Thursday, April 09, 2009

Bölgede Bir ABD Aracı(sı) Olarak Türkiye

Obama’nın Türkiye ziyareti, medyada müthiş bir hareketlilik yarattı. Meclis’teki konuşması da “mükemmeldi”. Hiçbir konuyu atlamadı, “hiç yeni radikal politik açılım yapmadan… radikal bir şeyler söylüyormuş havasını yarattı” (Financial Times, 07/04). Herkesin en uygun yerlerini okşadı ve ABD’nin taleplerini masaya koydu.

Amerikan medyasını anlamak kolay; ülkesinin “imparatorluk” fiyaskosundan sonra, özellikle enerji zengini Arap dünyasında aşınan imajını, Obama üzerinden restore etmeye, yönetimin “kamu diplomasisine” destek vermeye çabalıyorlar. Türkiye’de, özellikle “yandaş” medyada, kimi yazarların, aniden ABD “kamu diplomasisi” kurumlarının görevlileri gibi çalışmaya başlamalarıysa düşündürücü.

Buraya nasıl geldik?

12 Eylül darbesiyle de başlayabiliriz. Ama Türkiye’de siyasal İslamda, neo-liberal, AB ve ABD yanlısı kimilerine göre imalatı, (Bkz: Merdan Yanardağ¸ 2007) AKP’yi üreten “mutasyonu” esasen “28 Şubat” tetikledi. Bu“mutasyonun” ardından, Tayyip Erdoğan, belki de tarihte ilk kez, resmi bir siyasi kimliğe dahi sahip olmadan, bir ABD Başkanı tarafından Oval Ofis’te ağırlanma şerefine ulaşan politikacı oldu. Bugün Tayyip Bey’le geçinemeyen medya grupları da, “o artık değişti” sloganlarıyla arkasına geçerek, AKP’yi hükümete taşıdılar.

AKP’nin dış politikasının mimarı Prof. Davutoğlu  o zaman, “Türkiye’nin tarihinde ilk kez iç ve dış dinamikler çakışıyor” diyecekti [*]. “Dış dinamikler” ABD ve AB’nin Türkiye’den bekledikleriydi. İç dinamikler ise, siyasal İslamın bu beklentilere cevap vererek, kendi iktidar sürecini, Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hassan el Banna’nın 1928’de formüle ettiği (siyasal İslamın Mısır’da 1980’lerden bu yana uyguladığı) gibi devletten önce toplumu ele geçirme taktikleriyle ilerletme projesiydi.

Türkiye’nin, ABD açısından önemi, “soğuk savaştan” sonra, yaklaşan enerji krizi, yükselen yeni güçler algısıyla şekillenen Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında tanımlandı. Türkiye, ABD’nin Arap dünyasına konuşmasını ve onu etkilemesini kolaylaştıracak, siyasal İslama “ABD ile anlaşırsan, seçimle iktidara gelebilirsin” mesajını vererek, “radikalleri” tecrit eden bir örnek sunacaktı. Ama bunun için Türkiye öncelikle Arap dünyası tarafından kabul görmesine yetecek kadar Arap dünyasına benzemeliydi. Ekonomik liberalizme açık, Müslüman Kardeşler tarzı bir siyasal İslam, bu açıdan biçilmiş kaftandı Türkiye için. Şimdi, teybi hızla ileri sararak bugüne gelelim.

Yine iç ve dış dinamikler

Obama geldiğinde, iki düş kırıklığının çakıştığı noktadaydık. Birincisi: Bush dönemi imparatorluk projesi ABD’nin uluslararası liderliğini aşındırdı, büyük güçlerin yükselmesini hızlandırdı. ABD askeri ve siyasi gücünün sınırlarına, özellikle BOP bölgesinde kamuoyunun muhalefetine çarpmıştı. İkincisi: Türkiye’de siyasal İslamın, ülke siyasetini, kültürünü dönüştürme projesi, AKP hükümetinin, Tayyip Bey’in liderlik kapasitesinin sınırlarına çarpmıştı.

Şimdi ABD jeo-stratejik hedeflerine ulaşabilmek için, Obama yoluyla Ortadoğu’da, yeni bir sayfa açmaya çalışıyor. AKP hükümetiyse, seçimlerde yaşadığı sarsıntıyı aşmanın, yeniden ivme kazanmanın yollarını arıyor. Bu bağlamda Davudoğlu’nun “Obama’nın dış politika ihtiyaçlarıyla, Türkiye’nin potansiyellerinin örtüştüğüne” (Milliyet 14/03/09) (isterlerse verebileceğimize) ilişkin saptaması anlamlı.

ABD dış politika gereksinimlerini, Afganistan’a ek askeri güç, Rusya’da engel, Ermenistan’la yakınlaşma, İran, Suriye, Filistin, konularında yardım, Hamas üzerinden destek, Kuzey Irak’ta güvence, İslam dünyasının ABD’nin bakışını benimseme sürecinin hızlanmasına katkı olarak özetlenebilir. AKP açısından ise yerel seçimlerde kaybettiği oyları geri almak için, önce Saadet’e gidenlerin, şoven milliyetçi oyların geri kazanılması, liberal kamuoyunda oluşan düş kırıklığının giderilmesi gerekiyor.

Şimdi bu ikisini bir araya koyduğumuzda, AKP’nin ülkenin dış politikasını ABD mesajlarını Araplara ulaştırma “makinesine”, ülkeyi bir konferans merkezine dönüştürmeye çalışmasını, AB sürecini yeniden ısıtmasını bekleyebiliriz.Bloomberg’den Ben Holland’ın dikkat çektiği gibi elindeki en iyi kart “Batı’yla tartışan adam görüntüsünün”, milliyetçi bir çeşniyle birlikte daha sık gündeme gelmesini de... Demokratikleşme “fantezisinin” yeniden güçlendirilmesiyse, siyasal İslamın gelişmesinin önündeki engelleri kaldıracak bir “Yeni Anayasa Projesi” tartışmaları bağlamında gündeme gelebilir. Tüm bunlar büyük bir ekonomik yıkım ortamında gerçekleşeceği için de ülkedeki kutuplaşmaları daha da arttırması kaçınılmaz gibi görünüyor.

==========

[*]Düzeltme: Bu saptamalar, Davudoğlu’na değil, Tayyip Erdoğan’ın önsözünü yazdığı, “Muhafazakar Demokrasi” kitabının yazarı Yalçın Akdoğan’a ait (Bkz: Merdan Yanardağ, 2007 sf 24)

Thursday, April 02, 2009

Seçim Sonuçları Üzerine İyimser Olmayan Bir Yorum

Yerel seçimlerin sonuçlarının en önemli özelliği hükümet partisinin oylarındaki 8 puanlık gerileme değil, yedi yıllık hükümet yorgunluğuna, ekonomik krize, yolsuzluk dalgasına, “Korku cumhuriyetinde yaşıyoruz” yakınmalarına rağmen, gerilemenin 8 puanla sınırlı kalmasıdır.

AKP’nin ‘başarısı’

Vatandaşlık kurumu güçlü demokrasilerde, yerel seçimler iki olanak sunar. Birincisi seçmen oyunu, yaşamını doğrudan etkileyen konulardaki (hizmetler vb.) tercihleri doğrultusunda, siyasi kaygılarını ikinci plana atarak kullanabilir. İkincisi seçmen, oyunu, genel siyasi şekillenmeyi değiştirmeye kalkmadan, hükümeti uyaracak yönde kullanabilir. Bu nedenlerle hükümet partileri, yerel seçimlerde hemen her zaman oy kaybına uğrar. Eğer hükümet partisi bir dönemden daha uzun bir süredir iktidardaysa, seçmen yorgunluk belirtileri gösterir, yerel seçime katılma oranı düşer, protesto oyları artar. Hükümet partileri de önlerindeki genel seçimlere aldıkları mesaj üzerinden hazırlanır.

