Thursday, April 16, 2009

“Yeni Türkiye”!

“Tehlikenin farkında mısınız?” dedik. Genel seçimlerden önce dilimiz döndüğünce uyarmaya, Müslüman Kardeşler örgütünün Mısır’da toplumu ele geçirme serüvenini, siyasal İslamın “pasif karşıdevrim” stratejisini anlatmaya çalıştık.

2007 seçimlerinden önce yükselen muhalefetin siyasal İslamda, onu bu ülke için uygun yönetim biçimi olarak gören uluslararası çevrelerde yarattığı korkunun seçimlerden sonra bizi başka bir Türkiye’ye taşıyacağını savunduk. Bir süredir bu “yeni Türkiye’de” yaşıyoruz. Yerel seçimlerin, yaratığı korkunun bu “yeni Türkiye’nin” havasını daha da ağırlaştırması kaçınılmazdı. Bunun böyle olduğunu, bu hafta, kamusal aydın konumundaki bilim insanlarına yönelik operasyondan da görüyoruz...

Ortam niye bu kadar sertleşiyor?..

Ortam niye bu kadar sertleşiyor? Ergenekon diye başlayan bir şey neden dalga dalga muhalefeti, özellikle “Cumhuriyetin ulusal projesine” sadakatlarını terk etmeyen aydınları susturma makinesine dönüştü?

İzninizle, 9 Mayıs 2007 tarihli yazımdan uzunca bir alıntı yapacağım: “AKP, seçmenin yaklaşık yüzde 25’inin katılmadığı, yüzde 10 barajından, hatalı kullanımdan dolayı ‘oyların yüzde 40’ının çöpe atıldığı’ bir seçimde, oyların yüzde 34’ünü alarak Meclis’e girdi. Böylece toplam seçmenin yaklaşık yüzde 24’ünün oyunu alan bir parti, Meclis’te sandalyelerin yüzde 60’ını ele geçirmiş oluyordu. AKP’nin, parlamenter sistem bağlamında, meşruiyetinin toplumsal zemini işte bu kadar dar!

Bu nedenle AKP, Cumhurbaşkanlığı’nı da ele geçirmeye karar verince, iktidar blokunun çeşitli bileşenlerinin sözcüleri, (TÜSİAD Başkanı.. ülkenin en büyük meşru şiddet kullanma hakkına sahip kurumu olmanın yanı sıra en büyük ekonomik ve kültürel ağırlık merkezlerinden biri olan Ordu’nun üst yönetimi) olmaz dediler. Bu itiraz, sokaklara dökülen büyük kitlelerin kaygılarında da yankılandı. Tüm bunlar AKP’nin Cumhurbaşkanlığı projesinin, hem hükümetin meşruiyet zeminine hem de ülke koşullarına (sınıflar matrisine) uygun düşmediğini gösteriyordu.

Ama AKP.. arzusunda, ısrarla ısrar etti. Tayyip Bey’in Çankaya’ya çıkamayacağı anlaşıldı, ama ısrar devam etti, sahneye Gül Bey çıkarıldı. Anayasa Mahkemesi kararına rağmen yine ısrar yinelendi. Yine olmayınca, bu kez bu amaca, anayasa değişikliği yoluyla ulaşılmaya kalkışıldı. En büyük sermaye bloku yine ‘Olmaz, karşıyız’ dedi...

Bu inanılmaz ısrar, ister istemez aklımıza şu soruyu getiriyor: ‘Bu kadar büyük bir tutkunun gerçek arzu nesnesi ne?’ Söz konusu olan bir kişi olsaydı, karşımızda ısrarla istemeye devam eden histerili bir hasta olduğunu düşünürdük. Karşımızdaki bir siyasi akım ve parti. Öyleyse bu partinin esas amacı ne? Başbakan, ‘demokrasiye sıkılan kurşun’ derken, demokrasiyi kendi arzu nesnesine indirgemiş olmanın ötesinde, aslında hangi projenin engellenmiş olmasına tepki gösteriyor?”

AKP momentumun kırılmasına izin veremez

Aslında bu soruların cevaplarını biliyoruz. Siyasal İslam, AKP gözetiminde ilerleyen toplumsal mühendislik projesinin momentumunun kırılmasından çok korkuluyor.

AKP’yi sıradan bir parti sananların, siyasal İslamın bir toplumsal kültürel hareket olma özelliklerini göremeyenlerin, bu korkunun çapını, Siyasal İslamın, siyasi iktidara bu kadar yakınlaşmışken bu mevziyi kaybetmeyi asla kabul etmeyeceğini kavramaları korkarım çok zor. Kavradıkları zaman da artık iş işten geçmiş, toplumsal siyasi dönüşümler (bu arada liberal entelijansiyanın intiharı da) tamamlanmış olacak.

AKP döneminde siyasal İslamın “pasif karşıdevrim” süreci toplumda çok önemli dönüşümler gerçekleştirdi. Ancak ülkenin mali-sinai zenginliğinin, egemen ideolojinin imajlarının üretildiği, dünya ekonomisiyle bağlarının kurulduğu, siyasi iktidarın kurumlarının bulunduğu bölgelerde, bu dönüşümler, yerel seçimlerin sonuçlarının da gösterdiği gibi, henüz geri çevrilemez bir düzeye ulaşmış değil.

Önümüzdeki genel seçimlerde, AKP’yi zayıflatacak, koalisyon kurmaya, belki de hükümeti terk etmeye zorlayacak sonuçlar çıkarsa, bu bölgelerden başlayacak bir karşı dalga, uluslararası desteklerin çekilmesine (eğer, henüz çekilmediyse) de yol açarak siyasal İslamın “pasif karşıdevrimini” bir gerileme sürecine sokabilir. Ekonomik kaynakları, devlet desteği kurumaya başlayan siyasal İslam, yıllardır adım adım kazandığı “yol arkadaşlarını” da kaybetmeye başlar. Bu yüzden, bu risklerin oluşmaması için, gelecek seçimlere kadar ülkenin siyasi, kültürel coğrafyasında gereken “temizliklerin” yapılması gerekiyor. “Yeni Türkiye” işte böyle bir ülkedir...

 

Saturday, April 11, 2009

30. Yılında İran “devrimi” dersleri

Birinci Bolüm

Önümüzdeki belediye seçimleri Türkiye’de siyasal İslam’ın, yükselme ve toplumu dönüştürme süreci açısından, çok kritik hatta yaşamsal bir işleve sahip olacak gibi görünüyor. ABD, AB ve İsrailli kimi yorumcuların bile algıları bu yönde...

Ne yazık, Türkiye’de, liberal çevrelerden, siyasal yelpazenin soluna kadar geniş bir çevrede büyük çoğunluk bu gerçeğin ayırtında değil.  Yaşam tarzları, özgürlük anlayışları dini bir rejim altında yaşamaların kesinlikle uygun olmayan kesimlerin hala karşı karşıya oldukları tehlikeyi yadsımaya devam ediyor olmaları gerçekten trajik.

Bu yadsımayı kolaylaştıran en önemli düşünsel / ideolojik etkenlerden biri (ekonomik, siyasi getirileri bir kenara bırakırsak), buna “destekleyici fantezi” de diyebiliriz, “Türkiye İran olmaz” savı. Her fantezi gibi, bunun da içinde önemli ölçüde gerçeklik payı var. Ancak bu fantezi, var olan gelişmelere gözlerini kaparken, gerçeği bastırma ediminin getirdiği gerginliğe karşı iki açıdan rahatlatıcı etki yapıyor. Birincisi, ayrıntıları pek fazla bilinmeyen, Iran devriminin, sol ve sosyalistler açısından taşıdığı siyasi, kültürel dersler tartışma dışı kalıyor, eski hataların tekrarlandığı görülüyor. Diğer taraftan, büyük ölçüde yanlış, bir yorumuna dayanarak “Türkiye İran olmaz” savını savunmak oldukça kolay. İkincisi, tartışmayı İran üzerinde odaklaştırmak, savuşturulması o kadar kolay olmayan başka savları, siyasal İslam’ın başka ülkelerdeki, bir devrimden yararlanarak değil evrimci bir biçimde, sivil toplumu ege geçirerek yükselme örneklerinin, örneğin “Türkiye Mısır olur mu?” sorusunun, gündeme gelmesini, Türkiye açısından çok daha geçerli olan, toplumsal deneylerin tartışılmasını büyük ölçüde engelliyor.

