den beklenenlerin çeşitlenmiş olmasıyla ilişkilendirilebilir. Bu yaklaşıma, ABD’nin Irak ve Afganistan’daki, İsrail’in Lübnan ve Gazze’deki fiyaskolarının, bu iki ülkenin arasındaki ilişkiye, hatta manevra alanlarına, bölgesel ve küresel çapta getirdiği kısıtlamalar da eklenebilir. Bu saptamalar, ılımlı ve Batı’yla barışık, Arap ülkelerine örnek, demokratik İslam ülkesitanımıyla, Stephen Kinzer’ın Boston Globe’da vurguladığı “Türkiye ABD’nin gidemediği yerlere gidebilir, kuramayacağı ortaklıklar kurabilir, mutabakatlar oluşturabilir” (15/10/09) beklentisiyle zenginleştirilerek okunabilir. O zaman medyada egemen olanlardan başka senaryolar düşünülebilir.

Örneğin, Türkiye’nin “yeni” dış politikası, bir büyük gücün dış politikasının uzantısı olarak yorumlanabilir. Yeni İsrail politikası, Suriye yakınlaşması ise, İsrail’in yalnızlık, kuşatılmışlık algısını güçlendirerek, ABD’nin (Obama yönetiminin) Ortadoğu politikalarına direncini azaltmayı; Suriye’yi de İran’dan uzaklaştırmayı amaçlıyor olabilir. Bu yorumlar eğer gerçeği yansıtıyorsa, Türkiye ABD’nin bölge projelerine, olayların akışına daha fazla kapılması, şimdi sahip olduğuna inandığı manevra alanını, karar alma kapasitesini de giderek kaybetmesi beklenebilir.

İki gelişme bu “kötümser” olasılığı güçlendiriyor. Bunlardan birincisi Ermenistan’la yapılan anlaşma. Her iki ülkenin halkları açısından olumlu bir anlaşma, ama ABD, AB, Rusya’nın ve enerji jeopolitiğinin gölgesi altında gerçekleşmesi, zemininin çok kırılgan olduğunu gösteriyor. Bu anlaşma Azerbaycan’ın kendi doğal kaynaklarını koruma kapasitesini zayıflatacak. Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkilerinin bozulmasıysa enerji jeopolitiğinde, AB karşısında elini (Azerbaycan gazını Avrupa’ya ulaştırmanın, Nabucco dışında bir başka yolunu bulursa -RFR/RL, 19/10/09- iyice) zayıflatacak. İkincisi, Belücistan kaynaklı, ABD ve İngiltere bağlantılı olduğu söylenen Cundullah adlı radikal Sünni grubun İran devrim muhafızlarının 6 liderini öldüren bombalı saldırısı. Bu saldırı İran’a yönelik destabilizasyon girişimlerinin ivme kazandığını, Türkiye’nin bu ülke ile ilişkilerinde seçeneklerinin hızla daralacağını düşündürüyor.

Türkiye’nin yeni politikasıyla İslam dünyasında etkisini arttırma hesaplarına gelince, süreç, ekonominin kaynak gereksiniminin, AKP’nin kültürel duyarlılıklarının etkisiyle, beklenenin aksi bir yönde gelişerek, Arap ülkelerinin Türkiye siyaseti üzerindeki etkilerini arttırabilir.

Wednesday, October 14, 2009

‘Belli ki İyi Niyetli Sözler’

Başbakan’ın Yıldız Üniversitesi’nde yaptığı konuşmanın ardından kopan “fırtınayı” izlerken, “belli ki iyi niyetli sözler”... “olumlu bir şey söylediğini sanıyordu” diye düşündüm. “Amacının önyargıları güçlendirmek olmadığına inanıyorum” gibisinden savunmalar ortaya dökülmeye başlayınca Marx’ın,Graucho Marx’ın sözlerini anımsadım. Başbakan’ın gerçek niyetini bildiklerine inanarak onu savunmaya soyunan bu insanlara dönüp acaba şöyle diyemez miyiz: “Beyler, Başbakan önyargılı biri gibi görünebilir, önyargılı biri gibi konuşabilir, ama sakın bu sizi yanıltmasın. O gerçekten önyargılı biri olabilir!”

Hafızayı beşer…
Sonra da aklıma “Hafızayı beşer nisyanla maluldür” (insan hafızası hatırlama özürlüdür) sözleri geldi. Yıldız konuşması ilk değil ki... Buyurun size yakın geçmişten iki örnek: “Biz, dedeleriniz, ecdadınız kovulduğu zaman sizi kalkıp da bu topraklarda ağırlayan, bu topraklarda misafir eden Osmanlı’nın torunları olarak konuşuyoruz” (6 Ocak, İsrail’in Gazze saldırısı üzerine…) ve “Öldürmeye gelince siz çok iyi bilirsiniz” (Davos, “one minute” olayı).