AKP, hükümette ikinci dönemini yaşıyor. Ülkede ciddi bir ekonomik kriz var. Geçen yılın dördüncü üç aylık büyüme hızı yüzde - 6.2 olmuş. UBS-AG Bankası ekonomistleri de Türkiye’nin büyüme hızının 2009’un ilk üç ayında da yüzde - 10 olduğuna, işsizliğin ise yüzde 14’e ulaştığına inanıyorlar (Bloomberg 30/03). Bu veriler ekonominin büyük bir yıkım yaşamakta olduğunu gösteriyor. Hükümetin, “fırsat yaratırız”, “teğet geçer” söylemi yandaş medyasında bile alay konusu olmuştu.

Bunlara, medyayı kaplayan yolsuzluk tartışmalarını, Ergenekon olayıyla başlayan korku ve güvensizlik ortamını, medyayı ele geçirme girişimlerini, yoğun kadrolaşmanın getirdiği gerginlikleri, başbakanın sinirli, diğer bakanların bazen skandal düzeyine ulaşan patavatsız demeçlerini ekleyelim… Seçimlerde protesto oyu kullanmanın, hükümet partisinin “gözünü morartmanın” koşulları fazlasıyla oluşmuştu. Seçmen, AKP’ye fiske vurmakla yetindi…

Kimi yorumcular, haklı olarak, “Seçmen ideolojik gerekçelerle oy verdi” diyorlar. Peki, ama bu ideolojik gerekçelerin arkasında hangi sosyal/kültürel koşullar var? Bu soru bizi “mahalle baskısına”, Prof. Binnaz Toprak’ın araştırmasının gözlemlerine götürüyor. Sorunun cevabı da siyasal İslamın AKP döneminde “sivil toplum” içinde gerçekleştirdiği kültürel değişimde, bu alana örgütsel olarak nüfuz etme kapasitesinde yatıyor. Bu sürecin vatandaşlık kurumuyla ve “demokratikleşme” umuduyla çeliştiğini görmemek için de sanırım “liberal” olmak gerekiyor.

"Mahallenin" gücü

Ama “mahallenin gücü”, diğer bir deyişle “evrensel” değil “yerel” aidiyetlerle davranma, salt siyasal İslama ait bir olgu değil. Bu seçimlerin bir diğer özelliği de DTP’nin bölgenin tek siyasi partisi durumuna yükselmesidir. Burada, AKP’nin, “Verdiğimiz hizmetler bir işe yaramadı, etnik kimlik siyaseti belirleyici oldu” saptaması (AKP’nin somut aidiyetlerin etkilerinden yakınmasındaki ironiyi görmezden gelelim) anlamlı, ama açıklayıcı değil.

Açıklamayı, asker-sivil kadrolarıyla, kanaat önderleriyle, Türkiye seçkinlerinin, özellikle 1980’lerden bu yana uyguladığı ekonomik modelde, “Kürt sorunu” politikalarında aramak gerekiyor. Günlük yaşamı piyasa ilişkilerine teslim etmek, şiddete şiddetle, hatta yasaların sınırlarını aşan yöntemlerle cevap vermekteki ısrar, sosyal-tarihsel nedenlere eğilmekteki isteksizlik, korkaklık, sonunda Kürt seçkinlerinin Kürt halkı üzerinde hegemonya kurma sürecinin, herhangi bir demokratik-ekonomik (feodalizmin tasfiyesi, toprak sorunu gibi alanlarda) uzlaşmaya girmeden, ilerleyerek bu noktaya gelmesini kolaylaştırdı.

Seçim sonuçlarının arkasındaki etkenleri şöyle özetleyebiliriz: (1) Toplumun çoğunluğundan ufak bir azınlığına servet transfer ederken, verili yerel/bölgesel bölüşüm ilişkilerini, toplumsal mutabakatları altüst eden neo-liberal model. (2) 1980 askeri diktatörlüğünün sosyalist, halkçı, anti emperyalist akımları şiddetle bastırır, aydınları yıldırır, üniversiteleri “sterilize” ederken, siyasal İslamın önünü açan politikaları -Diyarbakır Cezaevi, Kürtçe, türban, imam hatipler-. (3) Yılgınlığa uğrayan kimi aydınların post modernizme (aydınlanma düşmanlığına), kimlik siyasetine dönerken siyasal İslamın sözcüleriyle kurulan diyalog; (4) Yukarıda değindiğim “Kürt sorunu” süreci.

Biricisi, bir ekonomik krize, diğer üçü de vatandaşlık kurumunun imha edilmesiyle birlikte, alabildiğince otoriter bir iklime, giderek derinleşen bir siyasi krize açıldı. Bu seçimler, MHP ve Saadet Partisi’nin oylarındaki artışı da düşününce, siyasal İslamın yanı sıra etnik milliyetçi ve şoven eğilimlerin güçlendiğini, siyasi coğrafyanın parçalanırken kutuplaşmaya devam ettiğini gösteriyor. Siyasi rekabet keskinleşirken hükümet partisinin, devletin olanaklarını, şiddet araçlarını da kullanarak ülkeyi daha baskıcı ve boğucu bir iklime taşıma çabalarına hazır olmak gerekiyor.

Wednesday, March 25, 2009

Sosyalistler ve Seçimler

Ayırdında değiller, ama sosyalistlerin Türkiye’nin siyasi yaşamında, fark yaratma kapasiteleri bugün yapmakta oldukları etkiden daha büyüktür.

Bu iktidarsızlığın arkasındaki etkenlerden biri güçlerini birleştirme (bir an, ÖDP, TKP ve EMEP’in sol içinde çekim merkezi olabilecek ortak bir platform kurabildiğini düşünün), odaklama başarısızlığıysa bir diğeri de siyasi konjonktürle, siyasi hareket yaratma süreci arasındaki ilişkiyi “düşünme” aşamasında yaşanan güçlüklerdir. Bu nedenlerle, ne yazık ki, sosyalistler, bu hafta sonu yapılacak yerel seçimlerde de kapasitelerine uygun etkiyi yapamayacaklar!

Bağımsız siyasi çizgi-konjonktür diyalektiği
Sosyalistler uzun bir süredir “yeni ve kapitalizmin ufkunu aşan bir dünya tasarlamak, bunu bağımsız bir siyasi mücadele platformuna dönüştürmek” sorunuyla boğuşuyorlar. Sosyalistler bu “olmazsa olmaz” çabalarını sürdürürken sık sık ülkenin özel siyasi konjonktürlerinde tutum almak zorunluluğuyla karşı karşıya kalıyorlar.

Ancak, “konjonktürle”, “süreç” arasındaki ilişkiyi düşünürken çekilen zorluklar, örneğin seçimlerde, konjonktürün özellikleri gözetilerek alınması gereken kararlara değil, ahlaki kaygıların reflekslerine yol açıyor: Ne yani düzen partilerine mi oy vereceğiz! Diğer bir deyişle, kimilerinin, “üçüncü kutup” yaratma (bence, sosyalizm herhangi bir kutup değil “yapıya” ve kutuplarına karşı bir akımdır) dediği çaba, seçimlerde “üçüncü kutup” (ki bazı seçim konjonktürlerinde buna “yer” olmayabilir) olma iddiası birbirine karışıyor. Halbuki, bağımsız bir siyasi çizgi ve platform oluşturma çabalarıyla, “seçim taktikleri” farklı soyutlama düzeylerine ait kavramlaştırmalar.

Seçimi her zaman, sonuçlarının verili “siyasi iklim” ve “yapı” üzerinde yaratacağı “olası değişiklikler” bağlamında, şu soruyla birlikte düşünmek gerekiyor: Bu “değişikliklerin”, halkın ve işçi sınıfının siyasi, ekonomik, kültürel yaşamıyla, sosyalistlerin bağımsız siyasi çizgi ve platform inşa etme süreci üzerindeki etkileri neler olabilir? Dahası, seçimleri yalnızca, olumlu bir açıdan“Kim kazanırsa ne olur” sorusuyla değil, aynı zamanda “Kimin kazanması engellenirse ne olur” sorusuyla birlikte de düşünmek gerekir.