İran devriminin solcu/sosyalist ve liberal bileşenleri dinci hareketlerin “hakikat rejimleri”nin siyasetleri ve siyaset yapma tarzları üzerindeki belirleyici özelliğini göremediler. Geçmişin, özellikle şablonlarının etkisinden kendilerini kurtaramayan, İran solu, soyut bir “anti-emperyalizm” zemininde, liberal demokratlar da soyut bir halkçılık ve içeriksiz bir demokrasi söylemi zemininde Humeyni hareketini, Humeyni’nin vaatlerini ciddiye alıp destekleyerek, kendi sonlarını hazırdılar. Bu gün tüm Ortadoğu’da hatta Avrupa’da sol ve liberal aydınlar, yine soyut bir demokratizm paradigmasına takılarak siyasal İslam’ın adım adım iktidara yürümesine, toplumu dönüştürme sürecine destek olmakta en azından hayırhah bir tavır almakta, böylece kendi sonunu hazırlamaktadır.

I-                   İran devrimi ama hangisi?

İran devriminin üzerinden tam 30 yıl geçti. Ama popüler söylemde, siyasal İslam’ın İran’da iktidara gelişinin Müslüman kitlelerin dinci bir ayaklanmasının ve devriminin sonucu olduğuna ilişkin bir yanılsama hala egemenliğini koruyor. İran “Şii devriminin”, başlayan demokratik bir devrime sonradan katılan bir teokratik bir örgütlenmenin (Molla hareketinin), tüm devrime katılan sınıf ve tabakaları ve hareketleri hedef alan bir ihanetinin sonucu olarak gerçekleşmiş, ayrıcalıklı bir ruhban sınıfının (vergi toplayan, vakıf yöneten) modernleşme sürecinde kaybettiklerini geri almayı amaçlayan bir restorasyon girişimi olduğu, henüz bilinçlere çıkmış değil.

Bir taraftan Oryantalizm (Doğu farklıdır devrimleri bile…), diğer taraftan post-post modernizmin, “evrensellik” düşmanlığı ve sınıf çelişkilerini düşünmekte çektiği zorluk, kitle hareketine ilişkin yüzeysel, halkçı yaklaşımları, hem bu gerçeği gizledi. Hem de, Humeyni ve diğer Şii ruhban sınıfının, devrime, hemen tüm sınıf ve tabakalara, demokrasi, kadın hakları, sosyal ekonomik adalet konularında, daha sonra asla tutmaya niyetli olmadıkları vaatlerde bulunarak, düpedüz yalan söyleyerek katılmış olduğunu gizledi.  Siyasal İslam, İran’da, başlangıçta birlikte hareket ettiği müttefiklerine şiddet uygulayarak liderliği ele geçirdi ve demokratik devrim yönelimini ve devrimcileri acımasızca tasfiye etti, hatta katletti.  İran’da siyasal İslam’ın devrimi, aslında bir karşı devrim oldu.

Bu ilk anda aykırı gelebilecek İran devrimi yorumunu aşağıda açacağım, ama daha fazla bilgi, ayrıntılı çözümlemeler için,  Ervand Abrahamian , Val Moghadam, Asef Bayat, Maziar Behrooz, gibi yazarların çalışmalarına da bakabilirsiniz [[1]]

II-                Devrimi orta sınıf başlattı

İran devriminin başlangıç noktasını, Şah rejiminin 300 civarında siyasi tutukluyu serbest bırakmasıyla (nedenlerine bir sonraki bölümde değineceğim), havada bir değişiklik sezen aydınların, hukukçuların ve orta sınıf (burjuva) yapılanmaların kendini ifade etmeye başlayan muhalefet reflekslerinin su yüzüne çıkmaya başladığı günlere koyabiliriz.

Haziran 1977’de başlayan bu dönem boyunca, önce 55 Avukat rejimi eleştiren bir açık mektup yayımladılar, bunu üç Ulusal Cephe (liberal demokratik) liderinin açık mektubu onu da, önde gelen 40 şair, romancı, aydının başbakana gönderdikleri mektup ve 1964’den beri kapalı olan Yazarlar Birliği’nin yeniden canlandırılması izledi.

1997’nin ikinci yarısında muhalefetin sesi giderek yükseldi. İlk kez 64 önde gelen avukat Tahran’da bir otelde bir açık toplantı düzenleyerek, rejimden askeri mahkemelerin kapatılmasını yargı bağımsızlığının garanti altına alınmasını talep ettiler. Artık açık toplantılar şiir okuma geceleri yapılmaya, çeşitli meslek örgütleri, öğrenci örgütleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Tahran’da çarşı esnafı, Tüccarlar ve Zanaatkârlar Birliğini kurdu. İki büyük orta sınıf örgütü giderek etkilerini arttırmaya başladılar. Ulusal Cephe maaşlı orta sınıfları, liberal aydınları temsil ediyordu. Kurtuluş Hareketi, Ulusal Cephe’yle birlikte çalışmakla birlikte, doğrudan ekonomik etkinlik içinde olan orta sınıflarla bağlantılı bir yapılanmaydı. çarşı esnafıyla da yakın bağları vardı.  Kum kentinde de ilk kez teoloji öğrencilerinin bir Eğitim Derneği kurduğu ve Humeyni’nin ülkeye dönmesine izin verilmesini talep ettikleri görüldü.

Artık bir toplumsal enerji hareket halindedir.  Sosyalistler Birliği’nin temsilcileri ulus çapında güçlerin birliği için çağrı yapıyor, Habername gibi yeni muhalefet gazeteleri yayımlanıyor, Radikal Hareket adlı yeni bir parti kuruluyor, İran Komünist Partisi Tudeh açık çalışmaya geçiyor, Tahran, Abadan kentlerdeki hücrelerini canlandırıyor, Fedain grubunun yardımıyla Nuyid (haberci) adlı yeni bir gazete çıkarıyordu. Bu süreç boyunca muhalefet etkinliklerinin kapalı salon toplantıları, açık mektuplarla,  manifestolarla, yayınlarla sınırlı kaldığını görüyoruz.

Dönüm noktası 19 Kasım 1997’de polisin İran-Alman kültür derneklerinin birlikte düzenledikleri bir şiir okuma toplantıları dizisini dokuzuncu akşamında, toplantıyı zorla dağıtmaya kalkınca gerçekleşti. Polisle öğrenciler çatıştılar, bir öğrenci öldü çok sayıda yaralı vardı. Böylece muhalefet salonlardan sokaklara taşmaya başladı.

Sokak gösterileri 1978 başında giderek hızlandı.  Fedain, Mücahidin, Tudeh gibi ve daha bir sürü irili ufaklı sol örgütün giderek güçlendiği yeni taraftarlar kazandığı, etkilerini arttırdığı, sol yayınların gazetelerin toplantıların mantar gibi çoğaldığı görülüyordu.

Rejim yanlısı İttila gazetesinin 7 Ocak günü yayımladığı, bir yazıyla birlikte gelişmeler yine yön değiştirmeye başladı. İttila, Humeyni’nin İngiliz ajanı olduğunu, erotik Sufi şiirleri yazdığını ileri sürdü. Yazı Kum kenti Şii medreselerinde bir öfke patlamasına yol açtı. Medrese öğrencileri sokaklara döküldüler, polisle sayıları 4000 civarındaki göstericiler arasında çıkan çatışmalarda, rejime göre iki göstericilere göre 70 öğrenci öldü, 500 öğrenci yaralandı.

Bu çatışmalardan sonra, 40’ar gün arayla düzenlenen anma toplantılarının, üç protesto dalgasının oluşturduğu, yeni bir aşama başladı. Katılımcıların sayısı giderek arttı, çatışmalar giderek daha çok kente yayıldı, sertleşti, Siyasal İslam artık devrimci dalgaya katılıyordu. Ancak kitlesel etkisi sınırlı, siyasi etkisi yok denecek kadar azdı.

1978 yazında sokaklar rejimin vermeye başladığı kimi tavizlerle sakinleşmeye başladı. 10-12 Mayıs çatışmalarının 40. gününde göstericiler, Humeyni’nin eylemlere devam çağrısına karşın, Şeriatmadari’nin çağrısına uyarak salon toplantılarında ve camilerde kalmayı seçtiler, sokaklara çıkmadılar. Humeyni henüz kamusal otorite, siyasi lider konumuna yükselmemişti…

 

İkinci bölüm

İşçiler devrime katılıyor

Bu aşamaya kadar protestolarda esas olarak, üniversite ve medrese öğrencileri, kentli maşlı orta sınıflar, aydınlar ve çarsı esnafının yer aldığını, devrimde orta sınıf refleksin in hâkim olduğunu görüyoruz. Haziran 1978’den başlamak üzere bu ortamın değiştiğini, işçi sınıfının giderek artan sıklıktaki grevleriyle,  gösterilere katılmaya başlamasıyla devrimin yeni bir özelik kazandığını görüyoruz. Ancak işçilerinin devrime katılmasıyla birlikte Şah rejiminin tepkisi de sertleşti.