İlk alıntıda Başbakan, “sizi” sözleriyle, soyut bir “biz”, “siz” ikilemi kuruyor, sonra güncel bir olayı konuşuyor olmasına karşı bu “ikilemi”, tarihin uzak bir anına kadar yansıtarak adeta mutlaklaştırıyor. Diğer bir deyişle, Başbakan, liberal, postmodern söylemin çok sevdiği bir kavramı kullanırsak, Yahudileri “ötekileştiriyor”, dahası tarihten gelerek, bu “öteki” üzerinde bir hak iddia ediyor. İçindeki, “biz”in kim olduğu belirsiz, yozlaşmış, müflis bir hanedanla kurulan “torunluk” ilişkisinin de son derecede sorunlu olması bir yana, “Osmanlı’nın torunları olarak konuşuyoruz” ifadesi de tarihten gelmekte olan bir “ruha” gönderme yaparak, Başbakan’ın sözlerini iyice ağırlaştırıyor.

Bu içi boş (ötekileştiren) “siz” kavramıyla, “Öldürmeye gelince siz çok iyi bilirsiniz” ifadesinde de karşılaşıyoruz. Başbakan “siz” kavramıyla İsrail devletini ya da ordusunu kastediyor olamaz. Çünkü o zaman, Başbakan yağmur yağarken, bakıp “yağmur yağıyor” gibi gereksiz bir şey söylemiş olurdu: Her devlet, her ordu öldürmeyi en az öteki kadar iyi bilir, daha iyi bilmek için biteviye çabalar. Acaba, Başbakan, Peres’in Haganah’daki, Savunma Bakanlığı’ndaki geçmişini düşünerek, bizzat Peres’i mi hedef aldı, ona “sen katilsin” demeye getirdi? Bu, Gazze saldırısı gibi jeopolitik bir trajediyi kişileştirmek, basitleştirmek olurdu. Başbakan’ın kafasının bu kadar karışık olduğuna inanasım gelmiyor. O zaman, geriye, son seçenek olarak, İsrail’i (bir bütün homojen “nesne” olarak) kasteden, Yahudi düşmanı olanların, “içine” kendi önyargılarını kolaylıkla “yazabilecekleri” “boş” bir gösterge olarak “siz” kalmıyor mu?

Önyargı ve ötesi…
Bir halk, bir insan topluluğu, tüm karmaşıklığı, içerdiği bireyler arasındaki sonsuz farklılıklar görmezden gelinerek, onu tek bir özelliğe indirgeyen bir kavramla ifade ediliyorsa, orada, bir önyargının açtığı çok tehlikeli bir kapıdan içeri girmek üzereyiz demektir.

Bu, önyargının sahibinin, mutlaka bu kapıdan içeri gireceği anlamına gelmiyor. O, önyargısının hedefi olan şeyin kendisine “gerçekte” nasıl göründüğünün ayırdında bile olmayabilir. Çünkü, o bu “görüntüyü” toplumsal etiket kaygısıyla ya da psikanalizden bir kavramı ödünç alırsak, “süper ego” sayesinde bastırmaktadır. Ama “bastırılan” her zaman geri gelerek rahatsız ettiğinden, bu şahıs, bu rahatsızlıkla yaşayabilmek için, sürekli kendine, etrafındakilere ırkçı olmadığını, en yakın arkadaşlarının siyah, Yahudi olduğunu anımsatma, siyahların, Yahudilerin “iyi özelliklerini” her fırsatta vurgulama gereği duyabilir. Örneğin, “siyahlar çok iyi sporcudur, çok iyi dans ederler. Yahudiler parayı, bilgiyi çok iyi yönetirler… Hep bunun rantını almaya devam ederler…” Ya da bir başka durumda olduğu gibi, bu genellemelere karşı çıkarken, aynı anda, bir genelleme yaptığının ayırtında bile olmadan “Tüccar ve sanayici olmak iyidir! Bilim adamı, felsefeci, sanatçı olmak iyidir. Bunlar her milletin, bu arada Yahudilerin de iyi taraflarını yansıtan özelliklerdir” (abç) de deyiverirler.

Bunlar ilk anda çok masum görünen ifadeler. Ama, gerçekte, “yüzde 90’ının hayatında Yahudi biriyle hiç teması olmamış, ama önyargılar nedeniyle yarısı Yahudi komşu istemeyen”, yoksullaştıkça gerilen, “Mutluluğumu kim çalıyor? Niye birileri benden daha iyi yaşıyor?” sorularına kestirme cevaplar arayan insanların öfkesine, üstelik de “Durdukları yerde para basıyorlar” ifadeleriyle birlikte kullanıldıklarında kibrit çakmaya benziyorlar…

Thursday, September 24, 2009

‘İmparatorlukların Mezarlığı’ Afganistan

ABD’nin dış politika gündeminin başında Afganistan var. Başbakan’ın ABD gezisi öncesinde, Türkiye’de, jeopolitik konularla ilgilenen kimi gazete köşelerinde, düşünce kuruluşlarında egemen yaklaşımın Türkiye’nin Afganistan’daki varlığını arttırması gerektiği yönündeydi. Bu yaklaşım Dışişleri BakanıDavutoğlu’nun “Stratejik Derinlik”kitabında savunduğu, büyük bir küresel güce dayanarak bölgede güç yansıtmak, etki arttırmak olarak özetlenebilecek çizgisiyle de uygunluk halinde.