Bazen sosyalistlerin, seçimlere kendi adaylarıyla girdiklerinde, seçim sonrası siyasi ortamda, hem halkın yaşamı, hem de kendi süreçleri üzerinde olumlu etki yapacak, fark yaratacak kazanımlarla çıkma olasılıkları olmayabilir.

O zaman “düzen partilerini”, ya da seçerek yalnızca kimi adayları (kendi bağımsız çizgilerini, platformlarını savunmayı elden bırakmadan) destekleme taktiğini benimsemeleri siyasi, ahlaki açılardan yanlış olmaz.

29 Mart yerel seçimleri
29 Mart yerel seçimleri, çoktan yerelliğini kaybetti AKP’nin gücünü kanıtlama sınavına dönüş-tü. Şimdi sosyalistlerin seçimlere girerken şu soruları sormaları gerekiyor: Yerel seçimler neden bir sınava dönüştü? Bu sınav seçim sonrası ortamın şekillenmesi açısından ne anlama geliyor?

Bu noktada, son genel seçimleri anımsamakta yarar var. Sosyalistlerin bağımsız aday gösterme kararının, seçim sonrası ortamda olumlu ve belirgin bir siyasi fark yarattığı, bağımsız siyasi çizgi ve platform oluşturma sürecine katkıda bulunduğu söylenemez.

Ufuk Uras’ın, çoğu elinde olmayan nedenlerden dolayı hiçbir siyasi varlık gösterememiş olması bir yana, seçim sonrasında, siyasal İslam’ın kendi toplumsal programını, “biyo-politiğini” ülke yaşamına dayatma sürecinde kazandığı, siyasal, kültürel ivme, bugün ülkeyi Prof. Binnaz Toprak’ın raporunda betimlenen koşullara getirmiştir. Dahası, güvenlik güçlerinin kişi özeline nüfuz etme, iktidarın medyayı denetleme, sindirme, “gösteri toplumuna” hâkim olma kapasiteleri daha önce görülmemiş boyutlara ulaşmış, ana akım medya “korku cumhuriyetinde yaşamaktan” söz eder olmuş, kültürel dejenerasyon, Etyen Mahçupyan gibi “liberal” bir yazarın MHP’yi över hale geldiği bir noktaya ulaşmıştır. Bunların, halkın demokratik ekonomik çıkarları ve sosyalistlerin kendi süreçleri açısından olumlu gelişmeler olduğu söylenemez.

Bu seçimlerde AKP’nin ivmesi, özellikle siyasetin ve ekonominin kalbinin attığı, işçilerin, “yeni orta sınıfın” en yoğunlaştığı Ankara, İzmir ve İstanbul’da kırılmalıdır. Aksi takdirde, siyasal İslam’ın sivil ve siyasi toplumu dönüştürme, disiplin altına alma, muhalefetini temizleme süreci yeni bir ivme kazanacak, sosyalistlerin kendi süreçlerinin önünde çok daha büyük, siyasi, polisiye ve kültürel engeller oluşacaktır.

Wednesday, March 18, 2009

Darwin Tartışması ve Liberal Entelijansiyanın Dayanılmaz Sığlığı

TÜBİTAK’ın Darwin’i sansür etmesiyle başlayan tartışmalar, yaşamı, “uçları reddederek”, karşıtların ortalamasını alarak idare etmeye çalışan liberal entelijansiyanın sığlığını bir kez daha gözler önüne serdi…

‘Bir’ mi, ‘Çokluk’ mu?

Belki ayırdında değiller ama, bu tartışmanın temelinde, varlığın bilgisine ilişkin, ortalaması alınamayacak, birbirini dışlayan iki ontolojik varsayım yatıyor. Birinci varsayım: Varlık “bir”dir, “her şey” ondan türemiştir. İkinci varsayım: Varlık “çokluk”tur, her şey “çokluğun” (hatta çoklukların)sonsuz olasılıkta örgütlenme biçimleridir. “Bir”, bir “sayma” işlemininsonucudur.

Birinci varsayım, Tanrı düşüncesine, dini “hakikat rejimine”, siyasi olarak da uyulması gereken mutlak bir otoritenin varlığını kabul etmeye, totaliter rejimlere açılır. İkincisi, Aydınlanma’nın “hakikat rejimine”, bilimsel yönteme, siyasi olarak da “çokluğun” ve “çoklukların” birlikteliğine, bireysel özgürlük düşüncesine, eşitlik ve demokrasi ilkelerine açılır. “Peki, ama kim sayıyor?”diye sorarak, hem “çoklukların çokluğunu” kabul edip hem de Tanrı düşüncesine geri dönülemez. Çünkü o zaman, Tanrı ile saydığı “çokluk” karşı karşıya konulduğundan yine çokluğa dönülmüş olur.

‘İnananlar’ için kurulmuş bir tuzak…

Aslında, ortalama alma çabası, öncelikle dini “hakikat rejiminin” dibini oyar. Çünkü onu, Aydınlanma’nın, bilimin koşullarını kabul etmeye, Tanrı’nın varlığını ampirik düzeyde (fenomenler alanında) kanıtlama çabalarına iter… Bu ortalama alma çabası, Aydınlanma’nın “hakikat rejimine” bir tehdit oluşturmaz. Bilimsel düşünce zaten bu tip tartışmalara, eleştirilere, sürekli değişmeye, kimi teorileri geride bırakıp yenilerini benimsemeye açıktır. Bilimsel düşünce zaten, birbiriyle etkileşim, diyalog halindeki “bilimsel projelerin” evrimleşmesiyle (İmre Lakatoş), paradigmalar kurarak ve yıkarak (Kuhn) yoluna devam eder.

Bu iki “hakikat rejimi” arasındaki sorun önce zıt ontolojik varsayımlardan, sonra, bilimin her şeyi sorgulama gereksiniminden kaynaklanıyor. Bilimsel düşüncede kutsal yoktur. En önemli ahlaki ilkesiyse, “haddini bilmemek”, her şeyi, her inancı, her zaman, kendine bir kısıtlama getirmeden sorgulamaya devam etmektir (buna “insana zarar vermemek” gibi ilkeleri de ekleyebiliriz). Buna karşılık, “dini hakikat rejimi”, son derecede haklı olarak kendini sorgulatmaz. Zamanla çevresine uymak üzere evrimleşebilir, ama sorgulanmayı özellikle “dışarıdan”, bilimsel yöntemlerle sorgulanmayı kabul etmez.

Dini “hakikat rejimini” benimseyenler, bu rejimi kabul etmeyenlerle bir arada yaşama konusunda büyük zorluk çeker, sürekli saldırı altında olduklarını, hakarete uğradıklarını düşünürler; her fırsatta diğer “hakikat rejimlerinden”kurtulmaya, onları silmeye çalışırlar…

İnsanlık tarihi, uzun ve kanlı bir sürecin sonunda “dini hakikat” rejimini benimseyenlerin (çeşitli dinlerin) birbirleriyle ve benimsemeyenlerle birlikte yaşamalarına olanak sağlayabilecek bir çözüm olarak “Laiklik” (dinleri devletin -şiddet araçlarını kullanma meşruiyetine sahip aygıtın- dışında tutma) ilkesini bulmuştur.

Diğer taraftan, sorun salt mutlak bir “yaratana inanç” sorunu değil. Karşımızda bu yaratanın mesajlarını içeren kutsal kitaplar var. Dini “hakikat rejimi” bu kitaplara dayanıyor. Bu yüzden örneğin şöyle diyemezsiniz: “Gelin siz de benim gibi kuramlayın: Fizik, kimya, biyolojinin yasaları Cenab-ı Allah’ın yasaları, matematik ‘İlahi Güç’ün aklı olsun! Allah’ın çocukları da aklı kullanarak Allah’ın gerçeklerini arayadursunlar! O zaman teori ile inanç birbirlerini kucaklamazlar mı?” “Allahın çocukları” gibi, inananlar açısından, insanla Tanrı arasında “organik bir bağ”, türdeşlik ima ederek, bir ucu“küfüre” kadar uzanan saçmalıklar bir yana, eğer derseniz, kutsal kitaplardaki mesajları, bilimin astronomi, jeoloji, paleontoloji, arkeoloji, hatta antropoloji gibi alanlarından, o çok güvendiğiniz matematiğin “küme teorisinden” gelen dinamitlerle patlatmaya başlarsınız.