Kent yoksullarının, fabrika, inşaat, sektörü, giderek rafineri işçilerinin orta sınıfların hareketine katılmasıyla birlikte,  eylemlerdeki protestocuların sayıları da on binlerden, yüz binlere, hatta milyona ulaşmaya başladı. Böylece devrim ilk kez rejimi tehdit edecek bir güce ulaşıyordu. İran devrimi üzerine çalışan araştırmacıların, büyük çoğunluğu, Şah rejimini esas olarak, işçi sınıfının bu kitlesel katılımının devirdiğinde anlaşıyorlar.

19 Ağustos 1978’de Abadan kendinde,  bir işçi mahallesindeki sinemada çıkan yangın çoluk çocuk dört yüzden fazla insanın ölümü yol açınca,  hükümet doğrudan, daha önceki eylemlerde Batılı filmler gösteren sinemalara saldıran göstericileri suçladı. Ancak sokaklara dökülenlerin hedefi rejim oldu. Ölenlerin yakınlarıyla birlikte Abadan’da sokağa çıkanların tek bir sloganı vardı. “Şah defol!”

Artık ne rejim ne SAVAK (gizli servis) değil, doğrudan Şah devrimin hedefi haline gelmişti.  Şah rejimi yeniden bir seri uzlaşma refleksiyle havayı yumuşatmaya çalıştı. Mola bir aileden gelen Şerif Emami’yi Başbakan atadı. Emami Kadın İşleri Bakanlığı’nı kapadı, yerine Diyanet İşleri bakanlığı açtı. Şeker bayramında Emami, muhalefet liderleriyle anlaşarak, gösterilere izin verdi; gösteriler sırasında düzeni sağlamakla görevli askerleri bu kez yan sokaklara çekmeyi kabul etti. Gösteriler 4 Eylül’de, “Ordu ulusun parçası”, “siyasi tutuklulara özgürlük”, “Humeyni’yi istiyoruz sloganlarıyla başladı. Tahran’da 7 Eylül 1978’de gösterilere yarım milyona yakın insan katıldı ve ilk kez “İslam Cumhuriyeti İstiyoruz” sloganı duyuldu.

Sekiz Eylül günü ordu ve göstericiler arasında çatışmalar patlak verdi. En sert çatışmalar Tahran’da işçi sınıfı mahallelerinde yaşandı barikatlar kuruldu ve ordunun göstericilere helikopterlerle, tanklarla saldırdığı görüldü. Kara Cuma olarak tarihe geçen o gün 4000 civarı göstericinin yaşamını yitirdiği ileri sürüldü.

 Grevler yoğunlaşarak ve yayılarak devam etti ve 16 Ekim de, Şah’ın devrilmesini talep eden ekonomik ve siyasi boyutlu, görkemli bir genel grev gerçekleşti. Gösteriler yoğunlaşıyor çeşitli muhalefet güçleri arasında ittifak güçleniyor,  bu arada Ulusal Cephe ve Kurtuluş Hareketi, Humeyni’yi desteklemeye karar veriyorlar, liderliğini kabul ediyorlardı. İran Komünist Partisi Tudeh ise, başından beri Humeyni’yi destekliyor, “kapitalist olmayan yol” fantezisinin peşinde adeta onun partisi gibi çalışıyordu. Humeyni de, geleneksel olarak ruhban sınıfına büyük kuşkuyla yaklaşan seküler modernist muhalefetin, düşmanlığını üzerine çekmemek için İslam Hükümeti (Hükümet-i İslami) kavramı yerine İslam Cumhuriyeti kavramını kullanmaya dikkat ediyor, söylemini solun, liberallerin duyarlılıklarına uygun bir biçimde düzenliyordu.

Kasım 1978’de gösteriler yoğunlaşırken, artık rejimin tüm denetimi elinde kaçırdığı görülüyordu. 12 Kasım günü çarşı esnafı, üniversitelerde medreselerde çalışanlar, işyerlerinin devrim zafere ulaşan kadar kapalı kalacağını açıkladılar. Bu kez orta sınıf genel grev ilan ediyordu. Aralık ayında Humeyni’nin, kırın desteğini almak için, mollaları toprak reformu vaadiyle, köylere göndermeye başladığını,  Aralık ayı ve Ocak 1979 boyunca grevlerin gösterilerin yoğunlaştığını giderek daha dini bir ton kazandığını, Humeynici, Şii hareketinin, kent yoksullarının desteğini aldığını egemenliğinin belirginleştiğini görüyoruz.

Şah 16 Ocak günü Kahire’ye uzun, süresiz bir “tatile” giderek tahtını terk edince, İran’da adeta ikili iktidar durumu oluştu. Bir tarafta Şah rejimini temsil eden Ordu Genelkurmayı öbür tarafta sokakta çeşitli halk sınıflarından, çeşitli ve sosyalist akımlardan, sivil toplum örgütlerinden oluşan ama artık siyasal İslam’ın hegemonyası altına girmeye başlamış olan devrimci dalga. Bu sırada Humeyni’nin gizli bir komite kurarak ve Şah rejiminin kalıntılarıyla pazarlıklara oturduğuna ilişkin söylentiler yayılıyordu.

Bu ikili iktidar, içinde, Humeyni’nin halktan hatta müttefiklerinden gizlediği Devrimi Konseyi generallerle görüşürken askeri okul öğrencileri arasında patlak veren silahlı bir isyan Fedain ve Mücahidin gibi silahlı gerilla gruplarının verdiği destek sayesinde ordunun denetiminden çıktı. Şah’ın muhafız alayını püskürten isyancılar cephaneliği boşaltıp halka silah dağıtmaya başladı. Artık sosyalistlerin bir tehdit oluşturmadığını, devrimin Şii ruhban sınıfının eline geçtiğinin ayırtında varmaya başlayan ordu Genel Kurmay’ı da çatışmaların solun inisiyatifiyle büyümesini,  de engellemek amacıyla tarafsız kalacağını açıklayarak kışlasına döndü, iktidarı “devrimci koalisyona”, ama pratikte Şii Ruhban sınıfına teslim etti. Böylece ikili iktidar sona eriyor rejim düşüyor yeni bir devlet ve rejim oluşmaya başlıyordu.

Bundan sonraki aşamada çatışmalar liberaller, sosyalistler gibi, koalisyonun demokratik, sol ve seküler kesimiyle, Şii ruhban sınıfının inşa etmeye başladığı kitlesel siyasal İslam hareketi arasında sürecekti. Şii hareketi, hızla dikkatini komünist ve sosyalistler üzerinde yoğunlaştırdı. Dün Şii ruhban hareketine, Humeyni’ye, “bunlar anti-emperyalist”, “halkçı” gibi gerekçelerle destek verenler başta, Tudeh olmak üzere cezaevlerine doldurulup, “devrim mahkemelerinde” infaz edildiler. Fedain hareketi silahlı bir direnişle süreci bir savaşa çevirmeye çalıştıysa da başarılı olamadı ve imha edildi. Bu sırada Irak’ın İran’ı işgal etmeye kalkmasıyla başlayan savaş, Şii ruhban sınıfına ulusu kendi etrafında toplama, solun tüm kalıntılarını imha ederek iktidarını pekiştirme, dini kurallara ama esas olarak Humeyni ve Şii ruhban sınıfının iktidarına dayalı teokratik-totaliter bir rejimi yerleştirme olanağı sağladı.

Özetle bir demokratik devrim olarak başlayan, işçi sınıfının geniş katılımıyla sosyalist devrime dönüşme dinamikleri kazanan Iran Devrimi, süreç ilerledikçe devrime daha sonra katılan Şii Ruhban sınıfı örgütlenmelerinin eline geçti. Bundan sonra da devrim demokratik, sosyalist içeriğini kaybedip, bir din devletine açılan karşı devrime yenildi. Devrimci dinamik, Humeyni’nin vaatlerine kanarak, Ruhban sınıfına karşı hayırhah tavır alan, ya da onu destekleyenler kan ve şiddetle tavsiye edildiler.

İran devrimin tarihsel ve sınıfsal zemini ve katılan sınıflar

Şah rejimi, 1970’lerin basında, gelişmekte olan bir kapitalist ekonomisi, büyük petrol gelirleri, en son model silahlarla donatılmış görkemli ordusu, yaygın ve oldukça verimli çalışan bir devlet bürokrasisi, halk sınıflarının kalbine korku salan, her türlü muhalefeti anında susturan, etkin ve acımasız bir iç güvenlik örgütü (SAVAK), Soğuk Savaş ortamında güçlü ABD ve Avrupa desteği göz önüne alınınca daha on yıllarca sürmesi garanti bir iktidar gibi görünüyordu. Öyle ki 1970’yılında Humeyni, “Şah rejimini devirmek için iki asır geçmesi gerektiğine” inanıyordu.