Ancak bugünkü koşullarda Türkiye’nin Afganistan’a ne başlık altında olursa olsun daha fazla asker ve personel göndermesine, bu adım, ölümcül bir“tuzağın” içine bile bile atlamak anlamına geleceğinden, kesinlikle karşı çıkmak gerekiyor.

Bir bilenden uyarılar

Rusya’nın Afganistan yenilgisinin mimarlarından, o zamanın ABD Devlet Başkanı Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı, Zbigniew Brzezinski, 1998’de konuyla ilgili olarak şöyle diyordu. “O gizli operasyon mükemmel bir düşünceydi. Sovyetler’i Afganistan tuzağına çekmeye hizmet etti. Sovyetler’in sınırı geçtiği gün Başkan Carter’a şöyle yazdım: Şimdi Sovyetler’e kendi Vietnam savaşını verme şansına kavuştuk.”

Brzezinski önceki hafta Avrupa’daydı. NATO, Afganistan bağlamında güvenlik uzmanlarıyla görüşür, konuşmalar yaparken ise şöyle demiş:“Afganistan’da… Sovyetler’in kaderini tekrarlama riskiyle karşı karşıyayız”. New York Times’ın aktardığına göre, Brzezinski, Kuzey ittifakıyla birlikte savaşan 300 özel tim görevlisiyle Taliban rejimini yıktık. Ancak şimdi ABD ve bağlaşıklarının Afganistan’daki toplam asker sayısı 100.000 civarında”… “Sovyetler’in o zamanki toplam gücüne ulaşmak üzereyiz ve daha şimdiden en üst düzey generallerimiz savaşı kaybetmekte olduğumuzu söylüyorlar”.

Brzezinski, “Askeri güçlerin bir gelişme stratejisine nasıl yardım edebileceğine karar vermek için bir uluslararası konferansın toplanması gerektiğini”savunmuş. Böylece “Avrupalıların oradaki varlık süresini uzatmak daha da kolay olacakmış. Eğer ABD Afganistan’da yalnız kalırsa bu ittifakın (NATO-E.Y.) sonu” olurmuş.

Japon Stratejik Çalışmaları Enstitüleri Birliği’nin Brzezinski Avrupa’dayken yayımladığı bir analizde de, dün Afganistan yenilgisinin nasıl Sovyetler’in geleceğinde rol oynadıysa bugün de ABD’nin geleceğinde rol oynayabileceğine dikkat çekildikten sonra söylenenler arasında şu iki nokta dikkatimi çekti: Birincisi: “Avrupa ve Japonya, ABD’ye belki de bu savaşı askeri olarak kazanamayacağımızı anlatmalılar”. İkincisi: Batı’nın ulusal kurtuluş savaşları deneyiminden çıkarmış olması gereken dersler vardır”. “Askeri harekâtlar çok fazla tali hasar yaratıyor, yerel nüfusu NATO güçlerine yabancılaştırıyor. Koalisyonun esas olarak Avrupa-Atlantik güçlerinden oluşması, beyaz adamın savaşı izleniminigüçlendiriyor” (abç).

‘Durum’ çok olumsuz

Afganistan’da iç ve dış etkenlerin birlikte oluşturduğu “durum”, ABD ve NATO açısından çok olumsuz. ABD’de Temsilciler Meclisi’nde, Washington koridorlarında, hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar arasında bu savaşın kazanılabileceğine ilişkin inanç hızla kayboluyor. Geçen hafta GeneralMcChristal’in de “bu savaşı kaybedebiliriz” sözleri bu havayı daha da ağırlaştırdı. GSMH’si 23 milyar dolar, devlet bütçesi 600 milyon dolar olan Afganistan’da Taliban’la savaşacak, 400.000 kişilik bir yerel ordu inşa etmek ise tam anlamıyla bir fantezi. General McChristal, istediği azami ek gücü alabilse bile bunlarla ne yapacağı ve bunun “durumu” nasıl değiştireceği meçhul. İngiltere, Kanada ve Almanya’da Afganistan sorunu gündemin önüne çıkmaya başladı. Kanada yönetiminin yayımladığı raporlar durumun gittikçe kötüleştiğini ABD’nin yalnız kalma olasılığının artmakta olduğunu gösteriyor.

ABD yönetiminin, “yabancı güçlere karşı iç savunma” (ABD politikalarını kabul etmeyen isyancılara karşı) alanında uzmanlaşmış Special Forces 3rd Group olarak bilinen özel güçleriniPakistan, Tacikistan, Türkmenistan, Uzbekistan, Kazakistan ve Kırgızistangibi Afganistan’ı çevreleyen ülkelere getirmeye başlaması (Eurasianet, 17/09/09) “yeni bir duruma” hazırlık yapmaya çalıştığını düşündürüyor.

Bu sırada Asya Times’ın Pakistan büro şefi, birbirine hasım beş büyük Taliban liderinin, Afganistan’ın Khost eyaletinde yapılan bir toplantıda, güçlerini birleştirme, eylemlerde eşgüdüm oluşturma kararı aldıklarını aktarıyordu (17.09/09). Perşembe günü Kâbil yakınında gerçekleşen bir NATO konvoyuna yönelik saldırı bu sürecin ilk ürünüymüş. Oxford Research Group’dan Prof. Paul Rogers’de güvenilir kaynakların Taliban’ın artık Kandahar’ın çoğunu kontrol ettiğini”söylediklerini aktarıyordu.