Darwin tartışması aslında “dini hakikat rejiminin”, okullarda bir inanç sistemi olarak okutulmasını aşan bir talepten, “dini hakikat rejimine” uymayan bir bilginin çocuklara verilmesinden duyulan rahatsızlıktan, bilimsel yöntemi tasfiye etme, onun yerine geçme arzusundan kaynaklanıyor. Bugün evrim teorisi, yarın kutsal kitaplarla çelişen her şey: Paleontoloji, jeoloji, astronomi, küme teorisi vb…

 

Friday, February 27, 2009

Kentsoylu Uygarlık ve AKP

AKP hükümeti döneminde, sol-liberal ve muhafazakâr çevrelerde egemen olan bir söyleme göre, Türkiye’de liberal demokratik dönüşümler yaşanıyor. Adeta AKP Türkiye’nin“yarım kalmış kentsoylu devrimini”, ateşe ve kana gerek kalmadan tamamlıyor.

Ne ki, AKP hükümetinin uygulamaları tüm bu iddiaları yalanlamanın ötesinde, kentsoylu uygarlığı, bu ülkede ne kadarsa o kadarıyla, tasfiyeye dönük bir süreçle karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor.

‘Doğal haklar’, demokrasi ve diğer rejimler

Kentsoylu uygarlığın “eski rejime” karşı mücadele ederken, insanlık tarihine kattıklarının başında, “eşit doğal haklar”, “bireysel özgürlükler”kavramları geliyor: “Doğal haklar”,insanın doğasından, fiziki varlığından kaynaklanan eşit haklardı, ona ilahi bir güç tarafından bahşedilmiş haklar değil. Tüm insanlar bu haklarını kullanarak potansiyellerini, servetlerini, bilgilerini vb.. geliştirme özgürlüğüne sahip olmalıydı. Ancak, bu insanlar hem birlikte yaşıyorlardı (toplumda), hem de ekonomik alanda birbirleriyle kıyasıya bir rekabet içindeydiler (piyasada). Böylece, “doğal haklar”, “bireysel özgürlükler”sorununu, o da bu özgürlüklerin(örneğin, servet oluşturma özgürlüğü),eşitlik (doğal hakları kullanabilme)ülküsüyle bağdaştırılması sorununu gündeme getiriyordu.

Kentsoylu uygarlık bu sorunu çözmede başarısız oldu, çelişkiyi yönetmekle sınırlı kaldı (“Komünist hipotez” bu başarısızlığa tepkidir), ama bu arada insanlığa “sivil toplum”, “siyasi toplum”ayrımını kazandırdı. “Sivil toplum”, birlikte yaşamaya (ekonomik etkinlik ve üreme) uygun töreyi, ortak zevkleri, ortak gelenekleri, “öznellikleri” yeniden üreten kurumların (devletin ideolojik aygıtlarının-Althusser) yaşadığı yerdi. Burada kentsoylu uygarlığın, insanlık tarihine, “bireyin özeli”, basının, akademik yaşamın, bağımsızlığı, bilimsel, akılcı, eleştirel, hatta ironiye, karşıt görüşlere açık bireyler üreten bir eğitim sistemi anlayışını kattığını da görüyoruz.

“Siyasi toplum” düzeyindeyse, kentsoylu uygarlık, insanlık tarihine vatandaşlık (dini, etnik farkları aşan bir kimlik) kurumunu, genel oy hakkını, demokratik devlet biçimini kazandırdı. Devletin sınıflar üstü, şeffaf olmayan, adeta kutsal bir varlık olarak algılanması, vatandaşların da yasalar önünde eşit olduğu iddiaları, siyasi yöneticilerin sivil toplumun kurumlarına, özellikle de ekonomik çıkar alanlarına müdahale etmesinin hoş karşılanmaması da kentsoylu uygarlığın getirdiği yeniliklerdendi.

Kentsoylu uygarlık, “bireysel özgürlüklerle” “eşitlik” ülküsü arasındaki çelişkiyi yönetemediği noktalarda askeri diktatörlük ve faşizm gibi otoriter, hatta totaliter rejimler üretti. Demokratik devlet biçiminde,“sivil toplumu” oluşturan, kilise/cami, medya, aile, eğitim sistemi, meslek kuruluşları gibi, “devletin ideolojik”aygıtlarının, devletin doğrudan müdahalesinden bağımsız olduğunu, buna karşılık, faşizmde bu kurumların devletin parçası haline geldiğini görüyoruz.

AKP deneyimi

AKP’nin kentsoylu uygarlığa ait şu dört önemli ilkeyi aşındıran bir iklim yarattı. (1) “Doğal haklar”. (2) Egemenlik“halka” aittir. (3) Devletin sınıflar üstü görüntüsünü koruyabilmek için devleti yönetenler (bu doğal olarak ailelerini de kapsar) maddi kazanç sağlayan etkinliklerden uzak dururlar. (4) Devletin “kutsal varlık” iddiasını koruyabilmek için devlet içi savaşların bilgisi devlet içinde kalır, devlet şeffaflaşamaz.

AKP’nin ısrarla “sivil toplumu”oluşturan alanı, devletin ideolojik aygıtlarını, siyasi denetim altına alma çabaları da kentsoylu uygarlığın “liberal demokratik” geleneğine aykırı bir gelişmedir. AKP’nin özellikle II. döneminde, eleştirilere dayanamaz hale geldiğini, telefon dinlemeleri, internet etkinliklerinin izlenmesiyle“kişi özelinin”, mahreminin, bireysel haklar alanının imha edildiğini,“yandaş” medya üretilmeye, eleştirel yayınların susturulmaya çalışıldığını görüyoruz.

Dahası, AKP’nin devlet bürokrasisini, güvenlik güçlerini giderek belli ideolojiye, inançlara sahip insanlardan oluşturduğu, bu inançların “biyo-politiğini” (giyim tarzı, “haremlik-selamlık”, içki yasağı), yaygınlaştırıldığı da (akademik çalışmalarla da desteklenerek) ileri sürülebilir. Eğitimde dinci söylemlerin, davranış biçimlerinin yayılmaya başlaması da kentsoylu uygarlığın bilimsel düşünceye dayalı eğitim geleneğine ters gelişmelerdir.

AKP döneminde, Cumhuriyetin kuruluş“anını” sorgulayan Osmanlıcı söylemlerin canlanmasına, sosyal devletin yerini sadaka ekonomisinin almaya başlamasına bakarak, kentsoylu uygarlık öncesine dönme özleminin giderek güçlendiği de söylenebilir, hem de liberal entelektüellerin desteğiyle…

 

Monday, February 09, 2009

İsrail: ‘Çıkmaz Sokakta’ Seçimler…

İsrail halkı belki de tarihinin en önemli seçimlerinden biri için salı günü sandığa gidiyor. Ancak, ülkede bugüne kadar görülmemiş ağırlıkta bir kötümserlik, uluslararası alanda yalnızlaşmışlık, duygusu egemen.

 İsrail halkı ağır yaşamsal tehlikeler ve sorunlarla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Buna karşılık, önündeki seçimlerden, bu tehlikeleri giderebilecek bir hükümetin çıkma olasılığı çok zayıf.