Ancak bir kez muhalefet sesini cesaretle yükseltmeye, halk sokaklara çıkmaya başlayınca, Şah rejimi inanılmaz bir çabuklukla, adeta iskambil kâğıdından bir kale gibi 18 ayda yıkıldı gitti. Boşuna dememişler, bir kez “ezilenler dizlerinin üzerinden doğrularak ayağa kalktıklarında, yönetenler çok küçük görünür” diye…

Gerçekten de, bu görkemli devlet görüntüsü, aslında, üç dinamiğin ortak etkisiyle çürümüş için boşalmış bir siyasi iktidarı gizliyordu.

Birincisi İran’da kapitalizmin gelişmesine paralel oluşan yeni orta sınıflarla ilgiliydi. Bu sınıflar Şah rejimin ekonomide ve kültürde, kadın haklarında getirdiği yenilikleri, batılı modern yaşam tarzını benimsiyor, ancak, Şah tarafında siyaset dışında bırakılmış olmaktan dolayı gittikçe artan oranda rejime dış biliyorlardı. Bu kesimler bu hoşnutsuzluklarını, ulusal bağımsızlık, siyasi demokrasi, insan hakları gibi modern taleplerle, aydınlar söz konusu olduğunda da çoğu zaman sosyalist, halkçı modeller içinde ifade ediyor, bu yüzden de sık sık SAVAK’ın hışmına uğruyorlardı. 1970’lerin başında yeni orta sınıflar ve hatta modern kapitalist kesimler, Şah rejiminde nemalanmakla birlikte siyasi yapıya, Monarşik devlete iyice yabancılaşmışlardı.

İkincisi, Şah rejiminin modernleştirme süreci, toplumsal bölüşüm ve biyo-politik ilişkilerini, ekonomik ve kültürel alanda, geleneksek toprak sahipliği, çarşı esnafı, büyük toprakları ve vakıfları yöneten, vergi toplayan Şii Ruhban sınıfı aleyhine bozuyor ve değiştiriyordu. Bu kesimlerde hem gelir kaybı yüzünden ekonomik nedenlerle, hem yerel düzeyde iktidarları zayıfladığı için hem de Batılı burjuva kültürünün özellikle kadın hakları, giyim kuşamı alanlarında getirdiklerine karşı gittikçe artan bir tepki oluşuyordu.

Üçüncüsü, Şah rejimi özellikle 1963, ayaklanmasından sonra, sol, sosyalist ve ulusalcı-demokratik hareketi şiddetle bastırılmış hatta imha etmişti. Şah seküler muhalefetle diyalog kurmayı ısrarla reddetmesine karşılık, çok daha geniş bir toplumsal tabana ve örgütlenmeye sahip Şii ruhban sınıfına karşı, uzlaşma yanlısı (ılımlı) görünenleri destekleme, radikal olarak kabul ettiklerini bastırma, ülke dışına sürme politikası izlemiş, ılımlıları kazanmak ve güçlendirmek için onlara ekonomi, kültürel olanaklar sağlamıştı. Zaten bu tür bir yaklaşım, ABD’nin bölgedeki, komünizme karşı “yeşil kuşak” taktiğiyle de uyum halindeydi.

Bu yüzden kentli orta sınıf, aydınlar ve üniversite öğrencilerinin muhalefeti devrimi tetikledi, ama eylemler kitleselleşmeye başlayınca, büyük başarılar, özveri ve kahramanlık göstermelerine karşın, kültürel ve örgütsel nihayet askeri açılardan, bırakınız devrime liderlik etmeyi arkasından bile yetişemedi. Böylece devrim Engels’in de vurgulamış olduğu gibi, sonunda örgütlenme düzeyi ve ekonomik siyasi olanakları en güçlü olan kesimin elinde kaldı…

Üçüncü kısım

“Carter Baharı”

İran’da devlet eliyle gelişen kapitalizmin dönüştürücü etkileriyle, Şah’ın baskıcı rejiminin yabancılaştırıcı etkilerinden oluşan patlayıcı karşıma dönersek, ironik olan şu ki, bu karışıma, fünyeyi, zamanın ABD devlet başkanı Carter’in dış politika yöneliminin taktığını görüyoruz. Sonra da bu fünyeyi, toplumsal tabanı son derecede zayıf, dolayısıyla eylemlerinin verili sınıflar matrisi üzerindeki olası etkilerini düşünme kapasitesinden yoksun Şah rejiminin, bizzat Şah’ın kendisinin, ekonomik kriz karşısındaki aptalca, sık sık da mülk sahiplerini ve giderek işçileri çileden çıkaran küstahlıktaki tepkileri patlattı.

Dünyada soğuk savaşa ortamında, ABD’nin gerileyen imajını yeniden inşa etmek için, bir insan hakları, demokrasi propagandası kampanyası başlatan, Carter yönetimi “tek mermilik”  devlet olarak gördüğü Şah rejiminin meşruiyet zeninin çok dar olmasından da endişe ediyordu. Carter yönetimi, Şah rejiminin meşruiyet zemini demokratikleştirmeler yoluyla güçlendirmeye, hatta mümkünse bir alternatifini oluşturmak amacıyla, insan hakları alanında demokratik açılımlar için baskı yapmaya, Carter yönetiminin,  insan hakları yöneliminin havasından etkilenen Uluslararası Af örgütü gibi kuruluşların baskıları artmaya başladı.

Şah, rejimin doğasında bir değişiklik yapmaya yönelmeden, bu baskıya cevap vererek siyasi tutukluları serbest bırakmaya, aydınlara kentli orta sınıfın muhalefetine göz yummaya başlayınca, iç tutarlılığını kaybetmeye başladı. Bu gevşeme ortamında oraya çıkan muhalefet, rejimin zeminin ne kadar zayıf, Şah’ın halkın durumuna ilişkin algılarının ne kadar yanlış olduğu ortaya koydu. Özellikle muhalefet sokak eylemlerine başladıktan sonra, Şah rejimi hızla denetimi elinden kaçırdı: Her uzlaşma çabası, her acımasız bastırma girişimi muhalefeti biraz daha güçlendirmekten başka bir işe yaramadı.

1970’lerin ortasında İran’da ekonomik kriz, dönemin dünya ekonomisinin koşullarına paralel olarak önce enflasyon, sonra ekonomik yavaşlama ve hızla artan işsizlik olarak kendini gösterdi. Şah rejimi enflasyonu önce büyük sermayeyi, yolsuzluk iddialarıyla sıkıştırıp baskı altın alarak sınırlamaya çalıştı. Bu müdahalenin bir işe yaramadığını görünce bu kez umutsuzca, fiyatları siyasi, hatta polisiye yollarla düşürmeye kalktı ve orta sınıfları, çarşı esnafını, stokçular, fırsatçılar vb suçlamalarıyla taciz etmeye başladı.

Rejime güvenini kaybeden büyük sermaye ülke dışına sermaye kaçırmaya başlayarak kendini korumaya çalışır, dolayısıyla ekonomik krizi daha da derinleştirirken, çarşı esnafı kendini koruma içgüdüsüyle, geleneksel olarak yakın ilişkide olduğu Şii yapılanmasına sığınmaya başladı.

Hükümetin uyguladığı anti-enflasyonist ekonomi politikaları, ekonomiyi daraltmaya, sanayi üretimini vurmaya, işsizliği arttırmaya, reel ücretler düşürmeye, toplumda tepki yaratmaya başlayınca bu kez Şah, basına verdiği demeçlerle işçileri tembellikle suçlamaya, tembel işçilerden kurtulmaya kararlı olduklarını vurgulamaya başladı.

Böylece, Şah kısa sürede, hem beyaz yakalılar, maaşlı orta sınıflar, çarşı esnafı ve ücretli işçileri, büyük bir başarıyla kendi karşısına almayı, cepheleşmeye itmeyi, hem de çarşı ve kır yoksullarıyla Şii yapılanmasının bağlarını güçlendirmeyi başardı.

Devrimci kriz, (diğer bir değişle yönetenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediğinin belirtileri) önce orta sınıfın kültürel siyasi tepkileriyle (demokrasi talebiyle) su yüzüne çıkmaya başladı. Ekonomik krizle birlikte devrimci süreç hızla yeni bir boyut kazandı. Bu yeni boyut, önce çarşı esnafının (orta sınıfın ekonomik etkinliğe bağlı kesiminin) tepkileriyle belirginleşti, işçilerin kitlesel katılımıyla da devrimci süreç yıkıcı enerjisine ulaştı.

Siyasal İslam’ın ihaneti, Solun zaafları,

Buraya kadar özetlediklerimiz, umarım İran devriminin iki özelliğini gözler önüne sermiştir. Birincisi Iran devrimi, her devrim gibi kendiliğinden başladı. Herhangi bir sınıfsal örgütsel liderlik ve programdan yoksun olmasına karşın, ilk aşamada demokratik bir orta sınıf refleksinin ürünü olarak gelişti, sonra giderek kitleselleşti, işçi sınıfının katılımıyla da sosyalist özellikler kazanmaya başladı.