İskender, Cengiz Han, İngiliz ve Rus imparatorlukları Afganistan’daboylarının ölçüsünü aldılar. Bu yüzden oraya “imparatorlukların mezarlığı” da deniyor. “Yeni Osmanlı” fantezileriyle aklı karışanların vaatlerine inanıp çocuklarımızı oraya gömmeyelim…

Tuesday, September 22, 2009

Çoktan, gereğinden fazla uzamış bir tartışma üzerine son kez

“Bir boya dökme vakası” başlıklı yazımda “aklın istikrarsızlığından” öz ederken, Margulies’in özgün bir durum olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Birlikte savruldukları noktada, grup arkadaşlarında da bu durumun kimi “semptomlarını” gözlemlemek olanaklı.

Örneğin Doğan Tarkan, arkadaşı Roni Margulies’i savunmak amacıyla bana yönelik bir yazı yazmış. Bir insanın siyasi çizgisini paylaştığı bir dostunu savunması çok yerinde bir tutum. Ama keşke acele etmese, biraz daha özenle savunsaydı “aklın istikrarsızlıklarını” belki kontrol altına alabilirdi diye düşündüm okurken. Ama ne yazık ki alamamış.

Tarkan yazısına devrimci geçmişimizin fedakarlıklarını, çektiklerini vurgulayan bir giriş yapıktan sonra sıra bana gelince, birden bire, benim dip not merakıma ve şiir yazma pratiğime gönderme yapmaya başlıyor. Bu göndermenin nedenini anlamadım. Yine de davete uyup bir not düşeceğim: Dip not merakı, söylenen şeylerin kaynağını vermek, paylaşmak arzusundan kaynaklanır; bir akademik ahlak anlayışıyla, disipliniyle ilgili bir durumdur.

Ama o ki şiirden laf açıldı, ilgileneler için bir bilgi aktarayım bari: Margulies kendini siyasette, Troçkist olarak tanımlar. Ancak iş sanata geldiği zaman, 1994-95’de Adam Sanat dergisinde yaşanan bir tartışmada hayretle izlediğimiz gibi, Stalin’in Avant Gard’ı imha eden komiseri Jidanov’un savlarıyla, Atilla İlhan’a yaslanarak 1980’ler kuşağına saldırmaktan çekinmez… Tartışmanın ayrıntılarını öğrenmek isteyenler benim Yaşasın Modernist Refleks (Telos yayınları 1997) kitabıma bakabilirler. Şiir tartışmasını, “Bir serginin düşündürdükleri” başlıklı yazıyla birlikte okumalarını öneririm.

Konu Stalinizm’e gelince insan ister istemez anımsıyor. Stalin rejiminin en önemli özelliklerinden biri de, tarihi geriye doğru yeniden yazmak, birilerini silmek, birilerini de ajan, polis filan gibi düzmece mahkemelerle imha etmekti. Diğer bir deyişle, siyasette argüman yerine yalana başvurmakla ilgili bir damarı var Stalinist geleneğin.

Troçkist olduğunu “bildiğim” Tarkan’ın yazısında da bu geleneğin karanlık gölgelerine rastlayınca, yine “aklın istikrarsızlıklarını” düşünmeden edemedim; gerçekten de çok üzüldüm.

Örneğin, Margulies-Tarkan grubundan daha önce bana gönderilen V.A imzalı bir mesajda da benim siyasi geçmişim tarihten siliniyordu. Bunu yazanın cehaletine vererek, üzerinde durmamıştım. Ama şimdi bir kez daha düşüneceğim bu tutumun anlamını.

Tarkan da, Türksam adlı bir kuruluşa yazı yazdığımı, devlet görevlisi olduğumu ileri sürüyor, Kürt ve Ermeni düşmanı olduğumu ima ediyor. Bu arada 1980’lerin gizlilik döneminde kullanılan bir takma ismi de, sahibinden izin almadan açıklamakta hiç bir sakınca görmüyor.

Türksam için hiçbir yazı yazmadım. Diğer taraftan ben tek başına, bağımsız bir entelektüelim. İstediğim yere yazarım. Beni yazılarımın içeriği bağlar. Diğer taraftan, internet ortamında benim yazılar, irademin dışında, bana sorulmadan, hiç bilgi dahi verilmeden oraya buraya konuyor.