 Dahası, bir çözümsüzlük, tehdit altında olma algısı, seçmeni, Likud, İşçi Partisi, Kadima, Meretz gibi seküler (din ve devlet işlerini ayrı tutmaya kararlı) partilerden uzaklaştırıyor.. Şas özellikle de Yisrael Beiteinu (İsrail bizim evimiz) gibi aşırı milliyetçi, dinci, hatta ırkçı partilere yönelmesini hızlandırıyor (Ben-Zvi, The New Republic, 04/02).

  Yaşamsal sorunlar yığını

 İsrail halkının korkularının başında İran’ın nükleer silah üretme olasılığı geliyor. Seçimlerden sekiz gün önce İran’ın kendi imalatı bir haberleşme uydusunu yörüngeye yerleştirmesi bu korkuları derinleştirdi. İsrail seçkinleri, ABD’nin, Müslümanlarla ilişkilerini düzeltmeyi hedefleyen Obama yönetiminin, İran’la çatışmak yerine konuşmaya hazırlandığını, Avrupa’nın İran’ın nükleer silah üretme olasılığından pek kaygılanmadığını düşünüyor, bu sorunla ilgilenmenin tüm yükünün İsrail’in üstüne kalmasından korkuyor. 

Bu bağlamda şekillenmekte olan bir yalnızlık duygusu, Gazze savaşında en yakın müttefiklerinin desteğini kaybetmiş olmanın ötesinde savaş suçlusu durumuna düşme korkusuyla daha da güçleniyor. Gazze savaşı sırasında, Avrupa’da ve genelde dünyada oluşan İsrail karşıtı dalganın, hızla İsrail’in varlığının meşruiyetini sorgulayan bir dalgaya dönüşmekte olduğuna ilişkin algılar, yalnızlık duygusunu derinleştiriyor. Davos toplantısında Erdoğan ile Peres arasında patlak veren atışma ise bu korkuların üzerine tuz biber ekti.

 İran’ın nükleer silah üretme kapasitesi, Suriye ile bir çatışma olasılığı, Hizbullah ve Hamas ile yapılan savaşlardan arzulanan sonuçların alınamaması, bu “aşırı akımlara” karşı İsrail’in “kendini savunma hakkının” en yakın müttefiklerince bile sorgulanması, nihayet barış sürecinin ne zaman ve nasıl canlanabileceğine ilişkin herhangi bir belirtinin yokluğu, yalnızlık duygusuna, meşruiyet kaybı algısına, gelecek korkularını ekliyor.

 Ancak, seçime katılan partilerin, “Bibi’ye güvenilmez”; “Livni bu işi beceremez”, “Barak küstah bir paranoyak”, “Lieberman ırkçı demagog” türünden kampanya slogan ve afişleri (Jarusalem Post, 06/02), halkın birbirinden sevimsiz seçeneklerle karşı karşıya kaldığını gösteriyor.

 Bibi, Barak, Livni ve Lieberman

 Yedi milyon nüfuslu bir ülke için İsrail’in gerçekten çok parçalanmış bir siyasi coğrafyası var. İsrail’in nispi temsile dayanan seçim sistemi yüzde 2 oy alan partilerin bile meclise girmelerine olanak sağlıyor. Bu parçalanmışlığa, tüm siyasi yapıyı sağ sol ayrımının yanı sıra, bir kez daha ikiye bölen bir seküler ve dinci kamplaşması da eklenmiş durumda.

 İsrail’de geleneksel olarak oylar, seçimlere giren çok sayıda parti içinde muhafazakâr Likud ile sosyal demokrat özellikler taşıyan İşçi Partisi arasında bölünür.. küçük dinci partiler, seçim sonrasında bu iki partiden birini destekleyerek koalisyonlara katılırlardı. Ancak, 2005 yılında Ariel Şaron, Likud’dan ayrılarak, her iki partiden de katılımlarla Kadima’yı kurunca siyasal yapı bir kez daha parçalanmış oldu. Bu resmin içinde, Şas ve Beiteinu gibi dinci partilerin yanı sıra, Knesset’e (meclis) üye sokacak kadar oy alsalar da genelde koalisyonlara alınmayan Arap partileri de var.

 Yapılan en son kamuoyu yoklaması, yeni hükümetin Likud lideri Benyamin Natenyahu (Bibi), ya da Kadima lideri Livni tarafından kurulabileceğini düşündürüyor. Ancak aynı kamuoyu yoklamaları, 120 üyelik Knesset’te hiçbir partinin 30’dan fazla iskemle elde edemeyeceğini de gösteriyor. Dahası sağ sol ayrımına, dinci seküler bölünmesi ışığında bakınca, sağ kanadın toplam oy kapasitesinin yüzde 65’e ulaşıyor olması, herhangi bir istikrar şansı olacak hükümetin Bibi tarafından kurulmasını gerektiriyor. Aynı kamuoyu yoklamasına göre Likud ve Kadima başa baş durumda (Haaretz 07/02). Eğer Kadima birinci parti olur, hükümeti kurma Livni’ye düşerse belirsizlik süresinin daha da uzaması kaçınılmaz.

 Ancak Likud’un seçimlerden birinci parti olarak çıkması halinde hükümetin kolaylıkla kurulabileceğini söylemek de zor. Çünkü İsrail seçmenindeki korku ve belirsizlik, sağ radikal görüşlere ilginin artmasına neden oldu. Böylece, Rus göçmeni, ırkçı hatta faşist eğilimleriyle bilinen Avigdor Lieberman’ın partisi, Yisrael Beiteinu’nun, büyük bir zafer kazanarak Knesset’e 18-19 temsilci sokması, üçüncü parti olma olasılığı artıyor. Böylece, geçmişte İsrail’i 30 yıl aralıksız yöneten İşçi Partisi dördüncü parti durumuna düşüyor, Lieberman gelecek hükümetin bileşimini belirleyecek bir konuma yükseliyor. 

Daha şimdiden Lieberman’a önemli bir bakanlık vaat eden Natenyahu ise, salt sağ partilerden oluşan bir koalisyon kurmak istemiyor; mutlaka Kadima’yı ve İşçi Partisi’ni, halen savunma bakanı olan İşçi Partisi Başkanı Barak’ı da kabinesine, aynı görevle, almak (Der Spiegel 06/02), böylece ulusal Siyonist bir birlik hükümeti kurmak istiyor. Ama hiçbir koalisyon olasılığı Lieberman’ı dışarıda bırakamıyor.

 Bibi artı Lieberman

 En büyük olasılık Lieberman’ı da içeren bir Bibi hükümeti. Bu da İsrail’in geleceği açısından iyi haber değil. Çünkü böyle bir koalisyon, İsrail’in ulusal güvenliğinin temelini oluşturan “uluslararası topluluğun saygın üyesi bir demokrasi imajındaki” aşınmayı durdurmak bir yana, derinleştirmeye devam edecek.

 Örneğin, Bibi, İsrail-Filistin sorununda, “iki devlet iki halk” projesini kabul etmiyor, diplomatik yollardan bir çözüm bulunabileceğine inanmıyor.. Filistin temsilcileriyle konuşmaktan, hiçbir topraktan çekilmekten yana değil. Hükümete gelirse Hamas sorununu kökten halletmeyi vaat ediyor; bu özellikleriyle Obama yönetiminin politikalarına uyum sağlaması da çok zor. Bir Rus göçmeni olan Lieberman’a gelince, adamın planı İsrail topraklarındaki tüm Araplardan kurtulmak. Lieberman; İsrail devletine bağlılık yemini etmeyenin vatandaşlığını iptal etmeyi, Hamas’la görüşen Arap milletvekillerinin infaz edilmesini istiyor; İsrail’de üzerinde Arapların yaşadığı toprakları Filistin’e verip, karşılığında yerleşimcilerinin topraklarını koruyarak, saf bir İsrail devleti yaratmayı amaçlıyor.

 Tüm bunların arasında, belki de en korkutucu olan, Gazze savaşı sırasında gözlendiği gibi bizzat İsrail halkının artık barıştan umudunu keserek salt şiddete güvenir, radikal, dinci milliyetçi siyasi akımlara itibar eder hale gelmiş olması… İsrail halkını gerçekten de çok zor günler bekliyor.