Bu sürecin liderlik sorunu ancak devrimin son aşamasında 1979 Şubat’ından çözümlendi. Bu çözümlenme süreciyse, demokrat, liberal sol sosyalist özellikli ilerici güçlerin tasfiyesi, siyasi iktidarın Şii teokrasisin eline geçmesi dolayısıyla bir karşı devrim olarak yaşandı.

Bu trajik durumun ortaya çıkmasında, üç etken rol oynadı. Birinci etken Siyasal İslam’ın, özellikle Humeyni’nin yalanları, manevralarıydı. İkincisi, Şah döneminde iyice zayıflatılmış olan Demokratik ve sol muhalefetin, bu yalanlara kanarak, belki de kendi zaaflarının bilincinde olarak, Humeyni liderliğini kabuk etmekte çok acele etmeleriydi. Üçüncüsü, sol’un çok parçalı yapısı ve siyasal İslam’ın karakterini, devrimi ele geçirmesinin anlamını, kavramakta, birbirlerin ihanet edecek kadar başarısız olmaları.

Humeyni sürgünde kaldığı 15 yıl boyunca, Şah karşıtı güçler arasında kendisine yönelik tepkiler engellemek için, hiç doğrudan, kamuya açık alanlarda konuşmadığını, bağlayıcı yazılı demeçler vermediğini, hemen hiçbir sosyal program açıklamadan yalnızca Şah'ın emperyalizmle ilişkilerini ve otokratik özelliklerini vurguladığını görüyoruz. Humeyni’nin, az sayıda ve içerik olarak bulanık ve aracılar yoluyla verilen demeçlerinde, kısa konuşmalarında, özellikle 1978’den itibaren, ulusal bağımsızlık, demokrasi, kadın hakları, sosyal adalet vaat ettiğini görüyoruz. Humeyni, Şah’ın otokratik rejiminin yerine bir teokratik rejim kurulmayacağını, tüm sivil toplum örgütlerinin, örgütlenme haklarının korunacağını, yeni rejimin hem demokratik hem İslami hem de cumhuriyet olacağını söylüyordu.

Böylece her sınıf ve tabaka, Humeyni’nin pozisyonunu kendilerin göre yorumluyor ve umut bağlıyordu.  Liberaller ve sol Humeyni’yi anti-emperyalist, ulusalcı halkçı bir lider olarak algılıyordu. Humeyni’nin söyleminin iç çelişkileri, “ait olduğu hakikat rejiminin” bu vaatlere getirdiği kısıtlamaları ise, o zaman kimse görmek istemedi. Humeyni’nin özellikle genç entelektüeller arasında bu kadar kolay kabul görmesinin bir nedeni de Şeriatmadari’nin adlı bir Şii liderin ılımlı ve modernizm yağına batmış İslam anlayışının yaygın etkisiydi. Bu ılımlı, Şii İslam’ı yorumu, adeta bir köprü gibi, seküler kesimden dini kesime geçişi kolaylaştırıyordu.

Diğer taraftan Şii hareketinin, tarihsel özelliği, seçkinci, teorik ve hiyerarşik yapısıydı. Bu yüzden hareket 1979’da Şah devrilene kadar gerçekten kitleselleşerek, örneğin Mısır’daki Müslüman Kardeşler gibi bir Siyasal İslam hareketi yaratamadı. Bu süreç Şii hiyerarşisi devleti ele geçirdikten sonra. Toplumsal yaşamın hızla Şii disiplini altına alınarak sivil toplumun imha edilmesine paralel olarak gerçekleşti. Kimi gözlemciler 1978’den itibaren Şii liderliğinin Şah rejimin liderliğiyle yumuşak bir devri teslim gerçekleştirmenin yolarını araştırmakta olduğunu, hatta Amerika’nın da bu süreci yakından izlediğini ileri sürüyorlar…  Şii hareketinin bu seçkinci özelliği, devrime ihanet hazırlığı içinde olması onun en büyük zaafıydı; demokratik ve sol/sosyalist güçler açısından önemli bir şanstı; ama kullanamadılar…

Şii hareketinin devrimin liderliğine ele geçirmesini kolaylaştıran en büyük özelliği hiyerarşik yapısı, ideolojik açıklığı, çarşı orta sınıflarından en azından 1980’li yıllara kadar bütünlüklü, toprak sahiplerinden ise hiç sarsılmayan bir destek alması, bu sayede hızla yaygın ilişkiler ağı kurma kapasitesiydi. Solun verdiği destek ise Şii hareketine bir meşruiyet ve ilericilik “fantezisi” ekleyerek aydınlar, işçi sınıfı ve kent yoksullarıyla Şii hareketi arasındaki bağların oluşmasını kolaylaştırdı.

Demokratik ve sosyalist akımlar içinde, Humeyni’ye destek öncelikle, orta sınıf eğilimlerinin hakım olduğu Ulusal Cephe ve Kurtuluş Hareketinden geldi. Tudeh Sovyet şabloncusu bir eğilim olarak, anti-emperyalizm ve “kapitalist olmayan yol” fantezisine dayanarak başından beri hep Humeyni hareketini destekledi. Hatta Mücahidin ile Humeyni hareketi arasında çıkan mini iç savaşın ardından Mücahidin’in kadrolarının ve liderlerinin yakalanıp imha dilmesinde, Fedain ile birlikte Şii rejimine yardımcı oldu. Mücahidin, sosyalizmle Şii geleneğini birleştirmeye çalıştığı için hiçbir aşamada Şii ruhban sınıfından bağımsızlaşamadı. Fedain ise yine Sovyetçi, Stalinist geleneğe bağlı kalarak Humeyni rejimini devrimin ilk aşaması olarak görüyor, ikinci aşamaya kadar onunla birlikte barış içinde yaşayabileceğine inanıyordu.

Sol’un bu, kararsız ve hatalı tutumu, hatta buna intihar eğilimi de diyebiliriz devrimin yenilgisinin belki de en önemli nedeniydi. Sol 1979’da Şah rejimi devrildikten sonra ortay çıkan kısa süreli, ikili iktidar ve özgürlük ortamında, hızla kadro kazanmasına ve güçlenmesine karşın, güçlerini birleştiremedi, Ruhban sınıfından ayrı bağımsız bir siyasi yol izleyemedi. Sol en azından devrimin reaksiyoner teokrasiye dönüşmesini engelleyecek bir cephe oluşturabilirdi, bunu da yapamadı.

ABD konsolosluğunun işgali, Irak’ın İran’a saldırısı Şii rejimi tarafından solun imha edilmesi, sivil toplumun Dini ilkelerle yeniden örgütlenmesini, entelektüellerin, “kravatlılar”, “bürokratlar”, “taş kafalılar”, “taklitçiler” olarak damgalanarak susturulmasını kolaylaştırdı.

Şii rejimi devrimin denetimi eline aldıktan sonra, ilk işi İran halkını, “Şah’ı mı istersiniz İslam cumhuriyetin mi?” gibi tek bir soruyla, Ruhban sınıfını iktidara getirmeye kurgulanmış bir referanduma götürmek oldu. Sol bu referandumu engelleyemediği gibi, halkın %90’ının Şah’ı istemiyor olmasının Şii devleti istediği anlamına gelmediğini öne çıkaramadı.

Artık Şii Ruhban sınıfı devleti radyo ve Televizyonları tümüyle denetim altına alıyor, muhalefeti susturuyor, solun mahalle komitelerini silahsızlandırıyor, Mücahidin’in ayaklanmasını şiddetle bastırıyordu. Bundan sonra, Mücahidin’i imha ederken, hiç çekinmeden Şii devletine olan Tudeh ve Fedain örgütlerinin imhasın gelecekti.

Şii rejimi kadınları İslami giyim kurallarına uymaya zorladı, fabrikalarda kurulmuş olan şura (işçi komitelerini) tasfiye etti, işçi sendikalarını, iş yerlerinde işçileri İmam’da yana olanlar, diğer bir değişle Humeyni’yi destekleyenler (Müslümanlar) ve ötekiler (dinsizler vb.) diye ikiye ayrılmaya zorladı böylece örgütlenmelerini kolaylıkla imha etti. Şii rejimi kent yoksullarının el koydukları Şah mülklerini ve zenginlerin evlerini, fabrika ve işletmeleri onların ellerinden aldı. Toprak reformunu rafa kaldırdı. Çarşı esnafı 1980’den sonra küçük ve büyük esnafların farklı çıkarları temelinde bölünmeye başlayınca da büyük esnafın yanında yer aldı. ABD’ye karşı anti-emperyalist retorik Alman ve Japon sermayesinin ülkeye davet edilmesini engellemedi.

İran devriminin bir karşı devrimle yok edilmesi bize öncelikle, ne anti-emperyalizmin, ne demokrasi vaatlerinin kendi başlarına bir anlam ifade etmediğini, öncelikle bunların ait oldukları “hakikat rejiminin” özellikleri ve sınıfsal içerikleri bağlamında irdelenmeleri gerektiğini gösteriyor.