Devlet görevlisi olmama gelince, bu gerçekten çok hazin bir iddiadır. Margulies, şair, yazar ve giderek, özellikle AKP’ye ve siyasal İslam’a yakın medya çevrelerinde “Kamusal entelektüel” konumuna ulaşmış bir insan. Ben eleştirilerimde, onun destek vermekte olduğu çizgiye, üstlenmekte olduğu işleve yönelik teorik bir saptama yapmıştım. Bu bir yorumdur, teorik saptamadır. Katılanlar oldu katılmayanlar da. Ancak Tarkan gibi, “sen devlet görevlisisin” diyeni çıkmamıştı. Tarkan eğer bana bürokrat, kamu işçisi, memur filan demiyorsa, acaba ne demek istiyor? “Sen derin devletsin”, “5. Kolsun” filan mı demek istiyor? Burada da insanın aklına Vişinski mahkemeleri geliyor… Tarkan sinirli, gözü çabuk kararan bir arkadaştır (bunları bir eleştiri olarak söylemiyorum) ama, kantarın topuzunu bu kadar kaçıracağını hiç ummuyordum doğrusu…

Ermeni ve Kürt düşmanı olduğuma ilişkin imalara gelince… Kürt sorunu tartışılırken, Tarkan ve arkadaşları gibi kimi sosyalistlerin umutlarını düzen partilerine bağlayan tutumuna karşılık, ben hep bu sorunun sınıfsal yanını, toprak sorununu ve emperyalizm eksenini vurguladım. Belki bu noktada da “reddetmemiz gereken miras” bağlamında, parlamentarizme ilişkin tartışmaları, “kendi sağındaki güçlerden medet ummak” konusunda geçmişte yapılmış eleştirileri anımsamak yararlı olabilir.

Ermeni sorunu konusunda ise bir keresinde Hrant’ın alçakça katledilmesinden sonra, “Hepimiz Ermeniyiz” sloganını atanlarını eleştirdim. Ermenilerin yaşadığı felaketi yaşamayanların, o acıları çekmeyenlerin, kendilerini onlarla ayni düzleme koymaya hakkı olmadığını vurguladım. Bir başka zamanda da Ermeni sorunuyla ilgili çok imzalı bir bildiriyi yayınlayanları da, “soykırım” kavramından kaçtıkları için eleştirdim. Bunların Ermeni düşmanlığı olduğunu, “Big Brother”ın “Düşünce Polisi” bile iddia etmeye cesaret etmezdi.

Cumhuriyeti savunmaya gelince, evet siyasal İslam’ın Osmanlı nostaljisine, liberalizmin, emperyalizmin Huntington okulunun saldırılarına karşı 1923 “olayını” savunuyorum. Gericilerle, rejimle, kapitalizmle, emperyalizme uzlaşmak için sıraya girenlere karşı, 1970’ler kuşağının devrimci refleksini savunduğum gibi. Bu iki “olayı” savunmam, bu iki olayın “hakikatine” sadakatle ilgilidir. Benim bu iki olaya yönelik eleştirilerimin olmadığı, birincisinin, demokrasi ayağı eksik (kim demiş burjuva devrimleri illa demokratik olur diye), ne kadar varsa o kadarıyla emekçi sınıfların direnişini bastırmış, bir Burjuva Devrimi olduğunun ayırtında olmadığım anlamına gelmiyor. Geçmiş değerlendirmelerimde de, 1965-70’ler kuşağının, sosyalist mücadelenin anti emperyalist, anti faşist yanını egemen kıldıkları, popülist (ama devrimci-popülist) bir çizgi izlediklerini, ama bunun illa sosyalizmle özdeş olmadığını vurguladım. Evet, anti-faşizm, anti-emperyalizm “kümeleri” sosyalizm kümesiyle kesişebilir, ama özdeş değildirler. Diğer bir deyişle sosyalizm “kümesi” bunları içerebilir, ama onlar sosyalizm “kümesini” içeremezler. Bugün, emperyalizme bağımlı, bölgesinde ABD tarafından sürdürülen emperyal operasyonları destekleyen bir hükümet ve ordu ile yönetilen bir kapitalist ülkede, kapitalizme karşı anti-emperyalist bir eksen üzerinden mücadele etmeyenlerin, bu hükümete destek vermekte ısrar edenlerin, ne kadar enternasyonalizm lafları etseler de kapitalizme karşı mücadele ettikleri söylenemez.

Bu nedenlerle, geçmişte Mahir Çayan’a yönelttiğim eleştiriler kadar, yine geçmişte geleneğimiz bağlamında Çayan’a sahip çıkan yazılarıma da, bugün sahip çıkmakta hiçbir mahsur görmüyorum. Özellikle, Mahir Çayan’ın “oligarşik devlet” biçimine ve “emperyalizmin iç olgu” olmasına ilişkin zamanından çok önce ve büyük bir önseziye yapılmış saptamalarına… Ama bunlara sahip çıkmak “öncü savaşı”, “evrim devrim iç içe”, savlarına da sahip çıktığım anlamına gelmiyor.

Diğer taraftan, galiba ben de Tarkan da boşuna nefes tüketiyoruz. Margulies’in, Taraf gazetesinde, Kürt açılımı konusunda kimi AKP milletvekillerine verdiği akıla bakar mısınız?