Wednesday, February 04, 2009

‘Hamas’a destek’

Yaklaşık üç haftalık Gazze saldırısından sonra, ateşkes ilan edildi, ama Hamas yine İsrail’e roket atıyor. İsrail devleti yine, önceden uyardığı gibi, büyük bir şiddetle cevap vermeye devam ediyor. Sol, Türkiye’de ve dünyada siyasal İslam’ın taraftarlarıyla “omuz omuza”, Hamas’a koşulsuz destek vermeye, İsrail’i protesto etmeye, bu arada Filistin halkı da ölmeye devam ediyor… Burada bir gariplik yok mu?

Bir kez daha kaybedenler üzerine

Tamam, İsrail devletinin, hiçbir etki yaratmayan füzeleri bahane ederek gerçekleştirdiği, hatta Uri Avineri’nin işaret ettiği gibi savaş suçu da sayılabilecek saldırılarını şiddetle kınayalım, durmasını sağlamak için mücadele edelim. Peki Hamas’ı ne yapacağız? Hamas’a, “Sen bu füzeleri atmaya neden devam ediyorsun” diye sormayacak mıyız? Sonra, acaba Gazze halkı İsrail saldırıları altında, evini barkını canını kaybetmeye, şehit olmaya devam etmek istiyor mu? Filistin halkının İsrail uçaklarının bombaları altında ölmesi “durumun gereği” “takdiri ilahi mi”? Ya da Hamas’ın bu ölüleri sergileyerek destek toplaması?

İsrail seçkinleri seçimlere hazırlanıyor, İsrail halkının uzun dönemli güvenliği adeta umurlarında değil... Hamas, tüm Filistin’de iktidar istiyor; FKÖ’yü devreden çıkartmak istiyor. Bu arada Gazze halkından kaç kişi kurban (pardon şehit) olmuş, adeta umurunda değil… Barış ikisinin de gündeminde değil!

Hem Hamas, hem İsrail devleti zaferlerini ilan ediyor. İki taraf da kazanmasına karşın bombalar ve roketler uçmaya devam ettiğine göre “kim kaybetti”sorusunu sormayacak mıyız?

Bir yol arkadaşı olarak sol…

“Koşulsuz destek”, haksızlığa uğradığını düşündüğü kesimin hatalarını, hatta suçlarını görmezden gelme anlayışı, sol harekete geçmişte çok pahalıya mal oldu. Stalin rejiminin “az çok” sosyalist olduğu için ne pahasına olursa olsun savunmak, o zaman siyaseten kolay bir duruştu, ama bu “etik” olarak yanlış duruş, uzun dönemde, dünya işçi sınıfının gözünde sosyalizmin Stalinizmle eşitlenmesine, oradan da Stalinizmle birlikte gözden düşmesine yol açmadı mı? İran’da 1979 devrimi sırasından mollalarla ittifak yapanlar, hem Şii devrimine kaldıraç hem de solun fiziki olarak yok olmasına araç olmadılar mı? Dahası bu ittifak, her türlü sosyalizmin, hatta liberal demokrasinin yaşayabileceği bir hakikat rejiminin de imha edilmesine neden olmadı mı? 30 yıl geçti, hâlâ ne sosyalizm ne de liberal demokrasi İran’da belini doğrultabildi.

Stalinizme, Şii devrimine “yol arkadaşlığı” yapan sol, şimdi de Mısır’da Müslüman Kardeşler’den Türkiye’de AKP’ye, Gülen hareketine kadar siyasal İslama“yol arkadaşlığı” yapıyor. Kimi zaman anti-emperyalizm gerekçesiyle, kimi zaman da sandıktan çıkmış olmasına dayanarak… Bu destek, ne bu “anti-emperyalizmin” içeriğine (ait olduğu siyasi projeye) ne de sandıktan çıkanın siyasi programına bakıyor… Böylece sol/sosyalistlerin büyük bir kesimi gelecekte kendisini yok edecek hareketlere yol arkadaşlığı yapmaya devam ediyor.

Ne Hizbullah rejiminin ne de Hamas’ın totaliter özellikleri, ne de Hamas’ın savaşın hemen arkasından yapmaya başladığı yargısız infazlar kaygı uyandırıyor. FKÖ üzerinden gelen haberler, Gazze’deki İnsan Hakları Kuruluşları, The Guardian ve The Independent yazarları yer, isim, olay vererek Hamas’ın İsrail’le işbirliği yaptığını düşündüğü insanları infaz ettiğini, hızını alamayarak bilinen FKÖ taraftarlarını öldürmeye, yaralamaya başladığını aktarıyorlar. Eğer bu iddialar doğruysa, Hamas, Gazze halkını sindirerek olası eleştirilerin önünü kesmeye, kızgınlığı “işbirlikçi hainlere” yönlendirmeye çalışıyor diye düşünebiliriz.

Bu arada Hamas’a verilen koşulsuz destek, Türkiye’de yükselmeye başlayan antisemitizme gözlerin kapanmasına da yol açıyor. Hamas’a verilen bu koşulsuz destek, Başbakan’ın “Siz öldürmeyi bilirsiniz” ve “Osmanlı zamanında bize sığınmıştınız” ifadelerindeki, İsrail devletiyle, İsrail halkını birbirine karıştırarak adeta bir “ırk” özelliğine gönderme yapan, kendini Osmanlı’nın devamı olarak görürken Türkiye’nin Musevi vatandaşlarını yüzlerce yıl sonra hâlâ“sığınmacı”, yabancı olarak gören anlayışa da verilmiş oluyor.

Friday, January 30, 2009

Başbakan’ın Davos “hareketi”, siyasal İslam’ın yükselişinde yeni bir eşik

Şimdi liberal entelijansiya başbakanın Davos’taki sert çıkışına nasıl yaklaşacak merak ediyorum. Ulusal onurumuzu kurtardı, eğik başımızı dikleştirdi mi diyecekler. Yoksa, Başbakan diplomasi nutukları çekip akıl mı verecekler?

Ben her ikisini de yapmadan bir başka nokta üzerinde durmak istiyorum. Başbakan’ın Davos “hareketi” iyi haber değil. Kimileri sinirlerine hakim olamadı diyor. Kimileri, danışıklı dövüş…

Başbakan bunu neden yaptı bilemem. Ama, bu hareketin, hükümetin “Yeni Osmanlı” fantezisiyle de desteklenen dış politikasıyla bir bağının olduğunu düşünüyordum.  Bu bağlamda, başbakanın Davos’ta yaptığı hareketin dış ve iç politikada yol açabileceği sonuçlar beni korkutuyor. 

Türkiye,  GOP’a ortak (başbakan eş başkan) olduğundan, “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini geride bırakarak bölgeyle yakından ilgilenmeye başladığından bu yana, çabalıyor ama henüz bölgede kalıcı bir mevzi elde edebilmiş değil. Çünkü bu çabalar, parselli araziye ev yapmaya, ya da, daha iyimser bir deyişle sıkışık bir odada, oradakileri kenara iterek kendine yer açmaya çalışmaya benziyor. Bölge arazisi, çeşitli nüfuz alanlarına bölünmüş durumda. Iran, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan Lübnan, Filistin, Hatta Kuzey Irak konularında önemli etkilere sahip. Bunlar, ABD’nin iradesi altında yada onun girişimlerinin  yaratığı sonuçlar altında şekillenen nüfuz alanları. Ek olarak Rusya ve ABD önemli bir oyuncular olarak bölgede etkilerini gittikçe arttırıyorlar. Bu koşullarda, Türkiye, kendine yer açamaya yönelik eylemlerinden sonuç alabilmek için, yeterli ekonomik, siyasi askeri güçe sahip değil.

Başbakan bunu hatırlatanlara kızıyor ama gerçekler de ortada. Dış politika kapasitesi üç koşula dayanır.