Sol hareketlere, gelince siyasal İslam’ı felsefi (hakikat rejimi, aydınlanma geleneği) ve ekonomi politik (mülkiyet biçimleri, kapitalizm ve sınıflar arası ilişkiler) açılardan düşünmeyi başaramadıkları için hem devrimci dinamiğe, devrimin hakikatin sadık kalamıyorlar. Iran deneyi bize, sol hareketin, çok parçalı yapılarını en azından önemli siyasi konjonktürlerde, devrimin hakikatin sadık kalarak aşmayı,  başaramadıkları için, devrimle, karşı devrim arasında yalnızca bir “kaybolan aracı” işlevi üstlendiklerini de gösteriyor.

 



[1] Ervand Abrahamian, Iran Between two revolutions (İki devrim arasında Iran), 1982, Princeton University Press. Val Moghadam “One revolutions or two?  The Iranian Revolution and The Islamic Republic” (Bir mi yoksa iki devrim mi? Iran devrimi ve Islami Cumhuriyet) Socialist Register, 1989, Asef Bayat “Revolution without movement, Movement Withouth Revolution, Compatring Islamic Activism in Iran and Egypt ( [Toplumsal] Hareketsiz devrim, Devrimsiz [Toplumsal] hareket: Iran ve Mısırdaki İslamcı hareketlerin bir karşılaştırılması) Comparative Studies in Society and History  (40:1:136-169) Cambridge University Press, 1998. Solun deneyimleri acısından, Maziar Behrooz, Rebels With Cause, Failure of the left In İran (Amaçlı isyancılar: Solun İran’daki yenilgisi), I.B Tauris, 2000

 

Thursday, April 09, 2009

Bölgede Bir ABD Aracı(sı) Olarak Türkiye

Obama’nın Türkiye ziyareti, medyada müthiş bir hareketlilik yarattı. Meclis’teki konuşması da “mükemmeldi”. Hiçbir konuyu atlamadı, “hiç yeni radikal politik açılım yapmadan… radikal bir şeyler söylüyormuş havasını yarattı” (Financial Times, 07/04). Herkesin en uygun yerlerini okşadı ve ABD’nin taleplerini masaya koydu.

Amerikan medyasını anlamak kolay; ülkesinin “imparatorluk” fiyaskosundan sonra, özellikle enerji zengini Arap dünyasında aşınan imajını, Obama üzerinden restore etmeye, yönetimin “kamu diplomasisine” destek vermeye çabalıyorlar. Türkiye’de, özellikle “yandaş” medyada, kimi yazarların, aniden ABD “kamu diplomasisi” kurumlarının görevlileri gibi çalışmaya başlamalarıysa düşündürücü.

Buraya nasıl geldik?

12 Eylül darbesiyle de başlayabiliriz. Ama Türkiye’de siyasal İslamda, neo-liberal, AB ve ABD yanlısı kimilerine göre imalatı, (Bkz: Merdan Yanardağ¸ 2007) AKP’yi üreten “mutasyonu” esasen “28 Şubat” tetikledi. Bu“mutasyonun” ardından, Tayyip Erdoğan, belki de tarihte ilk kez, resmi bir siyasi kimliğe dahi sahip olmadan, bir ABD Başkanı tarafından Oval Ofis’te ağırlanma şerefine ulaşan politikacı oldu. Bugün Tayyip Bey’le geçinemeyen medya grupları da, “o artık değişti” sloganlarıyla arkasına geçerek, AKP’yi hükümete taşıdılar.

AKP’nin dış politikasının mimarı Prof. Davutoğlu  o zaman, “Türkiye’nin tarihinde ilk kez iç ve dış dinamikler çakışıyor” diyecekti [*]. “Dış dinamikler” ABD ve AB’nin Türkiye’den bekledikleriydi. İç dinamikler ise, siyasal İslamın bu beklentilere cevap vererek, kendi iktidar sürecini, Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hassan el Banna’nın 1928’de formüle ettiği (siyasal İslamın Mısır’da 1980’lerden bu yana uyguladığı) gibi devletten önce toplumu ele geçirme taktikleriyle ilerletme projesiydi.

Türkiye’nin, ABD açısından önemi, “soğuk savaştan” sonra, yaklaşan enerji krizi, yükselen yeni güçler algısıyla şekillenen Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında tanımlandı. Türkiye, ABD’nin Arap dünyasına konuşmasını ve onu etkilemesini kolaylaştıracak, siyasal İslama “ABD ile anlaşırsan, seçimle iktidara gelebilirsin” mesajını vererek, “radikalleri” tecrit eden bir örnek sunacaktı. Ama bunun için Türkiye öncelikle Arap dünyası tarafından kabul görmesine yetecek kadar Arap dünyasına benzemeliydi. Ekonomik liberalizme açık, Müslüman Kardeşler tarzı bir siyasal İslam, bu açıdan biçilmiş kaftandı Türkiye için. Şimdi, teybi hızla ileri sararak bugüne gelelim.

Yine iç ve dış dinamikler

Obama geldiğinde, iki düş kırıklığının çakıştığı noktadaydık. Birincisi: Bush dönemi imparatorluk projesi ABD’nin uluslararası liderliğini aşındırdı, büyük güçlerin yükselmesini hızlandırdı. ABD askeri ve siyasi gücünün sınırlarına, özellikle BOP bölgesinde kamuoyunun muhalefetine çarpmıştı. İkincisi: Türkiye’de siyasal İslamın, ülke siyasetini, kültürünü dönüştürme projesi, AKP hükümetinin, Tayyip Bey’in liderlik kapasitesinin sınırlarına çarpmıştı.

Şimdi ABD jeo-stratejik hedeflerine ulaşabilmek için, Obama yoluyla Ortadoğu’da, yeni bir sayfa açmaya çalışıyor. AKP hükümetiyse, seçimlerde yaşadığı sarsıntıyı aşmanın, yeniden ivme kazanmanın yollarını arıyor. Bu bağlamda Davudoğlu’nun “Obama’nın dış politika ihtiyaçlarıyla, Türkiye’nin potansiyellerinin örtüştüğüne” (Milliyet 14/03/09) (isterlerse verebileceğimize) ilişkin saptaması anlamlı.

ABD dış politika gereksinimlerini, Afganistan’a ek askeri güç, Rusya’da engel, Ermenistan’la yakınlaşma, İran, Suriye, Filistin, konularında yardım, Hamas üzerinden destek, Kuzey Irak’ta güvence, İslam dünyasının ABD’nin bakışını benimseme sürecinin hızlanmasına katkı olarak özetlenebilir. AKP açısından ise yerel seçimlerde kaybettiği oyları geri almak için, önce Saadet’e gidenlerin, şoven milliyetçi oyların geri kazanılması, liberal kamuoyunda oluşan düş kırıklığının giderilmesi gerekiyor.

Şimdi bu ikisini bir araya koyduğumuzda, AKP’nin ülkenin dış politikasını ABD mesajlarını Araplara ulaştırma “makinesine”, ülkeyi bir konferans merkezine dönüştürmeye çalışmasını, AB sürecini yeniden ısıtmasını bekleyebiliriz.Bloomberg’den Ben Holland’ın dikkat çektiği gibi elindeki en iyi kart “Batı’yla tartışan adam görüntüsünün”, milliyetçi bir çeşniyle birlikte daha sık gündeme gelmesini de... Demokratikleşme “fantezisinin” yeniden güçlendirilmesiyse, siyasal İslamın gelişmesinin önündeki engelleri kaldıracak bir “Yeni Anayasa Projesi” tartışmaları bağlamında gündeme gelebilir. Tüm bunlar büyük bir ekonomik yıkım ortamında gerçekleşeceği için de ülkedeki kutuplaşmaları daha da arttırması kaçınılmaz gibi görünüyor.

==========

[*]Düzeltme: Bu saptamalar, Davudoğlu’na değil, Tayyip Erdoğan’ın önsözünü yazdığı, “Muhafazakar Demokrasi” kitabının yazarı Yalçın Akdoğan’a ait (Bkz: Merdan Yanardağ, 2007 sf 24)

Thursday, April 02, 2009

Seçim Sonuçları Üzerine İyimser Olmayan Bir Yorum

Yerel seçimlerin sonuçlarının en önemli özelliği hükümet partisinin oylarındaki 8 puanlık gerileme değil, yedi yıllık hükümet yorgunluğuna, ekonomik krize, yolsuzluk dalgasına, “Korku cumhuriyetinde yaşıyoruz” yakınmalarına rağmen, gerilemenin 8 puanla sınırlı kalmasıdır.