Margulies şöyle yazıyor: “Adamın partisinin hükümeti kelleyi koltuğa alıp bir barış girişimi başlatıyor. Başarırlarsa tahminen yüz yıl hükümet olacaklar. Bu adam da, salt barışı sağlayan partinin milletvekili olduğu için, tahminen öldüğü güne kadar milletvekili seçilecek.” (09/09/09). Şimdi bu “kelleyi koltuğa alma” fantezisini bir kenara bırakalım, bir burjuva hükümet “neden kelleyi koltuğa alır?” diye sormayalım. Hatta bu “fantezinin” örttüğü “çatlağı” da aramayalım. Gelin bu akıl vermenin mantıksal sonuçlarına bakalım. Margulies bir burjuva hükümete ve hükümet partisinin milletvekillerine yüzyıl iktidarda kalabilmenin yolunu anlatıyor. “Arkadaş sana ne?” diye de sormayalım. Ama şunu da görelim: AKP milletvekilleri onun sözünü tutarlarsa, yüzyıl iktidarda kalacaklar… Margulies AKP milletvekillerini yüzyıl iktidarda tutacak bir adımı destekliyor… Şimdi ben “akıl istikrarsızlığından” söz ederken haksız mıyım?

İroni bir yana, Margulies’in öğütlerinin gerçeklikle bir ilgisi yok. Bu sözler, kimin kendisini bunları söylerken görmesini istiyorsa, o göz için önemli, ama o da bizi ilgilendirmez!

Gerçekteyse, ne AKP, tüm milletvekilleri destek verse bile, Kürt sorununu çözebilir, ne de o milletvekilleri Margulies’i ciddiye alırlar. Ama AKP milletvekillerine verdiği öğütlerle Margulies’in sosyalistlere çok karanlık bir gelecek vaat ettiği de bir gerçek.

Bitirirken esas tartışma konusuna bir kez daha dönmek istiyorum. Margulies’in başına boya, onun Türkiye solunun geçmişine yönelik yaralayıcı sözlerine tepki olarak dökülmüştü. Tabii ki tatsız bir olay. Keşke böyle olmasaydı. Boya dökmek yerine, bir tartışma ortasında hesaplaşmayı seçselerdi ideal olurdu, ama birileri bu yolu seçmişler. Olur böyle şeyler… Ama biçimi tartışılır bir protesto eylemini, düşünce özgürlüğüne bir saldırı olarak satmaya çalışmak olmaz!

Şu da olmaz: Arkadaşınız bir geleneği karaladığı için protesto edilecek, ama siz, uyduğunda, “biz Anayasayı değiştirmek istediğimiz iddiası ile düşüncelerimizden dolayı idam ediliriz… Yani eylemimizden dolayı cezalandırıldığımızda da aslında düşüncemizden dolayı verilir bu ceza” sözleriyle arkadaşınızın karaladığı kişilere gönderme yaparak, onların çok kısa, birkaç yıllık (kimileri 15-20 yıl çabalar, ülke siyasetine bir çizik bile atamaz) ama son derecede parlak, etkin ( o kadar etkin ki, 35-40 sene sonra hala Taraf gazetesinde yuvalanmış yazarların boy hedefi olmaya devam ediyorlar) yaşamlarının yarattığı deneyimin içine, işinize geldiğinde geri döneceksiniz.

Nihayet bu da olmaz: Bir taraftan devletin (evet devletin) sınıf çıkarlarıyla, emperyalist hesaplarla kirlenmiş politikasına destek çıkacaksınız, diğer taraftan, bu politikaya inanmayan, herkesi Ergenekon’la aynı kaba koymak üzere, darbeci, devlet memuru ilan edecek, adeta “düşünce polisliği” yapacaksınız, sonra da ifade özgürlüğünü savunmaktan söz edeceksiniz.

Thursday, September 10, 2009

‘Şeytanın Dışkısı’

OPEC’in kurucularından, zamanın Venezüella Petrol Bakanı Perez Alfonso’nun, “Petrol siyah altın değil, şeytanın dışkısıdır” sözlerine bakarsak, 100 yıldır bu dışkıyla beslenen bir uygarlıkta yaşıyoruz.

150 yıl önce Amerika’da

“Şeytanın dışkısının” öyküsü 27 Ağustos 1859’da Titusville Pennsylvania’da petrol bulunmasıyla başlıyor. Uğruna savaşlar çıkarılan, neredeyse dereler gibi kan akıtılan stratejik bir mal haline gelmeye başlaması için 26 yıl sonra ilk iç patlamalı motorun icat edilmesi gerekecektir. Ama, kapitalizmin ekonomi politiği, kültürü açısından 1908 çok daha önemli bir tarih. Kapitalizmi krizden çıkaran yeni sermaye birikim modeline, (hatta yeni ücret ilişkilerini ve kültürel biçimleri de göz önüne alırsak sermaye birikim rejimine) adını verecek olan Henry Ford, “T-Modeli” otomobilin seri üretimine o yıl başladı.

Bu modelin üretimiyle birlikte yayılmaya başlayan “Taylorizm”e, bant sistemine dayalı yeni emek süreçleri, yalnızca kapitalizme yeni bir enerji getirmekle kalmadı, aynı zamanda, I. ve II. paylaşım savaşlarının teknolojisini de belirledi. Böylece petrol, hem ekonomik krizin hem de küresel hegemonya sorununun, yeni sermaye birikim modeline öncülük eden ABD’den yana aşılmasında belirleyici etkenlerden biri oldu.