Birincisi “devlet kapasitesine”, o da ekonomik kapasiteye ve rejimin ülke içindeki meşruiyet derecesine. Türkiye’nin devlet kapasitesi ekonomik, bürokratik, açılardan zayıftır, hatta kırılgandır dahası, zayıflamaya ve kırılganlaşmaya devam ediyor. Bu bağlamda ekonomik krize, Ergenekon davasının yarattığı saflaşmaya,  askeri yapının teknolojik ve lojistik gereksinimleri açısından dışa bağımlı olma özelliklerine bakmak yeter sanırım… Devlet kapasitesinin zayıf olması, güç yansıtma, bölgesinde diğer ülkelerin de işine yarayacak hizmetler üretme kapasitesinin zayıflığı anlamına gelir.

İkincisi, uluslararası dengelerin ve dış politikaya konu olan ülkelerin, direnme yada kabullenme kapasitesine, ittifaklar oluşturma eğilimine… Bu bağlamda Osmanlı geçmişi bir avantaj değil bir yüktür. O çok övülen, hatta öykünülen, Osmanlı barışı, çok kültürlü ortak yaşam, bir despotik imparatorluk iradesine, baskı gücüne (merkezin şiddet uygulama kapasitesine) dayanıyordu. Bu kapasite gerilemeye başlar başlamaz  “uyum içinde yaşadığı” varsayılanlar hemen kendi yollarına gitmeye başladılar. Osmanlı’nın buna gösterdiği tepkinin trajik sonuçlarını biliyoruz…

Üçüncüsü her dış politika bir seri somut hedefe/amaçlara (kazanım beklentilerin dayanmak zorunda). Kimi ülkeler enerji kaynaklarına yönelir. Kimileri geleneksel, ya da yükselen düşmanlarını sınırlamak ister. Kimileri yeni topraklara, yaşam alanlarına, sömürge edinmeye, tarihsel olarak kedine ait olduğun düşündüğü coğrafyalara yönelir. AKP hükümetin izlediği dış politikanın somut hedefleri belli, ya da açık değil; dile getirilenler de (bölgede güç olmak, barış götürmek, Osmanlı barışı filan) gerçekçi değil. Davos olayı, ve benzeri çıkışlar, kısa dönemde, bölgede kamu diplomasisi (public diplomacy) açısından yararlı gibi görünürken, orta ve uzun dönemde dış politikanın yukarıda değindiğim zaaflarını ortadan kaldırmaz. Aksine ülkeyi yalnızlaştırmaya, zaaflarının çevresinde  çok daha kolay algılanabilir olmasına da yol açabilir.

Ama bu tür çıkışlar, ülke içinde bir işleve sahip olabilir. Örneğin, “Davos hareketi” siyasal İslam’ın ülkedeki iktidara yürüyüş, totaliter bir rejim oluşturma sürecinde,  milliyetçiliği  (Yahudi düşmanlığını da körükleyerek) hegemonyası altın almaya ve asimile etmeye başlamasıyla, bir eşiğin daha aşılmasına yol açabilir.

 

Thursday, January 22, 2009

Peki, Şimdi Ne Oldu?

İsrail’in hava saldırıları, kara savaşında uyguladığı post-modern mekân yönetim teknikleri, çoğu sığınmacı bir buçuk milyon Filistinlinin yaşadığı Gazze şeridinde neredeyse taş üstünde taş bırakmadı. Bu arada tam sayısı belli olmamakla birlikte çoğu kadın, çocuk sivil 1400’den fazla Filistinli öldü, 3 bin 500’den fazla yaralı var. Ama üç hafta süren savaşın sonunda, yorumcular (Guardian, Financial Times), hiçbir sorunun çözülemediğinden yakınıyorlardı.

Herkes kazanmış (!?)

İsrail’e bakılırsa, Hamas’a büyük bir zarar verdi. Ne kadar kısa sürede ne kadar insan öldürebileceğini, bina yıkabileceğini göstererek, askeri gücünü dosta (eğer hâlâ kaldıysa), düşmana (sayıları giderek artıyor) kanıtladı. Bu büyük bir zafer olmuş. Hamas’a bakılırsa, füze atma kapasitesini kaybetmemiş, liderliğini koruyabilmiş. O da savaştan zaferle çıkmış. İki taraf da, zafer kazandıkları için olacak, tek taraflı ateşkes ilan ettiler.

Felaket bu kadar büyük olmasaydı, İsrail ve Hamas liderliklerinin zekâları üzerine eminim bir sürü müstehcen şaka üretebilirdik. Ama ne yazık ki, dünyada yükselen İsrail karşıtı gösterilere bakarak, tarihin karanlık günlerini anımsayan İsrail halkının gelecek korkularıyla; kaybettikleri sevdiklerinin bir kısmını gömerken, geri kalanını da çökmüş binaların altında aramaya devam eden Gazze halkının gözyaşlarını, bir an kenara bırakarak, bu “zaferler” üzerinde “düşünmekle” yetinmek durumundayız.

İsrail en azından Hamas’a büyük bir darbe vurarak roketlere son vermeyi, Abbas’ın ve Filistin yönetiminin yeniden Gazze’de egemen olmasının yolunu açmayı amaçlıyordu; sergilediği askeri kapasiteye karşın amaçlarına ulaştığını söylemek zor.

Bir meşruiyet sorunu var

İsrail’in uzun süreli güvenliği, uluslararası alanda meşruiyetini, soykırım yaşamış bir halkın kurduğu “demokratik, uygar devlet” imajını korumaktan geçiyordu. Ancak Gazze’de yaşananların küresel medyadaki yankıları, Avrupa’nın büyük kentlerinde yükselen İsrail karşıtı protesto gösterileri, Türkiye’de de oluşmaya başlayan Yahudi düşmanlığı havası, İsrail’in yalnızca uluslararası imajını zedelemekle kalmadığını, yakın müttefikleriyle bağlarının zayıflamaya, İsrail halkının kendi ahlaki üstünlüğüne inancının sarsılmaya başladığını gösteriyor.

Dahası, Haarez, Jarusalem Post gazetelerinin aktardığı gibi, İsrail seçkinleri şimdi, kendilerini bir “uluslararası savaş suçları davaları” dalgasının beklediğine inanıyorlar. Adının açıklanmasını istemeyen bir bakan, “Gazze’deki yıkımın çapı belli olduktan sonra ben artık Amsterdam’a tatil için değil mahkemelere çıkmak için giderim” diyormuş.

Bu savaş İsrail’in bugüne kadar benimsediği güvenlik paradigmasının iflas ettiğini de gösteriyor. Artık, salt askeri güce dayanarak, Filistin tarafının bakış açısını inkâr ederek, Hamas’la konuşmayı reddederek ilerlemek olanaklı değil. Bu yüzden, İsrail barış hareketine yıllarını vermiş bilge adam Uri Avineri, “bu savaş son tahlilde bizzat bize, İsrail devletine zarar verdi” diyor.

Bir de sorumluluk…

Yukarıdakiler, Hamas’ın “zafer” iddialarını adeta haklı çıkarıyor. Gerçekten de Hamas’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde muhatap alınması önemli bir gelişme. Komuta kademesini, kadrolarının çoğunu koruyabilmesi, İsrail’e füze atmaya devam edecek kadar ayakta kalması da…

Ancak bu “başarılar”, “Hamas’ın Filistin halkına olan sorumluluklarını yerine getirebildiği” anlamına gelmiyor. Örneğin, Hamas’ın izlediği politika barış sürecine ne kadar hizmet ediyor? Hamas, yönetimini üstlendiği Gazze’de halkın güvenliğini ve refahını sağlayabiliyor mu?