AKP’nin ‘başarısı’

Vatandaşlık kurumu güçlü demokrasilerde, yerel seçimler iki olanak sunar. Birincisi seçmen oyunu, yaşamını doğrudan etkileyen konulardaki (hizmetler vb.) tercihleri doğrultusunda, siyasi kaygılarını ikinci plana atarak kullanabilir. İkincisi seçmen, oyunu, genel siyasi şekillenmeyi değiştirmeye kalkmadan, hükümeti uyaracak yönde kullanabilir. Bu nedenlerle hükümet partileri, yerel seçimlerde hemen her zaman oy kaybına uğrar. Eğer hükümet partisi bir dönemden daha uzun bir süredir iktidardaysa, seçmen yorgunluk belirtileri gösterir, yerel seçime katılma oranı düşer, protesto oyları artar. Hükümet partileri de önlerindeki genel seçimlere aldıkları mesaj üzerinden hazırlanır.

AKP, hükümette ikinci dönemini yaşıyor. Ülkede ciddi bir ekonomik kriz var. Geçen yılın dördüncü üç aylık büyüme hızı yüzde - 6.2 olmuş. UBS-AG Bankası ekonomistleri de Türkiye’nin büyüme hızının 2009’un ilk üç ayında da yüzde - 10 olduğuna, işsizliğin ise yüzde 14’e ulaştığına inanıyorlar (Bloomberg 30/03). Bu veriler ekonominin büyük bir yıkım yaşamakta olduğunu gösteriyor. Hükümetin, “fırsat yaratırız”, “teğet geçer” söylemi yandaş medyasında bile alay konusu olmuştu.

Bunlara, medyayı kaplayan yolsuzluk tartışmalarını, Ergenekon olayıyla başlayan korku ve güvensizlik ortamını, medyayı ele geçirme girişimlerini, yoğun kadrolaşmanın getirdiği gerginlikleri, başbakanın sinirli, diğer bakanların bazen skandal düzeyine ulaşan patavatsız demeçlerini ekleyelim… Seçimlerde protesto oyu kullanmanın, hükümet partisinin “gözünü morartmanın” koşulları fazlasıyla oluşmuştu. Seçmen, AKP’ye fiske vurmakla yetindi…

Kimi yorumcular, haklı olarak, “Seçmen ideolojik gerekçelerle oy verdi” diyorlar. Peki, ama bu ideolojik gerekçelerin arkasında hangi sosyal/kültürel koşullar var? Bu soru bizi “mahalle baskısına”, Prof. Binnaz Toprak’ın araştırmasının gözlemlerine götürüyor. Sorunun cevabı da siyasal İslamın AKP döneminde “sivil toplum” içinde gerçekleştirdiği kültürel değişimde, bu alana örgütsel olarak nüfuz etme kapasitesinde yatıyor. Bu sürecin vatandaşlık kurumuyla ve “demokratikleşme” umuduyla çeliştiğini görmemek için de sanırım “liberal” olmak gerekiyor.

"Mahallenin" gücü

Ama “mahallenin gücü”, diğer bir deyişle “evrensel” değil “yerel” aidiyetlerle davranma, salt siyasal İslama ait bir olgu değil. Bu seçimlerin bir diğer özelliği de DTP’nin bölgenin tek siyasi partisi durumuna yükselmesidir. Burada, AKP’nin, “Verdiğimiz hizmetler bir işe yaramadı, etnik kimlik siyaseti belirleyici oldu” saptaması (AKP’nin somut aidiyetlerin etkilerinden yakınmasındaki ironiyi görmezden gelelim) anlamlı, ama açıklayıcı değil.

Açıklamayı, asker-sivil kadrolarıyla, kanaat önderleriyle, Türkiye seçkinlerinin, özellikle 1980’lerden bu yana uyguladığı ekonomik modelde, “Kürt sorunu” politikalarında aramak gerekiyor. Günlük yaşamı piyasa ilişkilerine teslim etmek, şiddete şiddetle, hatta yasaların sınırlarını aşan yöntemlerle cevap vermekteki ısrar, sosyal-tarihsel nedenlere eğilmekteki isteksizlik, korkaklık, sonunda Kürt seçkinlerinin Kürt halkı üzerinde hegemonya kurma sürecinin, herhangi bir demokratik-ekonomik (feodalizmin tasfiyesi, toprak sorunu gibi alanlarda) uzlaşmaya girmeden, ilerleyerek bu noktaya gelmesini kolaylaştırdı.

Seçim sonuçlarının arkasındaki etkenleri şöyle özetleyebiliriz: (1) Toplumun çoğunluğundan ufak bir azınlığına servet transfer ederken, verili yerel/bölgesel bölüşüm ilişkilerini, toplumsal mutabakatları altüst eden neo-liberal model. (2) 1980 askeri diktatörlüğünün sosyalist, halkçı, anti emperyalist akımları şiddetle bastırır, aydınları yıldırır, üniversiteleri “sterilize” ederken, siyasal İslamın önünü açan politikaları -Diyarbakır Cezaevi, Kürtçe, türban, imam hatipler-. (3) Yılgınlığa uğrayan kimi aydınların post modernizme (aydınlanma düşmanlığına), kimlik siyasetine dönerken siyasal İslamın sözcüleriyle kurulan diyalog; (4) Yukarıda değindiğim “Kürt sorunu” süreci.

Biricisi, bir ekonomik krize, diğer üçü de vatandaşlık kurumunun imha edilmesiyle birlikte, alabildiğince otoriter bir iklime, giderek derinleşen bir siyasi krize açıldı. Bu seçimler, MHP ve Saadet Partisi’nin oylarındaki artışı da düşününce, siyasal İslamın yanı sıra etnik milliyetçi ve şoven eğilimlerin güçlendiğini, siyasi coğrafyanın parçalanırken kutuplaşmaya devam ettiğini gösteriyor. Siyasi rekabet keskinleşirken hükümet partisinin, devletin olanaklarını, şiddet araçlarını da kullanarak ülkeyi daha baskıcı ve boğucu bir iklime taşıma çabalarına hazır olmak gerekiyor.

Wednesday, March 25, 2009

Sosyalistler ve Seçimler

Ayırdında değiller, ama sosyalistlerin Türkiye’nin siyasi yaşamında, fark yaratma kapasiteleri bugün yapmakta oldukları etkiden daha büyüktür.

Bu iktidarsızlığın arkasındaki etkenlerden biri güçlerini birleştirme (bir an, ÖDP, TKP ve EMEP’in sol içinde çekim merkezi olabilecek ortak bir platform kurabildiğini düşünün), odaklama başarısızlığıysa bir diğeri de siyasi konjonktürle, siyasi hareket yaratma süreci arasındaki ilişkiyi “düşünme” aşamasında yaşanan güçlüklerdir. Bu nedenlerle, ne yazık ki, sosyalistler, bu hafta sonu yapılacak yerel seçimlerde de kapasitelerine uygun etkiyi yapamayacaklar!

Bağımsız siyasi çizgi-konjonktür diyalektiği
Sosyalistler uzun bir süredir “yeni ve kapitalizmin ufkunu aşan bir dünya tasarlamak, bunu bağımsız bir siyasi mücadele platformuna dönüştürmek” sorunuyla boğuşuyorlar. Sosyalistler bu “olmazsa olmaz” çabalarını sürdürürken sık sık ülkenin özel siyasi konjonktürlerinde tutum almak zorunluluğuyla karşı karşıya kalıyorlar.

Ancak, “konjonktürle”, “süreç” arasındaki ilişkiyi düşünürken çekilen zorluklar, örneğin seçimlerde, konjonktürün özellikleri gözetilerek alınması gereken kararlara değil, ahlaki kaygıların reflekslerine yol açıyor: Ne yani düzen partilerine mi oy vereceğiz! Diğer bir deyişle, kimilerinin, “üçüncü kutup” yaratma (bence, sosyalizm herhangi bir kutup değil “yapıya” ve kutuplarına karşı bir akımdır) dediği çaba, seçimlerde “üçüncü kutup” (ki bazı seçim konjonktürlerinde buna “yer” olmayabilir) olma iddiası birbirine karışıyor. Halbuki, bağımsız bir siyasi çizgi ve platform oluşturma çabalarıyla, “seçim taktikleri” farklı soyutlama düzeylerine ait kavramlaştırmalar.

Seçimi her zaman, sonuçlarının verili “siyasi iklim” ve “yapı” üzerinde yaratacağı “olası değişiklikler” bağlamında, şu soruyla birlikte düşünmek gerekiyor: Bu “değişikliklerin”, halkın ve işçi sınıfının siyasi, ekonomik, kültürel yaşamıyla, sosyalistlerin bağımsız siyasi çizgi ve platform inşa etme süreci üzerindeki etkileri neler olabilir? Dahası, seçimleri yalnızca, olumlu bir açıdan“Kim kazanırsa ne olur” sorusuyla değil, aynı zamanda “Kimin kazanması engellenirse ne olur” sorusuyla birlikte de düşünmek gerekir.