Petrolün insanlığın başına nasıl bir bela açmakta olduğunu II. Dünya Savaşı’na giden süreçte, petrol yoksunu Japonya ve Almanya’nın dış politika maceralarında, savaşın hemen ardından 1945 yılında ABD savaş gemisi USS Quincy’de, ABD Devlet Başkanı Roosvelt ile Suudi Kralı Abdullaharasında imzalanan anlaşmadan görmek olanaklı. İran’da petrolü ulusallaştırmak isteyen Başbakan Musaddık’a karşı, 1953 yılında gerçekleştirilen darbe, Ortadoğu’nun yeni efendisini belirleyecek olan 1956 Süveyş Krizi, ABD hegemonyası açısından petrolün ne kadar merkezi bir öneme sahip olacağını da gösteriyordu. Gerçekten de ABD Ortadoğu’da yeni üsler inşa etmeye başladı. 1980 Carter Doktrini bölgeye askeri müdahaleyi bir dış politika ilkesine dönüştürdü. 1991’de ABD’nin Suudi topraklarına 15 bin yeni askeri yerleştirmesine olanak sağlayan I. Irak Savaşı ve Irak’ın sömürgeleştirilmesiyle sonuçlanan II. Irak savaşları petrolün soğuk savaş sonrası dönemin jeopolitiğinin de ana konusu haline geldiğini gösteriyordu.

Ve geldik bugüne

Tüm dünyada ulaşımda kullanılan enerjinin yüzde 75’inin petrolden kaynaklandığını düşünürsek dünya ekonomisinin ticaret, sanayi tedarik ağlarının geleceğinin de petrole bağımlı olduğunu görebiliriz. Ama bu bile petrolün önemini yeterince göstermiyor. Başınızı kaldırın ve etrafınıza bakın. Tekstilden boya maddelerine, bilgisayar aksamından, ilaçlara, inşaat malzemelerine, televizyondan, buzdolabımızdan, içindeki gıdaların ambalajlarına kadar her şeyde petrol ürünleri var. Petrol kitlesel üretimin, tüketim kültürünün, hatta “gösteri toplumunun” ekranlarının, “yaşam dünyamızın” temel maddelerinden biri.

Ama bir iki küçük sorun var. Birincisi, kısa süre önce Meksika Körfezi, İran, Uganda, Brezilya’da keşfedilen yeni rezervlere karşın, genelde petrol hızla tükenmeye devam ediyor. Geçen yıl İngiltere’nin enerji güvenliğini araştıran resmi bir rapor, petrol üretimindeki gerileme hızını yılda yüzde 6.7 olarak saptarken, yeni teknolojilerin devreye girmemesi halinde bu oranın yüzde 9’a ulaşacağını savundu. Uluslararası Enerji Ajansı’nın bulguları da bu yöndeydi. 2009’da günlük 70 milyon varil olan petrol üretiminin 2030 yılında 30 milyon varile düşme olasılığı var. Buna karşılık, ekonomik resesyona rağmen Çin ve Hindistan’ın tüketim eğilimi göz önüne alındığında dünyanın bugünkü dengelerini koruyabilmek için üretimin günde 103 milyon varil düzeyine ulaşması gerekiyor. Bunun için gerekli yatırımların geçen 15 yılın kredi bolluğu döneminde gerçekleştirilememiş olduğunu düşünürsek, gelecek açısından umutlu olmak zor.

Financial Times’da Moises Naim’in de işaret ettiği gibi, petrol üreticisi olmak da sizi, eğer modern, gelişkin bir ekonominiz, güçlü bir sivil toplumunuz (kapitalist sınıfınız) ve buna uygun kurumsallaşmış bir devletiniz yoksa halkınızı siyasi-ekonomik risklerden, kurtaramıyor. Petrolünüz olsa bile, dış güçlere, yerel oligarşilere, feodal aşiret yapılarına, yozlaşmış, asalak devlet sınıflarına yem oluyorsunuz.

Kısacası, biz kafamızı “uygarlıklar çatışması” fantezisiyle meşgul ederken, hepimizi kapsayan kapitalist uygarlığın, üzerinde durduğu “Şeytanın dışkısı”salt insanları çürütmekle, yozlaştırmakla kalmadı, gezegeni de küresel ısınmaya yaptığı büyük katkıyla, sürdürülemez bir noktaya doğru götürüyor...

Thursday, September 03, 2009

Ilımlı Bir İslam Ülkesinden Görüntüler...

Geçtiğimiz haftalarda Malezya’da yaşananlara ilişkin kimi haberleri, şeriat düzeniyle insan hakları, demokrasi arasındaki ilişkileri tartışan yazıları okurken aklıma yine Richard Holbrooke’un New Perspective Quarterly dergisinde, Türkiye’deki seçim sonuçlarını değerlendirirken söyledikleri geldi: “Batı, dünyada ılımlı İslam istediğini söylüyor. İşte size Müslüman dünyasındaki en demokratik iki ülkeden biri, öbürü de Malezya” (Ağustos 2007).