Bu sorulara olumlu cevaplar vermek çok zor. Birincisi, Hamas’ın İsrail’i tanımamaya, askeri açıdan hiçbir anlamı olmayan füzeleri atmaya devam etmesi, barış sürecini tıkıyor. İroni şurada ki İsrail’deki muhafazakâr kanadın da istediği bu. Her ikisi de “iki devlet” çözümüne kendi açılarından farklı gerekçelerle karşılar. İkincisi Hamas artık işgal altındaki bir bölgede değil, Gazze’de yönetimde olan bir örgüt. Bir başka ülkeye saldırırken bunun, sonuçlarını da hesap etmekle yükümlüdür. Eylemleri, kendisini kucaklayan toplumda yaşayanların ekonomik, siyasi ve hayati güvenliğine öncelik vermiyor.

Hamas, Hizbullah gibi İsrail askerlerini sahada göğüsleyerek, yenilgiye uğratarak ayakta kalmadı, övünerek söylediği gibi savaşmayarak ayakta kaldı. İsrail’in gazabına katlanmak da, bir yere kaçamayan Gazze halkına kaldı.

Hamas bu taktiği izlerken Gazze halkının onayını almak yerine, onlara durumu, camilerde dini içerikli konuşmalarla, şehitlik nutuklarıyla açıklamaya devam etti. Hamas dini bir örgüt olarak, tabii ki, Tanrı karşısında sahip olduğuna inandığı sorumluluğa öncelik verdi, kendisini ayakta tutan toplumsal yapının insanlarının hayatına, iradesine değil…

Hamas belki İsrail saldırısı karşısında ayakta kalmayı başardı, ama bu savaş özelde Gazze, genelde Filistin halkının, güvenliğini, refahını, geleceğini Hamas’a emanet edemeyeceğini de gösterdi.

Thursday, January 15, 2009

Barış Şimdi Daha Uzak

“Anlaması Zor Bir Savaş...” demiştim, bir okurum itiraz etti: “Hiç de anlaşılması zor filan değil… Ambargo altındaki bir ülkenin, emperyalizme karşı direnişidir bu savaş. …İsrail’in barışmak gibi bir niyeti hiç olmadı.”

Gerçekten de ilk bakışta durum apaçık. Geçmişte İsrail ordusunda savaşmış Prof. Avi Shlaim ülkesi için “ilkesiz liderler tarafından yönetilen gangster devlet” deyimini kullanırken, Ben Gurion Üniversitesi’nden Prof. Neve Gordon, İsrail’in Gazze politikasını “kesimlik hayvan yetiştirme çiftliğine benzetiyor”. Haaretz yazarı Gideon Levy “Ahlakın sesi geride kaldı, artık adeta her şey mubah Filistinliler söz konusu olunca” diyor tiksintiyle.

 Yine de, iki sorun var: Birincisi, Gazze’de savaşan tarafların hedeflerine ulaşma şansları hiç yok. Anlaşılması zor olan ikinci nokta da şu: Hamas İsrail’in varlığını kabul etmediğine göre yeni bir barış süreci hangi zeminde gerçekleşecek?

 Kimse kazanamayacak

Annapolis zirvesinin mantığı gereği Hamas’ın tasfiye edilmesi, Abbas’ın, Filistin yönetiminin Gazze’de de egemen olması gerekiyordu. FY’nin buna gücü yetmeyeceğine göre iş İsrail’e düşebilirdi…

Ancak, hemen herkesin kabul ettiği gibi Hamas’ı askeri yöntemlerle tasfiye etmenin insani, ahlaki ve diplomatik maliyeti, İsrail yönetiminin, (Natenyahu, Olmert, Barak, Livni ne kadar ilkesiz olursa olsunlar) üstlenemeyeceği kadar yüksek. FY’nin Gazze’ye İsrail tanklarının arkasından girmesi, olasılığıysa en hafif deyimiyle müstehcen.

 Hamas’ın da kendisinden her açıdan çok daha güçlü, İsrail karşısında, ateşkesi bu kadar kolaylıkla terk etmesine yol açan hesapları da gerçekçi değil. Hamas’ın Gazze’de “Hizbullah tarzı bir zafer kazanıp”, Filistin halkının tek temsilcisi durumuna yükselmesinin maliyeti, bunu denemenin riski, yaşayarak görmekte olduğumuz gibi çok ama çok yüksek.

 Bu iki hesap hatası, savaş başladıktan, bu kadar kan aktıktan, bu kadar nefret, hiddet biriktikten sonra, şimdi barış sürecini düşünmeyi bile olanaksız hale getirdi. Taraflar ateşkese bile yanaşmıyorlar…

 Soğukkanlı bakmakta yarar var…

Denebilir ki böyle oransız bir saldırı, çoğu sivil hatta çocuk, 900’den fazla ölü 3 binden fazla yaralı, Gazze’deki yıkımdan sonra nasıl soğukkanlı bakabiliriz! Ne yazık ki bakamazsak, Filistin sorununu ne anlayabiliriz ne de “çözümüne” bir katkıda bulunabiliriz.

 Önce şuradan başlayalım. Filistin sorunu, ortaya çıkış koşulları temel alınarak çözülebilir olmaktan çoktan çıktı; ya da “yakın bir gelecekte çözülebilir olmaktan çıktı”. Diğer bir deyişle bu soruna mutlak bir çözüm bulunamaz.

 Ancak barış sürecini her seferinde tıkayan üç temel engel etrafında göreli, sınırlı bir çözüm söz konusu olabilir. Birincisi, 1948’de sürgüne gidenlerin büyük çoğunluğunun geri dönmesini İsrail devleti ve halkı kabul etmez. Ama, İsrail 1967 sınırlarının gerisine çekilirse, ABD ve AB’nin hatta Arap ülkelerinin yardımıyla, tazminat ve yeniden yerleşim olanakları bağlamında, geri dönmek isteyenlere yönelik göreli bir çözüm düşünülebilir. İkincisi, Kudüs’ün Filistin halkına geri dönmesi de bugün için gerçekçi bir amaç değil. Ancak Filistin yönetiminin Kudüs’ün Müslüman bölgesine taşınması, kutsal yerlerin yönetimini üstlenmesi düşünülebilir. Üçüncü sorun da yerleşimcilerle ilgili. Bu yerleşimlerde İsrail’in en yoksul, en dinci kesimleri yaşıyor. Yerleşimlerin tasfiyesi İsrail için hem siyasi, psikolojik bir hem de ekonomik açılardan çok büyük bir sorun. Bu konuda ABD ve AB’nin İsrail’e bu yerleşimleri sökmesi için baskı yapmanın yanı sıra ekonomik ve siyasi destek vermesi de gerekiyor.

 Bu engeller aşılabilir ve bir Filistin devleti kurulabilirse ilerde bir gün, İsrail ve Filistin halklarının, kendilerini güvende hissetmeye başladıkları, yan yana yaşamayı, birbirlerine güvenmeyi öğrendikleri bir aşamada Filistin sorununu, demokratik yöntemlerle ve “mutlak” olarak çözecek tasarımlar gündeme getirilebilir.

 Sorun dönüp dolaşıp öncelikle Hamas liderliğinin kendi ideolojilerini Filistin halkının genel çıkarlarının, FKÖ ne kadar çürümüş olursa olsun, birlik oluşturma dinamiğinin yerine koymadan davranmaya başlamasına, İsrail ile konuşmayı kabul ederek, İsrail liderliğinin, bu sorunu kendi siyasi çıkarlarına alet etmelerine olanak veren gerekçeyi ortadan kaldırmasına geliyor.

Ne yazık ki bu son savaş, İsrail ordusunun inanılmaz zorbalıktaki saldırısının uluslararası alanda yol açtığı tepki, Hamas’ın verdiği büyük kayıplar, Tzip Livni gibi ağzından çıkanı kulağı duymayan politikacıların diplomatik gafları (“Mademki Hamas asker sivil ayrımı yapmıyor biz de yapmayız…”) Hamas’ın bu adımı atma olasılığını daha da zayıflattı. Her iki tarafın bencil ve sinik liderlerinin siyasi ihtiraslarının maliyetini ne yazık ki Filistin ve İsrail halkları kanlarıyla ödemeye devam ediyor.