Bazen sosyalistlerin, seçimlere kendi adaylarıyla girdiklerinde, seçim sonrası siyasi ortamda, hem halkın yaşamı, hem de kendi süreçleri üzerinde olumlu etki yapacak, fark yaratacak kazanımlarla çıkma olasılıkları olmayabilir.

O zaman “düzen partilerini”, ya da seçerek yalnızca kimi adayları (kendi bağımsız çizgilerini, platformlarını savunmayı elden bırakmadan) destekleme taktiğini benimsemeleri siyasi, ahlaki açılardan yanlış olmaz.

29 Mart yerel seçimleri
29 Mart yerel seçimleri, çoktan yerelliğini kaybetti AKP’nin gücünü kanıtlama sınavına dönüş-tü. Şimdi sosyalistlerin seçimlere girerken şu soruları sormaları gerekiyor: Yerel seçimler neden bir sınava dönüştü? Bu sınav seçim sonrası ortamın şekillenmesi açısından ne anlama geliyor?

Bu noktada, son genel seçimleri anımsamakta yarar var. Sosyalistlerin bağımsız aday gösterme kararının, seçim sonrası ortamda olumlu ve belirgin bir siyasi fark yarattığı, bağımsız siyasi çizgi ve platform oluşturma sürecine katkıda bulunduğu söylenemez.

Ufuk Uras’ın, çoğu elinde olmayan nedenlerden dolayı hiçbir siyasi varlık gösterememiş olması bir yana, seçim sonrasında, siyasal İslam’ın kendi toplumsal programını, “biyo-politiğini” ülke yaşamına dayatma sürecinde kazandığı, siyasal, kültürel ivme, bugün ülkeyi Prof. Binnaz Toprak’ın raporunda betimlenen koşullara getirmiştir. Dahası, güvenlik güçlerinin kişi özeline nüfuz etme, iktidarın medyayı denetleme, sindirme, “gösteri toplumuna” hâkim olma kapasiteleri daha önce görülmemiş boyutlara ulaşmış, ana akım medya “korku cumhuriyetinde yaşamaktan” söz eder olmuş, kültürel dejenerasyon, Etyen Mahçupyan gibi “liberal” bir yazarın MHP’yi över hale geldiği bir noktaya ulaşmıştır. Bunların, halkın demokratik ekonomik çıkarları ve sosyalistlerin kendi süreçleri açısından olumlu gelişmeler olduğu söylenemez.

Bu seçimlerde AKP’nin ivmesi, özellikle siyasetin ve ekonominin kalbinin attığı, işçilerin, “yeni orta sınıfın” en yoğunlaştığı Ankara, İzmir ve İstanbul’da kırılmalıdır. Aksi takdirde, siyasal İslam’ın sivil ve siyasi toplumu dönüştürme, disiplin altına alma, muhalefetini temizleme süreci yeni bir ivme kazanacak, sosyalistlerin kendi süreçlerinin önünde çok daha büyük, siyasi, polisiye ve kültürel engeller oluşacaktır.

Wednesday, March 18, 2009

Darwin Tartışması ve Liberal Entelijansiyanın Dayanılmaz Sığlığı

TÜBİTAK’ın Darwin’i sansür etmesiyle başlayan tartışmalar, yaşamı, “uçları reddederek”, karşıtların ortalamasını alarak idare etmeye çalışan liberal entelijansiyanın sığlığını bir kez daha gözler önüne serdi…

‘Bir’ mi, ‘Çokluk’ mu?

Belki ayırdında değiller ama, bu tartışmanın temelinde, varlığın bilgisine ilişkin, ortalaması alınamayacak, birbirini dışlayan iki ontolojik varsayım yatıyor. Birinci varsayım: Varlık “bir”dir, “her şey” ondan türemiştir. İkinci varsayım: Varlık “çokluk”tur, her şey “çokluğun” (hatta çoklukların)sonsuz olasılıkta örgütlenme biçimleridir. “Bir”, bir “sayma” işlemininsonucudur.

Birinci varsayım, Tanrı düşüncesine, dini “hakikat rejimine”, siyasi olarak da uyulması gereken mutlak bir otoritenin varlığını kabul etmeye, totaliter rejimlere açılır. İkincisi, Aydınlanma’nın “hakikat rejimine”, bilimsel yönteme, siyasi olarak da “çokluğun” ve “çoklukların” birlikteliğine, bireysel özgürlük düşüncesine, eşitlik ve demokrasi ilkelerine açılır. “Peki, ama kim sayıyor?”diye sorarak, hem “çoklukların çokluğunu” kabul edip hem de Tanrı düşüncesine geri dönülemez. Çünkü o zaman, Tanrı ile saydığı “çokluk” karşı karşıya konulduğundan yine çokluğa dönülmüş olur.

‘İnananlar’ için kurulmuş bir tuzak…

Aslında, ortalama alma çabası, öncelikle dini “hakikat rejiminin” dibini oyar. Çünkü onu, Aydınlanma’nın, bilimin koşullarını kabul etmeye, Tanrı’nın varlığını ampirik düzeyde (fenomenler alanında) kanıtlama çabalarına iter… Bu ortalama alma çabası, Aydınlanma’nın “hakikat rejimine” bir tehdit oluşturmaz. Bilimsel düşünce zaten bu tip tartışmalara, eleştirilere, sürekli değişmeye, kimi teorileri geride bırakıp yenilerini benimsemeye açıktır. Bilimsel düşünce zaten, birbiriyle etkileşim, diyalog halindeki “bilimsel projelerin” evrimleşmesiyle (İmre Lakatoş), paradigmalar kurarak ve yıkarak (Kuhn) yoluna devam eder.

Bu iki “hakikat rejimi” arasındaki sorun önce zıt ontolojik varsayımlardan, sonra, bilimin her şeyi sorgulama gereksiniminden kaynaklanıyor. Bilimsel düşüncede kutsal yoktur. En önemli ahlaki ilkesiyse, “haddini bilmemek”, her şeyi, her inancı, her zaman, kendine bir kısıtlama getirmeden sorgulamaya devam etmektir (buna “insana zarar vermemek” gibi ilkeleri de ekleyebiliriz). Buna karşılık, “dini hakikat rejimi”, son derecede haklı olarak kendini sorgulatmaz. Zamanla çevresine uymak üzere evrimleşebilir, ama sorgulanmayı özellikle “dışarıdan”, bilimsel yöntemlerle sorgulanmayı kabul etmez.

Dini “hakikat rejimini” benimseyenler, bu rejimi kabul etmeyenlerle bir arada yaşama konusunda büyük zorluk çeker, sürekli saldırı altında olduklarını, hakarete uğradıklarını düşünürler; her fırsatta diğer “hakikat rejimlerinden”kurtulmaya, onları silmeye çalışırlar…

İnsanlık tarihi, uzun ve kanlı bir sürecin sonunda “dini hakikat” rejimini benimseyenlerin (çeşitli dinlerin) birbirleriyle ve benimsemeyenlerle birlikte yaşamalarına olanak sağlayabilecek bir çözüm olarak “Laiklik” (dinleri devletin -şiddet araçlarını kullanma meşruiyetine sahip aygıtın- dışında tutma) ilkesini bulmuştur.

Diğer taraftan, sorun salt mutlak bir “yaratana inanç” sorunu değil. Karşımızda bu yaratanın mesajlarını içeren kutsal kitaplar var. Dini “hakikat rejimi” bu kitaplara dayanıyor. Bu yüzden örneğin şöyle diyemezsiniz: “Gelin siz de benim gibi kuramlayın: Fizik, kimya, biyolojinin yasaları Cenab-ı Allah’ın yasaları, matematik ‘İlahi Güç’ün aklı olsun! Allah’ın çocukları da aklı kullanarak Allah’ın gerçeklerini arayadursunlar! O zaman teori ile inanç birbirlerini kucaklamazlar mı?” “Allahın çocukları” gibi, inananlar açısından, insanla Tanrı arasında “organik bir bağ”, türdeşlik ima ederek, bir ucu“küfüre” kadar uzanan saçmalıklar bir yana, eğer derseniz, kutsal kitaplardaki mesajları, bilimin astronomi, jeoloji, paleontoloji, arkeoloji, hatta antropoloji gibi alanlarından, o çok güvendiğiniz matematiğin “küme teorisinden” gelen dinamitlerle patlatmaya başlarsınız.

Darwin tartışması aslında “dini hakikat rejiminin”, okullarda bir inanç sistemi olarak okutulmasını aşan bir talepten, “dini hakikat rejimine” uymayan bir bilginin çocuklara verilmesinden duyulan rahatsızlıktan, bilimsel yöntemi tasfiye etme, onun yerine geçme arzusundan kaynaklanıyor. Bugün evrim teorisi, yarın kutsal kitaplarla çelişen her şey: Paleontoloji, jeoloji, astronomi, küme teorisi vb…