Önce kısa bir anımsatma

Malezya’nın nüfusunun yüzde 60’ı Malay ve Müslüman, yüzde 40’ı Hıristiyan ve Budist Çinlilerden oluşuyor. Ülkenin hukuk rejimi bu ırk ve din ayrımını yansıtıyor: Müslümanlara şeriat kuralları uygulanıyor, diğerlerine sivil hukuk kuralları.

Ülkeyi 50 yıldır yöneten Bağımsız Malaya Ulusal Birliği (BMUB) muhafazakâr, ırkçı (Müslüman ve Malay) bir parti. Oy tabanı zayıfladıkça, BMUB, köktendinci PAS’a (Pan-Malezya İslami Partisi) yanaşıyor onun politikalarını benimsiyor, şeriat kurallarını daha yaygın, giderek toplumun tümünü etkileyecek biçimde uygulamaya yöneliyor. Bu nedenle de etnik gruplar, dini cemaatler arası çatışmalar giderek çoğalıyor, keskinleşiyor. Gözlemciler, Malezya’da 20 yıl önce başını tesettüre uygun bir biçimde örtenlere pek rastlanmazken, bugün hemen bütün Malezyalı kadınların başlarını örttüklerine işaret ediyorlar. Diğer taraftan şeriat kurallarıyla yönetilmek istemeyenlerin din değiştirmesine de izin verilmiyor, bu yönde girişimlerde bulunanlar cezalandırılıyor (Global Politikültür, 22.08.07).

İnek kellesi, rock konseri ve kamçılara dair…

Şeriat uygulamaları yaygınlaştıkça ve Müslümanların yaşam koşulları giderek daha yakından denetim altına alındıkça, köktendinci akımların cüreti ve etkisi de giderek artıyor.

Örneğin, başkent Kuala Lumpur’a yaklaşık 25 km uzaklıktaki Shah Alam kentinde geçen hafta cuma günü yaklaşık 50-60 kişilik bir grup, bölgelerinde restore edilmesi planlanan 150 yıllık Hindu tapınağını protesto etmek için, cami çıkışında bir yürüyüş düzenlediler. Tapınağın kapısına geldiklerinde “Allahu Ekber” ve “tekbir” sloganlarının ve posterlerinin yanı sıra ellerinde başka bir şeylerin olduğu da dikkat çekiyordu. Göstericiler beraberlerinde kesilmiş inek kafaları getirmişlerdi. Hindular için kutsal sayılan bu hayvanların kesik kafalarını tapınağın kapısına koydular, tükürdüler, tekmelediler, kameralara poz verdiler. The Strait Times’ın aktardığına göre, muhalefet partilerinin fener alayı, basın açıklaması gibi olaylarını dağıtmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan polis gelişmeleri sessizce seyretti.

Bu ikinci en demokratik ülkede, Müslüman ve Malay olmayan azınlıkların yaşamlarının gittikçe zorlaştığı bir gerçek. Ama Müslüman Malay nüfusun da tozpembe bir dünyada yaşadığı söylenemez. Geçen haftalarda iki örnek bu kesimin de bireysel özgürlüklerinin nasıl hızla aşınmakta olduğunu gösteriyor. Bunlardan biri dünya kamuoyunda da yankılanan bir kamçılama cezası olayıydı. Malezyalı Müslüman bir model Kartika Sari Dewi, bir sayfiye kentinde bira içerken görülmüş, tutuklanmış, şeriat yasalarına göre yargılanarak para ve kamçı cezasına çarptırılmıştı. Hem ülkede hem de uluslararası kamuoyunda kadın örgütlerinin insan hakları örgütlerinin protestoları karşısında Malezya hükümeti geri adım attı ve kamçılama cezası süresiz olarak ertelendi.

Sari Dawi’nin davası uluslararası alanda yankı yaptı ama rock konserlerine ilişkin haberler dışarıda pek duyulmuyor. Örneğin, geçmişteBeyonce, Avril Lavigne ve Gwen Stefani konserlerini Müslüman duyarlılıklara ters buldukları için yasaklatan PAS gençlik kolları şu sırada Michaels Learns Rock başlıklı bir konsere kafayı takmış durumda. Bu konser özellikle ramazan ayında gerçekleştirilmeye çalışıldığı için Müslümanlara bir hakaret sayılırmış. (Malezya kaynaklı bloglarda ve Twitter’da tartışmaları izleyebilirsiniz.) “Kesilmiş inek kafalarını tekmelemek mi dediniz?” Yok canım ne alakası var. Hem onlar Hindu n’olacak…

Malezyalı Müslüman gençliğin Black Eyed Peas adlı grubun konserine, sponsorları arasında alkollü içki satan bir şirket olduğundan katılması da yasaklanmış. Konserin web sitesi, ilgilenenlere, “Müslüman değilseniz ve 18 yaşından büyük iseniz gelebilirsiniz, yoksa içeri alınmayacaksınız” uyarısında bulunuyor. Tüm bu gariplikler karşısında, kimi Müslümanlar da “n’olur dinimizi değil PAS’ın fanatikliğini suçlayın” diyorlar… Belki onlara da hak vermek gerekiyor ama Malezya toplumu da bu arada Holbrook modeline uygun olarak “demokratikleşmeye” devam ediyor…